Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

küçük bir öykü...

Başlatan hnd, 01 Kasım 2009, 02:11:44

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

hnd

Başkaları...

Bir  resmin parçasıyım, elimde parçası olduğum resmin daha küçük bir kopyası ,bir de ayna, içinde bulunduğum dev resimde görebildiğim herkes öyle ve en azından görünen katında. Aynaya bakıyoruz, senelerdir kendi yüzümüzü görüyoruz ,sıkılmış olan çok, resmin içinde biri şöyle diyor: "Kendine bakarken başkasını görmektir, aynada birisiyle göz göze gelmektir aşk..." Bu sıkıntıdan kurtulmak için, "Evet, aşk! " diye parıldıyor bir sürü göz, başka gözlere bakıyor ve yine sadece kendilerini görüyorlar, sıkıntı yine geçmiyor. Kovalayanlar, kovalananlar...Geçin beni. Pas!... Ve bir  "t"  ekleyip son sözüme bir dilden başka bir dile,  bir zamandan başka bir zamana geçiyorum: " the past".  En sıradan halimle banyoda dişlerimi fırçalarken aynada onunla göz göze gelişimi hatırlıyorum, o halimi bile seviyor, bir benzerliğimiz var, komik insanlık hallerimize gülüyoruz hep. Dönüp gözlerinden öpüyorum, çapaklı ve biraz şiş, o halini bile seviyorum, saydam bir hali var, su gibi, sanki 4'te 3'ümü o oluştuyor. O kadar basit ki sevmek. "The Simple Past " . Kovalamacasız  hallerimizin banyosundan çıkıp tekrar resme bakıyorum.   "Başkaları, cehennemdir!" diye bağırıyor bunalmış  biri. Resimde olmak istemiyor, çıkamıyor da. Acıyan, küçümseyen bakışlar battığını görüyorum bedenine. Umursamıyor ama içinde zehir gibi bir acı, kendini unutmanın binbir türlü yoluna bakıyor, tatlı birşeyler arıyor etrafında, tatlı bir uyku, tatlı bir içki, tatlı bir yalan. Oysa kendisi bir bal üreten. "Çiçekli bir kumaşın üstünde dolanan arının tekisin sen, yine de kendini kandırmaya devam et istersen" diyor yanından geçen tonton bir amca, amcaya likör ikram ettiğini görüyorum. "Acınacak bir şey yok ortada ey bakışlar! Bir şey öğreniyoruz şurda birbirimizden! " diyor amcanın içsesi. Bakışlarında duyuyorum. Aynada kendime bakıyorum tekrar. Kendimden başka bir şey görmüyorum. Sıkıcıyım o an. Resme çeviriyorum tekrar başımı..  Hep pastel renklerle boyadığım, silik figürlerle, şekilsiz renk kümelerinin birbirine girdiği resimde yeni konturlerle çizilmiş yeni figürler var. Uzay gemileri , negatif veya pozitif safını seçmiş olan varlıklar, düşüncelerin birer yüz gibi ortada olduğu yalansız boyutlar, mikro ve makronun aynı düzen içinde sonsuza açılışının temsili, başlangıçla ilgili bir sahne, resmin tek bir katmandan oluşmadığına dair resimsel ipuçları, içimizde dönenler ve renkleri, dışımızda dönenler ve güçleri, içimde konuşan öteki sesin sahibi, bir ruh havuzu, burç kapıları, kapılardan çıkanlar, kapılardan girenler, çıkıp tekrar girenler ve tekrar, tekrar... omuzlarında karmik yükler, ellerinde ders notları, ruhu olanlar, olmayanlar, zaaflarımızdan beslenenlere kurduğumuz ziyafet sofrası, milyonlarca olasılığa açık bir geleceğin dev bir buket halinde bekliyor oluşu, şimdiki zor zaman ve gebe olduğu değişim,yaklaşan hasat zamanı...
Derken elimdeki resim konuşmaya başlıyor. Bir'in Yasası'ndan bahsediyor farklı tınlayan bir ses, anlamıyorum tam olarak ama bir yasanın olduğunu bilmek iyi bir his. Görünenin ötesini kavrama yolunu küçük mumlarla aydınlatıyor. Bölmekten değil birleştirmekten geçen bir anlayışla bakmaktaki faydayı görüyorum.  Işık Ailesi'nden, hatırlamaktan bahsediyor benzer bir başka ses,içimizdeki kütüphaneden... Ne hatırlayabilirim bilmiyorum, öğütlerini anlamlı buluyorum. " Olacak olanların tadını çıkarın." diyor daha farklı tınlayan başka bir ses. Komik insanlık hallerimizi anlıyor ve gülüyor. Gülüyorum. "Başkalarına Hizmet" diyor yakın bir ses. "Bunu öğreniyoruz." Umarım öğrenmek için tanımını yapabilmem gerekmiyordur diye düşünüyorum.  Aynaya bakıyorum, soru soran gözlerle... Aynaya bakıp "başkalarını" göreceğim bir an mı kastedilen diye düşünüyorum. Tekrar resme dönüyorum. "Herşey derslerden ibaret." diyor sonra, biraz düşünüyorum, içim tartıyor bu fikri  ve seviyor, böylece kişisel trajedilerim unufak oluyor, aslında olması gereken yere postalıyorum onları,  bir kum saatinin içine. Önümde uzanan hayata dönüp yüzümü eski kara gözlüklerimi çıkarmıştım zaten, okuma gözlüklerimi takıyorum yeniden. Dışımdaki kütüphane,içimdeki kütüphane,bu hayatım yetmeyecek gibi hissediyorum. Umursamıyorum.
 

Alemtac

#1
Harika, teşekkür ederim. Zevkle okudum :) Hatta tekrar tekrar okudum. Kısa ama anlamı büyük bir öykü.
 

hnd

mutlu oldum.tesekkurler : )
 

Gregorsamsa

#3
Unutturucu Taş

İkibinlerin ikinci on yılının ortalarıydı. Uzaylılar geldi. 2012 yılında epey bir intihar oldu. Bunun zaten bir aldatmaca olduğunu düşünen 2014' çüler ise ilk ağır küfürlerini 2014'ün  Aralık Ayı'nda göklere ve sulara göndererek ayrılmayı seçtiler bu bildiğimiz plandan. Buna cesaret edemeyen ve kendilerini sağduyulu olarak tarif eden diğer bazıları kalmayı seçtiler, seçtiler de, bir yandan da acaba hasat denilen şey bu şimdiye dek gidenlerin yaşadığı şey mi diye düşünmeden edemediler, gidenlerin ardından derin düşüncelere dalarak.

Her neyse, hikayemiz buna ilişkin değil. Uzaylılar geldi. Hayır... Resmi bir kabul yoktu yine de, gazetelerde ya da televizyonda devlet büyükleriyle Andromedalılar'ın yanyana çekilmiş boy boy fotoğrafları yoktu. Gerçi söylemeliyim ki; pek fazla sayıda gazete ya da TV kanalı kalmamıştı geriye.
Sessiz ve çok dikkat çekmeyen bir geliş olmuştu, gezegende kalan insanlar kendi dertlerine düşmüşlerdi, bu sebepten olmalı.
Hayır; dedim ya, resmi bir kabul yoktu. Sadece bu durum, 80-90 larda ya da 2000 lerin başlarında olduğuna kıyasla, kaçık kabul edilen bir kaç yüzbinlik azınlığın paylaştığı bir söylenti olmaktan çıkmış, hemen hemen herkesin –onlarla karşılaşmamış olsalar bile- derinden derine bildiği bir gerçek haline gelmişti.
 
Zamanım kısa, karanlık bir arabada oturmuş kısa bir sürede bunları yazmak zorundayım; bir varoluş biçimini bir diğer varoluş biçiminin varoluşuyla ilgili kanıtlar sunarak harcamayacağım sınırlı süremi...

Sizler küçük bir çocukken, daha önce tanışma fırsatı bulamadığınız, uzak bir kentten yatılı ziyaretinize gelen, uzak akrabalarınızın yaptığı gibi, yörelerine has bazı hediyeler getirmişti bu uzaylı ahbaplar. Yaşadığım ülkede, yaşanmış tüm sosyal felaketlere rağmen, toplum genelinde hakim olan inaç sistemi 2020 yılına kadar, 1420 yıl kadar önce sıkıntılı bir haftasını bir mağarada sıkılarak geçirmiş bir adamın söylediklerine dayandırılmaya devam ettiği için, gezegenin her yerindeki inanç değişimlerinden bahsetmek ve sisin içerisinden gözlerinizi kısarak bakmak ve sonra da gördüklerinizi kalabalığa haykırmak zor bir şeydi. Eskilerde beğenmediğimiz, o satılmış medyayı bile mumla arar olmuştuk herkesi olan bitenden haberdar etmek için. İnternete kısıtlamalar geleli dört-beş yıl oluyordu. Zaten  büyük kentlerde bile yaşıyor olsanız, günde dört saati geçmiyordu elektrik dağıtımı.
 
Bu ve bunun gibi başka sebeplerle, uzaylı, pullu akrabalardan gelen hediyelerden birini ancak karaborsadan temin edebildim yaşadığım o toplumda.. Geçmişe ait bilim kurgu masallarında tasvir edildiğinin aksine, karmaşık mekanizmalardan oluşan bir aletten çok, nefes alıp veren bir kaya parçasına benziyordu bu hediyeler, gökkuşağında görmeye alışageldiğimiz renk skalasından daha farklı bir ışın yelpazesine sahip birer kristal yüreğe. Yaratım Makinası denmişti buna, kişinin adanmışlığına göre farklı derecede işlevleri olabiliyordu sözüm ona.

Diğerlerine kıyasla tüm olan biteni bilen, geriye kalmış bir kaç "farkında" biz için tehlikeli bir oyuncaktı bu aslında.
2012 ve sonrasında da 2014 travmasını atlatabilen bir iki dostum önce kuvvetlice uyardılar beni; bu aletlerden birini edinip, denememem için, sonra da , ne olursa olsun deneme konusundaki kararlılığımı görüp, olası sonuçlarının kendilerini de etkileyebileceğinden korktukları için kayboldular hayatımdan.

Kabul ediyorum; onca yıllık hayatımdaki naifliğimi devam ettiriyordum, çevreme bakıyordum, kabul edilecek düzeyde berbatlık sınırını geçebilen hemen hemen hiç bir şey yoktu. Artık geceleri eviniz diye adlandırdığınız bir sığınağa giderken, yolda elli kadar,  o gün açlıktan ölmüş cesede rastlamanız olağan bir şeydi. Eğer bunların bir on kadarı saklanmakta olduğunuz sokakta yaşıyor ise hiç şaşırmıyordunuz bile. Hatta ne kadar iyi niyetli olursanız olun, eğer yeterince kötü bir gün geçirmişseniz, olası küçük hazineler için üstlerini, ceplerini aramaktan alıkoyamazdınız kendinizi, her ne kadar önceden "scan"*  edildiklerini için için bilseniz de. 

Tüm bu şartlar altında bu pullu, kötü ahbapların alışık olmadığımız makinasını denememin durumumu ya da durumumuzu daha da kötüleştirmeyeceğini düşünüyordum. Hatta – kalan sağlar içerisinde dahi kendimi en uyanık ya da farkındalardan görmesem dahi- oynanmakta olan oyunun sırrını çözebilecek bir tür casusluk olarak görüyordum içine yerleştiğim ruh halini.  Zamanın bir ilüzyon olduğunu ve tersine çevrilebilir olduğunu bilsem de, bunun çok çok büyük bir bilgi ve deneyim gerektirdiğini biliyordum. Kendimin böyle bir bilginin on kilometre dahi yakınından geçecek kadar bilgili olmadığımı bilecek kadar bilgiliydim ama. Yine de böyle bir aleti denemekteki en büyük tehlikenin ruhumun özünün parçalanıp birincil maddeye dönüşme ihtimali olduğunu düşünmekle birlikte, bir şekilde işlerin bu noktaya varmasına izin vermeyecek kadar bilinçli ve kurnaz olduğumu varsaymaktaydım.

Çok tuhaf; geçmiş üstatların ve artık aramızda olmayan o eski dostların o dönemlerdeki sürekli uyarılarına rağmen o zamanlar meditasyon yapmamış olmamakla birlikte, işler iyice sarpa sarıp bir kaç meteor yeryüzünü ziyaret edip, bir kaç yüz milyonu kendileriyle birlikte geldikleri yere götürdükten sonra başlamıştım bu kendi benliğinle buluşma ritüeline. Virüs ve sonrasındaki sözüm ona bundan korunmak için yaptırmaya gönüllü oldukları aşı sebebiyle zayıflayan bünyelerinin kıtlık ve açlığa yenilmesiyle aramızdan ayrılan diğer bir kaç milyarın ölümü sonrasında ikiye katlanmıştı meditasyonda geçirdiğim süre. Uzun lafın kısası; tüm iç ve dış uyarılara rağmen edindiğim bu  Yaratım Makinasını, bir gece meditasyonu sonrası denemeye karar vermiştim.

Yaratım Makinasının esasları herhangi, akıllı bir yirminci yüzyıl insanının hayaline gelebilecek olan basit tanrıcılık numaralarından farklıydı. Herşeyden önce cihazın kontrolü adanmışlık derecesine göre farklılaşıyordu. Samimiyeti algılayabilen bir taştı. Tanımlaması zor; ama ne sıfır ne de sonsuz teslimiyeti kabul ediyordu.
İki yıl önce ortaya çıkan bu cihazla ilk karşılaşan ve ilk deneyimi yaşayan, mühendislik eğitimi almış, eskiden uluslararası bir şirket yöneticisi olan bir İtalyanın yaşadıkları az işitilmiş bir öykü değildi.
Bu adam; açlık ve sosyal krizin pençesinde kıvranan kentten ve kitlelelerden korunmak için ailesiyle birlikte kırsal alana çekilmiş. Depremler ve kıta kaymaları sonrası ortaya çıkan yeni, sıcak  yeraltı nehirlerinden birinin kıyısında yaşamaya başlamışlar bir çadırda. Bir gece, karısı ve iki yaşındaki oğlunu çadırda bırakıp bir gece yürüyüşüne çıktığında (böyle söyleniyor ama amaçlı bir gezinti de olabilir bu) kayalık ve çorak bir arazide bir ahbaba rastlamış. Elinde bu kristallerden birini tutuyormuş varlık. Şaşkınlığını yenen Enzio korktuğunu ve ona güvenmediğini belirtmiş. Telepatik bir yoldan yapmış bunu. Ya da o bunu yapmaya fırsat bulamadan diğeri soğurmuş bu düşünceyi ondan kolaylıkla. Korkmana gerek yok demiş Pullu, sadece güven ve senin sevgini, dostluğunu kazanmak için buradayım. İsteseydim; bak şu tepeye demiş, ve sayıları duruma göre değişen parmaklara sahip ellerinden biriyle uzaklardaki bir tepeyi işaret etmiş.  Korkusu tamamen kaybolmasa da o an için yapabileceği en iyi şeyin uzaylıya itimat etmesi gerektiğini düşünen zavallı Enzio pullu parmakların gösterdiği yöne doğru bakmış usulca. Bir tepenin yok olduğunu görmüş o anda. O tepenin gerçekte Yeryüzü Ana'nın memelerinden biri olmadığını hiç bilememiş oysa. Seni de böyle yok edebilirdim isteseydim demiş yabancı, filmlerdeki ya da eski internet sitelerindeki yalan resimlerindekinin tam aksine küçücük olan saydam gözlerini dostça kırparak. Enzio başka bir şansı olmadığı düşüncesi tamamen aklından silinerek, oldukça tatmin olmuş bir inançla almış bu ilk hediyeyi. Ortadan kaybolmadan önce saniyeyle ifade edilemeyecek kadar kısa bir sürede kullanım talimatını aktarmış pullu varlık Enzio'ya o tuhaf düşünce aktarım sistemiyle ve elindeki buğulu kristali sıcak avuçlarına bırakmış. 
Bu armağanın, bir armağan olduğu inancına kendini teslim etmek prensibiyle çalışıyormuş bu taştan yürek.  Ve bir kez bu adımı atabildikten sonra istediğin her şeyi yaratabilirmişsin. Hatta GEÇMİŞLERİ bile.
Korku, heyecan, şok, üzüntü vs. aklımıza gelebilecek her türlü duygunun etkisinde olan gözleri yaşlı Enzio galaksiler, hatta boyutlar ötesi dostunun ortadan kaybolmasının ardından tüm olan bitenden habersiz olan karısının ve iki yaşındaki oğlunun uyumakta olduğu çadıra doğru yürümeye başlamış. İki avucu içerisinde sıkıca tutuyormuş kristali ve ertesi gün salim kafayla denemek istiyormuş hikmetini, tabii ki huzurlu bir uyku çekip, günün ilk ışıklarıyla eşi Donata' ya da olan biteni anlattıktan sonra.

Tam da çadır kapısının fermuarını açmaktayken bir düşünce kaplamış içini: ya pullunun söylediği gibi zamanı yaratma, geçmişi değiştirme gücü varsa bu taş parçasının ? Donata' ya bir sürpriz yapıp dört sene öncesinde, salgında yitirdikleri ikizlerini geri getirmesi hoş olmaz mıydı sabaha dek ?  Üstelik henüz pek emin olamadığı bu cihazı –her erkeğin yapması gerektiği gibi- ailesinden habersiz ve uzakta denemesi daha akılcı ve düşünceli bir davranış olmaz mıydı?  İşte, o an bunun farkına varamasa da, Yaratım Makinasına o saniyede duyduğu o şüphe sonunu hazırlamış Enzio'nun.
Az önce coşkuyla, hızlıca açtığı çadırın fermuarını kapamış sessizce Donata'yı uyandırmamak için. Bu kez cebine yerleştirmiş kristali, ince montunun kapşonunu çekmiş başına ve gidebileceği yarım saatlik bir yöne doğru yürümeye başlamış.
Enzio yolu daha kısa tutsaymış şansı daha çok olabilirmiş aslında. Ama yol boyunca çok düşünmüş. Taşın yapabileceklerine bir yandan inancı, bir yandan da kuşkuları artmış. Yarım saat kadar yürümüş.
Eskiden bir çiftliğin sınırlarında bulunan küçük bir kavak korusuna vardığında durmuş. Şırıl şırıl geliyormuş, kavaklığın ortasından geçen, eski Dünya'dan kalma eski bir derenin sesi. Kıyısına yürümüş derenin. Oturmuş çakıl taşlarına şışlayarak. Çıkarmış cebindeki billur yüreği. Önüne koymuş. Uzaylının anlattığı gibi iki elini üzerine koymuş ve gözlerini kapayıp, odaklanmaya çalışmış ikizleri bulundukları yerden çekip çıkarmak üzere. Aslında tam da başarmak üzereyken aklına, 2005 yılında, bir iş arkadaşının çokuluslu bir pazarlama seminerinde yirmi dakikalık kahve molasında anlattığı, kutsal kitaplardaki cennetten düşme mitiyle, yaşamın en normal ve en sıradan alanında bile rastlanabilen ödülle kandırılma gerçeği arasındaki bağlantı gelmiş. Bu hatıra nanosaniyelik bir sürede taşla olan tüm samimi bağlarını koparmış Enzio'nun. Oysa herhangi bir zaman birimiyle ölçülemeyecek kadar kısa bir sürede farkına varmış bu hatanın son anda. Ve demolekülerize olarak belki de daha önce hiç varolmamış parçalarına ayrışmış Enzio o ölçümsüz, kısa sürede. Kavaklıktaki küçük bir esintiye dönüşmüş ve yeryüzünde geriye kalan bir kaç milyon kuş ötmüş o anda sadece.

Uzaylının verdiği bu hediyeyle ilk karşılaşan ve var olmaktan yok olmaya geçen bu adamın öyküsünü nereden bilebildiğimi sormayın, anlatılanlara göre bu anılar kristallere kazınıp daha sonra yakınından geçenlerin düşlerine giriyormuş...
Bense bu öyküyü düşümde edinmedim  birdenbire; TTK (Trakya Toplama Kampları) nı geçip, elindeki Yaratım Aletini iki çuval makarna ve bir uyku tulumu karşılığında benimle takas eden dürüst bir Bulgardan öğrendim. Tabii ki farklı versiyonlarını daha önce de duymuştum. Sadece bu dürüst adamın 2011 yılından beri stoklamış olduğum makarnalarına kavuşmadan önce biraz daha fazla detay anlatması gerekmişti. Zaten sezebildiğim kadarıyla bu taşı takas edebilmek için de–en azından hissedilebilir bir düzeyde- dürüstlük gerekliydi.

Yaklaşık sayılarının dört milyon olduğu söyleniyordu pullu ahbaplar tarafından Dünya'ya armağan edilen bu avuç büyüklüğündeki yürek kristallerinin. Bulgarla yollarımızı ayırdığımızda, Enzio'dan daha bilinçli olduğumu biliyordum tabii ki, diğer yandan bunun üzerime yapışmış ve beni bu noktaya getirmiş bir diğer arzulu düşünce olduğunu da biliyordum. Açıkçası bilmediğim tek şey ne yapmam gerektiğiydi. Böylece kendimi akışa bıraktım.
Taşa inanma ve kendimi ona adama ihtimalimin, Enzio'nun ya da ertesi sabah sıcak kollarında uyanamayan Donata'nın sahip olduğundan daha düşük olduğunu ve dolayısıyla Enzio'dan bir kaç yüz katrilyon daha fazla parçaya ayrışıp , yolculuğuma  Hunab-Ku'nun sonsuz kara deliğinden geçip, ta en baştan başlama ihtimalimin oldukça yüksek olduğunu biliyordum.
Her zamanki gibi çok geçti, "aptalın yazgısı" demişti bu söz için binyediyüzlerde yaşamış bir düşünür.
Bir kaç gün beklettim onu, barınağın bir köşesinde sakladım, hatta uğruna feda ettiğim bir kaç aylık istihkaka rağmen varlığını bile unuttum. Makinayı kandırmaya niyetlenmekten ziyade onun bir parçası haline gelmeyi başararak onu kandırabileceğim gibi çocukça bir sezgim vardı içten içe. Ama sesli ya da sessizce dile getiremeceyeceğim kadar silik bir sezgiymiş bu, ya da öyle olmalıymış. Bu yazı geçmişteki bana ulaşmış ise kısmi bir başarı elde etmiş olmalıyım. Niyetlendiğim üzere tam derinlikte bir meditasyon yapamadım onu kullanmaya karar verdiğim o gece. Kristal yüreğin varlığını da-kısmen de olsa- unutmuştum. On yıl öncesindeki o eski günlerdeki gibi ne yapsam bu gece acaba derken geldi aklıma sanırım bu: bu mesajın bana ve size ulaşmasının kader saniyesi. Bir kaç saniye daha geçmiş olsa idi çünkü, bu yazıyı okuyan sizler gibi daha 'farkında' olurdum taşla ilgili ve bu mesajımı kendime ulaştıramadan yitip giderdim.

Canımım sıkıldığı o anda taşımı önüme koydum. O saniyede onun kötülüğüne inanmam gerektiğini bildim. Buna inadım da. Sonra bir geçmiş yakaladım. Eski karımla, onun akrabalarını ziyarete gelmiş, eski  bir apartmanın otoparkında, eski bir arabanın içerisinde oturuyorduk.
O arabayı park etti karanlıkta. Ben yukarı çıkmasını söyledim ve yirmibeş dakika sonra yanına geleceğimi, bu notu yazdıktan sonra. ..

(*) Önce Batı'da kendisini gösteren, afet ve salgınlar sonrası, cesetlerin üzerindeki işe yarar eşyaların aranmasınını tanımlayan genel deyim.
 

Alemtac

#4
içim ürperdi okurken. Olabilecek ve olmuş şeyler bunlar. Teşekkür ederim Sevgili Gregorsamsa.
 

Gregorsamsa

#5
ben teşekkür ederim, sevgili Alemtaç.
 

sirera

#6
Teşekkürler hnd, öyküyü not almaktan kendimi alamamıştım, ilk bölümü kaçırmamış olmuşum, etkili, içten görebilen anlatım, gülümseyen bakışınız daim olsun. İlk bölümde ifade ettiğiniz bir husus yaşamımda bir karar vermeme de neden oldu belirteyim isterim. Bu nedenle bir kez daha teşekkür edeyim:)
Teşekkürler Gregorsamsa, olabiliri ve imkansızı biraraya getirip böylesine hayata dokunabilen bir öykü az çıkar insanın karşısına. Paylaştığınız için çok teşekkürler.
Beton ağır, çelik serttir ama çimenler her zaman galip gelir. (Yabanıl'dan)

Tiversonus

#7
Evet gerçekten iki paylaşımda güzeller, ancak ben genelde fiziksel yokoluşu çok kötü ya da son kabul etmiyorum ve ebedi/sonsuza açılan an'a inanıyorum, yinede hem sevgili Gregorsamsa'ya ve hnd'ye teşekür ederim.

hnd

#8
Ne mutlu bana...Ben teşekkür ederim. Biraz kararsızlık yaşadım dün gece,yazar yazmaz eklemiştim foruma,hiç demlemeden,biraz demlendi şimdi,daha çok sindi içime.
 

Tiversonus

#9
Aklıma şu geldi; fiziksel ölüm sırasında görülen beyaz, gözkamaştırıcı olan ışığın, 7. yoğunluk olduğu, dolayısı ile Bir' ile birleşme ise bu; güneş sistemimiz 7. yoğunluğu mu görecek yani yeni hayatına yani 4. yoğunluğa geçebilmesi için? Belki yarın konuşuruz bunu! Şu karadelik ya da hizalanma işi bence son değil gibi! Evet hayret şimdi şunu hatrladım ve sitede de akatarmıştım; gözkamaştırıcı ışık rüyamı, garip:)