Haberler:

Yayınlanan son celse forumda! 26 Eylül 2026🎉

Ana Menü

Basından

Başlatan Mordevrim, 14 Haziran 2009, 20:36:28

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Alemtac

#105
Ağlamak: Duyguların suyu

Bu nasıl bir kaynak böyle? Duyguların inişi ve çıkışıyla besleniyor, gözlerde buğuya, rahatlatıcı bir sele ya da hıçkırıklara dönüşüyor. Bedenimiz ve ruhumuz bu ıslak temizliğe neden ihtiyaç duyuyor? Araştırmacılar, ağlama davranışıyla ilgi sorulara yanıt ararken şaşırtıcı gerçeklere ulaştılar. 
 
İstatistikler, insanın yaşamı boyunca 95 litre, yani yaklaşık 10 kova gözyaşı döktüğünü söylüyor. Bu veriler, kuşkusuz genel bir bilgi sunuyor. Çünkü konuya ilişkin rakamlar insana ve kültürlere göre değişiyor. Yetişkinler, duygu yoğunluklarını gözyaşına aktarmak için genellikle 19-22 saatleri arasını seçiyorlar. Oturup ağlamaya başladıklarında, kadınlar yaklaşık 5 dakika boyunca 50 damla gözyaşı akıtırken, erkekler olayı nemli gözlerle sınırlı tutmayı tercih ediyorlar. Bir damla gözyaşı 15 miligram ağırlığında. Öyle küçük göründüğüne bakmayın, yarattığı etki çok büyük. Özellikle ağlayan bir kadın ya da bir çocuk, herkesin şefkat ve koruma duygularını harekete geçiriyor. Ancak, bazen ters etki de yaratabiliyor. Araştırmacılar 274 tecavüz olayını mercek altına almışlar ve görmüşler ki; kurban ne kadar çok ağlarsa, suçlu da o oranda saldırganlaşıyor.

Ağlama, insanın doğuştan getirdiği bir davranış motifi. Avusturyalı davranış bilimci Irenaeus Eibl-Eibesfeldt, yeni doğan bebeklere bant kayıtlarından sesler dinletmiş. Bazı seslere bütün bebekler ağlayarak tepki vermişler. Yine, kör doğan bebekler de, gören bebekler gibi içgüdüsel olarak gülmüş ve ağlamışlar.

   
Ağlama, çocuklar için çok önemli bir iletişim aracı. Yaşamın zor koşullarıyla yüzleşince sığınabilecekleri tek liman gözyaşları. 
 
 
Çocuk doktorları, yeni doğan bebeklerin ağlarken, yüzde 12 oranında daha çok enerji kullandıklarını belirtiyorlar. Ağlamak için yetişkin insanlar da dikkate değer bir zaman ve enerji harcıyorlar. Bu zahmete katlanmanın mutlaka bir nedeni olmalı değil mi? Var da. Bebekler, gözün kornea tabakasını nemli tutan ve enfeksiyonlara karşı koruyan gözyaşını doğuştan itibaren üretiyorlar. Ama, gözyaşı bezlerine giden sinirler altı haftalık olduklarında olgunlaşıyor. Gerçek gözyaşı dökmeye o zaman başlıyorlar. Bebekler, engel tanımadan ve toplumsal kuralları gözetmeksizin ağlıyorlar.

İhtiyaç duydukları ilgi kendilerinden uzun süre esirgendiğinde, gülme davranışı giderek kayboluyor, ağlama davranışı kalıyor. Yardıma muhtaç bebek için ağlama, önemli bir iletişim aracı. Anne, bebeğinin ses tonunu tamamen içgüdüsel olarak tanıyor ve süt üretimindeki artışla tepki veriyor. Terk edilmişlik duygusundan kaynaklanan ağlamanın, doğuştan gelen bir hayatta kalma stratejisi olduğu düşünülüyor. Tensel temas yaşayamayan bebek, unutulduğunu ya da terk edildiğini sanıyor. Kulakları tırmalayan bir ağıtla ebeveyninin ya da çevresinin dikkatini çekmeye çalışıyor.

Bir başka varsayıma göre, bebekler hayatta kalabilmek için bu yolla kardeşlerini dışlamaya çalışıyorlar. Yeterli besin maddesinin bulunamadığı dönemlerde kardeşler önemli bir rakipti: Anne, bebeğe her ağladığında meme verdiği için, buna bağlı gerçekleşen hormon üretimi, yeni bir kardeşe dönüşecek yumurtanın olgunlaşmasını engelliyordu. Ayrıca, eski çağlarda ağlayan bebek çevrede bulunan vahşi hayvanların dikkatini çekeceğinden, susturabilmek için annesi sürekli yiyecek bir şeyler veriyordu.

Peki yetişkin insanları ağlamaya iten şey ne? Akraba ya da arkadaşların ölümü, aşk acısı, ayrılık, kavga, dışlanmışlık gibi acı deneyimler; evlenme, terfi, ödül gibi mutluluklar; müzik, duygusal filmler...

Hayvanlara bakıldığında, onlar bu nedenlerle gözyaşı dökmüyorlar, ama her geçen gün daha çok insan, fillerin ağladığına tanık olduğunu iddia ediyor. Hayvan terbiyecisi George Lewis, kızdığı için Sadie adlı genç filin gözyaşına boğulduğunu söylüyor. Serengeti Ulusal Parkı'nın yöneticisi Dr. Michael Boer, acı çektiklerinde ya da sevindiklerinde fillerin ağladığından emin. "Timsah gözyaşları" deyimi aslında gerçeklere dayanıyor. Yalnız, gözyaşları çeşitli duygusal heyecanlar nedeniyle değil, avını yemek için gösterişli ağzını açtığında ortaya çıkıyor. Bu hareket, gözlerine o kadar büyük baskı yapıyor ki, hayvanın gözyaşı dışarı akmak zorunda kalıyor.

Ağlamak evrensel bir olgu. Her kültür, duygusal gözyaşını tanıyor. Bu konudaki en eski edebi bulguya, Sümerlerin yaklaşık 4000 yıl önce yazdığı Gılgamış Destanı'nda rastlanıyor: Karamsarlığa kapılan Gılgamış'ın nasıl gözyaşı döktüğü ayrıntılı tasvir ediliyor.


Erkekler ağlamaz, değil mi?
 
Ünlü filozof Aristoteles'e göre, kadınlar erkeklerden daha heyecanlı yapıya sahip; yıkılmaya ve ümitsizliğe daha yatkın ve "utanma, özsaygı" gibi duygulara sahip olmayan canlılardı. Daha çok ağlamalarının nedeni de buydu. Bugün araştırmalar, ağlayan kadınların hayata, erkeklerden daha olumlu baktıklarını gösterdi.

Öyleyse farklılık biyolojik yapı farklılığından mı kaynaklanıyordu? Uzmanlar, kısa süre önce gözyaşı bezlerinin cinsiyete göre değişiklik gösterdiğini ortaya çıkardılar. Ama bu bulgu, bazı şeyleri aydınlatmak yerine daha da karmaşık hale getirdi, çünkü erkeklerin gözyaşı üretim sistemi kadınlara göre çok daha belirgin bir yapıya sahipti.

Ağlamak konusundaki davranış farklılığı, belki de hormonlara, örneğin prolaktine bağlıydı. Çocuklar ve gençlerde prolaktin düzeyi cinsiyetlere göre farklılık göstermiyor, ağlama davranışlarında da bir farklılık yok. Kadınlar ancak 13 yaşından sonra erkeklerden daha fazla prolaktin üretmeye başlıyorlar. Gözyaşındaki değişiklikler de bu yaştan itibaren başlıyor. Bu teze hamile kadınlar da uyuyor: Çok fazla prolaktin hormonu üretiyor ve daha sık ağlıyorlar. Ancak, bu tez henüz somut kanıtlarla desteklenemedi. Hollanda'da yapılan bir araştırmada, bir hastalık nedeniyle normalden çok daha fazla prolaktin üreten kadınlar, sağlıklı kadınlara oranla daha fazla ağlamıyorlardı.

Geleneklerin etkisini de unutmamak gerek. Birçok kültürde aileler erkekleri sert, kadınları zayıf ve narin yetiştiriyor. Yine istatistiklere göre, Çinli erkekler ancak üç ayda bir kez, Amerikalı erkekler aynı dönemde 5-6 kez, Alman erkekler 4-5 kez, İspanyol erkekler 1-2 kez ağlayabiliyorlar.

Yaşanan zamanın koşulları ve din kültürü de dikkate alınmalı. 16. yüzyılda hem kadınlar hem erkekler çekinmeden ağlıyorlardı. Bu, güçlü dini duyguları ve güçlü bir kişiliği simgeliyordu.

Müslümanlarda da, söylenen ilahiler, vurgulu okunan Kur'an ve dini öyküler cinsiyet farkını hemen ortadan kaldırıyor. Dini inancı güçlü kişiler ibadetlerini gözyaşıyla daha da pekiştiriyorlar.
 
Yaşamımıza makinelerin girmesiyle birilikte, ortaya çıkan rekabetçi ve acımasız koşullara kariyer basamaklarını hızla tırmanmaya çalışan kadınlar da uyum sağladılar...
 
 
Ağlama konusuna Eskiçağ'da yaşayan bilgeler de açıklık getirmeye çalışmışlardı. Sokrates ile aynı dönemde yaşayan Yunanlı hekim Hippokrates, M.Ö. 5. yüzyılda ağlamanın nedeniyle ilgili şöyle bir tahmin yürütmüştü: "Ağlamanın merkezi beyinde gizli. Gözyaşı dışarı akarken beyindeki fazla sümüksü sıvıyı da birlikte atıyor ve beyni hasta olmaktan koruyor." Dönemin bilimsel bilgilerine göre, insanın karakterini belirlediği düşünülen dört vücut sıvısı (kan, sümüksü sıvı, siyah ve sarı atık) vardı. Bu sıvıların dengesi bozulduğunda insan hastalanıyordu.

İyileşebilmesi için fazlalığın dışarı atılması gerekiyordu. Hippokrates, bu olayı tanımlamak için, "temizlenmek" anlamına gelen "katarsis" kelimesini kullanmıştı. Sümük birikimi olmasa bile, ağlamak yararlıydı. Ne de olsa sürekli gözyaşı üretiliyor ve bunların dar kafatasından dışarı atılması gerekiyordu. Bu düşünce, Avrupa'da geçerliliğini Rönesans dönemine kadar korudu. Bu başarının nedeni, tezin insan fizyolojisiyle uyumlu olmasıydı: Ağlamak da kusmak, dışkı ve idrar atımı gibi işliyordu. Dolayısıyla, neden o da istenmeyen atıkları vücuttan uzaklaştırıyor olmasın? Gerçi gözyaşı diğerleri gibi kötü kokmuyordu, hem zaten duygular kötü kokamazdı ki...

Vücut sıvılarıyla ilgili bu tez, bilimsel çalışmalara 17. yüzyıla kadar temel oluşturdu.1662 yılında Danimarkalı anatomi uzmanı Niels Stensen, kadavra üzerinde çalışırken gözyaşı bezlerini keşfetti. Nihayet, gözyaşının nereden geldiği ortaya çıkmıştı. Ancak ağlama eyleminin nedeni aydınlatılamadı.

Birçok filozof, bilim insanı ve şair, gözyaşının bir "katarsis", yani temizlik etkisi olduğu fikrinde birleşiyorlardı. Fransız filozof René Descartes, ağlayabilen insanın sevme ve merhamet etme becerisine sahip olduğunu düşünüyordu. Ağlayamayan insanın içi sürekli artan bir nefret ve korkuyla doluyordu. Romalı şair Ovidius, 2000 yıl önce: "Ağlamak, öfkeyi siler", demişti.

kaynak: focus dergisi
 

Alemtac

#106


Paskalya Adası'na giden bir gemideyseniz eğer, kaptanınız adaya yaklaştığınız anda size bir şeyler anlatmaya başlıyor. Ve siz, geminizle sert dalgalar arasında ilerlerken kaptan o can alıcı cümleyi kuruyor; 'İşte şimdi hiçliğin ortasına ulaştık.' Uzun yıllar boyunca, adayı ziyaret eden pek çok kişi adanın yerini belirtmek için aynı cümleyi kullandı. Ve siz de o kişiler arasına karışmaya hazırsınız. Adaya ulaştığınızda ilk gördüğünüz şeylerden biri, Ranu Kau volkanik kraterini çevreleyen 150 metre yüksekliğindeki bazalt kayalar oluyor. İşte o an gerçekten de dünyanın unuttuğu bir yerde olduğunuzu anlıyorsunuz. Paskalya Adası, insanların yaşam alanlarından çok çok uzakta olsa da, herkes hayatında bir kez bu garip ada ile bir yerlerde bir şekilde karşılaşıyor. Kitaplar, filmler veya belgesel programlarında buraya rastlamak artık şaşılacak bir şey değil. Özellikle sanat dallarında bu adanın dev heykellerinden etkileşimler görmek mümkün. Hayatın farklı alanlarında karşılaştıkları bu Polinezya kültürü ile tanışmak için buraya gelen kişi sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu kültür, arkeologların deyimiyle ve sizin de gidince görebileceğiniz gibi bir tür dev heykeller yapma hırsına sahipmiş. Ve bu hırs ile hareket eden halk, adanın dört bir yanını moai denen inanılmaz heykellerle kaplamışlar... Paskalya Adası veya yerel ismiyle Rapa Nui, 1888 yılından bu yana Şili'ye bağlı. Ada, bir Latin Amerika ülkesi olan Şili'nin Polinezya'da olan tek toprağı. Şili'nin başkenti Santiago'da adanın etkilerini görmek mümkün. Etrafta gezinirken dikkatle bakarsanız şehrin çeşitli yerlerine serpiştirilmiş mermer, granit hatta plastik moai kopyalarını görmeniz mümkün. Moailer sayesinde, haritada ince uzun bir çizgi olarak görülen ve pek çok kişinin bir gün gidip görmek aklına bile gelmeyen Şili, sahip olduğu subtropik adasıyla ilgi odağı olmayı başarıyor.

Paskalya Adası ismini Hollandalı kaşif Jacob Roggeveen'den almış. 1722 yılında başka bir adayı bulmak için yola çıkan Roggeveen, bir paskalya bayramında bu adaya rastlamış. Adaya her dilde Paskalya anlamına gelen isim de o zaman verilmiş. Adanın Polinezya dilindeki ismi olan Rapa Nui'yi ise, zamanında buraya göçen kişiler vermişler. Garip bir üçgen şekle sahip olan bu adada 3 ayrı yanardağ bulunuyor; Terevaka, Poike ve Rano Kau. Her biri ada üzerinde çeşitli kraterler ve lav mağaraları oluşturmuş.

ŞANSSIZ ADA HALKI

Adadaki ilk yerleşimin 300-400 yıllarında Hawaiililer tarafından gerçekleşmiş olduğu biliniyor. Aslında bu tarihlerin doğruluğunu kanıtlamak için çalışmalar hala sürmekte. Bazıları tarihleri 700-800, bazıları ise 1200'lü yılların sonu olarak kabul ediyor. Ada nüfusunu genelde kano veya katamaranlar ile çevre adalardan gelen Polinezyalılar oluşturuyormuş. Paskalya'ya en yakın karanın en az 2000 km uzaklıkta olduğu düşünüldüğünde, adaya ulaşmak için en az 15 gün denizde yolculuk etmek gerekiyormuş. 1860'lı yıllarda adaya yolu düşen lejyonerlerin kayıtlarına göre günümüzde ortaya adayla ilgili çeşitli efsaneler çıkmış. O dönemlerde adada belirgin bir sınıf farkı varmış. Ariki denilen kralların Tanrı gücünde olduğuna inanılıyormuş. Halkın tapınmak için maoi heykellerini yaptığı düşünülüyor. Maoiler genelde kıyı kesimlerine, yüzleri iç kesimlere bakacak şekilde dikilirlermiş. Bu da homojen bir kültürün adaya hakim olduğunu gösterirmiş. Zaman içinde adaya başta koloniler olmak üzere çok sayıda insan ve asker gelmeye başlamış. Askeri dayatımlar adaya hakim olan din ve inanışları değiştirmiş. Ve moai heykelleri yavaş yavaş devrilmeye başlamış. 1838 yılına gelindiğinde ayakta duran tek moai, Rano Raraku volkanı çevresinde duruyormuş. 1772'ye kadan Avrupa'dan hiç kimse adaya ayak basmamış. Ta ki isim babası Jacob Roggeveen'e kadar. Roggeveen adaya geldiğinde nüfusun 2000-3000 arasında olduğunu görmüş. Daha sonra Avrupa'dan özellikle İngiltere ve İspanya'dan gelen gezginler, moailere hem halk hem de dışarıdan gelenler tarafından kötü muamele edildiğini ve en sonunda da hiçbirinin artık ayakta durmadığını rapor etmişler. 1860'larda Peru'dan gelenler ada halkının çoğunu köle olarak tutmuş ve çok sayıda kişiyi öldürmüşler. Bazı köleler kaçıp evlerine dönmüşler ama yanlarında getirdikleri salgın hastalıklar sonlarını hazırlamış. Canlı kalabilen Rapanui halkı, ölenlerden kalan toprakları bölüşebilmek için  neredeyse savaş çıkarmışlar. Ve 1867'de misyoner Eugene Eyraud farkında olmadan adaya tüberkülozu getirmiş ve kalan 1200 Rapanui'nin çeyreği hayatını kaybetmiş. Zaman içinde geride sadece yaşlı insanlar kalmış. Nüfusun 111'e düştüğü anlar olmuş. 1888'de Şili'nin adayı sahiplenmesi ve Rapanui halkı ile imzaladığı sözleşme durumları biraz da olsa düzeltmiş. Yeni insanlar Paskalya Adası'na gelmişler ve en sonunda hepsi Şili vatandaşlığına geçmiş. Paskalya Adası düzgün bir yönetime sahip olmadığı için ekolojik yapısının neredeyse hepsini kaybetmiş. Geniş alanları kaplayan büyük ormanların hepsi kesilmiş. Şimdilerde küçük ağaçların oluşturduğu küçük ormanları görmek mümkün. Bu küçük ormanlar içinde prehistorik ağaç ve bitkileri de nadiren olsa bulabiliyorsunuz. Adada, insanlar gelmeden önce varlığını sürdüren büyük bir su kuşu sürüsü olduğu da biliniyor. Bu kuşların fosilleri karanın belirli yerlerine dağılmışlar. Ada halkı heykellerini ayakta tutmak için kullandıkları palmiye ağaçlarının ormanlarını da yok etmişler. Bu ormanlar çok önceleri adanın her bir noktasını kaplıyormuş.

ADANIN BEKÇİLERİ

Paskalya Adası'nın simgeleri olan moailer, taştan oyulmuş büyük heykellere verilen isim. Moailer genelde Rano Raraku bölgesinde toplanmışlar. Moailer'in 1250 ile 1500 yılları arasında yapıldığına inanılıyor. Adanın çevresindeki devrilmiş bazı moai heykelleri, arkeologilar atarfından toplanıp Ahu denilen taş platformlar üzerine yerleştirilmişler. Heykeller vücutlarından oldukça büyük kafaları ile ünlendiler.Tıpkı Mısır'daki Piramitler örneğinde olduğu gibi, Rapa Nui'nin dev heykellerinin yapılışı ve dikilişi de merak konusu. Bu büyüklükteki taş heykellerin yapılması, taşınması ve yerleştirilmesi için ileri derecede bilgi, yaratıcılık ve fiziksel güç gerekiyor. Dikili en uzun moai Paro adında. Tam 10 m uzunluğunda ve 75 ton ağırlığında. En ağır heykel ise daha kısa ama 86 ton çekiyor. Bir tane de tamamlanmamış heykel var ki, bitseymiş tam 21 m uzunluğa ve 270 ton ağırlığa sahip olacakmış. Bu devasa hallerine rağmen moai heykelleri Polinezya'nın diğer noktalarında da göreceğiniz gibi gayet minimalist çizgilere sahipler. Yüzleri ve vücutlarında bir detay görmeniz neredeyse imkansız. Heykeller genelde uzun ve düz kayalara oyulmuşlar. Bayanları kıskandıracak estetikte burunları, çıkık alın ve kaşları, büzük dudakları, yüzlerinde gururlu bir ifadeleri var. Kafalarının vücutlarının üç katı büyüklükte olması, Polinezyalılar'ın inanış ve düşünceye sıkı sıkıya bağlı olduklarını ortaya koyuyor. Pek çok kişi bu heykellerin tıpkı Nemrut Dağı'ndakiler gibi sadece başlardan oluştuğunu sanabilir. Fakat, zaten çok kısa ve biçimsiz olan vücutları zaman içinde oluşan erozyonlar sebebiyle omuzlarına kadar toprağa gömülmüşler.

GİZEMLİ HEYKELLER

Adadaki 887 heykelden 53'ü volkan tüfünden oyulmuş. Pek çoğu bitirilememiş. Kalan heykeller ise bazalt, trakit ve kırılgan bir madde olan kırmızı cüruftan yapılmışlar. Yapılan araştırmalarda, moailerin gözlerinde içine mercan veya renkli cüruf koymak için oyuklar yapıldığı ortaya çıkmış. Tabi bu yapay gözbebekleri içindeki değerli taşlar günümüze kadar ulaşamamışlar. Adanın 1200'e kadar baştan sona ormanlar ile kaplı olduğu biliniyor. O dönemlerde yapılan heykellerin bu ormanlar arasından nasıl taşındığı hala bir gizem. Büyük ihtimalle çok çok güçlü insanlar, ipler ve çeşitli ağaçlardan yapılan kızaklar yardımıyla hareket ettirildiler. Ama kulaktan kulağa anlatılan efsaneler içinde, nesneleri düşünce gücü ve ilahi güçler ile hareket ettirebilme gücüne sahip olduğu bilinen Kral Tuu Ku Ihu dikkat çekiyor. Anlatılana göre Kral Tuu Ku Ihu ve kayalıkların yakınlarında yaşayan bir kadın, tanrılarla konuşarak heykelleri yerlerinden oynatabiliyormuş. Ama uzmanlar, moailerin tamamen insan gücü ile yüksek uçurumları, tepeleri aştığını, sık ormanlar içinden sürüklendiğini ve en sonunda kaideleri üzerine oturtulduklarına inanmayı tercih ediyor.
 

Tiversonus

#107
800$`lık bir yatırım ile başlamış ve 2 hafta içinde sahip olduğu portföy 350 milyon doların üzerinde!

2256 yılından günümüze zaman yolculuğu yaptığını iddia ediyor!

Federal güvenlik görevlileri, içeriden bilgi sızdırma suçlaması yüzünden bir Wall Street borsacısını tutuklayıp sorgulamaya başladılar.

Tutuklanan borsa dahisi, 2256 yılından günümüze zaman yolculuğu
yaptığını iddia ediyor.

'Security and Exchange Commission' kaynaklarına göre 44 yaşındaki Andrew Carlssin, 28 Ocak tarihindeki tutuklanmasına yol açan şüphe uyandırıcı olağanüstü borsa başarısını yukarıdaki gibi garip bir şekilde açıklamakla yetiniyor.

Bir SEC görevlisi şöyle diyor: 'Bu adamın palavralarına inanmıyoruz, ya delinin teki ya da patolojik bir yalan söyleme vakası.'Ancak bir de şöyle bir gerçek var elimizde: Adam 800$'lık bir yatırım ile başlamış ve 2 hafta içinde sahip olduğu portföy 350 milyon doların üzerinde! 

Borsa üzerinden gerçekleştirdiği tüm alışlar ve satışlar beklenmedik gelişmelerin bilgisine dayanıyor, bunu şans faktörü ile açıklamakmümkün değil.' 'Bu bilgilere sahip olmasının tek bir yolu ver, işlem yaptığı şirketlerle ilgili içeriden bilgi sızdırmış olması ki bu da yasadışı. 

Bize bilgi kaynaklarını söyleyene kadar onu Rikers Adası'ndaki bir hücrede tutmayı düşünüyoruz.' Geçen yılki borsa dalgalanmaları pek çok yatırımcıyı beş parasız bırakmıştı. Aynı esnada Carlssin 126 çok riskli işlem gerçekleştirip hepsinden de yüksek kazançlar elde edince gözler bir anda bu borsacıya dönmüştü.

Carlssin, 200 yıl ileriki bir tarihten, yani gelecekten günümüze geldiğini iddia ediyor ve tabii o zamanki tarih ve istatistik kayıtlarında da günümüzdeki borsa dalgalanmaları detaylı olarak yazıyormuş.

Carlssin'e göre: 'Bu fırsata karşı koymak çok zordu. Aslında her şeyin sıradan ve doğal görünmesini planlamıştım. Bilirsiniz işte, sağda solda birkaç doları bile bile kaybedecek ve böylece normal bir borsacı görüntüsü çizecektim ancak son anda yakalandım. Üzerine gidilen Carlssin, Usame Bin Ladin'in akıbeti ve AIDS'in çaresi gibi tarihi gerçekleri de açıklayabileceğini söyledi, tek ihtiyacı olan zaman makinasına binmesinin izin verilmesi.

Ancak Carlssin, makinanın nerede olduğunu bir türlü söylemediği gibi
nasıl çalıştığını açıklamayı da reddediyor, sebep: 'bu teknoloji kötü
güçlerin eline geçebilir.'

Yetkililer bu adamın iddialarının palavra olduğu konusunda hemfikir
ancak bir SEC yetkilisi şunu itiraf ediyor: 'Elimizdeki tüm federal
kayıtları taradık, Andrew Carlssin isimli biriyle ilgili olarak, böyle bir adamın yaşadığını, bir şeyler yaptığını gösteren Aralık 2002 tarihinden önce hiçbir kayıt yok.'


http://www.ilginchaber.com/eski-site/567_zamanda-yolculuk-yaptigini-iddia-eden-adam-borsayi-karistirdi.html

Tiversonus

#108
Dünya bu yaratığı konuşuyor



Meksika'da 2007'de bir çiftçi tarafından bulundu ve öldürüldü. Cansız bedeni incelendikçe tuhaflıklar birbirini izledi. Kimine göre uzaylı, kimine göre henüz keşfedilmemiş bir hayvan türü. Bilim adamları ise "DNA'sı yok" diye şaşkın. Kimine göre ise her şey tartışmalı.
Ne var ki şimdilerde bir ikinci "yaratıktan" daha söz ediliyor.

Meksika'da ikinci bir uzaydan geldiği düşünülen yaratığın görüldüğü konuşuluyor.

İşçi Francisco Garcia:"Yaşayan ikinci bir yaratık gördüm. Gördüğüm 70 cm. boyunda bir insancıktı. Onu çiftlik kapısından çıkarken gördüm, sonra hızlıca oradan uzaklaştı" dedi. İlk yaratık, Meksika'da 2007 yılında bulunduğunda büyük bir şok yaşanmıştı.

Çeşitli incelemeler sonunda bazı UFO uzmanları bu yaratığı 'uzaylı' olarak nitelendirirken, bazı uzmanlarsa yaratığın henüz keşfedilmemiş bir hayvan türü olabileceğini savunuyor: Yakalanan ilk yaratık üzerine yapılan DNA testlerinden herhangi bir sonuç çıkmadı.

'Bild am SONNTAG' gazetesi muhabiri Michael Remke, yaratığı görmek için Meksika'daki Metepec kentine gitti. İzlenimlerini aktarırken, "Göz çukurları, insan üzerinde korkutucu bir etki yaratıyor" ifadesini kullandı.

Veteriner Marco Salazar, yaratığı bulan çifçinin, bir anlık korkuyla onu boğarak öldürmesinin hemen ardından inceleme fırsatına sahip olduğunu anlatırken "Şu ana kadar her türden hayvanı görme imkanım oldu, ama böyle bir şey daha önce hiç görmemiştim" dedi.

Etobur bir hayvanın diş yapısına sahip bu yaratığın; aynı zamanda kafatasının yapısı itibariyle de diğer hayvanlara göre daha zeka seviyesine sahip olduğu düşünülüyor. Diş yapısı, kertenkeleye benzeyen yaratık; eklem ve iç kulakları yapısıyla insana benzediği söyleniyor.

Dört ayrı labaratuvarda en modern tekniklerle DNA yapısı çözülmeye çalışıldı ancek bir sonuç alınamadı. Uzmanlar "DNA'sı yok. Ya da var ama bu tekniklerle biz inceleyemiyoruz" diyor.

Bulunan yaratığın hücre testlerinde, bedenini ince bir deri tabakasının kapladığı ve daha önce tanımlanmamış, ilkel yaratıklara göre çok daha gelişmiş gözlere ve iç kulağa sahip olan bir canlı olduğu kaydedildi.

Çiftçinin yaratığı öldürmeden önce fotoğraflarını çektiği ve bu fotoğrafların yakında yayınlanacağı bildiridi.

http://www.milliyet.com.tr/Yasam/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&KategoriID=17&ArticleID=1134265&Date=01.09.2009&b=Dunya%20bu%20yaratigi%20konusuyor

Alemtac

#109
Yukarıda ki habere içim acıdı, hatta paramparça oldu :( İncecik derisinin altında bir gr. yağ yok ve güçsüz, öldürmek kolay...peki öldürülen, bizlerden  biri olsaydı o zaman çiftçiye cezai yaptırım uygulanır mıydı?
 

rinda

#110
Resimleri inceledim de, 2-3-5-6-7 no'lu resimlerde daire içine alınmış semboller var. Bunu hakkında bir fikri olan var mı? (Cahil insan yeryüzündeki en yırtıcı yaratıktır)
Sizin deneyimleriniz başka kimsenin değer biçemeyeceği deneyimlerdir.

Tiversonus

#111
Sanırım, fotoğrafın yayınlandığı ajansın "arması" yani bizde var ya "Cihan HA" gibi. Ekin çemberine benzeyen şekil kullanılması sanırım sizi yanılttı...

rinda

Sizin deneyimleriniz başka kimsenin değer biçemeyeceği deneyimlerdir.

Tiversonus

#113
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Alemtac

Yukarıda ki habere içim acıdı, hatta paramparça oldu :( İncecik derisinin altında bir gr. yağ yok ve güçsüz, öldürmek kolay...peki öldürülen, bizlerden  biri olsaydı o zaman çiftçiye cezai yaptırım uygulanır mıydı?

:)) Acaba diyorum, boyut kapıları gibi bir pencereden bu varlıklardan bir kaç yüz tanesi sizin eve "düşse" ne tepki verirdiniz diye düşündüm.

Benim burada dikkatimi çeken DNA larının olmaması durumu. acaba diyorum robotik bir şeyler mi yani sibergenetik, yani burada bile genetik kelimesi var:))

En güzeli saldırmıyorsa ellemeyecen, bırakacagitsin. işte adam bunun fotolarını satmış herhalde...adama ceza vermeye gerek yok kanımca, bu da başka türlü bir intikamcılık kanımca, ama canlı yaşama saygılı olmak ta şart.

Alemtac

#114
Niyeee, adamın tarlasın da bir tane varken, bir kaç yüz tanesi neden benim eve düşüyor ? :))

DNA ları yok değil, bizim anladığımız anlamda bir DNA yapıları yokmuş gibi anladım, henüz o tekniğe ulaşamadığımız için çözememişler. Burada adamın yaptığı, minicik bir varlıktan korkmak ve sonuçta bir canlıyı yok etmek. Korku...diyoruz ya...Örümcekten de korkar insanlar, sinekten, arıdan vs...yaratılmış olan her canlının bir varlık nedeni/görevi olduğuna inanıyorum.
 

Tiversonus

#115
Evet haklısınız. yalnız "DNA'sı yok" diyor. neyse önemli nokta bu değil.

Size şunu sormak isterim: "Canlıyı yok eden canlı" yı ne yapmalıyız?

 Yani bana göre, onu da öncekini de yok etmemeliyiz. Sizin cevabınızı merak ettim. Veya bir ceza vermeli miyiz?

Alemtac

#116
Canlıyı yok eden canlıya, yaptığının aynısı ile karşılık vermek, ondan farklı olmadığımızı gösterir :) USA de suçlu sanatçılara verilen ceza gibi olabilir mesela, umumi tuvaletleri temizletmek gibi :))

"...peki öldürülen, bizlerden biri olsaydı o zaman çiftçiye cezai yaptırım uygulanır mıydı?" derken, ceza verilmeli anlamında değildi demek istediğim. İnsanların da aynı zavallı varlığı öldüren adam gibi düşündüklerini, bir canlıyı ne kadar önemsediklerini vurgulamaktı.
 

Tiversonus

#117
Evet, teşekür ederim, yani duyarlılık güzel bir şey...Aslında Bozadi'nin hatırlattığı sorular ile birlikte buradaki konuyu birlikte düşünüyordum. Bozadi'nin ortaya koyduğu sorular ile ulaşılabilecek cevaplar ile buradaki olaya vereceğimiz olası yanıtların temelden ilişkili olduğunu düşünüyorum.

"kıyamet gelsin veya gelmesin, her durumda, her koşulda yapılması gereken (ve bizim yapmadığımız) şey, şimdi ve burada ne durumda olduğumuzu anlamaktan geçiyor. biz, şimdi ve burada ne deneyimliyoruz? ne durumdayız? halimizden memnun muyuz? neden? değil miyiz? neden? nereden gelip nereye gidiyoruz? neye inanıyoruz? neden? ne olduğumuzu düşünüyoruz? etrafımızdaki herşeyin ne olduğunu düşünüyoruz? "herşeyin" ne olduğunu düşünüyoruz? bizimle "HERşey" arasındaki ilişki nedir?"

işte buradaki cevaplara vereceğimiz cevaplar ve oluşlar her olaya yaklaşımlarımızı temelden etkileyecek şeyler dir diye düşünüyorum.

Ve gerçekten zor sorular ama bir o kadar da değerli sorular, üzerinde derin düşünmekte fayda var diye kendimi hemencik cevap veremeyecek kadar düşünceye sevk etti.

Sevgili Alemtac, herşey birazda herşeye ve kendimize bakışımızla ilgili aslında. Yani Işığın titreşim frekansının bir skalasında herşey doğru ve aynı zaman da geçerli diye düşünüyorum. Yani titreşim frekansları değiştikçe verilecek cevaplar ve yapılacaklar değişse de kişi ne yaparsa yine kendine yapıyor, deneyimliyor v.s. O ışığın hangi skalasında isek orası doğru ve oray aştıkça da burada doğru olmayan ama bir yukarıdaki frekans için doğru olan durumlar bunlar. Yani açıkçası doğru/yanlış yok seçimler var diyorum ve seçimler de bir karşılık buluyor kanımca.

rinda

#118
Sizin deneyimleriniz başka kimsenin değer biçemeyeceği deneyimlerdir.

Alemtac

#119
Baz istasyonları arıları etkiliyor

Hindistan'da yapılan bir araştırmada cep telefonu baz istasyonlarının arı nüfusunun düşmesine neden olduğu ortaya çıktı.

 

ntvmsnbc
Güncelleme: 10:31 TSİ 01 Eylül. 2009 Salı

Dr. Sainuddin Pattazhy tarafından yönetilen araştırmada elektromanyetik dalgaların işçi arıların yön bulma duygularını zayıflattığını ortaya çıkardı. Bunun sonucunda polen toplamak için yuvalarından ayrılan işçi arılar tekrar yuvaya dönemiyorlar.

Pattazhy "Eğer baz istasyonları bu hızda artmaya devam ederse 10 yıl içinde Hindistan'da arı bulamayacağız" diyor.

Araştırmada bir arı yuvasının yanına bir baz istasyon kurulduğunda yuvanın 10 gün içinde yokoldoğu ortaya çıktı.