Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

İlk Oluş (Süleyman Kaya)

Başlatan Moderator, 19 Aralık 2009, 19:32:18

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Moderator


İLK OLUŞ



Bilimce, günümüzden 16.4 milyar yıl kadar önce başladığı tahmin edilen ilk oluş, Büyük Patlama diye nitelendirildi. Bu ilk patlamaya ne sebep olmuştu ve bu patlama gerçekten Büyük bir Patlamamıydı?


Bu gün hala bunun üzerinde yoğun tartışma ve teori ileri sürümleri devam etmektedir.Bilim insanları bu gün Büyük Patlama konusunda bir kaç farklı düşünceye sahip bulunmaktadırlar. Önemli bir kısmı büyük ve tek bir patlamanın olduğunu ileri sürmekte ve bütün varoluşun bu patlamanın eseri olduğunu savunmaktadırlar. Diğerleri ise, halen azınlıktadırlar ancak bu teori gün geçtikçe güçlenmektedir, bunun küçük bir patlama ile başlayıp bir dizi reaksiyon sonucunda genişleyerek Evreni (daha doğrusu Evrenleri-Makro, Mikro, Atom altı, quantum ve Çok Boyutlu vb.Evrenler) yarattığını ileri sürmektedirler. Buna en son kanıt olarak da son günlerde Hubble teleskobu ile 12 milyar ışık yılı uzaklıkta keşfedilen çok güçlü bir Gamma ışını patlamasını göstermektedirler. Böylesi bir patlamanın Evrenlerin ilk oluşumunda meydana geldiği varsayılırsa bu patlamanın ne anlama geldiği sorgulanmaktadı r. Kuşkusuz bu yeni patlama Büyük Patlama teorisini güçlü ölçüde sarsabilecek bir gelişmedir, çünki yeni bir Galaktik Sistemin de yaratılışının bir habercisidir aynı zamanda...


Bu gelişmenin, Metafizik kaynaklarca da desteklendiği gelen güncel mesajlardan açıkça anlaşılmaktadır.Onlar da bu ikinci savın, her ne kadar hakkında şimdilik insanoğlu tarafından çok fazla bir şey bilinmese de, gerçekleştiğini ifade etmekte ve bunun bir dizi reaksiyona sebep olarak tüm Varolanı yarattığını söylemektedirler. Bu küçük ölçekli patlamanın adeta bir Tanrı, yoğunlaşmış bir Tanrı düşünüşünün patlaması, tezahür etmesi olarak açıklamaktadırlar.İşte tam bu noktada Bilimin sormadığı veya soramadığı bir soruyu da bu açıklama gündeme taşımaktadır.Nasılı ndan çok, ilk oluş nedeni neydi?


Bilimin göremediği ve varlığını ortaya koyamadığı nesnellikleri ve de en can alıcı noktası olarak da varlığının nedenselliğini yanıtlayamadığı Oluş, Varoluş neyazık ki günümüzde ancak ve ancak Metafizik, yani Ruhsal öğretilerle açıklanabilmektedir. Oysa Bilimin, görünenin ardındaki çok büyük, görünmeyen gerçeği, görünenin yansıtıcısı olan gerçeği anlaması ve kavraması ile gizemli Yaradılışın şu ana kadar yanıtsız kalmış birçok sorularınında yanıt bulabileceği aşikar görünmektedir...


İnsanlık, Beşeriyet Yeryüzünde Var olduğundan bu yana, kendi Varlığını ve aynı zamanda da kendi ile birlikte Var Olanı da sorgulayagelmiştir bu güne dek.Bunu bu gün, Dünya İnsanının, beşeriyetinin zaman tarihinde bıraktığı ayak izlerinden bulabilmekte ve her gün daha da gelişen Bilim ile anlayış ufuklarının daha da açılmasıyla okunur halde görebilmekteyiz. Bu kendini ve Varlığı anlama, kavrama çabası "Din" olgusunu yaratmış ve beşeriyet, çeşitli doğal ve doğal olmayan etmenlerin kaosu içinde çaresizliğinin ve güçsüzlüğünün feryadıyla bu olguyu olağanüstü güçlendirerek bu günlere taşımış ve halen de Varlığının yanıtını alamamanın yoksunluğu içinde bunu sürdürmektedir...


Dünya İnsanı kendini ve Varlığı sorgulayabilecek kendince yeterli Bilince kavuştuğunda ilk Varoluş sorusu, nasıl? dı.Şimdi ise neden? sorgulanmaktadı r.Nasılın yanıtı, yukardaki satırların arasında kapıyı oldukça aralamış ve büyük ölçekte, bilimsel buluş ve teknoloji ile de desteklenerek, verilebilir bir boyuta yaklaşmıştır.Ama neden sorusuna yanıt bu gün tatminkar bir seviyeye hala ulaşamamış ve görünen o ki, insanoğlunun bu soruya tam bir yanıt alması çok daha uzun bir zamanı ve çetrefilli bir yolu da beraberinde taşıyacaktır.


Neden? Beşeriyet bunun soyut ama bir anlamda da en somut yanıtını Kutsal olarak bilinen ve Tanrı tarafından, onun elçileri aracılığı ile verilen Din Kitaplarından ancak alabilmektedir. Neden? Çünki Tanrı öyle istedi.Herşeyden önce Hiç lik vardı.Zaten Hiçlik kavramı da her türlü var olan düşüncenin ötesinde olan anlamıyla bile tek başına bir gizi içinde barındırmaktadı r ki, Tanrının uluhuyeti, yani görkemi Hiçlik üzerinde yer aldığında O, yalnızlığının, diğer bir anlamıyla Tek olmasının ve Bütünselliğinin kavramı içinde kendisinin görkemini, kavranılamaz olan o müthiş sevgisini yansıtmak istedi.Onun Varlığının yadsınamaz enerjisi olan bu istek aynı anda da onun Oluş, OL emriydi ve her şey bir anda, bu kavramların ötesinde sıkışmış Tanrı düşünce enerjisinin patlamasıyla Varlık safhasına girdi.İşte tam burası, Bilimin Büyük patlama veya Metafizik Üstadlarının ifadesi ile zincirleme reaksiyonu başlatan "Küçük Patlama" idi.Herşey bir anda oldu.Tanrı artık Yarattığındaydı, onun her zerresi onu taşıyor ve onu yansıtıyordu.Tanrı Enerjisinin bu tarifsiz "Ateş"i her türlü anlatımın dışındaydı.Bu Ateşin enerjisi kendisiyle çarpıştı ve bir dizi çarpışma ile reaksiyonel genişleyen bir Yaratım, aynı zamanda da, göreceli bir zamana bağlı ilk şiddetin enerjisini yavaşlatıcı etmenler oluşmaya başladı.Bu Ateş artık Işık Özü idi.Işığın oluşması ile Ateş yoğunluk kazandı ve giderek bu yoğunluk kendisi ile etkileşim ile yoğunluğunu daha da arttırarak, gazlara ve oradan da nesnelliğe dönüştü ve ilk sıcak madde oluştu.Yıldızlar ve Güneşler.Giderek yoğunluğu artan ilk oluşum zincirleri, oluşumun kendi doğası içinde Evrenleri, Galaksileri ve Varolan her şeyi yarattılar.Çünki onlar Yaratımın Özü, Tanrının bir yansıması idiler.Adeta onların aracılığı ile Tanrı kendi gerçekliğinde"Nefes" almıştı...


Yaratılan Evrenler ve bütün Varolan aynı zamanda Tanrının bütünü, diğer bir anlamda da onun bedeniydi.Herşey onun içindeydi.Onun dışında hiçbirşey yoktu.Belki sadece Hiçlik vardı.Hiçlik bile O idi.O kavramların ötesinde Olandı.Yaratılan her zerre Onu taşımasına rağmen Onun Varlığını kavramaktan oldukça uzaktı.O ise her Yaratımına, her zerreye bir soluk, bir Şah Damarı kadar yakındı.O ancak hissedilebilir, engin sevgisi yüreklere indiğinde, minnet ve şukranın bir ifadesi olarak gözlerden, kalplerden yağmur gibi yağardı.O her Yaratılanda vardı.O onlardı, O Bizdi...O Ruhtu, O Evrenlerin her köşesindeki Bilinçlenmiş ve kendi Yaratımını tekrarlayıp yenileyen bir Enerjiydi.Ve bu Enerji, bu "Ruh" Yaratımın doğası gereği şekilden şekile girerdi.O ölümsüzdü.O, adeta, yaratım okyanusunun bütün kocaman olasılık dalgaları içinde neşeyle, zevkle ve mutlulukla sörf yapan bir Sörfçü gibiydi...


O Tanrının Bilincini taşıyan formsuz bir Enerjiydi.O Yaratım İllüzyonunun, diğer bir anlamıyla oyununun baş aktörü idi.Nihayetinde onun ana kalıbı Tanrısal İnsandı.Ve bu bilince ve Enerjiye yanıt verebilecek tek kalıp Gezegenlerdeki Beşeriyet ve onun ıslah edilmesiydi....


O, Tanrısal İnsan Ruhu, Tanrının bu en bilinçli enerjisi diğer enerji yaratımlarından farklıydı.O, Tanrısal Ateşin Işığa dönüşme sürecinde, yoğunluğa düşürülmeyendi.O hem o Ateşi ve hem de o Ateşin Işığını taşımakla görevli idi.O ilk Yaratımın Ruhu, Bilinçli Enerjisiydi. Tanrının bu Bilincini taşıması ile o, tüm diğerlerinden üstün kılınmıştı.O bu serüvende Tanrının gözü, kulağı ve sesiydi.O adeta yaşayan bir Tanrıydı.O kendini çoğalttı ve Onlar İlk Yaratım Ruhlarını, Enerjilerini oluşturdular.Ve böylelikle her yerde olacak ve her yer onların Varlığıyla yaşam bulacaktı.Artı k her Varolan evrilebilir, evrimleşebilirdi.Denetim onlardaydı.Bütü n Varoluş bu ölümsüz Tanrı Ruhları ile artık vücut bulabilirdi ve öyle de oldu...


Yaratımın bu Bilinçli Görevlisi olan İnsan Ruhları, varlığını, Varoluşun çeşitli kademelerinde yer alabilmek ve taşıyabilmek için bir kalıba gereksinim duydu.Onlar, her ne kadar her şeyi Yaratma kudret ve kuvvetinde ise de, görevleri gereği Yaratımı da bizatihi içinde yaşayarak deneyimlemek, Tanrının gözü, kulağı ve aynı zamanda da sesi olmak zorundaydılar, bu onların asal göreviydi.Arayışa başladılar.Bu arayış tüm olan içinde, çeşitli Yaratımların kalıbına girip çıkarak, canlı ve cansız olarak tanımladığımız bütün kalıplarda, gereğinde bir taş, gereğinde bir bitki ve hayvan vb. gibi,  yer alıp onları deneyimleyerek zamanlar boyu sürdü.Ancak kendilerini ifade edebilecek ve düşündükleri her şeyi harfiyen yerine getirebilecek, düşünce üretebilecek ve eylemleri önceden planlayabilip, gerektiğinde olması gerekeni değiştirebilecek yeteneğe sahip bir kalıbı bulmak, onu oluşturmak öyle kolay görünmüyordu.Nihayetin de Gezegenlerde düşündükleri şeylerin çok az bir kısmını yapabilen veya yapabilecek nitelikte evrimleşmiş bir Varlık keşfetmişlerdi.Bu iki ayağı üzerinde durabilen bir Beşeriyet bir hayvansal türdü.İlk zamanlar onu deneyimlediler. Ama onlar, onların taleplerine cevap vermekten çok uzaktılar ve kendilerini koruyamıyorlardı .Çok çabuk ölüyorlardı.Her yara onlar için ölümdü.Böylece onlar üzerinde denemeler yaparak, onları mükemmelliştirmeye çalıştılar.Nihayet, birçok kez yeniden yaratma ve defalarca denemeden sonra onların taleplerine büyük ölçüde cevap verebildiğini gördüler ve bu kalıpları kullanmaya başladılar.Artık her türlü şeyi yapabiliyorlar ve yaratabiliyorlar, Yaratım illüzyonunu, oyununu doyasıya deneyimleyebiliyorl ardı.Ama bir eksik vardı, bu kalıplar üremeden yoksundu, oysa bütün Yaratımı teşkil eden diğerleri çiftleşiyor ve çeşitli şekillerde üreyebiliyorlardı .Düşündüler, en mütekamil kalıplarından birinin hücrelerini, kemiğini kullanarak ondan mütekamil bir dişi yarattılar.Şimdi artık, bir kısmı Eril bir kısmı Dişil kalıbına girerek üreyebilir ve Yaratıcı deneyimlerini  daha zenginleştirebilirlerdi. Ve böylece Tekillikten ikiliğe, Eril ve Dişil olarak iki Ruha, iki Enerjiye bölündüler.Artık her şey Yaratım Serüveni için hazırdı ve Serüven bütün olasılıkları ile çok daha geniş ve zevkli, neşeli bir biçimde tekrar start aldı.Bütün Evrenlere yayıldılar. Tanrı, Yarattığı bu muhteşem resim içinde artık bütünüyle yer almıştı...


Onlar her Gezegenin kendi yaşam şartları içinde Beşer olarak vücut bulmuş Tanrısal İnsan Varlıkları idi.Çok büyük ve güçlü Yaratıcı Uygarlıklar kurdular.Yaratı mın zincirleme reaksiyonları nı devem ettirdiler ve Evrenlerin Tek hakimi olarak her yere ulaştılar.Onlar için sınır yoktu, Yaratım Mekaniklerini çok iyi kullanarak Ruhlarının en güçlü veçheleriyle bütünleştiler.Maddeye hakimiyetleri onlara, Ruhsal ölümsüzlüklerinin yanı sıra madde üzerinde ve maddeyle bir bütünlük içinde hareket etme serbestisi vererek, maddesel kalıp ölümsüzlüklerinide sağladı.Ruhsal Enerjileri, Maddenin her türlü formu ile birleşebilmekte ve ona şekil vererek Evrenlerin her türlü olasılıkları içerisinde ölümsüz olarak özgürce yolculuk yapabilmelerini sağlamakta idi.Tek kural, kendileri dışında Varolan ve doğal Evrimi deneyimleyen Varlıksallıklara, bu deneyimlerinde müdahele etmemek ve onların kendi yaşamlarını tayin etme hakkını ihlal etmemekle birlikte, kendi yaşam deneyimlerini sürdürmelerine de yardımcı olabilmekti. Böylelikle Evrenlerin Yaratılışının farklı bir veçhesi de kendi yolunda özgürce yürüyebilecek ve gelişimini, evrimini tamamlayabilecekti. Ancak bu kural içindeki en önemli husus, bu gelişim sürecinde diğerlerine zarar vermemek olmak zorunda idi.Bunun tesisi için İlk Yaratım Uygarlıkları diğerlerini, kendi Gezegenlerinde ve kendi Sistemlerinde koruma ve kollama görevini de üstlendiler.Bu amaçla yaşamın olduğu her Yıldız Sistemine denetleyici etkinlikler ve mekanikler yerleştirdiler.Diğer yaşamlara zarar vermedikleri sürece onlara dokunulmayacak ve hatta onlara, evrimlerinde ters etki yapabileceği düşüncesi ile asla görünülmeyecekti. Bunu uygulamaya koydular.Ancak ne var ki kendi yolunda yürüyen bu Varoluş seviyelerinin bir kısmı, süreç içersinde kendi uygarlıklarını geliştirerek, Yaratımdan gelen kendi özgür iradelerini kullanıp diğerleri üzerinde hakimiyet kurmak istediler.Bu Evrenlerde Karanlığın ve Işığın savaşları olarak adlandırılan büyük yaşam ve hakimiyet savaşlarına neden oldu.Birçok farklı uygarlık ve Gezegen ve hatta Yıldız Sistemleri yok edildi.Uzun süren bu savaşların ardından Sistemler arası örgütlenmeler ile barış yapıldı ve Evrenler, doğal Yaşam Hakkının hiçbir şekilde bozulmaması ve zorla, güç kullanarak hakimiyet kurulmaması ana kuralları çerçevesinde koruma altına alındı...


Bütün bunlar olurken, Samanyolu Galaksisinin en dış kenarında yer alan ve dolayısıylada Evrensel Uygarlıkla geç tanışacak olan Dünya Gezegenimizde neler olmuştu? Evrim nasıl yürümüştü?


Kuşkusuz, Gezegensel Evrimler, bilinen Evrensel yasaların işleyişi ile kendi Varlıklarını bir Sistem dahilinde, Yıldızsal evrimlenmeler ile bir bütünlük içinde oluşturmuşlardır.Öyleki, Evrenin bu uçsuz bucaksız varlığında birçok hassas dengeleri yaratıp, kendi Varlıklarının tekamülü için gerekli uyum ve uyumlamaları yaratmışlardır. Evrenlerin her köşesinde evrim kendi kurallarınca yürümüş, farklı yaşam ortamlarına uygun özgün yaşam ve türlerini de beraberinde geliştirmiştir.Bu yaşam türlerinin, yakın gelecek olarak adlandırabilecek bir zamanda beşer insanlıkça da tanınabileceği düşünülmektedir.


Dünya Gezegenindeki yaşam, bütün beşer insanlığın bildiği altın oran tabir edilen Atmosforik karışım ve Güneş denilen Yıldızın Dünya Gezegenine olan uzaklığının, böylesi bir yaşamı destekleyen Yaratıcı ışınları vasıtasıyla üçte ikisi su olan, burada böylesi bir yaşamı paylaşan Varlıklar için mükemmel bir ortamdır.Dünya Gezegeninin yaşı Bilim İnsanlarınca 4.5 milyar yıl olarak tahmin edilmektedir. Canlı tabir edilen Varlıkların bu Gezegen üzerinde yer alması için birkaç milyar Dünya yılının geçmesi gerekti.Bu süreçte, Dünya Gezegeni, üzerinde canlı yaşamı destekleyecek oluşumları yarattı.Atmosfer ilerleyen zaman içinde canlı yaşamı destekleyecek altın orana kavuştu ve İlk yağmurlarla birlikte su da bu süreç içersinde içinde canlı yaşamı barındırabilecek ve onun oluşmasına izin verebilecek bir yapıya ulaşarak ilk canlılara ev sahipliği yapar hale geldi.İşte ilk canlı yaşam, tek hücreli olarak başlamıştı.Bundan sonrası beşer insanlıkça, gelişen bilim ve kanıtları ile oldukça iyi bilinmektedir. Sudaki tek hücreli Varlığın evrimleşerek çok hücreli üreyebilen bir yapıya kavuşup karaya çıkması ile, karadaki canlı yaşam alabildiğine çeşitlilikle başlamış ve Gezegensel ortamın verileri ışığında evrimini sürdürmüştür.Evrenin sonsuz olasılıkları çerçevesinde bu evrim milyarlarca yıl sürmüş ve halen de sürmeye devam etmektedir...


Beşer türlerin ortaya çıkması son yapılan araştırmalar ışığında bundan milyonlarca yıl öncesine dayanmaktadır ki bunu metafizik bilgilerde en azından 10 milyon yıl öncesinden bu yana beşeriyetin var olduğu söylemi ile destekler mahiyettedir.İ lkinde onlu sayıların üzerinde olan bu beşeriyet türleri yapısal olarak hayvanlardan çok daha gelişmiş ve farklı bir evrim içindeydiler. Onlarla baş edebiliyor ve kendi savunma becerilerini geliştirebiliyorlardı ve hepsinden önemlisi onlardan çok daha hızlı bir şekilde öğreniyor ve türlerinin devamı içgüdüsü ile birbirleriyle güçlü bir iletişim kurabiliyorlardı . Zaman onların en güçlü olan türünün hayatta kalabilmesi için yardımcı oldu.Bu, hayatta kalabilen en güçlü beşer tür üreyerek çoğaldı ve Gezegensel gelişimle birlikte kendi yaşamınıda sürdürebildi.Bu günün modern beşer insanının ilk atası olan bu tür zaman zaman Gezegenin doğal yaşam döngüsü içinde yer alan felaket olarak adlandırılabilecek çok büyük değişimleri yaşadı ve hayatta kalmasını bildi.Bu hayatta kalış, onun belleğine onu her türlü yok edici eylemin korkusunuda yerleştirmişti.İlerleyen zamanda, bu korku onu hem yaşamda tutmuş ama diğer biryandan, hem de gelişim süreci önüne güçlü bir engel örmüştü...



BEŞER KALIP


Beşer insanı yaşadığı milyonlarca yıllık zaman dilimi içinde, kendisinin farkında olmadığı ancak kendi dışında Var Olan Evrenin bir çok etkilerine maruz kalmıştı.Doğası itibarı ile Samanyolu Galaksisinin en dış kenarında yer alan Güneş sistemi, aynı zamanda da Yaratımın en son halkalarından birinde yer almaktaydı.Neden böyle olduğu sorusunun yanıtı, Galaksinin Yaratımı sırasında oluşturulan reaksiyonel "Küçük Patlama" nın kendi doğasında yatmaktaydı.Merkezde olan bu şiddetli patlama, zaman dahil, varlığı vücut bulan her şeyi dışa doğru itti ve bu bütün dengelerin yerine oturmasına kadar bir hayli zaman aldı.İşte bu göreceli zaman, Galaktik Merkeze en yakın olan nesnelliğin Yaratımlarını en önce oluşturma sürecini başlattı.Bu anlamda tedrici bir şekilde yapılanan Yaratım modelleri içinde kaçınılmaz olarak Varlığın da, Evrensel Varoluş kavramı içinde farklılaşması doğdu.Yaratımla karşılaşan İlk olanlar, Bilinçli Enerjiyi, diğer bir anlamıyla da Ruhu ilk tanıyanlar oldu.Böylelikle Yaratılan ilk uygarlık, aynı anda da en gelişmiş uygarlık olarak Evrensel Varoluş sahnesinde yerini almış oldu.


Samanyolu Galaktik Merkezinden yola çıkıldığında Dünya Gezegeninin bulunduğu Güneş Sistemine varmak için tam 26 bin ışık yılı bir süre gerekmektedir. Bu süre Evrensel ölçekte belki bir parça küçük görünebilir, ama başlangıçta olan ve sıfır gelişim düzeyindeki bir uygarlık için bu periyodun çok büyük bir zamanı temsil ettiği, Dünya zamanı ile mukayese edildiğinde çok açık bir şekilde anlaşılabilecektir. Böylece ilk Yaratım Ruhlarının oluşturduğu uygar ve ileri varlıkların Dünya Gezegeni sistemine diğer bir deyişle Güneş sistemine erişmesi tedrici olarak biraz zaman aldı.Onlar ve onlarla birlikte evrimini Galaktik Merkezden uzaklığına bağlı olarak  geliştiren diğerleri, Yeryüzüne ulaştıklarında hem Gezegensel Sistemin gelişimini ve hemde Sistem içindeki Gezegensel yaşam türlerini inceleme ve onlara gelişimlerini teşvik edici anlamda müdahelelerde bulunma olanaklarını elde ettiler.Nihayetinde beşer insanlıkça bilinen Sistem ve Gezegensel yaşamlar yaratılmış oldu.


Kuşkusuz bu Gezegensel yaşamlarda dış müdahele bilinen Evrensel Kurallarca yapılmış, türlerin doğal Evrimsel gelişimleri engellenmeyerek, çeşitlenmesine yardımcı olunmuştur. Sistemde mevcut, halen araştırma safhasındaki ve gün geçtikçe varlık kanıtları ortaya çıkan diğer Gezegenlerdeki yaşamları bir kenara koyup, Yeryüzündeki özgün yaşamlardan biri olan Beşer Varlığın türlerini ve doğal bir ayrılmayla ve veya Evrensel bir müdahele ile en gelişkin tek bir türde vücut bulmasını ele alırsak bu konunun önemi çok daha fazla anlaşılacaktır. Bu Beşer Varlığın Kalıbıdır.


Arkeolojik bulgular, Tarih Öncesi Zaman diye tanımladıkları uzun bir geçmişi betimleyen zamanlardan kalma, çeşitli yerlerde mağara resimleri buldular.Bu resimlerde o devri anlatan bazı figürlerin yanı sıra, resmin yer aldığı gökte ancak bu gün görsel örneklemelerle kavranabilecek bazı çizimlerin, resimlerin olduğunu gördüler.İlk buluntu zamanlarında bu onlara hiçbir şey ifade etmedi, çünki o zamanlar birçok açıdan kısıtlı zamanlardı.Ne oldukları belirsiz, saçma veya hayal ürünü olabilecek imgelemeler diye nitelendirildi ve bu günlere gelindi.Bu günün Bilimsel gelişmeleri ve bulguları vasıtası ile çok daha iyi tanımlanabilen bu resimlerin ve çizimlerin, geçmiş zamanda ilkel olarak kayda geçen ancak hiç de aptal olmayan Atalarımızca ve de gördükleri her şeyi o günlerin acımasız, vahşi doğasında, kendilerinden sonra gelenlere bir hatıra, bir uyarı bırakmak için korunaklı mağara duvarlarına yapıldıkları çok açık bir şekilde anlaşılmıştır.Bu resimlerde olan neydi? Bu resimlerde gökyüzünde tanımlanamayan bazı cisimler vardı ve bunlar tek bir çeşit değildi.Çeşitli ve farklı türlerde oldukları net bir şekilde resmedilmişti...


Bu bize, önyargılı herhangi bir tartışmaya dahi yer bırakmayacak bir şekilde, o zamanlarda, yani Tarih Öncesi diye adlandırılan devirlerde, Güneş Sisteminin ve Dünya Gezegeni dahil Gezegenlerinin, dışarıdan gelen "Yabancı" Uygarlıklarca ziyaret edildiği mesajını vermektedir. Kaldıki gösterilmesinde "sakınca" görülmeyen birçok  buna ilişkin malzeme ve materyalin, Arkeoloji Müzelerinde sergilendiği de ayrıca görülebilecektir.


Bilim İnsanları, milyonlarca yıllık Beşer evriminin içinden sıyrılan Neanderthal insanının, anlaşılmaz bir biçimde aniden, bundan 450 bin yıl öncesinde neden yerleşik düzene geçtiğini ve o zamana kadar geçen sürede başaramadığı, belkide çok daha uzun süreler gerektirebilecek bir evrimsel yapıyı nasıl süratlendirdiğinin yanıtını aramaktadırlar uzun zamandır.Bunu, arada bir kayıp Evrim Halkası olmalı diye açıklamaktadırlar. Oysa yanı başlarındaki Arkeolojik bulgu ve aşikar olan kanıtlara tarafsız ve önyargısız bir anlayışla baktıklarında, kayıp Evrimsel Halkanın nerede olduğunu ve nereden geldiğini çok daha çabuk bir biçimde kavrayıp anlayabilecekler ve bu şimdiye dek tüm Evrensel Varlık açılımlarının önünü tıkayan Dinsel ve İdeolojik kavramların da kimliğine ilişkin gerçekleri olduğu gibi gözler önüne serebilecektir...





./.

(devam edecek)

 

Moderator

#1
BEŞER KALIP


Beşer insanı yaşadığı milyonlarca yıllık zaman dilimi içinde, kendisinin farkında olmadığı ancak kendi dışında Var Olan Evrenin bir çok etkilerine maruz kalmıştı.Doğası itibarı ile Samanyolu Galaksisinin en dış kenarında yer alan Güneş sistemi, aynı zamanda da Yaratımın en son halkalarından birinde yer almaktaydı.Neden böyle olduğu sorusunun yanıtı, Galaksinin Yaratımı sırasında oluşturulan reaksiyonel "Küçük Patlama" nın kendi doğasında yatmaktaydı.Merkezde olan bu şiddetli patlama, zaman dahil, varlığı vücut bulan her şeyi dışa doğru itti ve bu bütün dengelerin yerine oturmasına kadar bir hayli zaman aldı.İşte bu göreceli zaman, Galaktik Merkeze en yakın olan nesnelliğin Yaratımlarını en önce oluşturma sürecini başlattı.Bu anlamda tedrici bir şekilde yapılanan Yaratım modelleri içinde kaçınılmaz olarak Varlığın da, Evrensel Varoluş kavramı içinde farklılaşması doğdu.Yaratımla karşılaşan İlk olanlar, Bilinçli Enerjiyi, diğer bir anlamıyla da Ruhu ilk tanıyanlar oldu.Böylelikle Yaratılan ilk uygarlık, aynı anda da en gelişmiş uygarlık olarak Evrensel Varoluş sahnesinde yerini almış oldu.


Samanyolu Galaktik Merkezinden yola çıkıldığında Dünya Gezegeninin bulunduğu Güneş Sistemine varmak için tam 26 bin ışık yılı bir süre gerekmektedir. Bu süre Evrensel ölçekte belki bir parça küçük görünebilir, ama başlangıçta olan ve sıfır gelişim düzeyindeki bir uygarlık için bu periyodun çok büyük bir zamanı temsil ettiği, Dünya zamanı ile mukayese edildiğinde çok açık bir şekilde anlaşılabilecektir. Böylece ilk Yaratım Ruhlarının oluşturduğu uygar ve ileri varlıkların Dünya Gezegeni sistemine diğer bir deyişle Güneş sistemine erişmesi tedrici olarak biraz zaman aldı.Onlar ve onlarla birlikte evrimini Galaktik Merkezden uzaklığına bağlı olarak  geliştiren diğerleri, Yeryüzüne ulaştıklarında hem Gezegensel Sistemin gelişimini ve hemde Sistem içindeki Gezegensel yaşam türlerini inceleme ve onlara gelişimlerini teşvik edici anlamda müdahelelerde bulunma olanaklarını elde ettiler.Nihayetinde beşer insanlıkça bilinen Sistem ve Gezegensel yaşamlar yaratılmış oldu.


Kuşkusuz bu Gezegensel yaşamlarda dış müdahele bilinen Evrensel Kurallarca yapılmış, türlerin doğal Evrimsel gelişimleri engellenmeyerek, çeşitlenmesine yardımcı olunmuştur. Sistemde mevcut, halen araştırma safhasındaki ve gün geçtikçe varlık kanıtları ortaya çıkan diğer Gezegenlerdeki yaşamları bir kenara koyup, Yeryüzündeki özgün yaşamlardan biri olan Beşer Varlığın türlerini ve doğal bir ayrılmayla ve veya Evrensel bir müdahele ile en gelişkin tek bir türde vücut bulmasını ele alırsak bu konunun önemi çok daha fazla anlaşılacaktır. Bu Beşer Varlığın Kalıbıdır.


Arkeolojik bulgular, Tarih Öncesi Zaman diye tanımladıkları uzun bir geçmişi betimleyen zamanlardan kalma, çeşitli yerlerde mağara resimleri buldular.Bu resimlerde o devri anlatan bazı figürlerin yanı sıra, resmin yer aldığı gökte ancak bu gün görsel örneklemelerle kavranabilecek bazı çizimlerin, resimlerin olduğunu gördüler.İlk buluntu zamanlarında bu onlara hiçbir şey ifade etmedi, çünki o zamanlar birçok açıdan kısıtlı zamanlardı.Ne oldukları belirsiz, saçma veya hayal ürünü olabilecek imgelemeler diye nitelendirildi ve bu günlere gelindi.Bu günün Bilimsel gelişmeleri ve bulguları vasıtası ile çok daha iyi tanımlanabilen bu resimlerin ve çizimlerin, geçmiş zamanda ilkel olarak kayda geçen ancak hiç de aptal olmayan Atalarımızca ve de gördükleri her şeyi o günlerin acımasız, vahşi doğasında, kendilerinden sonra gelenlere bir hatıra, bir uyarı bırakmak için korunaklı mağara duvarlarına yapıldıkları çok açık bir şekilde anlaşılmıştır.Bu resimlerde olan neydi? Bu resimlerde gökyüzünde tanımlanamayan bazı cisimler vardı ve bunlar tek bir çeşit değildi.Çeşitli ve farklı türlerde oldukları net bir şekilde resmedilmişti...


Bu bize, önyargılı herhangi bir tartışmaya dahi yer bırakmayacak bir şekilde, o zamanlarda, yani Tarih Öncesi diye adlandırılan devirlerde, Güneş Sisteminin ve Dünya Gezegeni dahil Gezegenlerinin, dışarıdan gelen "Yabancı" Uygarlıklarca ziyaret edildiği mesajını vermektedir. Kaldıki gösterilmesinde "sakınca" görülmeyen birçok  buna ilişkin malzeme ve materyalin, Arkeoloji Müzelerinde sergilendiği de ayrıca görülebilecektir.


Bilim İnsanları, milyonlarca yıllık Beşer evriminin içinden sıyrılan Neanderthal insanının, anlaşılmaz bir biçimde aniden, bundan 450 bin yıl öncesinde neden yerleşik düzene geçtiğini ve o zamana kadar geçen sürede başaramadığı, belkide çok daha uzun süreler gerektirebilecek bir evrimsel yapıyı nasıl süratlendirdiğinin yanıtını aramaktadırlar uzun zamandır.Bunu, arada bir kayıp Evrim Halkası olmalı diye açıklamaktadırlar. Oysa yanı başlarındaki Arkeolojik bulgu ve aşikar olan kanıtlara tarafsız ve önyargısız bir anlayışla baktıklarında, kayıp Evrimsel Halkanın nerede olduğunu ve nereden geldiğini çok daha çabuk bir biçimde kavrayıp anlayabilecekler ve bu şimdiye dek tüm Evrensel Varlık açılımlarının önünü tıkayan Dinsel ve İdeolojik kavramların da kimliğine ilişkin gerçekleri olduğu gibi gözler önüne serebilecektir...

 

Moderator

#2
BEŞER KALIBA İLK MÜDAHELE  
       

Dünya Gezegenindeki Kadim zamanlarda, gördüklerini ve duyumsayabildikleri ni mağara duvarlarına, taşlara resimleyip, bazılarını yontan ilksel Beşeriyet dışardan, Dünya Gezegeninin dışından gelen "Yabancı" larla karşılaşmış, onlarla kaçınılmaz bir şekilde  etkileşime girmişti.Bu etkileşime kadar her şey yolundaydı, avlanıyorlar, kendilerini koruyabilyorlar ve hayvanlar gibi kümeler halinde yaşıyorlardı.Uzun ömürlü değildiler.Doğanın acımasızlığı ve hayatta kalma mücadelesi onları çok çabuk yıpratıyor ve 40 lı yaşlara bile gelmeden ölüp gidiyorlardı. Ancak en güçlüler hayatta kalabiliyordu. Uzun bir Evrim yolu onları bekliyordu.Ta ki o müdaheleye kadar...


Bundan tam 6.500 ile 7.000 yıl öncesine ait, Orta Doğuda yer alan Sümer Uygarlığı kalıntıları arasında yer alan çivi yazılı tabir edilen, sertleştirilmiş toprak ve seramik tabletlerin deşifre edilmesi ile, adeta bilinen Tarihin, geçmişin yeniden yazılması gerekmişti.Ancak bunun "Modern" okullarda okutulan klasik tarih ve geçmişle yer değiştirmesi hiç de öyle kolay değildi.Bu birçok şeyi, hepsinden önemlisi bugüne kadar doğru kabul edilen bir çok Dinsel öğretiyi, inancı sarsabilir, bulundukları konumdan aşağı indirebilirdi. Elbetki buna müsaade edilemezdi.Beşer İnsanı buna henüz hazır değildi!


Gezegensel ve yaşamsal Evrim süreci içinde birçok Dünya dışı uygarlık bu Gezegeni ziyaret etmiş ve bu uygarlıklar Dünya yaşamını doğrudan etkileyerek, kimi beşeriyetle beraberlik ve işbirlikleri içinde kalıcı, bir çoğu uzaydan bakınca ancak görülebilir olan, Perudaki Nazca düzlüğü resim ve çizimleri, Maya tapınakları ve Mısır Piramitleri vb. gibi birçok kanıt ve uygulama bırakmıştır.Kuşkusuz müdahil olan bu Dünya dışı uygarlıkların hepsi hakkında çok ileri bilgiler olmamasına karşın, en önemli kanıt sayılabilecek husus Dünya Gezegeninde neden tek bir Beşer Asal ırkı olmadığı ve neden bugün bilinen 5 asal ırk olduğu sayılabilir. Bakıldığında bu ırkların her birinin önemli genetik ve fizyolojik farklılıklar taşıdıkları kolayca görülebilinecektir. Ancak, bize Dünya dışı çok önemli bir Uygarlığın Varlığını tartışılmaz bir biçimde sunan bir Uygarlık var ki o bize çok derin kanıt ve izleri, hem de yazılı olarak bırakmıştır.Bu uygarlık Dünya üzerinde tüm yaşam ve inançları etkileyebilecek kadar derin izler bırakan Sümer Uygarlığıdır...


Sümer yazıtları bizi, kendi varlığından çok daha geriye, çok daha uzak zamanlara taşımaktadır.Burada anlatılan, bu Dünya dışı Uygarlıklardan birinin Dünya gezegenine nereden, nasıl ve neden geldiği, ne kadar ömür sürüp, neler yaptığı, orada Tanrı kabul edilerek nasıl yaşadığı, bu Tanrıların kendi aralarındaki ilişkileri, sevgisini, aşkını ve ne kadar hüküm sürdüklerini ve bilinen ve bilinmeyen tarihi de nasıl oluşturduklarıdır. Onlar bu yazıtlara göre "Gökten Gelenler", Sümerce adıyla "Anunnakiler" idi.


Şimdiki zamandan tam 432 bin yıl önce, Anunnakiler, güneş Sisteminin mevcut Gezegenlerine göre farklı ve açılı bir yörüngeye sahip ve her bir yörüngesini Dünya Gezegeni zamanına göre 3.600 yılda bir tamamlayan sistemin 12. Gezegeninden, keşif amacıyla Dünya Gezegenine gelmişlerdi.Geldikleri bu Gezegenin adı Nibiru, Nasa kodlamasına göre 2001 KX76-İxion- Neptün sonrası Kuiper kuşağı denilen kuşakta bulunan yüzlerce irili ufaklı buz gezegeninden biri olarak tanımlanmaktadı r- adlı gezegendi.Ancak Nasanın bu tanımlaması Sümer yazıtlarıyla çakışmamaktadır ve Nasa böyle bir Gezegenin varlığını inkar etmektedir. Oysa binlerce yıllık tabletlerde yazılanlar hiç te öyle dememektedir. Dünyadan 4-5 kat daha iri olan bu Gezegenin yörüngesi 3.600 yılda bir, Dünyanın oldukça yakınından geçerek Dünya üzerinde çok güçlü, çeşitli akışkan med-cezirlere sebep olmakta ve Dünyanın manyetik alanında önemli etkilere neden olmaktadır ki, bu nedenlerin geçmişte bir takım yıkımların da muhtevasını oluşturduğu belirtilmektedir.


Nibirulu gezginlerin, Dünyaya ulaştıklarında karşılaştıkları ilk şey, kendi Gezegenlerindekine çok benzeyen bir yaşamın burada mevcut olduğu idi.Muhtemelen bunu çok daha önce tespit etmişler ve bu yolculuğu düzenlemişlerdi.Buradaki yaşam çok bakir ve vahşi idi.Kaynaklar çok zengindi.Onlar Yeryüzüne bir çok sefer düzenlediler ve Gezegenler arası bir geliş gidiş koridoru oluşturdular.Amaç ları kendi Gezegenlerinde tükenmeye yüz tutan ve önemli teknolojik gelişmelerde kullanılan hayati değerdeki bazı metalleri ve madenleri çıkararak Gezegenlerine taşımaktı.İlk önce, Evrensel yasalar gereği buradaki doğal yaşama ve Beşeriyete dokunmadılar. Sadece istediklerini alacak ve burayı terk edeceklerdi.İ stedikleri madenler arasında birisi vardı ki onlar için hayati önem taşıyordu ve olmazsa olmazdı.O metal Altındı.Bu Altın saf metali, onların bu değerlendirmesinden itibaren Dünya üzerinde oluşmuş ve oluşan bütün uygarlıklarda çok önemli yer tuttu ve bu gün de bu geçerliliğini devam ettirmektedir.Çünki o Tanrıların metaliydi.Tanrı lar ona çok gereksinim duyuyor ve değer verdikleri her bir şeylerini o metal ve bileşiklerinden yapıyor ve yapılmasını istiyorlardı. Peki neydi bu madeni bu kadar kıymetli kılan? Uzay gemilerinde kullandıkları en güçlü bir iletkenmi yoksa daha fazlasımı vardı...


Anunnakiler Altını, sanayi ve teknojideki büyük gelişimlerinin bedeli olarak yaratılan Atmosferlerindeki büyük yırtık ve incelmenin onarımı için kullanıyorlardı .Onlar bu yüksek teknolojileri ile kendilerine daha sağlam, daha uzun ve emniyetli biryaşam sürebilecekleri bir Atmosfer yaratma çabasında idiler.Bunun içinde çok miktarda Altına, yanı sıra da diğer teknolojik madenlere ihtiyaçları vardı.32 bin yıl boyunca Dünya Gezegenine gelip gittiler.Zaman onlar için sorun değildi.Herbir 3.600 yıllık bir Dünya zamanı onlar için bir Nibiru yılı zamanıydı ve Dünyadaki Beşeriyete göre ölümsüzdüler bir anlamda...


Bu zaman içinde Anunnakiler Dünyada geçici üsler yaptılar ve kendi Gezegenlerinden getirdikleri personel aracılığı ile bu çalışmalarına devam ettiler.Ancak, bu çalışmalar çok yorucu ve zahmetliydi.Özellikle de Altının çıkarılıp işlenmesinde mekanikten daha çok el emeği çalışması gerekiyordu. Zamanla Nibiru personeli bu çalışmalardan sıkıldı, yıprandı ve kendilerini oraya getiren uzay gemisinin komutanından bu durumun değiştirilerek sorunlarına bir çözüm bulunulmasını istediler.Komutan bu talebi karşılabilecek yeterli İnsan gücünün ellerinde olmadığını ve Nibirudan buraya bu amaçla personel sevki yapılmasının bazı nedenlerden dolayı çok zor olduğunu, bu koşullarda olanla yetinilmesini onlara önererek bir başka düşünceleri olup olmadığını sordu.Aldığı yanıt ise hayli düşündürücü idi.Bu yanıt çevrelerinde kol gezen vahşi Dünya Beşeriyetinin bu işler için kullanılmasıydı...


Komutan, bundan tam 400 bin yıl önce neden olmasın diyerek, Dünyaya gelişlerinin 32.000 inci yılında çok önemli bir karar verip, önemli Altın madenleri ile birlikte Afrika kıtasının göbeğinde yer alan Dünya Gezegeni Beşeriyetinin ıslah edilerek Altın madenlerinde çalışmasını sağlamaya çalışacaktı.Bu kararını Nibiru Gezegeni başkanına, Anuya bildirdi ve onun onayını ve kendisine bu konuda yardımcı olabilecek bir uzman talep etti.Anunun onayı ile  bu konularda yetkin bir uzman, bir tıp doktoru ve genetikçi, Komutana ve diğer Anunnaki personeline yardım etmek için gönderildi ve çalışmalara başladılar.


Eğitim çalışmaları meyvesini vermiş ve Dünya Beşeri önemli ölçüde ıslah edilmiş ve Altın madenlerinde çalıştırılmaya başlanmıştı.Bu eğitimin bir parçası olarak, her iki türün farklı genetik yapısının suni döllenme ile yapılan doğumları ile Anunnakili kadın personelin işe katılımı sağlanmış ve böylesi zahmetli ve zorlu bir çalışma uzun bin yıllar boyunca sürdürülmüştü.İşte bilim İnsanlarının Neanderthal Beşer için aradıkları kayıp halkalardan biri burada, tam bu noktada tecelli etmekteydi.Beşeriyet süratle medenileşerek yerleşik bir hale gelmeye, çeşitli el aletleri yapar ve kullanır duruma ulaşmaya başlamıştı.Ancak bu yeni yaratılan melez ırk kısır olmuştu ve ömürleri de uzamamıştı.Çok kısa zamanda ölüyorlar ve yeniden doğumlar yapılması gerekiyordu ve bu görev de yine Anunnakili kadın personele düşüyordu ki bu çok zahmetli ve bir o kadar da yorucu iş çok büyük bir hoşnutsuzluk yaratıyordu.Bu kısır döngünün bir şekilde kırılarak daha akıllı ve uzun ömürlü, çalışkan, aynı zamandada munis, varlığını hiç sorgulamayacak bir başka Yaratım yapılmalıydı ama nasıl?..


İşte yukarıda bu anlatılan Dünya Beşer kalıbına bilinebilen ilk müdahele idi ve bu aynı zamanda da bir Evrensel Kuralın, Yasanın da ihlal edilişiydi.Bu yasa "Türlerin Doğal Evrimine doğrudan müdahele edilmemesi" idi.Herşey bu ilk müdaheleden sonra çok dramatik bir şekilde gelişti ve bunu diğerleri takip etti...

 

Moderator

#3
BEŞER KALIBA İKİNCİ MÜDAHELE


Beşer Kalıba bu bilinebilen ilk müdahelenin ardından Anunnakiler, her ne kadar Gezegenin ıslah ettikleri bu Beşer varlıkları ile çalışmalarına Dünya zamanı ile uzun bir zaman devam etmiş iseler de, taleplerine çok daha fazla yanıt verebilecek ve kendilerinden olmayacak, daha akıllı bir Varlığın arayışında idiler.


Çözüm yine Dünya Gezegeni Beşer Kalıbına müdahele etmekten geçiyordu ve bu durumda başka bir seçenekleri yoktu.Hem Dünya Gezegeni üzerinde bulundukları bu süre içinde Nibiru teknolojileri ve genetik bilimleri de hayli ilerlemişti.Dünya Gezegeni üzerinde konuşlanan Anunnaki ileri gelenleri konuyu enine boyuna tartışmak için Nibiru Gezegeni yönetim konseyini toplantıya çağırdılar. Anunun başkanlığında konsey Nibiruda  toplanarak konuyu tartıştı ve konsey, bütün olasılıkları ve diğer ileri uygarlıklarla ilişkileri de gözden geçirip, Evrensel yasaları da göz önüne alarak, Dünya Gezegeni Beşer Kalıbına ikinci bir kez, bu defa genetik olarak müdahele etme kararını verdi...


Dünya Gezegeninde bulundukları, Dünya yıllarına göre çok uzun ancak Nibiru yıllarına göre çok daha kısa olan bu zaman içinde Nibirulu öncüler, Gezegene alışmışlar ve yaşamlarını sürdürebilecek, Gezegende mevcut doğal malzemelerin kullanımı ile tesisler ve binalar yapmışlardı.Bu tesislerde yaşamlarını, çalışmak ve ıslah ettikleri Beşer varlığı çalıştırmak zorunda oldukları zamanlar dışında, çok daha konforlu devam ettirebilmek ve özellikle çeşitli hizmet gereksinimlerini sağlayabilecek ve tabii ki en önemlisi her dediklerini anlayabilecek ve akıl ve mantık yoluyla çözümler üretebilecek, kendileri gibi, en azından onlara benzeyen bir "hizmetkarlar" bir anlamda bir "müritler" topluluğunun yaratılması gerektiğine inanmaya başlamışlardı.Ve bu anlayışın Dünya Gezegenindeki Anunnakilerce geniş bir destek bulması ile de bu Plan yürürlüğe konuldu. Dünya Beşerine ikinci bir müdahele artık fiilen başlatılabilirdi.Üstelik bu müdahele genetik temelde ve Evrimi kolaylaştırıp, Dünya Gezegeni Beşerinden Evrensel bir İnsan yaratma projesi olduğu anlamıyla "Doğal Evrime müdahele etmeme" kuralına da ters düşmemekte ve Evrimi geliştirici yönüyle de destek bulmaktaydı...


Yıl Dünya zamanıyla günümüzden tam 115.000 yıl öncesiydi.Anunnakile r, aynı zamanda Nibiru Gezegeninin başkanı olan Anunun oğlu ve bir Bilim adamı olan Enkinin komutası altında çalışmalarına ve Altın üretmeye devam ediyorlardı.Gü ney doğu Afrikada, Abzuda (Etiopya) ve yerleşke konumu gereği her türlü şey için çok uygun olan münbit Mezopotamya ovasında yerleşmişlerdi.Altın Afrikadan çıkarılıyor ve Mezopotomyada işlenerek oradan Uzay Gemileri aracılığı ile Nibiruya gönderiliyordu. Mezopotomyada çok ileri bir yerleşim oluşturmuşlardı.Çok katlı ve üzerlerinde Uzay gemilerinin inip kalkabileceği çok büyük binalar, "Tapınaklar" inşa etmişlerdi.Enki, nehirlerin taşkınlarını engellemek ve beslenebilecekleri, birçoğunu Nibirudan getirdikleri buğday dahil, birçok ürün ve meyveleri yetiştirebilmek için çok geniş su bentleri inşa ettirmişti.Her türlü işlerinde yardımcıları, yetersiz olmalarına rağmen ıslah edilmiş ve artık  onları "Tanrılar" olarak gören Beşer varlığıydı.Ancak, gelişmiş ve çok daha fazlasına gereksinim duyuyorlardı...


Enki, Nibiru Konseyinin kararını hayata geçirebilmek için Anunun onayını ve yardımını istedi.Dünya Beşerinin genetiğinin değiştirilmesi ve DNA larının yeniden organize edilebilmesi için bu konunun uzmanı çok iyi bir "Genetik Bilimci"sine gereksinim vardı.Ve bu, Anunun kızı, Enkinin kızkardeşi olan Ninmah (Büyük Hanım) dı.O bir Bilim İnsanı ve genetik tıp uzmanıydı. Anu onu sorunları çözmesi için Enkiye, Dünya Gezegenine gönderdi.Ancak Dünya Beşerine yapılacak olan bu müdahelede yanıtlanması gereken bir sorun vardı ki hepsinden önemliydi.Ninmah bunu Enkiye anlattı.Her ne kadar iki farklı Beşer türün, Dünya ve Nibiru Gezegeni Beşer türlerinin "Kromozom" yapıları birbirini tam olarak tutmasa da bu genetik olarak halledilebilirdi ama Dünya Beşerinin suret olarak onlara benzemesi ve genetiğin, DNA nın Anunnakilerin tüm özellikleri ile yapılandırılması , suret her ne ise de, diğer bazı özellikler vardı ki bu onların bütün saygınlığını ve hatta "Tanrı" imajlarını yıkabilirdi, bu, "ölümsüzlük" geni idi.Bunun da DNA da kotlanması ile Dünya Beşerinin onlardan bir farkı kalmayacaktı. Bu da onları kurdukları Plan ve amaçlarından geriye düşürecekti...


Enki ve Ninmah ve Dünya Gezegeninde konuşlanan Anunnaki ileri gelenleri konuyu Anuya taşıdılar ve ne yapmaları gerektiği konusunda bir karara varamadıklarını , ayrıca bu kararı tek başlarına alamayacakları nı Anuya bildirerek bir çözüm önerisi istediler.Anu, Nibiru Konseyini toplayarak sorunu taşıdı ve bir karar istedi ve onlar kararlarını verdiler...Dünya gezegeni Beşerinin DNA özellikleri Anunnakilerle birleştirilecek ve suret olarak Anunnakilere daha çok benzeyecekler ancak, ölümsüzlük kodu DNA dan çıkarılacak ve onun yerine, Dünya zamanına göre uzun sayılabilecek kadar bir yıl "ömür" geni olarak programa ilave edilecekti.Diğer bazı özellikler ise tam bir DNA iplikçiği sayısı olarak verilmeyecek ve ayrıca sınırlanacaktı. Karar buydu.Karar Dünya Gezegenine, Enki ve Ninmaha ve buradaki Anunnaki ileri gelenlerine iletildi.Artı k Yaratım ve ikinci, ana müdahele yapılabilirdi...


Yıl, şimdiden 112.360 yıl önceydi.Afrika, Abzuda (Etiopya) Genetik yeniden Yaratım için bütün hazırlıklar tamamlanmış ve çok gelişmiş bir laboratuar kurulmuştu.Ninmah, gerekli ekip ve ekipmanı Nibirudan getirtmiş ve Yaratım için artık hazırdı.İki farklı kromozom yapısına sahip türün, Beşerin DNA ları burada işlenerek, tamamen laboratuar ortamında yeni bir model, yeni bir "Tür" yaratılacaktı. Denemeler başladı ve en uygun model yaratılıncaya kadar birkaç başarısız deneyim olmuş ancak en sonunda istenilen vasıflara tamamen sahip, Dünya Gezegeni Beşeriyetinin gerçek atası olan ve ilk gerçek "Homo Sapiens" yaratılmıştı.Yaratıcıları ona "Adem" adını verdiler.Ve onu eğitime aldılar.Enki ve Ninmah yaşama ve bilime dair diğerlerinin bilmediği ne varsa ona öğrettiler, onu özel olarak yetiştirip Mezopotamyadaki özel yerleşimlerinin bulunduğu "Aden" bahçesinde görevlendirdiler.


Adem burada "Tanrılar" ının, onun yaratıcılarının hizmetindeydi ve gününün çoğu bahçede, bahçe bakımıyla geçiyordu, bu hizmetten ötürü çok mutlu ancak çok yalnızdı, hiç arkadaşı yoktu.Adem "Tanrılar"ına baktığında onların her birinin arkadaşları olduğunu gördü ve onlar yalnız değillerdi, hep beraber mutlu bir şekilde yaşıyorlardı.Kendisinin neden yalnız olduğuna bir anlam veremedi ve konuyu Enkiye açtı.Enki onu haklı bularak Ninmah ile görüştü ve ona bir arkadaş, bir "eş" yaratmak gerektiğine karar verdiler, ancak şimdilik, bu "deney"in henüz hazır olmadığı kanaati ile cinsellik bilgisi onlardan saklanmalıydı...


Ademe bir eş yaratmak, onu yaratmaktan çok daha kolay olacaktı ve bu Ninmah için çok daha basit bir işlemdi.Laboratuvarda Ademden bir kemik iliği aldılar ve ondan dişi bir klon yaptılar.Bu dişi Klona "Havva" adını verdiler.Tüm özellikleri Adem gibiydi ve ona çok benziyordu.Bu Yaratım için Adem "Tanrılar"ına sonsuz şukranlarını sunmuştu ve artık bir arkadaşı vardı.Adende "Tanrılar"ın hizmetini beraber görüyorlardı ve çok mutlu idiler.Günlerin, zamanın burada nasıl geçtiğini ve bu gördüklerinin dışında başka bir yaşam ve başka bir Dünya olup olmadığını bilmiyorlardı , bütün varlıklarını "Tanrılar"ına adamışlardı...


./.

(devam edecek)
 

Moderator

#4
ADENDEN ÇIKIŞ

Anunnakiler her zamanki olağan işlerine devam ediyorlar ve hala ıslah edilmiş Beşer varlığı ile hizmetlerini gördürüyorlardı. Ademin Yaratılmasından itibaren neredeyse iki buçuk "sar" (sar: Nibiru yıl birimi, Dünya zamanıyla 3.600 yıl) geçmiş ama Adem deneyinin bekası konusunda, deneyin ne şekle döndüreleceği ve nasıl daha fazla bu deneyden yararlanılabileceği ve bundan sonra artık ne yapılacağı hususunda da kesin bir karar verilmemişti.Bu ara işlerin çok uzaması ve dağılması nedeniyle Anu Enkinin üvey kardeşi Enlili, Enkiye yardım edip işleri toparlayabilmesi için Dünya Gezegenine göndermişti ve Enlil oldukça kurallara bağlı birisiydi.Enlil Adem ve Havvanın cinselliği öğrenmelerine şiddetle karşı çıkıyor ve Beşer İnsanının bunu kaldıramıyacağını düşünüyordu.Durum bu şekilde bir müddet daha gitmeliydi Enki artık Adene sık sık gelip kalmıyor ve daha çok vaktini Abzuda, işin başında geçiriyordu.  Enlil ise her iki tarafı da ziyaret edip kuralları sıkı sıkıya uygulayarak, daha verimli bir çalışma ile buradaki görevlerinin en kısa zamanda bitirilmesi için çalışmaların hızlandırılmasını istiyordu.

Ancak, Enkinin Adeni ziyaret ettiği günlerden bir gün Adem ve Havva onunla olmaktan ve ona hizmetten çok mutlu olduklarını dile getirdiklerinde Enki, durumlarına üzülerek, sonuçları ne olursa olsun, onlara cinsellik bilgisini vermeye karar verdi.Ve bu bilgiyi onlara verdi.O günden sonra olanlar oldu ve Enlil, onların kendisinden utandıklarını gördüğünde cinselliği öğrenmiş olduklarını anladı ve çok kızdı.Bunu Enkinin yaptığını anlamıştı, çünki Yaratıcılardan biri olarak ondan başkası bu bilgileri vermeye muktedir değildi.Enki ile hesaplaşmasını daha sonraya erteleyerek, bunu yaptıkları için Adem ve Havvayı Adenden, Adenin bakımından ve kendi hizmetinden çıkardı.Ve onlara bundan sonra tek başlarına olduklarını, Adendeki korumanın artık üzerlerinde olmayacağını ve dış Dünyanın yoksunlukları yla mücadele etmek zorunda kalarak çocuk yapıp çoğalacaklarını ve geçinebilmek ve yaşayabilmek için zorlu bir mücadelenin onları beklediğini söyleyerek, bir başka anlamda Enkiden bu şekilde öç alarak, onları Adenden ve "Tanrılar" ın hizmetinden kovdu.Adem ile Havva ne kadar yalvardıysalar da boşaydı.Enlil kararını vermişti bir kere, geri dönüş yoktu.Adem bir şekilde Enkiye haber uçurdu."Tanrı"sının kendisine yardım etmesini ve bu zor durumdan kendisini kurtarmasını istedi.Enki gerekli ve yeterli güvenceyi vererek, korumasının her zaman onların üzerinde olacağına ve soylarının çoğalıp Yerüzünde yer, yurt sahibi olabilmeleri için her türlü tedbiri alıp, yardımı yapacağına dair Ademe söz verdi, çünki Enki, Ademi adeta bir oğul gibi görmekte ve öyle de sevmekteydi. Ve ilerleyen zamanlarda Enkinin bu sözünün arkasında ne kadar ciddi durduğunun kanıtları daha açık bir şekilde görülecekti.

Adem ile Havvanın Adenden çıkışları, günümüzden hemen hemen 104.560 yıl önce idi ve o yıl Ademin oğlu Şit doğdu.Bu ilk Homo Sapiensin, ilk modern Beşer İnsanının doğumuydu ve bu doğumu uzun Dünya yılları sonra Ademin ikinci oğlu Enoşun doğumu izledi ve Beşer İnsan varlığı artık yer yüzünde tutunmuş ve soyunu devem ettirebilmek için çoğalmaya başlamıştı. O günden sonra Yeryüzünde çoğaldılar ve bütün kıtalara yayıldılar, yer, yurt sahibi oldular, modern Bilim onlara Cro-Magnonlar adını verdi. Ve Tarih kitaplarına böyle yerleştirdi...



BÜYÜK TUFAN

Beşer İnsanı Adenden çıkışından sonra, Enkinin himayesinde çoğalmış ve çok güçlenmişti.O günlerde Beşer İnsanın kızlarının güzelliği Anunnakileri cezbetmiş ve Enkinin kesin kurallarına rağmen, onlardan kendilerine eşler almışlardı.Ve onların birleşmelerinden doğan ırk çok daha iri yapılı ve uzun boyluydu, adeta devasa ölçüde idiler.Beşer kadınları bu doğumlarda çok zorlanıyor ve bir çoğu da doğuramadan çocuğu ile birlikte ölüyordu.Buna rağmen sağ kalabilenler oldukça çoğalabildi ve kendilerine uygun yapılar yaparak çeşitli medeniyetler oluşturdular ve daha sonra, doğal seçilim gereği, geçmişin tozlu sahnesinden yavaşça silinerek yerlerini tamamiyle katışıksız Adem neslinin egemenliğine bıraktılar.Ademin soyu çoğalarak, geçen uzun bin yıllarda bir çok medeniyetler oluşturdu.Onlar artık her taraftaydılar. Her ne kadar çok Tanrıları var ise de bu soyun önemli bir bölümü Tek Tanrıyı benimsemişti ve geçmişin sisli görünüşü ardında bu inanç, bu günün Dini inançlarına da büyük ölçüde ışık tutacak, onların Kutsal Kitaplarının da temelini atacaktı...

 

Bu arada Anunnakiler de durumdan oldukça memnundular, çoğalan Adem nesli kendilerinin benzeri ve akıllı varlıklar olarak çok daha fazla işe yarıyor ve Tanrılarına tüm hizmetleri yerine getiriyorlardı .Enlil de bu hizmetlerin ve inançlarının karşılığında Ademi affetmişti. Onlar da çoğalmışlar ve aileleri genişlemişti.Enki ve ailesi daha çok batıya, Abzu ve Mısır bölgesine bakıyor, Enlil ve ailesi ise Mezopotomya ile orta doğuya ve doğuya bakıyordu.Zamanla bu ayrılık güçlerde de ayrılığı getirdi ve Tanrılar bölündü.Her bölgenin Tanrısı kendi hükümranlığı altındaki bölgede tanınıyor ve anılıyor, diğer bölgelerde ise pek hükmü bulunmuyordu. Süreç içinde Beşer İnsanları ile ittifaklar oluşturdular ve ilk güçlü Krallıkların temeli atıldı.Beşer İnsanın en güçlülerinden Krallar seçtiler.Artık Tanrılar mevcudiyetlerini Krallar aracılığı ile tebalarına gösterir olmuşlardı.Krallar Tanrıların vekili durumundaydılar ve onların sözünden çıkmıyorlardı.Beşer İnsanının her gün biraz daha gelişmesi ile, giderek biraz daha kabuğuna çekilen bu Tanrılar Kral ile aralarında da, kendilerine hizmet amaçlı bir çok gizli bilgiyi öğrettikleri bir Ruhban sınıf yaratarak, onların aracılığı ile bu bilgi iletişimine girdiler. Böylece,Tanrı ile ilişkiler kuralları yaratılmış ve ilk Dinlerinde temeli atılır olmuştu...

 

İşte bu, zamanla güçlenen Krallıkların topraklarını ve hükümranlıklarını geliştirmek için birbirlerine savaş ilan etmelerine sebep oldu, aslında bu "Tanrıların" güç ve hakimiyetlerini genişletme arzusuydu.Herbir "Tanrı" kendi bölgesinin dışındaki bölgelerde de tanınmak ve saygı görmek istiyordu.Din savaşları uzun bin yıllar boyunca sürdü.Kurulan bir çok uygarlık gerek savaşlar gerekse de bazı doğal afetler sonucu yıkıldı, onları yenileri takip etti ve kurulan her yeni uygarlık ise ahlaken eskisini aratır olmuştu.

 

Ademin vücut buluşundan yaklaşık olarak 29.000 yıl sonra, yani günümüzden 75.000 yıl kadar önce Dünya Gezegeni bir Buzul Çağına girmişti.Bu bütün Gezegeni etkilemiş ve güçlü olanın ayakta kalacağı bir dönem başlamıştı.Adem soyu ve Anunnakiler bu zamanları karşılıklı etkileşim ve ilişki içinde geçirdiler.Ancak, yolunda gitmeyen bazı şeyler vardı.Enki, kurallarının çiğnenmiş olmasından hoşnut değildi.Anunnakiler Beşer İnsanın kızları ile evleniyorlar ve onlardan çocuklar ediniyorlardı .Bu her iki Beşer tür arasındaki ilişkiler giderek karmaşıklaşıyor, ve bir zamanlar kurulabilecek böylesi bir ilişkinin cezası her iki taraf için ölüm olmuş olmasına rağmen, artık bu uygulanmıyor ve bir başıboşluktur gidiyordu.Enkinin bu konuda fazla ses çıkarmamasına karşın Enlil bu Adem oğul ve kızlarının çok ileri gittiğini düşünüyor ve şiddetle cezalandırılmaları gerektiğini söylüyordu, doğal olarak bundan Anunnakiler de nasibini alacaktı.

Bu cezalandırmalara doğanınmı yoksa Enlilin bilinmeyen herhangi bir yaptırım uygulamasının mı neden olduğu belli olmayan bir şekilde, Dünyadaki buzul çağı birden güçlü bir küresel ısınma ile bundan 13.000 yıl önce sona erecekti.Buzul çağı yaklaşık 62.000 Dünya yılı sürmüştü.Isınan Kutup Buzulları, özellikle Antartikanın buzul kütlesi ani bir kayma ile kütlesel olarak okyanuslara karışacaktı ve bu diğer kaymalarla birleşerek çok büyük, binlerce metrelik Küresel bir su seviyesi artışına neden olacak, bütün Yeryüzü tamamen sular altında kalacak ve bunun bitmesi, suların geri çekilmesi aylarca sürecek, bundan hiçbir yaşam kurtulamayacaktı .Ve, ne var ki bunu Anunnakiler bilmekteydiler. Gelişmiş uzay teknolojileri ile Dünya Gezegeninin her durumunu yakından takip eden Anunnakiler, bu Küresel felaket tarihini kesin olarak saptamışlardı.Bu, Enkinin düşündüğü cezalandırma için çok büyük bir fırsattı ve Adem soyunun yaratılmasındaki olumlu kararından dolayı pişmanlık duyuyordu.Enkiyi, Anunnaki ileri gelenlerini ve kendi ailelerini toplantıya çağırdı ve toplantıdan bu durumun kesinlikle Adem soyuna haber verilmemesi ve onların kurtarılmaması , kurtulmalarına da yardım edilmemesi, günahkar ve asi ve kuralsız olarak tanımladığı, yarattıkları bu neslin tamamen Yeryüzünden silinmesi gerektiği kararını oy birliği ile aldırdı.Herkese, bunu son ana kadar sır olarak saklayıp onlara haber vermeyeceğine dair yemin ettirdi ve söz aldı.Hüküm verilmişti.Adem soyu kaderine terk edilecek ve tamamen yok olacaktı...

Bütün bunlar olurken, Adem oğulları, nesli günlük yaşam gaileleri içinde varlıklarını sürdürüyor ve hiçbir şeyden bilgileri olmadan kaygısız olarak alışkanlıklarını devam ettiriyordu.

Nuhun babası Lemek, Metuşelahın oğlu ve Metuşelah ise Ademin, ilk oğlu Şitten sonraki ikinci oğlu olan ve Tanrısının izinden hiçbir zaman ayrılmayan Enoşun birkaç kuşak ötedeki torunu Hanokun oğluydu.Ve Nuh bundan 13.600 yıl önce doğmuş, büyük tufan sırasında yaklaşık 600 yaşında idi.Nuh, Enkinin babasına verdiği söz nedeni ile onun tarafından, inançlı neslin devamı için korunup kollanmaktaydı ve Enkinin çok yakınında olan birisiydi.Acaba Enki,bu çok büyük ve önemli olayı Nuha haber vererek, Enlile verdiği sözü kıracak ve ettiği yemini bozacakmıydı?

Ve öyle oldu.Enki gizlice oğlu gibi sevdiği Nuhu yanına çağırdı ve ona bütün olup bitenleri ve olacak olan Büyük Tufanı haber verdi.Ve ondan ölçülerini ve şeklini verdiği bir plan dahilinde bir gemi yapmasını istedi.O gemiye her varlığın, Büyük Tufandan sonraki neslinin devam ettirilebilmesi için, tohumları belirli bir sistem dahilinde yerleştirilecek ve geminin aylarca suyun altında kalmasına rağmen bunlar bozulmayacak şekilde düzenlenecekti. Nuh bütün denilenleri büyük bir gizlilik içinde yerine getirdi, bundan inanan çok yakınları dışındaki kimsenin haberi olmadı.Bütün hazırlıklar bitirilmişti ve kesin gün bekleniyordu ve Nuh Enkiye o günün geldiğini nasıl anlayacağını sorduğunda Enki ona, Tanrıların Ateş saçan arabalarına binerek çok büyük ve gök gürlemesini andıran gürültülerle göğe yükselecekleri ve kendisinin de orada olacağı bir yeri işaret etti ve gözlerini oradan ayırmamasını tembihledi.Bu olduğunda o da yakınları ile birlikte süratle gemiye gidecek ve geminin bütün kapılarını kapatacak ve su almamasını sağlayacaktı.

Sonunda beklenen olmuş, Tanrılar gök arabalarına binerek büyük bir gürültüyle ve ateş saçarak göğe yükselmişlerdi.Bu Nuhun işareti idi ve o da yakınları ile gemisine bindi ve kapılarını kapattı.Bir müddet sonra, bütün Yeryüzünü kaplayacak olan şiddetli bir su dalgasıyla yukarı doğru fırlatıldı gemi.Gemidekiler sarsıntının şiddeti ile kendilerinden geçmiş, sadece dudaklarındaki tek umut sözcüğü olan "Tanrı"larına kendilerini kurtarması için yakarmaktaydı lar.Artık aylarca sürecek bir sallantı ve bekleyiş başlamıştı.Peki, Nuhun Gemisinde bütün bunlar olurken, acaba Tanrıların Gök arabalarında neler olmaktaydı?

4.500 yıl öncesine kayıtlanıp deşifre edilen Sümer yazıtları, Tanrıların Dünya yörüngesindeki uzay gemilerinden bu korkunç olayı izleyip ağlaştıklarından ve özellikle genetik tıp uzmanı Ninmahın "Bütün Yarattıklarım yok oldu" diye ağlayarak feryat ettiğinden bahsetmektedir. Evet Enlil dahil "Tanrılar" çok üzgündürler.Bunca yıllar boyu beraber birçok şeyi paylaştıkları ve ıslah edip yeniden yarattıkları Beşer insanının yokoluşuna tanıklık etmiş ve onları kurtarmak için hiçbirşey yapmamışlardı.Üzgündüler.

Aylarca süren kaos boyunca yörüngede kalmak onları da hayli yormuştu.Taze yiyecek ve suya hasret kalmışlardı.Bir an önce bu kaosun bitmesi için yol gözlüyorlardı ve nihayetinde sular alçalmaya başlamıştı ve ilk karalar görünmüştü.İlk görünen Ararat, bu günki bilinen adıyla Ağrı dağı idi.Geçmişte uçuş yönü için mihenk noktası olarak tespit ettikleri Ağrı dağı zirveleri, yıkılan uygarlık anıtları üzerinde yeniden yapılanmanın güvenli bir umudu olarak yükseliyordu. Oraya doğru hareket ettiler, nihayet yeniden taze yiyecek ve suya kavuşacaklardı...

Nuh, çalkantıların önemli ölçüde durması ile Geminin sarsılmasının azalmasını takiben Gemiden dışarı çıktı.Nihayet doğal ve temiz bir hava almıştı.Yanındakilerle birlikte sevinçle yakınlarındaki kara parçasını gördüler ve oraya doğru yöneldiler.Kurtulmuşlardı.Ağrı dağının zirvelerine geldiklerinde, hepsine yetecek ve şimdilik hayvan besleyebilecekleri kadar bir alanın mevcut olduğunu gördüler.Getirdikleri evcil ilk hayvanlardan birini "Tanrı"larına kurban ettiler.Artık hayvanlarını çoğaltabilirlerdi. Zirveden çevreye baktıklarında sudan başka hiçbirşey göremediler.Gö kte Güneş pırıl pırıldı, havada hiç bulut yoktu ancak, Güneş gibi parlayan bir şeylerin yaklaştığını gördüler.Yoksa Tanrıları geri mi dönüyordu?

Anunnakiler Ağrıya indiklerinde hayretle bazı Beşer İnsanının sağ kalmış olduğunu gördüler ve birbirlerine soru sorarcasına baktılar.Bunu kim yapmıştı, aralarında bir ihbarcı mı vardı? Enlil, kızmış ve bunu kardeşi Enkiden başkasının yapamayacağını bildiğinden onun yanına giderek bunun nedenini sormuştu.Enki, Dünya Gezegeninde işlerinin henüz daha bitmediği ve Beşer İnsanına ileride çok ihtiyaçları olacağını ve üstelik kurtarılanları n inançlı, ahlaklı ve dürüst kişiler olduğunu söyleyerek Enlili ikna etti.Zaten Enlilde aldırdığı bu "toplu yok oluşa müdahele etmeme kararı"ndan dolayı oldukça üzülmüştü.Kendi elleriyle yarattıklarını ölüme terk etmişlerdi.Enki, Nuhu ve eşini ellerinden tutarak Enlilin yanına götürdü ve Enlilin önünde diz çökmelerini ve ondan kendilerini bağışlamasını istemelerini söyledi.Böyle yaptılar.Enlil onları ve onların yakınlarını da alınlarına dokunarak kutsadı ve affetti ve orada ayrıcalıklı olarak Nuh ve eşine ölümsüzlüğü bahşettiğini bildirdi.Daha sonra Nuhun hazırladığı, mevcut şartlara göre menüsü oldukça zengin bir sofraya geçtiler.Tanrı lar, Beşer insanı ile barışmış ve onları geçmişte kalan günahlarından dolayı affetmişti...
 
./.
(Devam edecek)

(Not: Değerli okur ve Grup üyeleri, bir süredir devam eden VAROLUŞ VE AMACI yazı dizisine, Kardeşimin böbrek nakli ameliyatı olması ve onunla bir zaman ilgilenmem gerektiğinden takriben bir hafta kadar ara vereceğim.Daha sonra dizi kaldığı yerden devam edecektir.
Hepinize farkındalığın arı anlayışıyla sevgi ve huzur dilerim....Sü leyman Kaya)



Sevgili Süleyman Kaya'ya teşekür ederim ve kardeşi içinde acil şifalar diliyorum ve sevgilerimi yolluyorum...