Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Putin: Ermeniler Soykırıma Uğratıldı (23 Nisan)

Başlatan bozadi, 24 Nisan 2015, 02:01:57

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

23 Nisan 2015

Rusya Devlet Başkanı Putin: Etnik kaynaklı toplu katliamların haklı gerekçesi olamaz


Ermenistan'da 24 Nisan'da yapılacak 1915 Olayları'nın 100'üncü yıldönümü törenlerine gitmeye hazırlanan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 'soykırım' ifadesini kullandı. Putin etnik kaynaklı toplu katliamların haklı gerekçeleri olamayacağını söyledi.




Moskova'da düzenlenen 'soykırımların olmadığı bir dünya' adlı programa gönderdiği mesaj, Kremlin internetin sayfasında yayınlandı.

Rusya Devlet Başkanı Putin mesajında, "24 Nisan 1915 insanlık tarihinin en korkunç ve dramatik olaylarından ve Ermeni halkının soykırımı ile ilgili kederli bir tarih" ifadelerini kullandı.

Rusya'nın bu trajediyi kendi acısı ve sorunu olarak gördüğünü belirten Putin, 100 yıl sonra söz konusu trajedinin kurbanları önünde başlarını eğdiklerini kaydetti.

Rusya'nın objektif ve tutarlı olmaya devam edeceğini vurgulayan Rus lider, "Etnik kimliklere göre toplu katliamın haklı gerekçesi olamaz. Uluslararası toplum, bu tür vahşetlerin hiçbir zaman ve hiçbir yerde tekrarlanmaması için her şeyi yapmakla yükümlü." uyarısında bulundu.

Ermenistan ve bölgenin diğer halklarının yeni kuşaklarının barış ve uyum içinde yaşaması gerektiğini belirten Putin, din düşmanlığı, agresif milliyetçilik ve yabancı düşmanlığının neden olduğu korkuların bilinmemesi konularına dikkat çekti.

Putin mesajını dost ülke Ermenistan ve Rusya'da yaşayan Ermeni halkına huzur ve refah dileyerek tamamladı.

Rusya Parlamentosu'nun alt kanadı Duma, 14 Nisan 1995'te aldığı kararla 24 Nisan'ı soykırım kurbanlarını anma günü ilan etmişti.

Kaynak: hurriyet.com.tr

maiterya

#1
Rusya ermenilerin yaşadıkalrından sorumlu olan ülkelerden biridir,bu büyük devletlerin hepsi şerefsiz.

"ERMENİSTAN BAŞBAKANI KAÇAZNUNİ`NİN İTİRAFLARI

Sözü edilen bu kitap Ermenistan`ın ilk Başbakanı Kaçaznuni`nin 1923`te
parti konferansında sunduğu tebliğ metni olarak Mehmet Perinçek
tarafından Rus arşivlerinde bulunmuş ve Kaynak Yayınları tarafından
kitap olarak yayınlanmıştır. Bildiğim kadarı ile su anda İngilizce ve
Fransızca olarak ta yayınlanmış, Almanca çevirisi de bitirilmiş
olabilir. Daha bir kaç dile çevrileceğini de biliyorum. Hatta İsçi
Partisi bu kitabi Avrupa`da parlamenterlere gönderiyor. Umarım
devlette ya da sivil toplum örgütlerinde birileri akıl eder de böyle
bir kitabı her dilde çevirip tüm dünya yayın organlarına, AB meclisi
üyelerinin ev adreslerine, sivil toplum kuruluşlarına, kitapçılara,
kütüphanelere gönderirler. Önemli olan dünyanın bilmesi.

Türklere biz savaş açtık
Uluslararası faaliyet gösteren Ermeni lobilerinin sözde soykırım
iddiaları, Ermenistan`ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni tarafından
yalanlandı. Kaçaznuni`nin 1923 yılında Bükreş`te yapılan Ermeni
meselesi ile ilgili Taşnak Partisi toplantısında sunduğu rapor
gerçekleri bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Kaçaznuni`nin
Osmanlı döneminde yaşananları anlattığı kendi imzasını taşıyan rapor,
Türk Hava Kurumu (THK) tarafından Rusça`dan Türkçe`ye tercüme edilerek
kitap haline getirildi. Kitapta yer alan bilgiler Türkler`in Ermeni
soykırımı yaptığı iddialarını kesin bir dille yalanlarken, kitap
Türkiye genelindeki bütün kütüphanelere ulaştırıldı. Kaçaznuni`nin
yakın tarihe ışık tutan belge niteliğinde sözlerinin yer aldığı kitap,
Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu`na karşı nasıl bir ihanet içinde
olduklarını da gözler önüne serdi. Yıllarca sözde soykırıma
uğradıklarını iddia eden ve dünya kamuoyunu baskı altına almaya
çalışan Ermenilerin bütün tezlerini çürüten ilk başbakanları, 128
sayfalık raporunda şu çarpıcı ifadelere veriyor:

Operasyona katıldık
1914 sonbaharında, Türkiye henüz savaşan taraflardan birine
katılmadığı dönemde, Güney Kafkasya`da büyük gürültü içinde ve enerjik
biçimde Ermeni gönüllü birlikleri oluşturulmaya başlandı. Sadece
birkaç hafta içerisinde Ermeni devrimci Taşnaksutyun Partisi hem bu
birliklerin kurulmasına hem de Türkiye`ye karşı gerçekleştirdikleri
askerî operasyonlara aktif biçimde katıldı.

Barışı sabote ettik
Türklere karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile.
Artık hepimiz Türklerin düşmanı olan İtilaf devletlerinin
kampındaydık. Türkiye`den "denizden denize Ermenistan" talep
etmekteydik. İtilaf devletlerinin ordularını Türkiye`ye göndermeleri
ve hâkimiyetimizi temin etmeleri için Avrupa ve Amerika`ya resmî
çağrılar yaptık. Nihayet şu da var ki, var olduğumuz sürece aralıksız
olarak Türklerle savaştık. Öldük ve öldürdük. Artık, Türklere ne gibi
bir güven telkin edebiliriz ki?

Gerçekleri göremedik
Askerî operasyonlara katıldık. Kandırıldık ve Rusya`ya bağlandık.
Tehcir doğruydu ve gerekliydi. Gerçekleri göremedik, olayların sebebi
biziz. Türklerin millî mücadelesi haklıydı. Barışı reddetmemiz ve
silahlanmamız büyük bir hataydı. Türklere karşı ayaklandık ve
savaştık. Sevr Antlaşması gözümüzü kör etmişti. İsyanımızın temelinde
İtilaf devletlerinin bize vaat ettiği büyük Ermenistan hayali vardı.
Ama biz hiç bir zaman devlet olamadık. Türkiye Ermenistan`ı diye bir
devletin hayalden öte olmadığı gerçeğini göremedik.

Aklımız dumanlanmıştı
Biz Ermeniler kayıtsız şartsız Rusya`ya yönelmiş durumdaydık. Herhangi
bir gerekçe yokken zafer havasına kapılmıştık. Sadakatimiz,
çalışmalarımız ve yardımlarımız karşılığında Çar hükümetinin
Ermenistan`ın bağımsızlığını bize armağan edeceğinden emindik. Aklımız
dumanlanmıştı. Biz kendi isteklerimizi başkalarına mal ederek,
sorumsuz kişilerin sözlerine büyük önem vererek, kendimize yaptığımız
hipnozun etkisiyle, gerçekleri anlayamadık ve hayallere kapıldık.




Türkler doğru yaptı
1915 yaz ve sonbahar döneminde Türkiye Ermenileri zorunlu bir tehcire
tâbi tutuldu. Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık
duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır. Bu yöntem en kesin
ve uygun olanıydı. Kızgınlık ve korku içinde bulunan biz Ermeniler,
`suçlu` arıyorduk ve bu suçluyu Rus Hükümeti ve onun kalleşçe
politikaları olarak belirledik. Siyasal açıdan olgunlaşmamış ve
dengesiz insanlara özgü bir şaşkınlık içinde, bir uçtan diğerine
savrulmaktaydık. Rus Hükümeti`ne karşı dünkü inancımız ne denli körü
körüne ve temelsizse, bugünkü suçlamalarımız da o denli körü körüne ve
temelsizdi. Siyasal bir parti ( Taşnaksutyun) olarak biz, meselemizin
Rusları ilgilendirmediğini ve onların gerektiğinde cesetlerimizi
çiğneyerek geçip gidebileceklerini unutmuştuk.

Barış teklifini reddettik
1914-1918 yıllarında emperyalistlere karşı savaşlarında bozguna
uğrayan Türkler, direnerek iki yıl içerisinde tekrar kendilerine
geldiler. Yeni genç ve milliyetperver duygularla hareket eden bir
nesil ortaya çıkarak, Anadolu`da kendi ordusunu yeniden organize
etmeye başlamıştı. Türkiye`de millî bilinç ve kendisini savunma
içgüdüsü uyanmıştı. Onlar küçük Asya`da istiklâllerini hiç olmazsa bir
şekilde temin edebilmek için Sevr Antlaşması`na askerî güçle karşı
koymak zorundaydılar. Bizim bu dönemde barışı reddetmemiz ve
silahlanmamız büyük bir hataydı. Çok geçmeden sınırlarımıza askerî
operasyonlar başladığında, Türkler bizimle bir araya gelmeyi ve
görüşmelere başlamayı teklif ettiler. Biz ise onların bu teklifini
geri çevirdik. Bu büyük bir hataydı. Bu, görüşmelerin kesinlikle
başarıyla sonuçlanacağı anlamına gelmezdi ama bu görüşmelerde barışçı
bir sonuca ulaşma ihtimâli vardı.

Herkes bizi kandırdı
"Kaderden şikayet etmek ve felaketlerimizin sebeplerini kendi
dışımızda aramak acıklı bir durumdur. Bu bizim (hastalıklı) millî
psikolojimizin karakteristik bir özelliğidir ve Taşnaksutyun Partisi
de bundan kaçamamıştır. Sanki uzak görüşlü olmamız bir kahramanlıktı,
çünkü isteyen herkes, Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Gürcüler,
Bolşevikler tek kelimeyle bütün dünya bizi kolayca aldattı, atlattı ve
ihanet etti. Oysa bizler safça bu savaşın Ermeniler için yapıldığına
inandırılmıştık."

Barışı sabote ettik
Osmanlı`dan, Akdeniz`e uzanan bir Ermenistan talep ettik. Derhal
gönüllü birlikleri oluşturduk, Türklere karşı ayaklandık ve savaştık.
İsyanımızın temelinde İtilaf Devletlerinin bize vadettiği Ermenistan
hayali vardı, gerçeği göremedik.

HALAÇOĞLU: Bu itiraflar gerçeğin ta kendisidir
Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Türk Tarih Kurumu Başkanı
Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU, Ermenistan`ın ilk başbakanı Kaçaznuni`nin
itiraflarının gerçeğin ta kendisi olduğunu söyledi. Halaçoğlu,
"1923`te başbakanlık görevine gelen Kaçaznuni , aynı yıl Bükreş`te
Ermeni meselesinin ele alındığı Taşnak Parti Konferansı`nda, şimdi
Türk Hava Kurumu tarafından kitap hâline getirilen 128 sayfalık raporu
tebliğ olarak sunmuştur. Bu konferansa katılan SSCB ve Avrupalı
delegasyonun huzurunda Kaçaznuni , bütün gerçekleri açıklamıştı.
Kaçaznuni, buradaki konuşmasında, `İtilaf devletleri bizi hep
Anadolu`da bir Ermenistan hayaliyle kandırdı. Bu boş hayale kapılarak
Taşnak çeteleri kurup, 7 cephede savaşan Osmanlı ordularına silah ve
mühimmat götüren birliklere saldırdık. Sonuçta İtilaf devletleri
verdiği sözü tutmadı. Biz de Osmanlı`ya ihanetimizin bedelini tehcir
ile ödedik. Böyle yapmasaydık belki de bu tehcir olayı başımıza
gelmezdi` diyerek bugünkü sözde soykırım iddialarını ortaya atanlara
tokat gibi bir cevap vermiştir. Türk Hava Kurumu`nun bunu kitap hâline
getirmesi sözde soykırım iddialarını savunan devletlere de ibret
olacak bir harekettir. Bunda emeği geçenleri takdir ediyorum ve
kendilerini destekliyorum" diye
konuştu."
 

bozadi

#2
Bütün devletler bir şekilde faşizme bulaşıyor gibi görünüyor. Rusya'nın bunun istisnalarından biri olduğunu düşünmüyorum ben de. Ermenistan'ın da. Ama Rusya Putin önderliğinde son yıllarda gerçekten sıradışı derecede vicdani bazı tutumlar sergiliyor.

Osmanlı Devleti'nin ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin de faşizme araç olma konusunda birer istisna olmadığı çok açıktır. Hatta bu konuda özel ihtisasları olduğu bile iddia edilebilir kolayca. Temel mesele global ve evrensel faşist güçlerin "Devlet" denen mekanizmalara çok etkili bir şekilde sızmış olmasında.

Ermenilerin de çok aptalca ve vicdansızca şeylere bulaştıklarından hiçbir şüphe duymuyorum ama Osmanlıcılık ve İttihatçılık bağlamında Ermenilere karşı işlenen cinayetlerin, katliamların, işkencelerin seviyesinin çok daha yüksek olduğunu düşünüyorum şimdiye kadar okuduğum, duyduğum, tartıştığım ve sezdiğim şeylerden. Tarafların karşılıklı şiddetli suçlamalardan ziyade özür ve helalleşme niyetine sahip olması çok önemli. Ve bunun için ille önce karşı taraftan özür dilenmesini beklemenin de bir anlamı yok. Türkiye'de Ermenilerden özür dilemeye yönelik önemli bazı adımlar atıldı ve ben bunu genel olarak çok olumlu buluyorum. Hrant Dink'in bazı sözleri vardı son günlerde alıntıladığım haberlerden birinde. Doğru hatırlıyorsam, yaşananların bir soykırım olduğundan şüphe etmediğini ama çözüm için iyi niyetli ve vicdani bir "temas" kurulması gerektiğine inandığını söylüyordu. Sonuna kadar katılıyorum. Geçmişte çok kötü birşey yaşandı diye şu anda tarafların birbirini yemesinin manası yok. Ve Osmanlı'nın ve bazı İttihatçı paşaların Ermenilere karşı işlediği insanlık suçları Ermenilerin Türklere veya Osmanlı/Türkiye halklarına karşı işledikleri suçlardan çok daha ağır görünmektedir ve dolayısıyla da özür konusunda, özeleştiri konusunda önce bizim tarafımızda bazı adımlar atılması da çok isabetlidir.

Global karanlık güçler mümkün olan her durumda tarafları birbirine düşürmeye, birbirine kırdırmaya çalışıyor. Ve Ermenilerin maruz kaldığı katliamlar konusunda obsesif derecede devletçi ve milliyetçi bir tutumla "Ermeniler bunu kendileri istedi, onlar kaşındı, onlar başlattı" gibi ideolojik bakış açılarının herhangi birşeyi çözmeye faydası olacağını düşünmüyorum.

Ve Ulusalcılık diye tanımlanan ideolojinin ve bu ideolojinin öncülerinin pek çok refleksinde, İttihatçılık hareketinin berbat bazı yönlerine (İttihatçılık her zaman, her durumda bir berbatlık hikayesi olmasa da) yapışıp kalma konusunda özel bir ilgi ve eğilim olduğunu düşünüyorum. Global Karanlık güçler tüm ideolojilere bir şekilde sızdığı gibi, Ulusalcılık ideolojisine de bolca sızdıklarından bir şüphe duymuyorum şahsen. Türk veya Osmanlı milliyetçiliği ideolojisinin pek çok çeşidi veya seviyesi için de aynı şeyin geçerli olduğunu düşünüyorum. Ve Kürt Milliyetçiliği için de öyle. Sonuçta çoğu durumda ideolojilerin vicdanla doğrudan bir ilgileri yoktur ve hatta çoğunun vicdansızlıkla çok doğrudan ve güçlü bağları, ilişkileri vardır.

Vicdan konusunda kendisi son derece berbat bir sicile sahip olan Doğu Perinçek'in oğlunun yaptığı söz konusu çalışmayla ilgili de ciddi şüpheler vardır. Rusya'da bir kütüphanede Kaçaznuni'nin yazdığı söz konusu raporun güya kısaltılmamış bir Rusça versiyonunu bulduğunu iddia edip bunun Türkçe başta olmak üzere bazı dillere çevirisini yapmış. Madem Rusya bu konuda bu kadar gaddar ve tarafçıl, kendi devlet politikasına birebir zıt bir raporu herkesin erişebildiği bir kütüphanede erişilebilir kılmasını beklemek pek mantıklı görünmüyor. Dahası, İngilizce vikipedi'nin Kaçaznuni maddesinde Mehmet Perinçek'in söz konusu "kısaltılmamış Rusça çeviriyi" bulma hikayesinin ve anlatılanların uydurma olmasının son derece muhtemel olduğu vurgulanıyor. Bunun başlıca kanıtlarından biri de, raporun 1955'te yayınlanan bir İngilizce çevirisinde Kaçaznuni'nin yaptığı bazı özeleştirilere rağmen, yaşanan şeyi açıkça "holokost" (katliam/soykırım) olarak tanımlamış olması olarak gösteriliyor. Kaçaznuni bazı özeleştiriler yapıyor ama Mehmet Perinçek'in sözde bulgusundaki tasvirler, onu yaşanan korkunç katliamlar ve işkenceler için neredeyse Osmanlıya/Türkiye'ye teşekkür edecekmiş gibi tasvir ediyor ki, yaşanan trajedinin boyutunu ciddiyetle göz önünde bulundurduğumuzda, bu yaklaşımın gerçekçilikten ve vicdandan ne kadar uzak olduğunu anlamak zor değil.

Bununla ilgili kanıtları, iddiaları görüşleri elbette araştırabilir tartışabiliriz ama hem Doğu ve Mehmet Perinçek'in, hem de Hallaçoğlu'nun evrensel bir değer olarak vicdan konusunda son derece şüpheli bir durum arz eden ideolojik saplantılarla hareket ettiklerine dair sayısız işaret mevcut.

maiterya

#3
(Putine bir şey demiyorum ama ermenileri vede  bugün bir kısım kürtleri arapları yakan bu büyük devletlerdir,bugünde ermeni olaylarını kullanıp dünya dizaynı yapmaya devam ediyorlar.)

Perinçeki bırakalım hadi o zaman birde buna bakalım;

Adı, Bernard Lewis...

Bugün 99 yaşında ve hiç kuşkusuz Ortadoğu ve İslam tarihi konusunda yaşayan en önemli İngiliz tarihçilerden biri... Yaşadığı yüzyılın tanığı bir tarihçi...

Otobiyografik çalışması olan "Tarih Notları/Bir Ortadoğu Tarihçisinin Notları" (Arkadaş Yayınevi) kitabı geçen yıl çıktı.

Unutmuşum...

Tarih: 18 Kasım 1993.

Bernard Lewis, Fransız Le Monde gazetesine "Türkler, Ermeni soykırımı yapmamıştır" dedi. "Ermenilere doğrudan yönelik bir kin duygusu oluşturma ya da Avrupa'daki Yahudi düşmanlığı ile mukayese edilebilecek 'iblisleştirme' kampanyası olmamıştır. Ermeni tehciri tüm ülkeyi içine almamıştır. Türkler, -kendilerine yapılana oranla nispetsiz de olsa- Ermenilere karşı durup dururken eylem yapmamıştır. Bununla birlikte Osmanlı Hükümeti'nin Ermeni milletini toptan yok etmeyi amaçlayan bir kararının ya da planının varlığına ilişkin ciddi hiçbir delil veya belge mevcut değildir."

Bernard Lewis ve Le Monde hakkında, "özgürlüğün mabeti" Fransa'da ikisi ceza, ikisi de kamu davası olmak üzere dört dava açıldı!

Mahkeme, üç suçlamayı düşürdü. Ancak Lewis hakkındaki kamu davasını kabul etti. Ve mahkeme bakın ne dedi: "Bilim adamının, ifade özgürlüğünü kullanırken tanıkları veya toplumda oluşmuş kanaatleri nazarı itibara alma zorunluluğu vardır!" Yuh artık!

Bu nedenle... Fransa'da yayınlanan Quid Ansiklopedisi, "soykırım" konusunda Türk tarafının görüşünü de yazdığı için mahkum ettirildi!

Tarihçi Lewis karar üzerine şöyle diyecekti:

"Bütün bir ulusu soykırım yapmakla suçlayarak ya da Ermeni gerillalar tarafından Türk, Kürt ve diğer Müslüman köylülerin katledilmesini inkar ederek veya onaylayarak, Türklerin duygularını incitmeyle ilgili bir sınırlama yoktu."

Lewis'i yargılayan hukuk Ermeni katili affetti...

VALİ-KATİL DAYANIŞMASI

1972 yılı Ekim ayı başı...

Türkiye'nin Los Angeles Konsolosluğu'na gelen ve İran asıllı olduğunu, adının "Gourg Yaniki" olduğunu söyleyen bir Amerikan vatandaşı, elinde Osmanlı sarayından kaçırılmış tarihi bir tablo ile imzalı bir hatıra banknot bulunduğunu belirterek, bunları Türkiye'ye bağışlamak istediğini söyledi.

Başkonsolos Mehmet Baydar Ankara ile yazışmalar yaptı. Ankara bağışı kabul etti.

Tarih: 27 Ocak 1973.

Başkonsolos Mehmet Baydar, yardımcısı Bahadır Demir'i de yanına alarak Santa Barbara şehri Biltmore Oteli'ne gitti. 34 nolu odada "Gourg Yaniki" ile buluşup emanetleri alacaklardı.

Baydar ve Demir odaya girdikleri anda kurşunlara hedef oldu.

"Gourg Yaniki"nin gerçek adı, Gourgen Mıgırdiç Yanıkyan idi. Aslen Rus vatandaşıydı. "1915'in intikamı için cinayeti işledim" dedi.

Aslında suikast "geliyorum" demişti:

24 Nisan 1972'de bir grup Ermeni Türk Konsolosluğu'na saldırmış, kimi çalışanları tartaklamıştı.

29 Ekim 1972'de Mevlana ekibinin Los Angeles temsili, Ermenilerin "bombalarız" tehdidiyle yapılamamıştı.

4 Kasım 1972'de Cumhuriyet Bayramı nedeniyle Belair Hotel'de düzenlenen balo Ermenilerin saldırısına uğramıştı.

Hava gergindi ve ardından suikast geldi; iki diplomatımız şehit edildi.

Katil Yanıkyan ömür boyu hapse mahkum edildi.

Bitmedi...

Adı, George Dökmeciyan...

Anadolu Ermenisi idi. Annesi Erzurumlu, babası Gaziantepli idi. 1900'lı yılların başında ABD'ye göçmüşlerdi.

Dökmeciyan California Valisi seçildiğinde ilk icraatlarından biri "soykırımı", okulların müfredatına sokmak oldu.

Los Angeles'taki Yahudi "Soykırım Müzesi"ne valilik bütçesinden 5 milyon dolar bağışlayarak "Ermeni soykırımın" da müzede yer almasını sağladı!

Ve... Vali Dökmeciyan, "serbest bırakılırsam yine aynısını yaparım" diyen Türk konsoloslarının katili Yanıkyan'ı affedip cezaevinden çıkardı!..

Hukuk mu dediniz; adalet mi dediniz; geçiniz...

Varsa yoksa "soykırım" dayanışması...

DÖRT T PLANI

"Hay Dat" nedir, hiç duydunuz mu?

"Megali İdea" gibi...

"Siyonizm" gibi...

Diaspora Ermenilerinin "büyük ülkü"südür...

"Hay Dat" idealini hayata geçirmek için Diaspora'nın "Dört T" planı vardır:

1) Tanıtma; Ermenilere "soykırım" yapıldığı propagandasının yürütülmesidir. Ermeni teröristler, Türk diplomatlarını, eşlerini, çocuklarını öldürerek "sorunu" dünya kamuoyu önüne getirdiler.

2) Tanınma; "Soykırım" kampanyalarıyla dünya kamuoyu ve parlamentoları ikna etmek ve özellikle de Türkiye'nin "soykırımı" resmen kabul etmesini sağlamaktır. Son dönemdeki Türkiye'deki faaliyetlerin amacı budur. TBMM'ye "soykırımı" kabul eden milletvekillerini sokma gayreti bu nedenledir. Selahattin Demirtaş'ın -tarihi gerçeklere aykırı olduğunu bilmesine rağmen sırf Türk düşmanlığı nedeniyle- "soykırımı" tanıması bu yüzdendir. Sonra, sıra üçüncü maddeye gelecektir:

3) Tazminat; "Soykırıma" uğramış Ermeni mirasçılarına para ödenmesidir. Tazminat olarak, 104 milyar 544 milyon 260 bin 400 dolar istiyorlar!

4) Toprak; "İşgal altındaki topraklarının" iadesidir.

İşte bu nedenle...

Siz ne derseniz deyin....

Siz ne yazarsanız yazın...

Sadece kendi yalanlarına inanılmasını istiyorlar.

Bu nedenle... Hiçbir bilimsel tartışma davetini kabul etmiyorlar. "Türkiye ile Ermenistan tarihçileri komisyon kursun; Türk, Rus, İngiliz, Alman, Fransız, Ermeni, Alman arşivlerinde çalışmalar yapsınlar" derseniz hemen reddederler.

Yetmez:

ABD üniversitelerindeki 69 tarihçi bildiri yayınlayarak, "Türkler soykırım yapmamıştır" deyince bilim adamlarını tehdit ederler. Prof. Dr. Standford Shaw'ı ailesiyle Türkiye'ye göç etmek zorunda bırakırlar.

Soner yalçın
Odatvden alıntıdır.
 

Scyth

#4
Bunların karmik süreçler olma ihtimalide var. Bu şekilde geçmişi eşelemenin çok bir faydası olmayacağı kanaatindeyim; zaman dengeyi sağlayacaktır.
Her gün kendi ellerinle inşa etmiş olduğun yoldan yürüsen; sonunda olman gereken yere varacaksın.

maiterya

#5
Evet zaman gerçeği açığa çıkaracaktır.
 

beyrutkapı

#6
maalesef biz ülke olarak geçmişimizle yüzleşme konusunda her zaman kafamızı kuma sokarız. bu sadece ermeni meselesi için değil; kürtler,aleviler, süryaniler... bizim ittihat teraki geleneğinden ve onların geçmişten bugüne bu ülke için gerçekleştirmeye çalıştıkları projelerden resmi tarih yoluyla haberdar olmamız mümkün değil. bence kendi adımıza bize düşen yaşananları vicdanın sorumluluğunda değerledirmek. bu ülkede karanlık eller ermenileri sistematik olarak evinden yuvasından etti. yaşanan onca acı karşısında bunların yaşanmadığını nasıl iddia edebiliriz? burada sorun hepimizin son derece manipüle edilmesi, milli hassasiyetler adına tüm bu acıların yok sayılması değilse nedir? ayrıca madımak otelinde insanları diri diri yakanlar, darbeler, faili meçhuller... aslında aynı karanlık eller bu ülkede hep işbaşında değil mi? resmin bütününe bakmak yeterli.
bugün radikaldeki bir yazıdan küçük bir bölüm her şeyi açıklıyor bence. uzun uzun tartışmak bile gereksiz; ''Eğer bu yaşananlar, yaşanmışlıklar, tanıklıklar da bir anlam ifade etmiyorsa o zaman şu soruyu soralım: Anadolu'da 1914'te nüfus sayımı istatistiklerine göre 1 milyon 295 bin, Ermeni Kilisesi'nin vergi kayıtlarına göre (1912-1913) 1 milyon 914 bin, Encyclopedia Britannica'ya göre ise 1 milyon 750 bin Ermeni bulunuyordu.
Yani 1 milyonun üzerinde Ermeni'nin yaşadığı biliniyor.
Peki 1927'de yapılan nüfus sayımında 100 bin civarında tespit edilmesini nasıl açıklayacağız?
Bugün mü? Çoğunluğu İstanbul'da yaşayan 40 bin ila 76 bin Ermeni bulunuyor.
Ve ta İttihat Terakki döneminden gelen Türkçü/Turancı/milliyetçi/ırkçı faşizan yapının devlet bürokrasisi işbirliğinde katlettiği son candı Hrant Dink.
Evet, yapılana ne derseniz deyin.
Ben sıradan bir vatandaş olarak insanları katleden o zihniyeti kınıyor ve Ermeni halkının acısını tüm yüreğimle paylaşıyorum.''

aslında dünyada hiçbir ülke, özellikle batılı ülkeler kendi katliamları ve karanlıklarıyla yüzleşmeye hevesli değildir. tüm dünyada olan bunca katliamın ve yaşanan acının arkasında scyth'in dediği gibi karmik süreçlerle ilgili de olabilir. resme bu kadar yukarıdan bakamıyoruz. ama bence şimdi ve bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak, vicdanını uyutmamaya çalışan insanlar olarak, sebebi ve gerekçesi ne olursa olsun acıyı tanımak ve gereken saygıyı göstermekte bizim boynumuzun borcu.
nazım ustanın dediği gibi: "Affetmedin / Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına..."
 

bozadi

#7
26 Nisan 2015



Prof. Taner Akçam: 1915'te Ermeni ayaklanmaları olduğu iddiası yalan



'1915'te göç yolunda suçu Kürtlere yıkıyorlar, peki Suriye'ye yerleştirilen Ermeniler niye öldürüldü?'






Ermeni katliamının üzerinden bir yüzyıl geçti.

24 Nisan yaklaşırken tartışmayı başlatan Papa Francis'in katliamı "genel olarak geçen yüzyılın ilk soykırımı olarak kabul edilen" ifadesi oldu. Papa Francis'in sözlerine Vatikan'dan " Alıntı bağlamında kullandı" düzeltmesi geldi ancak bu açıklama Francis'in bazı Türkiyeli siyasetçilerin hedefi haline gelmesine engel olmadı. Başbakan Ahmet Davutoğlu katliamla ilgili yaptığı taziye açıklamasında " Ermenilerin hatırasına sahip çıkmak tarihi ve insani görevimiz" dedi, ancak 1915'in kötü hatıralarını "soykırım" olarak niteleyenleri miting meydanlarında hedef aldı, Papa Francis'e İspanya'da 13. yüzyılda kurulan engizisyon mahkemelerini hatırlattı.

100. yılda Almanya, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Rusya ve Avrupa Parlamentosu, yaşanan kitlesel kıyımı "soykırım" olarak tanırken ABD Başkanı Barack Obama " Büyük felaket" ifadesini yineledi.

Türkiye kamuoyu "Soykırım mı, değil mi" tartışması yaparken ezberler tekrarlandı ve "Soykırım değil" pozisyonu alanların önde gelen argümanlarından biri yine "Ermeni ayaklanması" oldu.

ABD'deki Clark Üniversitesi'nde öğretim üyesi Prof. Dr. Taner Akçam bu "bilgi"yi sorguluyor ve " Sistemli ve düzenli bir Ermeni ayaklanması daha sonra icat edildi. Böyle bir şey var olsaydı, belgeleri olurdu" diyor. Akçam sözlerine şöyle devam ediyor:

" Bunların yalan olduğunu kavramak bile insana acı veriyor. Ayaklanma dedikleri olaylara tek tek bakarsanız ne dediğimi anlarsınız. Genelkurmay Başkanlığı'nın 8 ciltlik eserinde yayınlandı bu belgeler. Ama galiba kimsenin okuduğu yok... Örneğin, Ermeni ayaklanması dedikleri Zeytun sadece askerden kaçan gençlerle çatışma... Zeytun Ermeni halkı da gençlerin tutumunu onaylamıyor. Bitlis'de Taşnak temsilcisi, Askeri yönetici ile birlikte hareket ediyor. Bunların hepsi bölgeden yazan subayların raporlarında yer alıyor. "

Yüksek sesle yapılan soykırım tartışması sırasında unutulan "1915'te ne oldu?" sorusuna Prof. Taner Akçam'ın verdiği yanıtlar şöyle:

-1915 olaylarını nasıl tanımlamalıyız? Soykırım mı, tehcir mi, katliam mı?

Bu söylenilen tanımların hepsi doğru. Bu bir soykırım. Çok basit bir nedenden dolayı soykırım. Çünkü "soykırım" kelimesini bulan kişi Rafael Lemkin, kelimeyi Ermenilere yapılanlardan dolayı buldu. Şimdi penisilin ilacını bulan adam, ben şu hastalık için bir ilaç buldum ve adını da penisilin dedikten sonra, vay efendim bu ilacın adı penisilin olmaz, demenin bir âlemi var mı? Tam bir saçmalık bu.


Rafael Lemkin



Rafael Lemkin 1921 yılında, öğrenci iken Talat Paşa'nın öldürülmesi ile ilgili davayı duyup, davadan çok etkileniyor ve bir şeyi anlamıyor ve hocasına soruyor, "Bir insan bir milyon kişiyi öldürmekle suçlanıyor ama serbestçe dolaşıyor (Talat Paşa) ve ama diğer bir insan sadece bir kişiyi öldürdüğü için cezalandırılmak isteniyor. Bu nasıl bir şey?" Hocasının cevabı şu, "Bir çiftliği düşün, civcivleri var, çiftlik sahibi civcivlerini öldürüyor" diyor, "sen karışamazsın, seni ilgilendirmez, civcivler onun ve istediğini yapar". Hocasının anlatmak istediği ulusal egemenlik kavramıdır. Bir devletin iç işlerine karışılamaz ve devlet adamları kendi vatandaşlarına istediklerini yaparlar. Bunun üzerine Lemkin, "Ama insanlar civciv değil" diye cevap verir ve sonra okuduğu dalı bırakıp, hukuk okumaya karar verir. Amacı devlet görevlilerinin işledikleri toplu katliamlardan dolayı yargılanmasını gerektirecek bir kanun yaratmak, ve başarıyor da.

"Soykırım" kelimesini ilk defa 1944 yılında bir kitabında tanıtıyor ve uzun mücadelelerden sonra, 1948'de Birleşmiş Milletlerden bir sözleşme olarak geçiriyor. Bu tarihten önce ve sonra verdiği tüm röportajlarda, yazdığı tüm yazılarda sürekli olarak, "ben bu kavramı Ermenilere yapılanlardan dolayı buldum" diyor.  Şimdi bizim "bu kavram yanlıştır" diye bir tartışmaya girmemiz -açık söyleyeyim- abesle iştigaldir. Artık Türkiye'nin bu ilkellikten kurtulması, bunu aşması gerekiyor.

"İnkarcıların tek makul argümanı yok"

-Jenosit kavramı Holokost için söyleniyor. Orada bir sistematiklikten bahsediliyor. Ermeni katliamında da bu söz konusu mu?


Eğer sistematik bir düşünce olmasaydı 1915'in mayıs ayından başlamak üzere 1917'ye kadar 1.3 milyon insanı sürüp 1 milyonun üzerindekini imha edemezdiniz. Bu kadar insanın ölüyor olmasının İstanbul'da planlanmadığını iddia eden şaşkınların cevap veremeyeceği gerçek şudur: demek ki bu ölümlere rağmen sürgünleri durdurmaya gerek görülmemiştir. Bu kadar insanın bu kadar uzun zaman süresine yayılarak öldürülmesi ve imha edilmesi, onların yerlerinde kalmasına tercih etmiştir. Ölümlerin emrini kendisi vermediğini, aleyhteki onlarca ve yüzlerce belgeye rağmen kabul etsek bile, bu ölümlerin meydana gelmesine zemin hazırladığı, ölümlerin olduğunu bilerek insanları sürmeye devam ettiği bir vakıadır. Yani neresinden bakarsanız bakın, inkarcıların tek bir makul argümanı bile yoktur.


Talat Paşa



'Ermenilerin sürüldüğü şehirlere nüfusun yüzde 10'una göre kota koyuldu'

Osmanlı hükümeti daha doğrusu İttihat ve Terakki Partisi Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan Ermeni vatandaşlarını bulundukları yerden sürerek imha etme kararı almıştır ve sistemli bir biçimde bunu uygulamıştır. Şöyle bir soruya herkesin cevap vermesi lazım: Talat Paşa'nın 1918 başına ait kendi resmî rakamlarına göre sürgün edilen Ermeni sayısı aşağı yukarı 1.3 milyondur. Bu kadar Ermeni, bulundukları bölgelerinden çıkarılmış Suriye ve Irak'a sürgün edilmişlerdir. 1918 yılında müttefik kuvvetler Irak ve Suriye'yi işgal ettiklerinde burada 150 bin civarında olduğunu tahmin ettiğimiz insanla karşılaşmışlardır. Bu 1918 tarihine kadar Osmanlı Devleti'nin topraklarına kimse girmedi. Sürülen insanların resmî rakamı da 1.3 milyon; geriye de 200 bin kişi kalmış. Peki, bu aradaki rakam nerede? Buhar mı oldular bunlar? Uçtular mı?

Başka bir bilgi vereyim size, Osmanlı hükümetinin kendi gizli yazışmalarından; İçişleri Bakanlığı bütün bölgelere özellikle Halep, Musul, Beyrut ve Şam gibi yerlere yolladığı yazılarda Ermeniler oraya geldikleri zaman oradaki Müslüman nüfusun yüzde 10'u nispetinde yerleştirilmesini ve asla Müslüman nüfusun yüzde 10 unu geçmesine izin verilmemesini emreder. Peki oradaki Müslüman nüfus ne kadar 1.8 milyon; peki bunun yüzde 10 u ne kadar ediyor; 180 bin kadar. Peki sürdüğün 1,3 milyon Ermeni'yi nasıl %10 veya 180,000 haline sokacaksın? Şimdi anladınız mı niçin ne kadar Ermeni'nin hayatta kaldığını; işte bu da imhanın çok sistematik yapıldığını gösteriyor.




"Göç yolunda suçu Kürtlere atıyorlar, şehirdeki Ermenileri kim öldürdü?"

Haydi diyelim ki hiç kimse bu sistematiğe inanmıyor, size başka bir soru daha sorayım: 1915 Mayısından, 1915 Ekim-Kasımına kadar sürgünler devam etti; Haziran - Kasım sürgünden hayatta kalan, yani Suriye'ye ulaşabilen Ermeniler buralara yerleştirildiler. Peki daha sonra bu yerleşen insanları niye öldürdüler? Haydi, diyelim Kürdistan dağlarında kontrolleri yoktu. Koca 4. Ordu'nun kontrol bölgesinde, dümdüz arazide, 1916'nın Mart ayından başlayarak 1917 başına kadar 250,000 civarında insan niye öldürüldü? Göç yollarında kabahati Kürtlere yıkıp kurtulmaya çalışıyorlar. Peki burada kime yıkacaksınız suçu?

1915 Kasımında başlayarak ve ama esas olarak 1916 ile birlikte Halep ve civarında kurulmuş olan başta Resulayn ve Rakka gibi kasabalar olmak üzere, Muncub, Mamure, İslahiye, Katma, Bab, Mesekene ve Dipsi gibi tüm toplama kampları ve yerleşim yerleri boşaltılarak Ermeniler yeniden Der Zor çöllerine sürüldüler ve 1917 başına kadar imha edildiler. Bu bilgilerin belgeleri ortada. Haydi şimdi diyelim ki Anadolu'dan Ermenileri boşaltırken "hükümet kontrol edemiyordu" bahanesini buldunuz; peki Suriye'ye yerleşmiş ve rakamı 1916 Ocağı itibariyle 500 bin civarında olan Ermenileri niye yerlerinden yurtlarından ettiniz? Hani amacınız iskan-yerleştirme idi? O halde yerleşmiş Ermenileri niye yerlerinden zorla çıkarttınız? Niçin 1916 Martından itibaren jandarma birliklerini kullanarak imha ettiniz? Dağlık değil, düz orası ve tüm alan 4. Ordu'nuzun doğrudan kontrolü altında...

Bence bu inkar saçmalığını hiç uzatmaya gerek yok. Alman, Avusturya, İngiliz, Amerikan ve Osmanlı arşivleri hepsi aynı hikâyeyi söylüyor bize. Sonuçta İttihat ve Terakki Partisi savaş yıllarında Anadolu'daki Ermeni nüfusunu imha etmeyi gündemine aldı ve sistematik olarak bu planı 2 yıl boyunca da uyguladı.

'Amaç Hristiyan  nüfusu azaltmaktı, Rumlar sürüldü, Ermeniler imha edildi'

Peki, bunun tarihsel bir gelişimi var mı? Bu savaş sırasında alınan ani bir karar mı yoksa on yıllar öncesinden mi düşünülmüştü?


İttihat ve Terakki Partisini 1913'te Balkan Savaşı'nı kaybetmesiyle birlikte Anadolu'yu İslam-Türk çoğunluk ekseninde homojenleştirmek istediğini biliyoruz. Bu doğrultuda özellikle 1914 yılı boyunda, Ege Bölgesinde, özellikle sahil şeritlerinden Rumları Yunanistan'a sürdüler. Amaç bu bölgelerdeki Hristiyan nüfusunu azaltmaktı. Ermeniler de bu anlayışa uygun imha edildiler, çünkü onları gönderecekleri bir ülke yoktu.

Ermenilere yönelik imha kararını ne zaman ve nasıl aldıkları konusunda elimizde bazı belgeler var. Bu belgelere göre imhaya yönelik nihai kararın 1915'in mart ayın sonlarında alınmış olması kuvvetle muhtemel. Bunun çeşitli kanıtları var. Fakat bundan önce, örneğin savaştan önce herhangi bir imha karar alınmış mıydı bilmiyoruz! Burada Nazilerin, Yahudileri imha kararını aldıkları söylenen meşhur 1942 Wannsee Konferansını hatırlatmak isterim. Aslında bu toplantı, daha önce alınmış imha kararlarının sistematik bir hale sokulması amacıyla düzenlenmişti. İmhalar bu tarihten çok önce başlamıştı.

'İttihatçılar 1914 Şubat Reform anlaşmasını, Doğu Anadolu'nun kaybedilmesi olarak okudu'

Şimdi 1915 Mart sonu kararı gerçekten nihai karar alındığı an mıdır, yoksa Wannsee konferansı gibi, daha önce alınmış bir kararın uygulamaya sokulması mıdır, bilmiyoruz.  Benim kanaatim savaştan önce böyle bir kararın alınmadığıdır. Neye dayanarak söylüyorum bunu? Talat Paşa'nın içişleri bakanı olarak 26 Mayıs 1915 tarihinde başbakanlık makamına yazdığı uzun bir rapora dayanarak... Burada Talat Paşa mealen diyor ki, "1914 Ermeni reform tasarısının imzalanmasıyla birlikte Doğu Anadolu'daki bazı vilayetlerin yabancıların kontrolüne geçme tehlikesi ortaya çıktı ve tıpkı Avrupa'da olduğu gibi buradaki topraklarımızı da kaybedecektik." Yani 1914 Şubat Reform anlaşmasını, İttihatçılar Doğu Anadolu bölgesinin kaybedilmesi olarak okuyorlar. Ve o mektubunda Talat Paşa, devamla diyor ki, "ülkemiz için bir baş belası haline gelen bu Ermeni reform meselesini nihai bir biçimde halletmek için bazı şeyler düşünüyorduk ki savaş çıktı." Yani ittihatçılar savaştan önce Ermeni reform problemini kökten halletmek düşüncesindeler ve bunun için de aralarında tartışıyorlar. Ama savaş çıkıyor, ve Talat Paşa diyor ki, "savaşla birlikte, komutanlarımızın önerileriyle de geçici bazı önlemler aldık" ve ama diyor "şimdi artık konuyu sistemli bir hale sokmanın vakti gelmiştir."

Elimizde başka ilginç belgeler de var; ben bunları kitaplarımda yayınladım. Örneğin Kasım 1914'de Erzurum ve Van gibi vilayetlere yolladıkları telgraf emirlerinde, "Ermeniler ile ilgili nihai karar elinize ulaşıncaya kadar yerel ihtiyaçlarınıza göre hareket edin", deniyor.

Tüm bunlardan çıkarak, İttihatçılar için iki önemli dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Birisi 1914 Şubat reform anlaşması; bu anlaşma ile birlikte yani savaştan önce böylesi bir imha fikri oluşmaya başlamış olabilir. İkincisi, savaşın gidişatıyla birlikte, özellikle Çanakkale'de yaşanan ölüm kalım günleri ve Sarıkamış yenilgisi sonrası, artık İstanbul'u dahi koruyamayacaklarını zannettikleri bir anda bu imha kararını almış olmaları kuvvetle muhtemeldir.

"İttihatçılar 1912 yazına kadar Taşnaksütyun Örgütüyle birlikte hareket ediyordu"

Peki Ermeniler gerçekten de bir iç tehdit oluşturuyor muydu, bir iç savaş çıkacak mıydı?


Elimizdeki verilere göre, hayır. Ama Osmanlılar "Ermenileri bir iç tehdit olarak gördükleri" tezini kullandılar. Niçin bir iç tehdit değillerdi? Çünkü, İttihat ve Terakki İstanbul'da 1912 yazına kadar Taşnaksütyun Örgütüyle birlikte hareket ediyordu. Savaş başladığı zaman bile, ortada ayaklanma izlenimini verebilecek, büyük kapsamlı bir faaliyet yoktu. Valilerin İstanbul'a bölgelerinde her şeyin sakin olduğu yolunda yazdıkları onlarca telgraf var.

Ayrıca şöyle bir şeyi de bilmek gerekir; 2 Ağustos 1914'te genel seferberlik ilan edildiğinde 18 ile 45 yaş arasındaki bütün Ermeni erkekleri askere alındılar. Ve bu Ermeni askerler önce düzenli birliklerdeydi. Daha sonra bunlardan yavaş yavaş amele taburları oluşturuldu. Amele taburlarındaki Ermeniler imha edileceklerdir. Osmanlı ordusunda ne kadar Ermeni askerinin olduğu, ne kadarının bu amele taburlarına konulduğu bilgisi bizde yok. Bunların bilgileri muhtemel vardır fakat Genelkurmay arşivinde saklı tutuluyor bunlar.

"1915 başında Osmanlı için savaşan Ermeni askerleri vardı"

1915 Ocak-Şubat aylarında bile savaşan birliklerde Ermeni asker var. Sarıkamış'ta savaşan onlarca ve yüzlerce Ermeni var. Ruslar tarafından esir alınan Ermeni asker sayısı 150'nin üzerinde, öldürülenleri bıraktım artık. Sarıkamış'ta, bizzat Enver Paşa'yı ölümden kurtaran bir Ermeni askerdir. Osmanlı Ermeni askeri. Sırtında taşıyor kilometrelerce. Enver Paşa bunun için, teşekkür mektubu yazıyor Ermeni piskoposuna. Ve bu mektup 1916'da dönemin basınında yayınlanıyor. Eli silah tutan Osmanlı Ermeni'si esas olarak orduya alınmış ve sonra imha edilmiştir. Hikayenin özeti budur.


Zeytun'dan sürülen Ermeniler Maraş'ta 1915



Sistemli ve düzenli bir Ermeni ayaklanması daha sonra icad edildi. Böyle bir şey var olsaydı, belgeleri olurdu. Bunların yalan olduğunu kavramak bile insana acı veriyor. Ayaklanma dedikleri olaylara tek tek bakarsanız ne dediğimi anlarsınız. Genelkurmay Başkanlığının 8 ciltlik eserinde yayınlandı bu belgeler. Ama galiba kimsenin okuduğu yok... Örneğin, Ermeni ayaklanması dedikleri Zeytun sadece askerden kaçan gençlerle çatışma... Zeytun Ermeni halkı da gençlerin tutumunu onaylamıyor. Bitlis'de Taşnak temsilcisi, Askeri yönetici ile birlikte hareket ediyor. Bunların hepsi bölgeden yazan subayların raporlarında yer alıyor.

Özetle, özellikle 1915'in Şubat, Mart aylarında yaşandığı söylenen, "ayaklanma" diye bizim gencecik inşalarımıza, gençlerimizin beyinlerine zorla sokulan şey aslında, asker kaçaklarıyla girilen sınırlı çatışmalardır!

'Sarıkamış yenilgisinden dolayı ayaklanma palavrası çıktı'

Bütün bunlar Sarıkamış yenilgisinden sonra büyük bir ayaklanma palavrasına çevrildi ve o ayaklanma palavrası bugün hâlâ da gidiyor.

Bir başka örnek daha vereyim: Türkiye'de çok yaygın bir propaganda var değil mi: Ermeniler,  askerden kaçtılar, savaş cephesinde telgraf hatlarını kestiler, posta arabalarına saldırdılar vb. vb...., savaştan kaçanlar var doğru ama herkes kaçmış, Ermenisi, Rumu, Türkü, Kürdü, Müslümanı... Mesela bir yerde posta arabasına saldırı olmuş, İç İşleri Bakanı Talat Paşa soruyor: Posta arabasına saldıran çetenin kaçı Türk, kaçı Kürt, kaçı Çerkez ve kaçı Ermeni Rum diye...  Cevapta da, şu kadarı Rum, şu kadarı Müslüman vb. deniyor. Çünkü bunlar asker kaçakları... yiyecek sorunları var ve sağa sola saldırıyorlar.

"İmhaları duyan hükümet mensupları, daha sonra 'haberimiz yoktu' deyip sıyrılmak istedi"

Talat Paşa'nın dıışındaki hükümet üyeleri de biliyor muydu bunu? Bazı hükümet üyelerinin bu olayı daha sonradan öğrendiği de söyleniyor. Hatta sonradan öğrenenlerle, haberdar olanlar arasında tartışmalar da yaşanıyor.


Yanlış duymamışsınız, bunları daha sonra bu insanlar kendi ifadelerinde söylediler. Soykırım, esas olarak İttihat ve Terakki Partisi'nin merkez komitesinin emriyle uygulandı ve hayata geçti. Hükümet üyelerinin böyle bir imha kararına katılması söz konusu değildir. Ancak bu imhaları duydular ama bir şey yapmadılar. Sonra da "Haberimiz yok bunlardan" diye kendilerini kurtarmaya çalıştılar. Haberleri elbette var, yani olmaması mümkün değil. Çünkü bu haberler İstanbul'a geliyor, başta Almanya ve Amerika düzenli olarak Hükümet üyelerinde açıklama istiyor vb. vb.. Said Halim Paşa ilginç bir örnektir. "Bize tehciri askerler istiyor, dediler, biz de askeri tedbirdir diye karar aldık. Ama sonra imha olduğu haberleri gelince ben bunları Talat'a sordum, Talat da bana, bir şey yok, dedi" diyor. Kendisini savunmak için de, "bölgelere heyet yolladık, Talat heyetin raporunu benden sakladı" diyor.

Düşünebiliyor musunuz? Bir Hükümet'in başı, bir süs çiçeği gibi, ciddiye alan yok... Ama biliyor ne olduğunu ve istifa etmeyi bile düşünmüyor. 1918'den sonra ise kendilerini temize çıkarmaya çalışıyorlar.


Halep / 1919



Alman tarihçi Guenter Lewy, 620 ila 640 bin arasında Ermeni'nin katledildiğini söylüyor.

Guenter Lewy'nin bana bir soru olarak sorulması bile yanlış. Lewy kusura bakmasın ama sıradan bir cahil. Türkçe bilmemesi bir problem değil diyelim, ama 1916'da Diyarbakır'ın işgal edildiğini yazan; 1919-21 duruşmalarından Trabzon ve Yozgat davaları olarak adlandırılan davaların Trabzon ve Yozgat'ta olduğunu zannediyor.. Üzerinde konuştuğu İstanbul davaları konusunda tüm bildiği, benim vaktiyle Almanca olarak yayınladığım bazı belgeler. Kendisi istemişti, ben de vermiştim. Bir kenara bırakalım Lewy'i.

Resmi rakam şu: 1918'in Kasım ayında yeni Osmanlı hükümeti savaş kayıpları ile ilgili bir soruşturma komisyonu oluşturdu. Bu komisyon bulduğu rakamları Mayıs 1919'da açıkladı. Buna göre, Birinci Cihan Harbi yılında öldürülen Ermeni sayısı 800 bindir. 1928 yılında Türk Genelkurmay Başkanlığı Birinci Cihan harbindeki kayıplar konusunda bir çeviri kitap yayınladı. Orada 800 bin sayısı vardı. Kitaba dipnot düşen Genelkurmay, "bizdeki rakamlarda bu yöndedir", dedi. Bu sayı sadece 1918'e kadar olan ölümlerle ilgilidir. Buna daha sonra Kafkasya'daki Ermeni ölümlerini de eklersek bir milyon civarında bir sayıya ulaşırsınız.

1918-19-20 yıllarında insanlar daima bu 800 bin sayısını kullanıyordu. Mustafa Kemal'in kendisi de bu sayıyı defalarca kullandı. Örneğin Amerikalı General Harbor'la 1918 Eylülünde konuştuğunda bu rakamı verdi. Dolayısıyla, Guenter Lewy efendi şu rakamı vermiş, Britanica Ansiklopedisi bu rakamı vermiş, Kamuran Gürün, Halaçoğlu şu rakamı dillendirmiş, laf-ı güzaf bunlar.

İntikam saldırıları oldu mu?

Bu olayların sonrasında Ermeniler, intikam almak gibi tepkilerde bulundular mı?


İki tür intikam eylemleri oldu. Birincisi adalet aramayı temsil eden eski Yunan tanrıçası "Nemesis" isminden esinlenerek kurulan bir örgütün intikam eylemleri oldu. Karar, 1919 yılında Taşnaksütyun örgütünün yıllık parti kongresinde alındı. 4 önemli İttihatçı lider öldürüldü. Talat Paşa, 1921 Mart ayında Berlin'de, Said Halim Paşa Aralık 1921'de Roma'da, Bahaddin, Şakir ve Cemal Azmi (Trabzon valisi) 1922 Nisan ayında ve Cemal Paşa Temmuz 1922'de Tiflis'te öldürüldüler. Bu ekip tarafından öldürülmüş bazı Ermeniler de vardır.

Bir de, 1918'in ocak ayı sonrası yapılan intikam eylemleri vardır. Bolşevik devriminden sonra Rus askerleri Doğu Anadolu'yu terk ederler. Orada, Andranik'in komutanlığında bir Ermeni ordusu vardır. Vehip Paşa komutanlığındaki üçüncü ordunun ilerleyip Erzincan, Erzurum gibi yerleri işgal etmeye başladığında geri çekilen Ermeni ordusu, bazı yerlerde Müslüman katliamları yaptılar. Bizim Genelkurmayımızın konuya ilişkin yayınladığı bütün belgeleri ben tek tek okudum, rakamları topladım! Bu belgelere göre 5,000'nin üzerinde Müslüman öldürülmüş. Ama buna elbette Kafkasaya'da 1919-1920 yıllarında öldürülen Müslümanları da eklemek gerekir. Kesin bir rakam verebilmem zor ama 10,000 üzeri gibi bir tahminde bulunmak yanlış olmaz.

"Ermeniler 20'lerden beri konuşuyor, Asala'dan sonra Türkiye gündemine girdi"

Türkiye'de Ermeni sorunu ya da soykırımı ne zamandan beri konuşuluyor? 1921'den beri mi, soykırım kavramsal olarak ilk defa ortaya çıktığından beri mi? Asala'dan sonra mı konuşulmaya başlandı?


Çeşitli aşamaları var. İmha elbette Ermeniler için her zaman bilinen, konuşulan ve yazılan bir konuydu. Daha 1920'lerde 30'larda bile imha konusunda sürekli yazdılar, konuştular, kitaplar yayınladılar, bunların hepsi Ermenice dilinde mevcut. 1948'de soykırım kelimesi çıktığında, hemen kullanmaya da başladılar. Zaten Lemkin'in bir Ermeni arkadaşı da vardı ve Lemkin'e yardımcı oldu. Lemkin Ermeni gazetelere beyanat verdi, yazı yazdı. Ermenilerin, Uluslararası planda anmaları ise, 1965 yılında başladı. Hem Beyrut'ta hem de Ermenistan'da "Soykırımın 50. yılı" ile birlikte anma toplantıları organize edilmeye başlandı. Ve o sıralarda da soykırım kelimesi sürekli kullanılıyordu Ermeniler tarafından. Yani 1965 önemli bir dönüm noktasıdır.

Bir diğer dönüm noktası -haklısınız- Asala eylemleridir. Asala'nın eylemleriyle birlikte bu konu gündeme oturdu ve daha çok Türk Dışişleri Bakanlığının önemli sorunlarından birisi oldu. Türkiye'de, eğer Esat Uras'ın 1950'lerde yayınladığı kitabı saymazsak, Ermeni konusundaki ilk kitapların diplomatlar tarafından yazılmış olması tesadüf değildir. Keşke bu cinayetler olmasaydı ve bu cinayetlere gerek kalmadan konu gündeme gelebilseydi.

Bir diğer önemli dönüm noktası 1991 yılıdır. Bu yıl Ermenistan bağımsız bir devlet oldu ve Türkiye bu konuyla ilgilenmek zorunda olduğunu gördü. Bu tarihle birlikte soykırım konusu ciddi bir uluslararası sorun olmaya başladı. Eklenecek başka aşamalar da var. Bence bizlerin Türkçe kitap yayınlamaya başlamamız; Hrant Dink'in Agos gazetesini çıkartması; İnternet üzeri yaygın tele komünikasyon; Amerikan ve Fransız senatolarının soykırımı kararlarını almak için girişimde bulunmaları, Fransa'da kanun çıkması gibi, daha çok dış kaynaklı nedenlerle de bu konu giderek gündeme geldi. Daha çok da gelecek bundan sonra da... Öyle görünüyor.

Çünkü Türkiye'de artık büyüyen bir sivil toplum var ve bu insanlar artık bu konuyla da yüzleşmeleri gerektiğinin fark ediyorlar.

"Hükümet beyin yıkamayı bıraksa en geç 6 ayda çözüm üretilir"

Bu mesele "Ne mutlu Türk'üm diyene" ve "Türkiye üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili bir ülke"lerle büyütülenlere nasıl anlatılmalı?



Vallahi bu tabii ki hükümetin bu anlatmanın önündeki engelleri kaldırmasıyla mümkün. Yani şöyle bir örnek vereyim, işin zor olduğunu gösteren bir örnek bu. Bugün hâlâ Türk ders kitaplarında Ermeniler ulusal güvenliğimize yönelik bir tehdit olarak görülüyor ve böyle okutuluyor.

Ermenilerin ulusal güvenliğe tehdit olarak gösterildiği, okutulduğu bir ülkede elbette ki bu sorunun çözümü doğrultusunda kolay adım atılamaz. İlk yapılacak iş, hükümetin bu ırkçı, nefret söylemi dolu ders kitaplarını gündemden çekebilmesidir. Ben eğer ortamı oluşturulursa, Türkiye insanına geçmişte yaşanmış bu cinayetlerin kolayca anlatılabileceğine inanıyorum. Güneş balçıkla sıvanmaz ki... Kürt bölgesinde Kürt insanı, bölgesinde neyin yaşandığını çok iyi biliyorlar. Bugün eğer hükümet, tek taraflı beyin yıkama çalışmasına son verse üç ayda bilemedin altı ayda gerçekten sonuç alınabilir bu konularda.

Bana göre, aslında insanlar biliyorlar, neyin yaşandığını. Hrant'ın ölümünden sonra artık bu memlekette "ya galiba tarihte kötü bir şeyler olmuş" diyenlerin çoğunluk olduğunu düşünüyorum. "Bu devlet bir tane gazeteciye dayanamayıp öldürdüyse, tarihte Allah bilir neler yapmışlardır", diyen bir çoğunluktan söz ediyorum. Hrant'ın öldürülmesinden sonra, Türk insanının kalbi artık bizim gibi düşünen insanlardan yanadır. Gönüller, 1915'de yaşananların kötü hem de çok kötü şeyler olduğu fikriyle doludur artık. İnkarcılar gönüllerdeki savaşı kaybetmişlerdir. Savunmada olan artık onlardır. Bakın geçen haftalarda, Tayyip Erdoğan bile "niye savunmadayız" diye bağırıyordu.

Tayyip Erdoğan bir şeyle daha şaşıracak, bu ülkede kendisine Türküm, milliyetçiyim diyen bir çok insan da bu çoğunluğa katılacak. Çünkü mesele sağcı, solcu, milliyetçi, dinci, laik olmakla ilintili değildir. Alevi, Kürt, Türk meselesi hiç değildir. Tüm mesele, milliyetçisi, sağcısı, solcusu, dincisi, Alevi'si, laiki ile, Türkü, Kürdü, Çerkez'i ile kendimiz hakkındaki, tarihimiz hakkındaki kanaati yeniden tanımlamaktır.

Dolayısıyla Türkiye'deki ana problemi insanların bilemiyor olmalarından değil, esas olarak devletin bu konuda hâlâ ayak diriyor olmasında görüyorum. Ve bunun için de hakikaten, nasıl ki Kürtler mücadele ettiyse ve kendileri hakkındaki yalanları yırtıp atabildilerse; nasıl solcular mücadele ettiler, kendiler hakkındaki yalanları yırtıp atabildilerse; nasıl Aleviler mücadele edip kendileri hakkındaki yalanları yırtıp atabildilerse; Ermeni Soykırımı eksenindeki yalanlar da bu tür bir mücadeleyle yırtılıp atılması gerekiyor. Ve bunu mücadelesini verecek yeteri kadar Ermeni yok bu ülkede artık. Ve bu bizim onlara karşı bir borcumuz, bir görevimizdir.

- Sürecek -



Kaynak: t24.com.tr





bozadi

#8

Üç Paşalar


Üç Paşalar ya da Üç Paşalar İktidarı olarak bilinen yapı Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemine (1913-1918) damgasını vurmuş üç önemli Osmanlı yöneticisinde oluşur. Bunlar, Dahiliye Nazırı ve Sadrazam Mehmet Talât Paşa (1874–1921), Harbiye Nazırı Enver Paşa (1881–1922), ve Bahriye Nazırı (Osmanlı Donanmasından sorumlu bakan) Ahmed Cemal Paşa'dır, (1872–1922). Osmanlı İmparatorluğu'nun Almanlar'ın yanında I. Dünya Savaşı'na girmesinde İttihat ve Terakki Partisi'nin önde gelen yöneticileri olan bu üç paşa temel bir rol oynamıştır.

1913 yılındaki Bâb-ı Âli Baskını ile iktidara gelen bu üç paşa Osmanlı İmparatorluğu'nda bunda sonraki dönemde gerçekte tek söz sahibi kişiler oldular. Bu dönem I. Dünya Savaşı'ndan sonrasında Osmanlı'nın çöküşüne kadar sürdü.

Mondros Mütarekesi'nden sonrasında 2 Kasım 1918 günü bir Alman denizaltısı ile İstanbul'dan kaçan Enver, Talat ve Cemal Paşa daha sonra Ermeni Tehciri'ndeki etkileri nedeniyle idam cezasına çarptırıldılar. Talat ve Cemal Paşa Ermeni komitacılar tarafından, Enver paşa ise Rus İç Savaşı sırasında Belçivan yakınlarında bir çarpışmada öldürüldü.

Kaynak: tr.wikipedia.org

bozadi

#9
02 Kasım 2013

2 Kasım 1918: İttihat ve Terakki Cemiyeti liderleri ülke dışına kaçtı


Osmanlı İmparatorluğu'nu bir emperyalist devlet olarak Birinci Dünya Savaşı'na sokan İttihat ve Terakki Cemiyeti diktatörlüğünün üç kudretli paşası Enver, Talat ve Cemal bir Alman torpidosuna binerek Osmanlı topraklarını terk ettiler. Bu üç katil, emperyalist emelleri uğruna yüz binlerce insanı gözlerini bile kırpmadan ölüme göndermişti.




İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin liderlerinin nasıl kaçtığı hakkında yıllar boyunca çeşitli yorumlar yapıldı. Kaçış esnasında bizzat görevli olan Alman subayı Deniz Yüzbaşı Baltzer'in olayı anlatan bir yazısı, konuyu aydınlatıyordu. Baltzer'in anlattıklarına göre, savaşın sona ermesiyle birlikte İttihatçı liderlerin yakalandıkları takdirde "Galata Köprüsü'ndeki elektrik direklerine asılacakları" söylentisi İstanbul'da yayılmıştı.

Bunun üzerine Almanlar bir dönem Enverland = Enver ülkesi olarak andıkları Osmanlı İmparatorluğu'ndaki bu güçlü müttefiklerini –muhtemelen düşman güçlerin eline geçip konuşmalarını engellemek için – kurtarmaya karar verdiler. Bu iş için hazırlanan torpido 2 Kasım 1918 gecesinde Moda limanına girince, Talat Paşa yanında eski İstanbul valisi Bedri Bey ve beş başka kişi olduğu halde "Enver" parolasını söyleyerek gemiye bindi.

Tekrar hareket eden torpido Arnavutköy'den Enver Paşa ve yanındaki kişileri aldı. Üçüncü ve son durak olan İstinye'de ise bir sandalla gelen Cemal Paşa gemiye bindi. İttihatçı liderlerin üçü birden gemide feslerini çıkardılar ve şapka giydiler. Gemi 3 Kasım'da Sivastopol'a ulaştı. Burada Enver'den ayrılan Cemal ve Talat paşalar Almanya'ya gittiler.

Talat Paşa 1921'de Berlin'de, Cemal Paşa 1922'de Tiflis'te, Enver Paşa ise 1922'de Afganistan'da öldürüldü. Ancak İttihatçı zihniyet Osmanlı topraklarında güçlü bir şekilde yaşamaya devam ediyordu. Enver Paşa'nın Almanlarla birlikte yürüttüğü Turan politikasının başarısızlığa uğraması üzerine İttihat Terakki'nin Osmanlı topraklarında kalan liderleri, ulus-devlet projesini daha küçük çaplı olarak gerçekleştirmek üzere Mustafa Kemal'i hareketin başına geçirme kararı aldılar.

Bu kararın sonuçları askeri vesayet rejimi, sivil ve askeri bürokrasi, Kürt halkının inkâr ve imhası, işçi sınıfının azgın bir sömürüye tabi tutulması, ırkçılık ve milliyetçilik ve diğer tüm olumsuzluklarla birlikte her gün karşımıza çıkmaya devam ediyor.

Kaynak: arsiv.marksist.org

maiterya

#10
SOYKIRIM PALAVRASI İYİCE BAYDI

Ermenilere soykırım filan yapılmadı,osmanlının sadık tebası diye bilinen ermeniler , ruslar ve diğer dış devletlerin kışkırtmasıyla osmanlının zayıf durumunda bakarak birliktre yaşadıkları devlete halka ihanet edip türk ve kürt köylerine saldırmaya başaldılar, iki milyona yakın türkün öldürüldüğüne dair abd raporları var,halkta bunların yaptığı katliama cevap vermeye başlayınca tehcir kararı alınmıştır,ölen ermeni sayısı bir buçuk milyon değil 600-800 bin arasındadır,bir tek canın bile ölmesi hoş Karşılanamaz ama bunun adı ihanetin bedelidir ve çok fazlada kürt ve türk vatandaşımızda ölmüştür,
durduk yerde kimse ermenilere bir şey yapmamaıştır

Batılı devletlerin bunu sık sık gümdeme getirme nedenleri ?
1-ellerindeki fırsatı değerlendirİp türkiyeyi kçşeye sıkıştırmak baskı yapmak,bir nevi suçlu psikloljisne sokup
bir daha sakın kıpırdama ve dediğimi yap tır.(yeni dünya dizaynı olayı)

2-ermenilerin yaşadığı bu trajedinin türklerden daha ağır sorumlusu batılı devletler ve özellikle rusyadır ve bu devletler suçluluk duymaktalar .

Kurtuıluş savaşı ile hüsrana uğrayan ve yediği tokatın acısını unutamayan bu devletlerin türkiyeye karşı bir çok planları vardır,
kürt kartı gibi bunuda durmadan masaya sürüp onların acısını kullanıyorlar.

Özür dilenecekse önce ermeni diasoparası başlasın,biz nazilerin yaptığını yapmadık.


https://www.youtube.com/watch?v=iDfu7Uqpw1g

(şunu da belirtmeliyimki bu siteye sık yazan bazı üyelerde türk düşmanlığı duyguları beslediğini sezinliyorum,tamam türk dostu olun demiyorum ama bu duygular altında gerçeğin bir kısmını görüp tümü sanabilirsinzi, adminden ricam lütfen üyeliğimi silsin forum asıl konundan uzaklaşıp daha çok siyasi bir yönelime girdi sevgiler saygılar)
 

bozadi

#11
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen maiterya

(şunu da belirtmeliyimki bu siteye sık yazan bazı üyelerde türk düşmanlığı duyguları beslediğini sezinliyorum,tamam türk dostu olun demiyorum ama bu duygular altında gerçeğin bir kısmını görüp tümü sanabilirsinzi,bilinçatımız egomuz bizi yönetiyor olabilir)
Bu şekilde imalı referanslarda bulunmana hiç gerek yok maiterya. Kimin hangi beyanlarıyla "Türk Düşmanlığı" yaptığı sonucuna varıyorsan açık açık söyleyebilirsin. Ama önceki tartışmalarımızın ve Ermeni Katliamları meselesiyle ilgili tartışmalar bağlamında bu ithamı yönelttiğin başlıca kişinin ben olduğumu anlıyorum.

"Türk düşmanlığı" diye birşey yaptığımı düşünmüyorum. Derdim Türklükle, Kürtlükle, İngilizlikle değil. Benim "Türklükle" ne alıp veremediğim olsun? Dünya nüfusunu oluşturan etnik-kültürel gruplardan birine mensup milyonlarca insanın tanımlayıcı bir sıfatı Türklük. Milyonlarca insanı "Türklük etnisitesi veya milliyeti" nedeniyle yargıladığımı gördün mü sen burada? Veya Kürt diye? Veya başka bir etnisiteye mensup diye? Olamazsın, çünkü bu çok saçma bir fikir. Ben etnisiteyi veya milliyeti yargılamam, bu son derece saçma bir fikirdir. Ben iyilik ve kötülük diye de algıladığım ciddi BH-KH eğilimlerine dayalı olarak geçmişte ve bugün yapılan şeyleri konu edinirim.

Eleştirilerime konu edindiğim başlıca ülkelerden biri ABD devleti veya bu devlet üzerinden faaliyette bulunan güçlerdir. Bu benim Amerikan halkına veya Amerikalılığa dair bir düşmanlık sergilediğim anlamına gelmez çünkü bu da yine son derece anlamsız bir yaklaşım olurdu. Amerika'da sevdiğimiz çeşitli Amerikalı insanlar olduğu gibi, kendi ülkem Türkiye'de de sevdiğim sayısız Türk ve başka etnisitelerden insan vardır. Dolayısıyla bana yönelik "Türk düşmanlığı duygusunu besleme" ithamını son derece boş ve nahoş buluyorum. Ben kötülüğü eleştiririm. Özellikle de topluma veya çok geniş kesimlere malolmuş, önemli sonuçlar, yıkımlar doğurmuş kötülükleri. Bunu bir Türk de yapsa aynıdır, bir Kürt de yapsa aynıdır, Amerikalı da yapsa aynıdır. Nitekim bunların hepsiyle ilgili örneklerim, eleştirilerim, olay/durum analizlerim olmuştur ve olmaya da devam edecektir doğal olarak.

Dolayısıyla milliyet/etnisite düşmanlığı ithamını bir kenara koyalım. "Devlet" denen mekanizmalara kötülüğün ne kadar çok bulaştığına dair pek çok yorum ve eleştirim olmuştur. En çok da kendi ülkemin devletini eleştiririm, evet. En az ABD'yi ve İsrail'i eleştirdiğim kadar, en az. Ama bu beni Amerikalı veya İsrailli/Yahudi düşmanı yapmaz kesinlikle, çünkü değilim. Ben hiçbir bireyi etnisitesine, milliyetine göre yargılamam. Önce insandır, yaptıklarına, ettiklerine bakarım. Bu budur, bu kadar basittir.

Ama devlet denen mekanizmaya sızdığı apaçık olan şeytani tesirleri konu edinmeyi özellikle severim, çünkü devlet ideolojisi feci şekilde şişirilip korku/itaat aşılamak için şeytani güçlerce insanların gözüne sokulacak şekilde kullanılmaktadır. Beni en doğrudan etkileyen devlet de kendi devletim olduğuna göre, kendi devletime sızmış olan şeytani tesirleri ifşa etmeyi, eleştirmeyi boynumun borcu bilirim.

Ermeni katliamları meselesinde görüşlerimi açıkça ortaya koydum. Ermenilerin de masum olmadığını ama Osmanlı ve İttihat Terakki'nin soykırım seviyesine varan canilikler sergilediklerine dair yeterince bilgi ve belge var. Her iki tarafın da birbirinden özür dilemeye, helalleşmeye ihtiyacı var ama bu konuda öncülük etmesi gereken tarafın bizim tarafımız olduğuna inanıyorum ve bunun gerekçelerini de paylaştım. Tüm bu paylaştığım görüşlerden çok rahatsız oluyorsan, okumamanı tavsiye ediyorum.






bozadi

#12
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen maiterya
adminden ricam lütfen üyeliğimi silsin forum asıl konundan uzaklaşıp daha çok siyasi bir yönelime girdi sevgiler saygılar)
Global şeytanların kendi devletimiz üzerinden bu ülke halkına veya halklarına yaptığı katliamları, işkenceleri, adaletsizlikleri, kötülükleri ısrarla eleştiri konusu yapmak seni bu kadar rahatsız ediyorsa ve sırf bu yüzden benim Türklük Düşmanlığı yaptığım sonucuna vardırıyorsa, günlerdir, haftalardır, aylardır uzun uzadıya anlatmaya çalıştığım "ideolojik hipnoz" mağduru olduğun sonucuna varıyorum maiterya kardeşim.

KH'nin faaliyetleri, hayatımıza ne kadar egemen olduğu meselesi forumun en temel konusu veya konu başlıklarından biri değil mi?

Bu foruma Ra Bilgileri'ne olan ilgi ve alakanı, görüşlerini paylaşma isteğiyle üye olduğunu hatırlıyorum. Ve söz konusu grubun kurduğu Ra bağlantısına da ciddi bazı negatiflikler bulaştığına ve bunun da ciddiye alınması gerektiğine vurgu yapmıştım ben de. Carla'nın konu edilmesinden pek hoşlanmadığı ama Don Elkins gibi bir adamı sonunda intihar ettirecek KH'likler.

Dolayısıyla hayatlarımızdaki en güçlü KH faktörlerini konu edinmemiz, ifşa etmemiz kadar doğal birşey yok bu forumda. Ve kalkıp aramızdan Ahmet'in Mehmet'in KH'liğini tartışmak üzerinden anlamlı bir ilerleme kaydedemeyeceğimize göre, ülke bazında hepimizi ciddi şekilde olumsuz etkileyen büyük çaplı KH faaliyetlerini de konu ediniyoruz. Ülkenin geçmişi de dahil, bugünü de dahil buna. CHP'yi, İttihat Terakki'yi ve hatta Atatürk'ü eleştirebildiğim gibi, bugün ülkenin iktidarında bulunan, çapulcunun ta kendisi olan Tayyip ve gerçek çapulculuk partisi olan AKP'yi de sonuna kadar kadar eleştiririm. KH olarak ne görürsem eleştiririm. Önümüze kitap diye, din diye konan ve buna dayalı yürütülen faaliyetlerde gördüğüm KH'likleri de Allah'ına kadar eleştiririm.

"Devlet ideolojisi gözlüğünü" çıkaramadığını düşünüyorum. Forum konusundan uzaklaşıldığını iddia ediyorsun. Herhangi belirli bir milletin veya devletin "ideolojik gözlüğünü" ısrarla gözünde tuttuğun zaman "bu forumun konusuna" asla gerçekten varamazsın. Evet, bu milletin, bu devletin mensubuyuz ama bu forumun konusu ruhtur. Ruhun da devleti, milleti yoktur. Bu forumun başlıca konularından biri KH faaliyetlerinin tespiti, ifşası ve eleştirisidir. Ve kendi devletimizin ne kadar çok KH faktörüyle dopdolu olduğunu görmemek için kör veya aptal olmak gerekir. Bunları eleştiri konusu yapmayı bir milletin düşmanlığı olarak görmek yerine, bir de o milletin en büyük dostluğu olarak görmeyi dene lütfen.

bozadi

#13
Üyeliğini silmiyorum maiterya. Söylediklerimi düşünmeni rica ediyorum. Aslında sana bir teklifim var. Madem bu Ermeni meselesinin aslının astarının ne olduğu konusunda ciddi bir anlaşmazlık yaşıyoruz, sana önerim şu: başta ikimiz olmak üzere, ilgilenen herkesle birlikte, tarihte bu Ermeni meselesi konusunda ne olup ne bittiği konusunda kendi araştırmamızı yapalım. Bulabildiğimiz tüm belgeleri ortaya koyalım. Yani o dönemde olan biteni mümkün olan en iyi, en geçerli, en makbul kaynaklarla tespit edip analiz edelim. Acele de etmeyelim. Bu forumda istersen bunu yavaş yavaş, adım adım yapabiliriz. Bizzat araştırmacı biz olalım. Ne kadar sürerse sürsün, birlikte bu meseleyi en başından, genel hatlarıyla ama mümkün olan en muteber kanıtlarla inceleyip ortaya koyalım. Var mısın? Belki de sen haklı çıkacaksın. Belki soykırım yalandır. Ama belki de gerçekten de soykırım olmuştur veya bir şekilde Ermenilere yapılan şeyin çok daha büyük ve tarifsiz bir kötülük olduğunu anlarız. Önemli olan, bu konudaki tarihsel bilgi ve belgeleri, yani yapbozun parçalarını tespit edip birleştirmek, öyle değil mi? Dilersen böyle birşeye girişmeye hazırım ve dediğim gibi bu konuda "yanıldığım" sonucunun da çıkabileceğini göz önünde bulundurarak, bu olasılığı kabul ederek teklif ediyorum bunu sana.

bigsenfoni

Bilinc sarmalina yardimci olabilecek güzel bir teklif...kisisel olarak, 180 bin kertisin 2 milyonu askin grinin 70 bin yildan beri deli gibi zaman da ileri geri giderek realiteyi nasil manipule ettigini düsündüm zaman aklima ilk olarak hangi zaman hattindaki 1.dünya savasi sorusu geliyor ve gercek realitede ne oldu?Belki bu sorulara yaniti yapilacak arastirmalar ile yanit bulunabilir yada gercege biraz da olsa yakinlasa biliriz...

Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.
DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET  OSHO


Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.