Soner Yalçın: Yeni Şafak Yazarı Akif Emre'nin Ölümü Üzerine (25.5.17)

Başlatan bozadi, 31 Mayıs 2017, 12:59:23

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

25 Mayıs 2017

Soner Yalçın: Akif Emre için 'Bizim Mahalle'de, "Yeni Şafak gazetesinden bir tetikçi eksilmiş" sözünü duyunca kahroldum


"Ne 'hırkası' Cemaat'ten, ne 'lokması' parti'den. 'İslamcı' değil; samimi Müslüman"




Sözcü yazarı Soner Yalçın, önceki gün hayatını kaybeden Yeni Şafak yazarı Akif Emre için "Tanışmıyorduk. Tanıyordum. Okuyordum. Bilgileniyordum" dedi. "Çok üzüldüm...
Hele 'Bizim Mahalle'de, 'Yeni Şafak gazetesinden bir tetikçi eksilmiş' sözünü duyunca kahroldum" diyen Yalçın, "Demek, insanlar bu derece kin dolu! Yazık. Demek, 'tetikçi' öyle mi? Günah" ifadesini kullandı.

"Sufi idi; nefsine hâkim. Hâlâ süren iktidar sarhoşluğu döneminde nemalanma nedir bilmedi" diyen Yalçın, "Basitliğe tamah etmedi; cip kültürüne yenilmedi; eşyanın kölesi olmadı yani. 1100 odalı Saray'a dönüp bakmadı bile. Kâbe'sini kaybedenlerden değil çünkü. Siyasi muktedirlere hep muhalif. Ne 'hırkası' Cemaat'ten, ne 'lokması' parti'den. 'İslamcı' değil; samimi Müslüman" görüşünü dile getirdi.

Soner Yalçın'ın Sözcü'de "Akif Emre..."  başlığıyla  yayımlanan (25 Mayıs 2017) yazısı şöyle:

Tanışmıyorduk.
Tanıyordum. Okuyordum. Bilgileniyordum.
Ne yazık ki, 60 yaşında çalışma masasının üzerine yığılıp kaldı.
Çok üzüldüm...
Hele "Bizim Mahalle"de, "Yeni Şafak gazetesinden bir tetikçi eksilmiş" sözünü duyunca kahroldum.
Demek, "mahalleler" bu derece birbirinden koptu!
Demek, insanlar bu derece kin dolu! Yazık.
Demek, "tetikçi" öyle mi? Günah.
Oysa ani ölümünü duyduğumda, "ah keşke tanışsaydım; sohbet etseydim; ne eksiklik" dedim içimden.
Demek, "Bizim Mahalle" pek tanımıyor.
Yazmalıydım...
Evet, yazar'dı.
Evet, gazeteciydi.
Evet, belgeselciydi.
Bana sorarsanız hepsinin üstündeydi...
Sufi idi; nefsine hakim.
Hala süren iktidar sarhoşluğu döneminde nemalanma nedir bilmedi.
Basitliğe tamah etmedi; cip kültürüne yenilmedi; eşyanın kölesi olmadı yani.
Tamahkarları sevmedi. O hep Üsküdar'ın dolmuş müşterisi.
Hep mütevazı.
Hep sokak'ta; 1100 odalı Saray'a dönüp bakmadı bile.
Kabe'sini kaybedenlerden değil çünkü.
Siyasi muktedirlere hep muhalif.
Ne "hırkası" Cemaat'ten, ne "lokması" parti'den.
"İslamcı" değil; samimi Müslüman.
Fikrin namusuna inançlı. Kalemi keskin. Sözünün eri marifet ehli.
Hamas'ı da eleştirdi; Müslüman Kardeşleri de, ama kırıp dökmeden.
"Huysuz" derlerdi; tıpkı bacanağı Yusuf Kaplan'a söyledikleri gibi! Oysa zordu erdemli olmak!
Çoğu zaman kırıldı, tek ses çıkarmadı; kapıları usulca kapatıp, çıktı gitti.
Dimdik yürüdü.
Dönekleri, yandaşları hiç sevemedi.
Mahallesi kalabalıklaştıkça, o yalnızlaştı.
İktidarın getirdiği yozlaşmadan, kibirden utandı.
Hiç bozulmadı. İnsan kaldı.
İktidarda iken yenilgiyi gören ilk kişi oldu!
Sebat eden, akif...
Davasına aşık, emre...

Zihinsel travma

Akif Emre, sağcı değildi...
Akif Emre, muhafazakar değildi...
Anti-kapitalistti. "İslam, eğer kapitalist ilişki biçimlerinin payandası ve tüketim toplumunun bir parçası olarak popüler kültürün nesnesi haline geliyorsa, bu Müslümanlık ile kurduğumuz ilişki son derece arızalı demektir."
"Küreselliğin Fay Hattı" kitabının yazarı bir anti-emperyalist.
Suriye'ye saldırı başladığında şunu yazdı:
"Bugün hedeflerin Amerikan füzeleriyle vurulmasını kurtuluş umudu olarak görenler, başkalarının yazdığı senaryoyla sahaya inerken, bir gün Amerikalılara muhtaç olacaklarını da göremeyenlerdir. 'Mısır'da Amerikan karşıtı, Suriye'de Amerikan füzesi bekler' durumuna düşmenin temelinde, derin bir zihinsel travma yatmaktadır. Bunu görmeden mevcut durum hakkında konuşmak, hazır kurtuluş reçetesi yazmak, abesle iştigaldir.Türkiye başta olmak üzere bölgede hepimiz bir akıl tutulmasının değil akıl zehirlenmesinin mağdurlarıyız. Her şeyden önce zihinleri, vicdanları zehirleyen tesire karşı panzehirin ne olduğu üzerinde yeniden düşünmek durumundayız. Sahte oluşumların sahte çözümleri önümüze yeni ufuklar açmaz, sadece serap çıkarır..." (29 Ağustos 2013)
Akif Emre haklı çıkmadı mı?
Küresel güçlere nasıl yenik düşüldüğünü de biliyordu: Para!
Geçen hafta şunu yazdı:
"İşittiklerimizden dolayı, bildiklerimizden dolayı acı çekmeye başlıyoruz. Birebir şahit olamasak bile. Acı çekmeye icbar ediliyoruz sanki, ya anlatılanlar gerçek olduğu için, yahut gerçek yerine sahte gerçekler ikame edildiği için. Bu denli yozlaşma, çürümeye mahkûm olmak duygusu bizatihi insanın içini kemiren bir şey. Sadece insan teki olarak her birimiz değil, toplum da içten içe çürüyor..." (18 Mayıs 2017)
"Mahallesindeki" yalnızlığını sanırım anlıyorsunuz...

İyi bilirdik

Evet...
Akif Emre'nin evi, "Bizim Mahalle"ye sınırdı.
Bir el mesafesindeydi uzaklığımız.
Makalelerini Odatv'de yayınlardık kimi zaman.
Son alıntıyı 9 Şubat 2017'de yaptık.
Yeni Şafak'taki köşesinde savruk FETÖ operasyonlarını eleştiriyordu:
– Her şeyi müesses nizamın gerekleri açısından meşrulaştırılan uygulamaların; adalet ilkesini de, maşeri vicdanı da yaralama potansiyeli her zaman vardır. Kaldı ki kimi uygulamaların şimdiden toplumsal yaralar açtığı söylenebilir.
– Devlet aklının pratik zekası bu uygulamada da devreye girmiş, bu arada FETÖ ilişkilerinden bağımsız muhalif görülenlere yönelmiştir. Açıktan başka terör örgütlerine destek verenler bir yana, düşünsel anlamda muhalif olanlar, İslamcılar da bu tasfiyeden nasibini almaktadır.
– Vicdan ve adalet duygusunu yaralayan uygulamalarda farklı bir kaç nüfuz alanı devreye giriyor:
– Şahsi hesap ve kariyeri açısında rakip gördüğünü FETÖ üyesi olarak ihbar eden ahlak yoksunluğu.
– Kripto tiplerin kendi konumlarını garantiye almak için yaptıkları ihbarlar. Bu şekilde hem aktif mücadele eden bir yetkili devre dışı bırakılmış oluyor, hem kendi konumunu güçlendiriyor.
– Olur olmaz her ihbarı araştırmadan işlem yapan bürokratların risk almaktan kaçınan uygulamaları. 'Suçsuzsa nasıl olsa ortaya çıkar' mantığı ile, işlem yapılan insanların toplum nezdinde düştükleri durum ve mağduriyetlerin bakiyesi sanılandan çok fazla.
– Bir sistemde 'devlet aklı ve devlet maslahatı'nın üstünde değerler yoksa despotizme yol açar. Önce adalet, ahlak ve toplumsal sorumluluk. Siyasilerin, bürokratların yanlışlarını frenleyecek başka ne var elimizde?
Akif Emre vicdanlı bir entelektüel idi.
Aslında "mahallemiz" aynıydı.
İyi bilirdik...

Kaynak: T24


bozadi

30 Mayıs 2017

Ahmet Kekeç, İbrahim Karagül'e tepkili: Akif Emre kalbine yenildi, Salih Tuna istifa noktasına getirildi!..


"O gün o hayâsız linçe karşı bir tek kelime etmediniz; neyi bekliyordunuz?"




Star yazarı Ahmet Kekeç, Yeni Şafak Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül'e tepki gösterdi. Karagül'ün, geçen günlerde hayatını kaybeden Yeni Şafak yazarı Akif Emre ile  "Biz' kaldı mı o yıllardan geriye, bilmiyorum, bilemiyorum. Bildiğim tek şey: Ben de gidiyorum" diyerek istifa eden Salih Tuna'ya sahip çıkmadığını savunan Kekeç, "İsmi zikredilen kişilerin ne kadar kıymetli olduğunu anlamanız için birinin kalbine yenilmesi, diğerinin de 'istifa noktası'na getirilmesi ve istifa edip gitmesi mi gerekiyordu?" ifadesini kullandı.

Kekeç, sözlerinin devamında şunları söyledi:

"Mahmut Erol Kılıç'ın nasıl bir akıbete uğraması gerekiyor, merhametinize mazhar olabilmesi için?"

Geçen sene sosyal medyada dolaşıma giren "Medyada İrancı İstemiyoruz" başlıklı tabelanın hedefinde Salih Tuna, Akif Emre ve Mahmut Erol Kılıç vardı. Söz konusu paylaşımlarda bahsi geçen isimler için "İrancılar Tahran'a" ifadesi kullanılmıştı.

Ahmet Kekeç'in "Salih Tuna ve Akif Emre gibi pislikler" başlığıyla yayımlanan (30 Mayıs 2017) yazısı şöyle:

Bir süre önce, sosyal medya üzerinden dolaşıma sürülen bildiride şöyle bir cümle yer alıyordu: "TV NET ve Yeni Şafak gibi mecralarda sinsice Şii terörünün sözcülüğüne soyunan Akif Emre, Salih Tuna, Mahmut Erol Kılıç gibi isimler..."

Bu isimler ayrıca bölgedeki "Safevi yayılmacılığını" destekliyorlarmış. Bu tutumlarından vazgeçmezlerse, onlara "birer pislikmiş gibi muamelede" bulunulacakmış.

Bildiriyi kimin, hangi grubun kaleme aldığını bilmiyorum.

Bunun bir önemi yok.

Fakat bir süre sonra, işbu bildiriye omuz veren, yani sosyal medya hesaplarından "RT" ederek geniş kesimlere ulaştıran birtakım heyecanlı "İslamcılar" türedi.

Bunları, merhum Akif Emre hakkında yazdıkları güzellemelerden tanıyorsunuz.

Merhuma ve çevresine zamanında demediklerini bırakmamışlardı, vefatından sonra "Şöyle dava adamıydı, böyle büyük insandı, filozoftu, Müslümanların vicdanıydı..." diye pişkince yazılar yazmaya başladılar. Hiç utanmadılar.

Kimliklerini sormayın.

Onlar kendilerini biliyor.

Esasında siz de biliyorsunuz.

Küçücük bir taramayla isimlerini ortaya dökebilirsiniz. Değerse, deneyin...

Bir çift söz de, Akif Emre, Salih Tuna ve Mahmut Erol Kılıç linç edilirken susan malum "yayın sorumlusu"na:

İsmi zikredilen kişilerin ne kadar kıymetli olduğunu anlamanız için birinin kalbine yenilmesi, diğerinin de "istifa noktası"na getirilmesi ve istifa edip gitmesi mi gerekiyordu?

Mahmut Erol Kılıç'ın nasıl bir akıbete uğraması gerekiyor, merhametinize mazhar olabilmesi için?

Bugün "Yaşayan Akif Emre" diye yazılar yazıyorsunuz, çok iyi ediyorsunuz da, ama o gün o hayâsız linçe karşı bir tek kelime etmediniz.

Neyi bekliyordunuz?

Hangi maslahatı gözetiyordunuz?

Kaynak: T24


bozadi

27 Mayıs 2017

Veda yazısı: Hadi bana eyvallah




Akif Emre abim, 81'de aynı evde kaldığımız dönemde, aynı fakültede okuduğumuz "İslamcı bir gençten" bahisle, "Hâlâ tanışmadın mı onunla?!" diye serzenişte bulunmuştu.
Ben de 17 yaşımın delişmenliğiyle, "Adama benzemiyor abi, tanışmasam daha iyi" karşılığını vermiştim.
Bakmıştı.
Sadece bakmıştı.
"Buldun da bunuyorsun" edalı bir "bakış fırçasıydı." (Kırk yıl kesintisiz kardeşliğimiz boyunca bir kez olsun "söz fırçası" işitmemiştim. Zaten bilenler bilir, kırmaktansa kırılmayı tercih eden diğerkamlardandı.)
Haklıydı.
Azdık...
Çok azdık...
O kadar ki, nerde hangi mahalle, hangi semt, hangi şehirde kim var; tek tek biliyorduk nerdeyse.
Sonra çoğaldık...
Çoğaldıkça yalnızlığımız arttı.
***
Akif abiyle 2000'li yıllardan vefatına kadar, yolda izde bir tanıdık "İslamcıya" rastlarız endişesiyle, adeta "gizlice" buluşmaya başlamıştık.
Sizin anlayacağınız, 1981'lerde bir "İslamcıyla" tanışmadığım için "bakış fırçası" atan adam, 2000'lerde "İslamcılardan" adeta kaçıyordu.
Halbuki...
"Derin ve gerçek Müslüman" manasında en hakiki, en sahici "İslamcılardandı."
Kaçtığı, ışık hızıyla uzaklaşmak istediği gevşeklerdi; yani mürailer, yani riyakârlar, yani fırıldaklar, yani müfteriler, hülasa, Asumanlardı.
Yoksa...
Ebubekir Doğan'dan Mehmet Güney'e, İbrahim Çelik'ten (Hüseyin Su) Osman Ağırman'a, Mustafa Şahin'den Birol Küle'ye, Mehmet Kılıç'tan Hasanali Yıldırım'a kadar görüştüğü, muhabbet ettiği birçok dostu, kardeşi vardı.
***
Keramettin Aslan, Bahattin Yıldız ve Ahmet Bayazıt abilerimiz ve Ayşe Şasa ablamız gittiğinde yalnız kalmıştım.
Yine...
Yeni Şafak'ın Bayrampaşa'daki binasında Mehmet Şeker kardeşimin odasında yarenlik ettiğimiz "Derbesiye Günleri"nin yazarı Hamit Can'ımız "dâru'l-bekâ"ya göç ettiğinde ve dünyanın en güzel gülen adamı Mustafa Cambaz'ımız şehit düştüğünde yalnızlığım artmıştı.
Ve, Akif abi de gitti.
Yapayalnız kaldım!
Öyle hissettim, öyle hissediyorum...
Akif abiyi Mehmet Akif'in yanına defnettikten sonra Bahariye Mevlevihanesi'ndeki taziyede Ebubekir Doğan, "Yapayalnız kaldım; ben ne yapacağım şimdi..." diyerek omzumda göz yaşı döktüğünde, "Ya ben Ebubekir abi, ya ben!" diyemedim.
"Biz varız abi..." dedim son nefesimi verircesine...
Öyle dedim ama, bir "biz" kaldı mı o yıllardan geriye, bilmiyorum, bilemiyorum.
Bildiğim tek şey: Ben de gidiyorum.
Yeni Şafak'ta bu son yazım.
Hakkınızı helal edin.
Allahaısmarladık.

Kaynak: Yeni Şafak


bozadi

20 Aralık 2016

'Cübbeli Ahmet gizli Şii mi' demekten ne farkı var?




Daha evvel bu köşecikte 3 çeşit Fetullahçılık vardır, demiş, bunları da bir bir saymıştım: 1) İtikatta Fetullahçılık 2) Amelde Fetullahçılık 3) Siyasi Fetullahçılık...
Eksik söylemişim.
Bunlara bir 4'üncüsünü de ilave etmeliymişim: "Ahlaken Fetullahçılık"
Nasıl ki, Hasan Cemal'den Sezgin Tanrıkulu'na, Cumhuriyet gazetesinden CHP sözcüsü Selin Sayek Böke'ye kadar "Erdoğan düşmanlığıyla malul" olanların alayı, Siyasi Fetullahçıdırlar, önüne çıkana iftira atan, çemkiren, küfreden malum troll sürüsü de arkalarındaki abileri de "Ahlaken Fetullahçıdırlar."
Son günlerde başımız bunlarla belada. Bu ahlaksızlarla...
Gözlerine kestirdiklerine dalıyorlar.
Had hudut bilmiyorlar. İzanları, insafları yok. Felaketin bile ikaz değeri var, bunların yok.
Geçen hafta Çarşamba günü tvnet'te (özetle) "Terörün dini de mezhebi de olmaz" dediğim için yakası açılmaz küfürlere varıncaya kadar saldırıya geçtiler.
Sonra ne mi oldu?
Ne olacak; üç beş gün sonra bütün medya ve hükümet çevreleri dile getirmeye çalıştığım tehlikeye dikkat çekerek, benimle aynı şeyleri söylemeye başlayınca, sustular!
Benim günahım "erken uyarı"dan ibaret oldu. Maruz kaldığım onca iftira, yediğim onca küfür de yanlarına "kâr" kaldı.
Sadece bana değil, benden bir gün sonra da Akif Emre, Mahmut Erol Kılıç ve Kemal Öztrürk'e kafayı taktılar. (Sezai Karakoç üstadımızı da zaten "Suriye tuzaktır" dediği 2012'den beri silmişlerdi. )
İsmet Özel bile küfürlerinden nasibini aldı. Beni linç ettikleri o gün bir şebek, "İrancı, Şii p(...) İsmet Özel. İran'a defol" diye tweet attı.
Bu kafalar hangi seralarda yetiştirildi, bilemiyorum.
Benim bildiğim şudur: İsmet Özel'e "İrancı – Şii" demenin, Cübbeli Ahmet Hocamıza "gizli Şii" demekten farkı yoktur.
İsmet Özel daha bu sene, "Sünnilik Türk Gücüdür" başlıklı konferanslar düzenledi.
Ayrıca, tee 80'li yıllarda, İran İslam Devrimi'nin "İslamcı mahallenin" gözlerini kamaştırdığı yıllarda, "Tahran Müslümanların Moskova'sı mı" diyerek "devrim nakliyecilerine" ayar vermeye çalışmıştı.
Malum troll sürüsünü harekete geçirenlerin ortak özelliği, Erdoğan'ın liderliğinden bir türlü hazzetmemeleri.
Malum odaklarla ilişkileri de "fırıldaklıkları" da herkesin malumu...
Tuhaf olan şu ki, bunların bir kısmı "eski İrancı."
Bir kısmı da öyle hamakat erbabı ki, Rusya'nın 2 uçağını FETÖ düşürdüğünde, nerdeyse Moskova'ya savaş açacaklardı.
Bugünlerde sosyolojiyi İran'la savaşa hazırlar gibi bir halleri var.
"İttihadı İslam" veya "ümmet" diye diye İran'a karşı İsrail'i tercih edecek "kıvama" geldiler.
Biraz daha kaptırsalar, FETÖ'cü işadamı Süleyman Hamit Müftigil gibi, "güneydeki sevdiğim ülke" diyecekleri kuvvetle muhtemel.
Hele hele içlerinde öyleleri var ki...
Sanki dersin, Todey's Zaman gazetesinin eski genel yayın yönetmeni Bülent Keneş veya 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanımızın öldürülmediğini öğrenince şapşallaşan Zaman gazetesinin dış politika yazarı Kerim Balcı'dan görevi devralmışlar.
Bunlar...
Bu Bülent Keneş'ler, bu Kerim Balcı'lar sosyolojiyi İran'la savaşa hazırlamaya çalıştıkları dönemde, bu köşecikte, 11 Ağustos 2012'de, şöyle demiştim: "İran sorumsuz, İran mezhepçi, İran şu İran bu / Ne yapalım peki? /İran'la savaşalım mı, derdiniz nedir?"
Dikkat isterim, tarih, 11 Ağustos 2012; henüz AK Parti ile FETÖ kapışmamıştı.
Diyeceksiniz ki, o tarihte Halep'te de katliam yoktu, şimdi ne diyorsun?
Valla, ben söylersem, yine troll akını başlar. İyisi mi gelin hep birlikte Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Yalçın Topçu'ya kulak verelim: "Benim kişisel tespitim; DAEŞ'in İngiliz casus Lawrance'in gayrimeşru çocuğu olduğudur ve bu örgüt emperyalist küresel güçler hesabına çalışır. DAEŞ'in varlığının ve ürettiği etkinin temel nedeni, mezhep savaşı çıkartmaktır. Bunu Irak'ta başarmıştır. Suriye'de başarmıştır. Yemen'de başarmıştır. Şimdi Türkiye ile İran mezhep savaşına tutuşsun istenmektedir..."
Biliyorsunuz, üç aşağı beş yukarı hep bunları söyledim.
İsterseniz Yalçın Topçu'yu dinlemeye devam edelim: "DAEŞ bir tuzaktır. Halep'te olanlar bir tuzaktır. Özellikle Türkiye'de mezhebi kırılma ve çatışma körüklenmektedir. Halep üzerinden ortaya çıkan insanlık dramı bilinçli ya da bilinçsiz mezhebi düşmanlık ve kışkırtma üretmektedir (...) İran ile Türkiye arasındaki bir çatışma bütün coğrafyanın en büyük kıyameti olur. Kazananı olmaz..."
Hadi, Cumhurbaşkanı Başdanışmanına da "İrancı" deyin bakalım.
Gerçi ona da dersiniz, sizden her şey beklenir.
Lakin şuncağızı bilin: Yalçın Topçu içinizdeki birileri gibi "eski İrancı" falan değil.
Ülkücü gelenekten geliyor. Kurucuları arasında yer aldığı BBP'nin de eski genel başkanı. Merhum Muhsin Yazıcıoğlu'nun da en yakın arkadaşlarından biri.
Birçoğunuz tasavvuf düşmanı (dünün köksüzlükle malul radikalleri) olduğunuz için savrulmanız gayet normal.
Yalçın Topçu'ya bakın da vatan, millet, ümmet derdinin gerçekte ne olduğunu fehmedin.

Kaynak: Yeni Şafak


bozadi

Yeni Şafak gazetesi bir zamanlar İslamcı veya İslami camiada oldukça demokratik, ilerici bir tutumun sesi olmuştu diye hatırlıyorum. Ama nasıl olduysa zaman içinde gazetede Amerikan kuklası Fethullah'ın etkisi güçlendi ve Amerika'nın Ortadoğu'daki çıkarlarına uygun son derece yozlaşmış bir İslamcılık anlayışı egemen oldu. Kürşat Bumin ve Ali Bayramoğlu gibi isimler gerçek ilericiliğin, insancıllığın, demokratlığın önemli isimleriydi bence ve ikisi de bizzat bu nedenle, Fethullahçı çizgideki "Amerikan tipi Müslüman" değil, gerçek ve insancıl ve ilerici Müslümanlar oldukları ve düşüncelerini özgürce ve cesurca paylaştıkları için Yeni Şafak'tan kovuldular. Bu atılmalar gazetedeki örtülü Fethullahçı egemenliğin açık bir neticesiydi. Bayramoğlu'nun yerine yerleştirilen İbrahim Karagül, gazetedeki Fethullahçı egemenliğin işaret ettiği yoldan giderek zamanın Başbakanı kripto Fethullahçı Ahmet Davutoğlu'nun ateşli bir destekçisi oldu. Fethullah Başbakan Davutoğlu yoluyla Erdoğan'ın ayağını kaydırmaya çalıştı ve bu süreçte Yeni Şafak bir yandan Erdoğan'ı destekliyormuş gibi görünüp aslında Davutoğlu'nun yükselip Erdoğan'ı tahttan indirmesi için elinden gelen tüm desteği sundu. Davutoğlu PKK'ya karşı mücadele adı altında Güneydoğu'da on binlerce Kürt'ün hayatına tecavüz eden, çocuk, bebek, kadın, yaşlı demeden onlarca sivil Kürt'ü şeytanca öldürüp yüzlercesini yaralayan şeytani politikanın baş uygulayıcısıydı. Bu tam bir Amerikan/Fethullah projesiydi ve özellikle Davutoğlu eliyle uygulandı. Aslında bu şeytani operasyonla bir taşla birden fazla kuş vurulması hedefleniyordu muhtemelen çünkü Kürt halkına yapılan bu ağır işkence yoluyla seçimlerde Kürtlerin "Erdoğan AKP'sine" oy desteğinin düşürülmesi planlanmıştı muhtemelen. Yani hem Erdoğan ulusal ve uluslararası toplumun gözü önünde "şeytanlaştırılmış" oluyordu, hem de Kürt oyları potansiyeli düşürülmüş oluyordu. Neyse ki ABD'nin Fethullah yoluyla Davutoğlu'nu Erdoğan'ın yerine geçirme planı işe yaramadı, Davutoğlu'na dış kapının yolu gösterildi Pelikan davası sürecinde.

Davutoğlu Başbakanlığı sürecinde yurtiçinde bunları yaparken, yurtdışında da "Derin Strateji" adı altında, Suriye'de Amerika-İsrail karşıtı politikası nedeniyle hedef haline getirilen Esad'ın baş düşmanlarından biri oldu, ki bu da tamamen Amerikan İslamcılığının, yani Fethullahçı politikanın açık bir ifadesiydi. Fethullah'ın İran'dan, Rusya'dan, Solculardan, Alevilerden, Şiilerden nasıl ölümüne nefret ettiğini gördüğünüzde, burada karşınızda Fethullah adlı bir şahsın değil, bütün şeytanlığıyla Faşist Amerikan Derin Devleti'nin ve işbirlikçisi Faşist Siyonist İsrail'in nefesinin kokusunu alabiliyorsunuz.

Ve işte Yeni Şafak'ta, yakın zamanda kalp krizi sonucu hayatını kaybeden ve ne yazık ki daha önce yazılarını hiç takip etme şansımın olmadığı Akif Emre'nin ve birkaç gün önce gazeteden istifa etmek zorunda kalan ve yazılarını kısmen takip ettiğim Salih Tuna'nın ortak özelliğinin de işte bu "Amerikan tipi" veya "Fethullah tipi" Müslümanlığa karşı çıkan, gerçekten insancıl, demokrat bir İslam anlayışını hem yaşayan hem de savunan öncülerden olmalarıydı. Yeni Şafak'ta hedef haline getirilip ağır bir baskı altında tutulan tüm bu yazarlar, Esad'ı eleştirmekle birlikte Suriye Savaşı'nın yapay bir savaş olduğuna, bir Amerikan projesi olduğuna ve bu savaşın desteklenmemesi, bu batağa girilmemesi gerektiğine dikkat çektikleri için Amerikancı-Fethullahçı sözde İslamcı tiplerin hedefi haline getirildiler. İran'ı eleştirmelerine rağmen Global Şeytanların Türkiye ve İran'ı bir mezhep savaşı içine çekme çabasını görüp tuzağa dikkat çekip karşı koydukları, İran'la işbirliği yollarının aranması gerektiğini savundukları için.

bozadi

Bu tartışma süreçlerinde adı geçen ve Türkiye'de İslami camiada son derece saygın bir konuma sahip olan Sezai Karakoç ta 2012'de Suriye meselesi hakkında neler söylemiş bakın ("Sabah" gazetesindeki haberden alıntı):

bozadi

11 Nisan 2012

Sezai Karakoç uyardı


Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç, Suriye konusunda açıklamalarda bulundu.


Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç, sıcak gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.

Partisinin İstanbul İl Başkanlığı'nda yaptığı konuşmada Karakoç, her Müslümanın kendi yazısını öğrenmesi gerektiğini belirterek partisinin tüm teşkilatlarında Osmanlıca eğitimi verileceğini söyledi. Osmanlıca'yı okumak için değil, yazmak için öğreteceklerini söyleyen Karakoç, Osmanlıca'nın sanılanın aksine çok kolay olduğunu vurguladı.

Yüce Diriliş Partisi'nin sadece bir parti değil, fikir kuruluşu, ruh, İnanç, ahlak ve ideal kuruluşu olduğunu vurgulayan Karakoç, Ortadoğu'daki gelişmelerle ilgili açıklamalarda bulundu.

Karakoç şunları söyledi:

"Yüzyıldır ve hatta daha fazla zamandan beridir ki bitmeyen tek gündemimiz vardır; O da İslam ülkelerinin ve İslam milletinin dağınıklığıdır. Bu başına gelen en büyük felakettir ve bundan sonra meydana gelen felaketlerde ancak bu felaketin uzantıları ve detayıdır.

Batı, İslam dünyasına yönelik nihai işgali yapmak ve son darbeyi vurmak peşindedir. Bu durum tehditten de öte yaşadığımız gerçektir.

Batı nihai işgali, son işgali yapmak peşindedir. Öyle bir işgal ki, bir daha İslam'ın dirilişi vaki olmasın, İslam haritadan silinsin. Hadise budur. Tehdit hatta tehditten de öte içinde yaşadığımız gerçek budur."

"DURUM MOĞOL İSTİLASINDAN DA HAÇLI İSTİLALARINDAN DA KÖTÜ"

Birinci Dünya Savaşı ile başlayan istilaların çok daha korkunç olduğunu belirten Karakoç, şunları aktardı:

"Birinci Dünya Savaşından sonra gelen idareler, işgaller artık ruhumuzu ele geçirmek ve onu darmadağın etmek, inancımızı, moralimizi ve kendimize güvenimizi yani özgüvenimizi yıkmak çarelerini aramışlardır. İngiltere'nin yaptığı tahribat budur. Eski İngiliz İmparatorluğunun yerini bugün ABD almıştır.

Bunun için artık Müslümanların geçmişteki gibi ayrılmalarının ve birbirleri ile kavgalarının mazeretleri yoktur. İslam Âlemi'nin yeniden işgalinden tümüyle bütün Müslümanlar sorumludur.

İslam Âlemi ya topyekûn birleşecek ya da topyekûn esarete düşecektir.

Kişiler ya da zümreler arası kavgalar bir yana bırakılmalıdır. Asıl mesele üzerinden, bütün İslam Âlemi'nin derlenip toparlanması üzerinden düşünmek ve bunun çarelerini aramak gerekmektedir."

"İRAN – TÜRKİYE – SURİYE ÇATIŞMASI BÜYÜK BİR TUZAKTIR"

Suriye konusunda da açıklamalar yapan Karakoç şu ifadeleri kullandı:

"Şimdi Batı bize diyor ki, Suriye'de kötü bir yönetim var. Orada halk ile devlet arasında problem var, masum insanlar ölüyor. Bu işi siz halledin, siz çözün, insanların ölümünü seyir mi edeceksiniz? Şüphesiz Müslümanlar asla seyir etmez, ama bu meselenin çözümü silahla olmaz. O yönetimi uyaracak olan kılıç değil kalemdir. Çünkü kılıç ile girdiğiniz taktirde halk ile karşı karşıya gelecek ve siz yine masumları öldürmek zorunda kalacaksınız. Aynı o devletin yaptığını siz yapmış olacaksınız. İşte bu size kurulmuş bir tuzaktır.

Çözümün sadece silah ve kılıç olduğu doğru değildir. Daima ondan daha güçlü olan bir çözüm vardır ve o çözüm fikirdir. Kılıç dahi fikrin emrindedir. Aksi halde zarar verir.

Bugün Türkiye çok büyük bir tehdit ile karşı karşıyadır. Şimdiye kadar müslümanların başına gelen zulümlerde hiçbir zaman Batı Türkiye'ye gel sen buna karış dememişti. Tam tersine kendisi işgal ettikten sonra, gel bize destek gücü ver demişti. Afganistan'da Bosna'da böyle oldu. Katliamlar olurken bizi sokmadılar, katliamlar oldu, bitti kendileri girdiler ve destek için çağırdılar."

Yazı ve akademi dünyasında büyük bir boşluk olduğunu söyleyen Karakoç, medyaya yüklendi:

"Fakat ne yazık ki bugün tam tersine kalemler hükümetlerin emrindedir. Batının da muhalefetin de emrinde olanlar vardır ama pozitif olanları kastediyorum, bunlar da hükümetin emrindedir. Hakk'ın doğrunun emrinde olan, bağımsız olarak İslam ülkelerinin tümünün menfaatinin, tümünün çıkarının ve geleceğinin emrinde olan kalem istiyorum ben. Bilgi istiyorum. Bu boşluk var. Bu boşluğu kim dolduruyor. Onu Batı medyası, Batı düşüncesi, Batı ajansları dolduruyor. Bu sebepledir ki öncelik İslam aydınlarının öne çıkması ve adeta bir örgütleniş içinde olup bir araya gelmeleridir. Ve zaman zaman İslam Âlemi'nin durumunu gözden geçirip verdikleri kararları da uygulamalılar. Hükümetler üstü, devletler üstü güçleri olması lazımdır. Bunun sağlanma yolu umumi bir hareketten geçer. Bugün her İslam ülkesinde bu tarz hareketler vardır ancak bu hareketler yerel kalmışlardır."

Kaynak: Sabah

 


bozadi

Yine tüm bu tartışma süreçlerinde adı geçen ve Türk-İslamcı camiada oldukça saygın bir isim olduğunu anladığım İsmet Özel'in 2014 ve 2015 yıllarında yaptığı açıklamalara kulak verelim:



bozadi

Fethullah'ın apaçık taşeronluğunu yaptığı Global Şeytanların çıkarlarına köpeklik eden bir İslamcılık anlayışına karşı cesurca seslerini yükselten tüm bu insanlara binlerce kere helal olsun.

bozadi

İslam alemindeki sorunların çözümü için yürütülen çabalarda Amerikan-İsrail faşizminin körüklediği Şii-Sünni çatışması nifakına ve tamamen bu nifakı sonuna kadar zorlamak üzere Global Şeytanlarca tasarlanıp, finanse edilip uygulanmakta olan cihat terörüne destek olunmaması gerektiğini haykıran başka pek çok Sünni ve İslamcı kanaat önderleri de var şüphesiz. Global Faşistlerin büyük kaynaklar ayırıp var güçleriyle desteklemekte olduğu ve sözde İslam adına yapılan cihat terörüne destek olmak derken bu sadece "doğrudan" yapılan bir destek anlamına gelmez; bu şeytani sürece ve bu sürecin ardındaki şeytanlara karşı sessiz, tepkisiz kalmak bile dolaylı bir destek sayılabilir. Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk bu konuda sesini en cesurca yükseltenlerden biriydi. Mustafa İslamoğlu da aynı şekilde bu konudaki uyarıları nedeniyle ciddi bir toplumsal linç operasyonuna maruz bırakılmaya çalışıldı. Amerika-İsrail derin devletinin İslam alemini Şii/Sünni ekseninde parçalayıp birbirine düşürücü nifak operasyonlarını, bu şeytan değirmenine su taşıyanları cesurca ifşa edip eleştirdikleri için. Bunun gibi başka değerli isimler de var şu anda aklıma gelmeyen veya bilmediğim. Hepsine helal olsun.

Ben İran'ın veya Esad Suriye'sinin körü körüne destekçisi olmayı savunmuyorum kesinlikle. Hiçbirinin dini veya siyasi ideolojisinin mensubu değilim. Herkes gibi onların da eleştirilmesinin önü sonuna kadar açıktır. Ama özellikle Amerikan-İsrail ekseninde tezahür eden Global Şeytanlara karşı gösterdikleri paha biçilmez direniş ve mücadelede önemli bir erdemleri olduğunu görüyorum ve bu son derece hayati derecede kritik hususta onları desteklemeyi bir borç biliyorum çünkü böylesine büyük bir global baskı ve işkence sürecinde bunu yapabilmek gerçekten dünyanın en zor ve en değerli şeyi bir bakıma. Körü körüne desteğe karşı olduğum gibi, körü körüne eleştiriye de karşıyım ve bu güçlere karşı yürütülen körlemesine eleştirilerde Global Şeytanların etkisini ve hatta imzasını görüyorum. Yani bu güçlerin apaçık erdemlerini görmeden ve desteklemeden duyulan ve sergilenen nefretten derin bir tiksinti duyuyorum ve bu tür tavırlara sessiz ve tepkisiz kalamam.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan her ne kadar geçmişte ve hala kısmen Global Şeytanların bu konudaki politikalarına uygun hareket etmiş veya ediyor gibi görünse de, bence tam aksine giderek Global Şeytanların çarklarına çomak sokan hakkaniyetli bir yöne doğru ilerlemekte olduğu içindir ki Global Şeytanlarca hedef haline getirilmeye, siyasi iktidardan indirilmeye çalışılıyor. Erdoğan'ın yanlış olduğuna inandığım tüm politika ve faaliyetlerinin eleştirilmesi ve karşı konması gerektiğine de inanıyorum. Hatta bu bağlamda "Solcu" veya "ilerici" denebilecek çevrelerin muhalif faaliyetlerini bir ölçüde destekliyorum ama onların da kendi içlerinde doğru dürüst bir birlik ve dayanışma geliştiremiyor olmalarının ciddi bir eleştiri konusu olması gerektiğine inanıyorum. Demek ki onlar da henüz yeterince bilinçli, yeterince dürüst, yeterince "bir" değiller. Ciddi bir özeleştiriye ihtiyaçları var. Önemli olan şucuların veya bucuların başarılı veya egemen olması değildir, önemli olan tüm ideolojilerden bağımsız olarak "insanlığın" başarısı ve egemenliğidir. Daha önce çeşitli şekillerde ifade etmeye çalıştığım gibi toplumun tüm kesimlerini içine alan bir dayanışmaya yönelinmesinin tek gerçekçi çıkar yol olduğuna inanıyorum. Ve Erdoğan'ın ülkemizdeki açık siyasi liderliği sürecinde çeşitli muhalif kesimlere yönelik baskılarının ve meydan okumalarının, o kesimler için oldukça uyandırıcı, kendini-sorgulatıcı faydaları olduğuna inanıyorum. Ülkede gerçekten güzel birşeyler yapabilmek, toplumsal dayanışma geliştirmek için ille de siyasi iktidarı ele geçirmek gerekmez. Gerçek insanlığın siyasi iktidara mecburiyeti yoktur, olmamalıdır, bu da açık bir testtir ilgili tüm kesimler için. Erdoğan'ın iktidar sürecinde aslında toplumsal muhalif kesimlerde "ciddi uyanışlar" olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Eşi benzeri olmayan Gezi Olayları süreci bunun apaçık bir örneğidir. İktidar güçlendikçe muhalefette de önemli iç-sorgulamalar, uyanışlar, güçlenmeler oluyor ve bu çok değerli birşey. Ülkedeki çeşitli muhalif kesimlerin Erdoğan iktidarına çok şey borçlu olduklarına inanıyorum. Allah'ın hikmeti olarak bakmak lazım belki de...