Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Simya Tarihi ve Simyacılık

Başlatan Tiversonus, 20 Haziran 2009, 19:34:00

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus

Genel olarak Simya

Etimolojik olarak Simya sözcüğü Türkçe'de varolan Kimya sözcüğü ile aynı kökenden gelmektedir. Kökeni Arapça olan bu sözcükler Arapça'ya da "Kara Ülke" anlamına gelen Khem sözcüğünden gelmiştir. Bu "Kara Ülke"ise Mısır'dır. Etimolojik olarak da Simyanın kökeni Mısır olarak gözükmektedir.

Simya gerçekte bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı bir çok süreçten geçirerek , arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar.

Simya okült bir sanat olarak gözükmektedir. Bunu sadece belli kimseler uygulayabilmekte, geniş kitlelere yayılması engellenmektedir. Ayrıca Simyanın ezoterik bir karakteri de vardır. Simya öğrenimi inisiyasyona dayanmakta, kullanılan semboller sadece bu eğitimi geçmiş kişiler tarafından anlaşılabilmektedir. Simya felsefesinde ise Tanrı'nın birliği ve ruhun ölümsüzlüğü yer almaktadır.

Simya eğitimi sırasında adaya öğretilen temel esas , simyacının bir şeyler icat ettiği değildir; simyacı sadece sırları çözmektedir. Bu yönüyle simya uzun yıllar boyunca genel karakterini değiştirmemiştir.

Simya aynı zamanda Hermetik felsefenin de bir uygulaması olarak kabul edilmiştir. Zaten simyacılar da kendilerini filozof olarak kabul etmişler ve bu sırların Hermes (Mısır panteonunda Thoth) tarafından verildiğini iddia etmişlerdir.

Simya en genel anlamı ile bir sanat ya da bir teknik olarak anlaşılabilir ve amacı maddenin içindeki altını ortaya çıkartmaktır. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde altın ortaya çıkmaktadır.

Simya bu amaçla "Felsefe taşını" aramaktadır. Bu taş maddeyi altına çevirebilmekte ve bundan elde edilen iksir (Elixir) ile insan ölümsüzlüğe kavuşabilmektedir.

Simyada ulaşılan bu son noktaya giden yol Ars Magna (Büyük/ulu Sanat) olarak adlandırılmaktadır.

Tarih boyunca simya mistik ve pratik simya olarak iki yönde gelişmiştir. Pratik simya , kimya biliminin doğuşunda büyük rol oynarken , mistik simya,ezoterik felsefenin bir başka çehresi olarak günümüze kadar gelmektedir.


Tarih

Bu bölümde din ve simya arasındaki ilişkiyle ilgili üç önemli sorunu gözden geçirecek: Çin\'de simyanın başlangıçları, simyada değişmeler ve dışsal ve içsel simyanın tarihsel işkileri.
Simya daha önce Helenistik Mısırda veya Çin\'de mı geliştiği halen belli değildir. Her iki toplumun en eski kanıtı henüz belirli bir tarihe iliştirilmedi. Simya için bir Çin menşei kabul eden görüşler arasında farklar olmakla beraber efsanelerde tarihsel gerçek payı kabul etmeye bağlı kalmaktadır.

Zincifre ve benzeri kan rengi bileşkenler neolitik çağdan itibaren ölüm ve ölümsüzlükle bağlantılı fikirlerle ilişikti. Araştırmalar gömülecek ölülerin üzerine kırmızı toz serpme arkaik adetinin bu şekilde izah ederler. Tai\'lı (veya Dai) Hanımın mükemmel korunmuş cesedi (M.Ö. 168 yılın başlarında ölen ve 1972 yılında kazılan) yüksek derecede cıva ve kurşun konsantrasyonları içermekteydi. Bu elementler ölümden önce sindirime uygun bir şekilde dağılmışlardı.

Bağırsaklarda sık sık bir ölümsüzlük ilacı olarak hekimler tarafından verilen zincifre bulunmuştu. M.Ö. 144 yılı tarihli sahte altın yapımına karşı yasaklayıcı bir beyanat bazen de simyanın yaygınlığını kanıtlamak için kullanılır, ancak bu kuyumcuların metal karışımları kullanmalarından başka bir şey olmayabilir. M.Ö. 133 yılında İmparatora bir okültist suni altından tabaklardan yemek yediğinde yaşamı uzar ve böylece bazı ölümsüz kişileri bulup onların yardımıyla bazı ritüeller uygulayarak kendisi de ölümsüz olabilir.

Bu himaye talebi altını dolaylı olarak ölümsüzlükle iliştirir ve doğrudan simyasal bağlantının henüz yapılmadığını ima eder. Himayenin giderek yaygınlaştığı bunu takip eden yıllarda himaye edenlerin temas kurabileceği ölümsüzler konusundaki efsaneler giderek arttı. \"Ölümsüzlük İlaçları\" sık sık söz edildi, ancak bunların suni oldukları söylenmedi. Eleştirisel araştırmacılar sadece simya konusunda ilk eserlerin \"Üçün Uyumu\" (\"Chou its \'ant\'ung ch\'i\" - M.S. 140 ve kısmen 9. asırda) çıkmasıyla ve \"Sarı Efendinin Dokuz-Şişe Kutsal İksir Kitabı\"nın (Huang ti cbiu ting sben tan ching) hemen hemen kesin olarak 3. asrın sonlarında yazılan ilk bölümünün çıkmasıyla simyanın ortaya çıktığı tarih konusunda açık kanıt bulmaktadırlar.

Dünyanın her iki tarafında işlemler yeteri kadar aynı olması dışında, kronoloji açısından doğu ve batı arasında bir ilk tarih fazla önem taşımaz.

Ancak durum böyle değildir. Joseph Needham, Çin simyası Makrobiyotik (ilaçlarla bedensel ölümsüzlük arayışı) ve altın imalatının (\"aurifiction\", yani bilinçli olarak altının sahtesini üretmek yerine \"aurifaction\", suni yöntemlerle gerçek altını yapma girişimi) bir karışımı olarak tanımlarken önemli bir farka işaret ediyor. Bu tanımlarda zincifrenin önemli rolünden söz edilmemektedir. Needham markobiyotik daha eski batı sanatında eksik olduğunu, dolayısıyla \"gerçek\" simya olmadığını belirtiyor.

Diğer araştırmacılar simyagerlerin sadece tekniklerini değil, fakat aynı zamanda inançlarını değerlendiriyorlar. Yukarıda özetlenen ruhsal deneyimler ve simyanın ilahi bir hiyerarşide atama aracı olabileceği Çin\'e özgündür. Bunlar Doğu Asya\'da simya arayışının, İskeneriye\'de olduğu gibi sadece teknik hedeflerle ifade edilemeyeceğini ima etmektedir.
Her iki uygarlık kimyasal metotları ve metotları ruhsal halasa yönelik hedefler için kullandılar. Hedefler faklı çünkü Çin ve Helenistik Mısır arasındaki mana ve değer yapılarında farklar vardı. Her ikinin sanatlarını \"gerçek\" simya olarak nitelendirmek doğru olur ve şimdiki bilgimize göre her ikisinin yaklaşık olarak aynı zamanlarda ortaya çıktıklarını söyleyebiliriz.

Simyagerler, tarihçiler gibi sanatlarının geliştiğini veya değiştiğini kabul etmiyorlardı. Bütün Çin dini veya teknik geleneklerde olduğu gibi, uygulayanlar onun bütün olasılıklarının onu kuran kadim ve ilahi düzen tarafından indirilip kurulduğunu kabul eder. Simya olarak daha önce söz ettiğimiz iki eser dışında öncü bir kaç temel eser vardır. Bu yazmalar sözlü açıklamalarla ilaveli olarak değiştirilmeden layık olan kişilere nesilden nesile aktarılacaktı. Metafor ve sembollerden dolup taşan bu yoğun temel eserler için çok izah gerekiyordu (özellikle \"Üçün Uyumu\" için). Bilginlerin tükenmez anlam bolluğu ancak nispi olarak idrak edilebilir. Sorun bilgiyi geliştirme değil, kadim bilgeliği korumaktı.

Yine de, asırların geçmesiyle simya metinlerinde kimyasal işlemler üzerinde giderek daha kapsamlı bir bilgi sergilemekte. Ayrıca popüler dinden gelen yeni etkileri uyarma konusunda daha açık olabilmekteydiler. Bazı üstatlar simyadaki bu yeni içerik konusunda bilinçliydiler. Onları esinlenen ek (anacak ilke olarak zamansız) ifşalara addediyorlardı. Bunlar çoğu kez farklı kılıklara bürünmüş ölümsüzler, tuhaf durumlarda rastlanan \"olağanüstü insanlar\" veya da rüya veya düşlerde ifşa edilir. Değişmezlik ideali değişimi silmemişti.

Günümüzdeki anlayış içsel ve dışsal simyanın birlikte başladığını ima etmektedir. Her ikisinin birlikte yürütülmesinin geç başladığını veya kademeli bir gelişmeye tabi olduğuna dair herhangi bir gösterge yoktur. \"Üçün Uyumu\" hem içsel, hem de dışsal olarak yorumlanabilir işleme karmaşık bir sembolizmi getirmektedir. Kitap sadece iç simyanın imgelemeleri değil aynı zamanda mutlak kurtuluşu veren zıtların evliğini içeren cinsel disiplinleri de vermektedir.

Sonraki simyagerler cinsel uygulamaların konusunda farklı düşünceler sergileyip, kimi ölümsüzlüğü ilerlettiğini, kimi de engellediğini iddia ettiler, ancak birçok önemli üstat \"Üçün Uyumu\"nu takip ederek dışsal, içsel ve cinsel simyanın tek bir sürecin değişik yönleri olarak görmektedirler. Dolayısıyla, kimya tarihçileri belerli metinlerin madensel işlemleri içerip içermediği konusunda karar vermede zorlanıyorlar.

Dışsal simya içsel benzeriyle aynı dinamiği korumadı. 1000 tarihinden sonra kimyasal işlemler konusunda yeni bilgiyi yansıtan yazılar ender olarak görüldü. Daha sonraki yazarlar sık sık sadece hariçte olanların simyanın bir laboratuarda yapılması gerektiğini veya yapıldığını inandıklarını açıkladılar. Dolayısıyla gözükmektedir ki dışsal simyada uygulama veya en azından keşif varlığını büyük çapta sürdürmemişti.

Bu tahsili insanların sanatlarla uğraşmasını teşvik etmeyen Confuçuşcu ideallerin yeniden doğmasıyla izah edildi. Diğer bir sebepte, 11. ve 12. asırda elit tabakadan heveslileri çeken Taocu ekollerde meditasyon ve imgelemenin pratik operasyonlar giderek yayılmasıydı. Yukarıda anlaşılabileceği gibi, erken dönemde okült ve ameli uygulamalar birbirini dışlamıyordu.

Diğer bir neden de birkaç imparator ve yüksek görevlilerin simyasal iksirleri aldıktan sonra ölmeleri yaygın olarak bilinmekteydi. Üstadlar için ölüm mükemmelleşmiş benliğin yumurta görevini gören eski bedenden ayrılıp ölümsüzler arasında mevki almasıydı. Popüler inançları ciddi almayan laik hümanistler için bu intihar için budalaca bir gerekçeydi.



Simya Nedir?

Simya, Alşimi (veya ars chemica) on ikinci asırdan itibaren Batıda, basit metalleri altına çevirmek, evrensel şifa ve ölümsüzlük iksiri gibi ortaçağı arayışlar olarak gözükmektedir.

Kelimedeki Çem, (sim, kim) kökü halen tatmin edici bir şekilde açıklanmamıştır. Çin, Hint ve Grek metinlerde simya \"Sanat\" veya radikal ve faydalı değişim, örneğin dönüşüm olarak tanımlanır. Yakın zamanlara dek, bilim tarihçileri simyayı ilkel kimya, yani olgunlaşmamış bilim olarak görüyorlardı.

Aslında \"Sanat\"ın uygulayıcıları aynen ilk kimyagerler gibi laboratuar ve belirli aletlerden faydalanıyorlardı. Daha da önemlisi, simyagerler sonradan kimya biliminin gelişmesinde rolü olacak buluşların kaşifleriydi.

Sadece bir kaç örnek verecek olursak, M.Ö. 300 yılında cıvanın izole edişi, on 13. asırdan önce aqua vitae (alkol) ve madeni asitlerin keşfi ve vitriol (zaç yağı, sülfürik asit) ve şapların hazırlanması.

Ancak erken kimyagerlerin yöntem, ideoloji ve amaçları simya geleneğini uzatmaya yönelik değildi. Simyagerler doğanın bilimsel incelenmesi ile ilgilenmiyorlardı -- veya belki sadece tali olarak. Eski Grek zihni kendini bilime verdiğinde olağanüstü bir gözlem ve tartışma sergilemektedir. Oysa Grek simyagerler işlerinin fiziki-kimyasal olguları konusunda anlaşılmaz bir ilgisizlik gösterirler.

Bir örnek vermek gerekirse, sülfür, kükürt ile çalışan hiç kimse onun \"eritilip birleştirilmesi ve takip eden sıvının ısıtılmasını eşlik eden garip olguyu görmemezlikten gelemez.

Sülfür Grek simya metinlerinde yüzlerce kez söz edildiği halde, onun özgün özellikleri konusunda hiç bir ima verilmemektedir\" (Sherwood Taylor, Eliade\'de alıntı 1978, sayfa 147). Aşağıda göreceğimiz gibi simyagerin arayışı bilimsel değil, ruhsaldı.



Ezoterik Gelenekler ve Sırrın Önemi

Simyanın geliştiği her kültürde, her zaman ezoterik veya \"mistik\" bir gelenekle yakın ilişkisi vardı: Çin\'de Taoculuk, Hindistan\'da Yoga ve Tantrizm, Helenistik Mısır\'da gnostisizm, İslam ülkelerinde Hermetik ve mistik okullarla, Orta Çağ ve Rönesans Avrupa\'da Hermetizm, Hıristiyan ve mezhebi mistisizm ve Kabala ile. Kısacası, bütün simyagerler sanatlarının esas ezoterik ve mistik geleneklerine benzer bir amaca güden ezoterik bir teknik olarak tanımlamışlardır.

Bu sebepten dolayı, simyager tarafından sır önemle vurgulanmaktadır, diğer bir deyişle simya doktrin ve tekniklerinin ezoterik aktarımı. En eski Helenistik eser, Physike Kai Mystike (muhtemelen M.S. 200), kitabın nasıl bir Mısır mabedinin sütununda saklı bulunduğunu anlatır. Klasik Hint simya eseri Rasãrnava\'nın önsözünde Tanrıça Tanrı Şiva\'ya hayattayken kurtulmuş jivanmuleta olmanın sırrını soruyor.

Şiva ona sırrın, ara tanrılar arasında dahi ender olarak bilindiğini söyler. Sır tutmanın önemi yine Çin simyager Ko Hung (260-340) tarafından şu şeklide vurgulamıştır: \"sır örtüsü etkin reçeteler üzerine konulur... Söz konusu maddeler olağandır, ancak yine de şifreyi bilmeden tanımlanamaz\" Pao-p\'ru-tzu, bölüm 16). Batı Rönesans sonrası simya metinlerinin kasıtlı anlaşılmazlığı neredeyse bir klişedir.

On beşinci asırda \"Rosarium Philosophorum\" eserinde alıntısı yapılan bir yazar şöyle diyor: \"Sadece felsefe taşını yapmayı bilen kişi onunla ilgili sözlerin anlamını bilir.\" Rosarium okura soruların, aynı şiirlerin efsane ve alegorileri kullandığı gibi \"mistik\" aktarılması gerektiğini uyarır. Kısacası, gizli bir dile karşı karşıyız. Bazı yetkin kişilere göre, kitaplardaki sırları açıklamamak için bir yemin bile vardı (Eliade\'de gösterilen eserler, 1978, sayfa 164).

Simya çalışmasının evreleri bir inisiyasyon, insanı radikal şekilde dönüştürmeye yönelik bir dizi belirli deneyim içermektedir. Ancak başarılı inisiye artık yeni varoluş şeklini basit bir dilde yeterli olarak ifade edememektedir. O zorunlu olarak \"gizli bir dil\" kullanmayı yönlendirilmiştir. Tabii ki gizlilik, çömlekçilik, madencilik, metalürji, tıp ve matematik gibi hemen hemen bütün teknikler ve bilimlerin erken dönemlerinde genel bir kuraldı.

Yöntem, alet, reçetelerin gizli aktarımı Çin, Hindistan, Orta Doğu ve eski Yunanistan\'da oldukça iyi belgelenmiştir. Hatta, Galen gibi geç dönem bir yazar bile öğrencisine öğrettiği tıp bilgilerinin aynen Eleusis misterlerine inisiyasyon (teletê) alan bir adayın aldığı şekilde kabul edilmesi gerektiğini uyarır. Denilebilir ki, bir sanat, teknik veya bilimin sırlarına girmek bir inisiyasyona girmekle eş tutulurdu.

Gizlilik ve şifreleme şartı simya işinin başarılmasıyla bitmediği önemli bir olgudur. Ko Hung\'a göre iksiri elde eden ve ölümsüz olan üstadlar yeryüzünde gezinmeye devam ediyorlar, ancak durumlarını, ölümsüz olmalarını saklıyorlar ve sadece birkaç simyager tarafından tanınıyorlar.

Aynı şekilde, Hindistan\'da gerek Sanskritçe, gerekse de diğer etnik dillerde asırlardır yaşayan, ancak ender olarak kimliklerini açıklayan bazı ünlü siddhiler, yogin simyager hakkında çok kapsamlı bir literatür vardır. Aynı inancı orta ve batı Avrupa\'da karşılıyoruz.

Nicolas Flamel ve karısı Pernelle gibi bazı Hermetistler ve simyagerlerin yaşıtları tarafından tanınmadan süresiz yaşadıkları anlatılmaktaydı. On yedinci asırda benzeri bir efsane Gül Haçlılar ve takip eden asırda daha popüler seviyede esrarengiz Comte de Saint Germain hakkında şayi olmaktaydı.


---Alıntıdır---