Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

McKinsey, Kaşıkçı ve Brunson olayları

Başlatan bozadi, 13 Ekim 2018, 18:24:36

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 0 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

AKP son günlerde bu üç isimle ilgili ciddi bir sınav verdi, veriyor.

Hem olumlu, hem de olumsuz bazı durumlar, sonuçlar görüyorum bu meselelerde.

McKinsey olayı başından beri tam bir rezaletti, neyse ki iktidarın hem kendi mahallesinden, hem de muhalif mahalleden baskıların etkili olması sonucu uzun sürmedi.

Kaşıkçı olayının ardında Mossad olabilir (Mossad ve Suudi Rejimi arasında büyük bir özdeşlik ve uyum olduğu da göz önünde bulundurulmalı tabi). Türkiye ile Suudi rejimini birbirine düşürmek, Suudilerin Türkiye\'ye zaten var olan düşmanlığını resmi düzeye çıkarmasını istiyorlarlar sanırım, ki bu aslında bence de hiç fena olmazdı. Bir yandan Türk yetkililer olayın görüntülü, sesli kayıtları var diyorlar ama ortaya koymaya korkuyorlar sanki veya orada da kirli bir pazarlık mı dönüyor acaba? Suudi Rejiminin düzelme, pozitife yönelme ihtimali olduğunu sanmıyorum. Pozitif bir rejim değişikliği olma ihtimali var mı acaba? Bekleyip görelim. Bizim açımızdan şu aşamada önemli olan, İslam\'ın başkenti görünümündeki Suudi rejiminin dipsiz şeytanlıklarının iyice ifşa olması ve böylece onların güdümünden, etkisinden uzaklaşmamız.

Brunson olayı, McKinsey olayına benzer bir başka kepazelik örneği gibi görünüyor. Vay biz şöyle yaparız, şöyle bağımsızız, böyle güçlüyüz, kimsenin emriyle, baskısıyla iş yapmayız lafları... Bokun içinde kuyruğunu dik tutmalar... Ciddiye alsan kafayı yersin, biraz komedi filmi gibi bakıp eğlenecek birşey çıkarmakta fayda var...

Ama bence bu görüntü olayın tamamı değil, bir kısmı.

Erdoğan\'ın yanlış bir yolda olduğunu düşünmüyorum. Erdoğan tüm yanlışları tükettikten sonra doğruya mutlaka yöneliyor. McKinsey ve Brunson olaylarında da çok açık bir yenilgi, tükürdüğünü yalama ve rezillik söz konusu olsa da, bu olaylar Erdoğan\'ın ABD\'ye boyun eğme yönünde ilerlediği veya ilerleyeceği anlamına gelmiyor bence.

Erdoğan boyunun/gücünün nelere yettiği, nelere yetmediğiyle ilgili notlarını tamamlayıp resmi yeterince sağlıklı bir şekilde gördükten sonra, ABD\'ye ve müttefiklerine karşı tek başına artistlik yapmanın pek faydalı sonuçlar yaratmadığını açıkça görmüş olarak, ABD şeytanlığına karşı örgütlenmelerini artırmaya devam eden (çok şükür!!!) doğru müttefiklerle ilişkisini hızla güçlendirmenin yollarını araması gerektiğini görecektir.

Son günlerde yerel, bölgesel ve global ekonomide doların egemenliğinin kırılmasına yönelik çabalara Türkiye\'nin de katılmakta olduğunu görüyoruz ve bu konuda Erdoğan şahsında AKP\'ye samimi tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Rusya ve Çin başta olmak üzere, ABD\'ye muhalif güçlerle ekonomik ve diğer bakımlardan dayanışmamızı bir an önce derinleştirmemiz gerekiyor.

Erdoğan\'ın bu ve diğer pek çok konuda \"yanlışları tüketme\" (önce tüm yanlışları yapıp bunları anladıktan sonra doğal olarak geriye kalan tek doğruya yönelme) eğiliminin de önemli bazı faydaları olabileceğini düşünüyorum. Erdoğan\'ın yaptığı tüm yanlışlar sadece kendi yanlışları değil, çeşitli toplum kesimlerinin yanlış eğilimleri aynı zamanda. Ve Erdoğan bir yanlışı yapıp onun yanlışlığından şüphesi kalmayacağı noktaya doğru ilerlerken, aynı yanlışı doğru olarak gören veya bu konuda tereddütte olan toplum kesimlerinin veya grupların da yanlışla ilgili bir ders almasına yardımcı oluyor gibi görünüyor bana.

Bir sürü yanlış, bir sürü ders/öğrenme imkanı demek. Önemli olan sonunda doğruya başarılı bir şekilde yönelmek. Sancılı bir süreçten geçiyoruz ama hantalca ve acı çekerek de olsa doğru yönde gidiyoruz.


bozadi

#1
13 Ekim 2018

İstanbul'da yeni sokak isimleri:
Uğur Mumcu, Hrant Dink, Münir Özkul


İstanbul'da sokaklara aralarında Yaşar Kemal, Münir Özkul, Uğur Mumcu ve Hrant Dink'in de bulunduğu isimler verildi.




AA'nın haberine göre, bazı yol isimlerinin değiştirilmesine yönelik teklifi içeren komisyon raporu büyükşehir belediye meclisinde AKP ve CHP'li meclis üyelerinin oybirliğiyle kabul edildi.

Uğur Mumcu, Hrant Dink, Münir Özkul

Karara göre, Şişli Gülbahar Mahallesi'ndeki Işık Sokağı'na, suikast sonucu hayatını kaybeden gazeteci Uğur Mumcu'nun, Şişli Meşrutiyet Mahallesi'ndeki Samanyolu Sokağı'na da yine suikast sonucu yaşamını yitiren gazeteci Hrant Dink'in adı verildi.

Beyoğlu Kılıçalipaşa Mahallesi'ndeki Samanyolu Sokağı'nın adı ise Münir Özkul Sokağı oldu.

Eren Bülbül, Yaşar Kemal, Melih Cevdet Anday

Kadıköy Dumlupınar Mahallesi'ndeki Zaman Sokağı'na Melih Cevdet Anday'ın, Bakırköy Şenlikköy'deki Işık Sokağı'na Yaşar Kemal'in, Bahçelievler Zafer Mahallesi'ndeki Samanyolu Sokağı'na Trabzon'un Maçka ilçesinde PKK'lılarca öldürülen 15 yaşındaki Eren Bülbül'ün adı verildi.

Beylikdüzü Sahil Mahallesi'ndeki Samanyolu Caddesi'nin adı da Naim Süleymanoğlu Caddesi olarak değiştirildi.

Kaynak: Diken


bozadi

#2
11 Ekim 2018

ABD Büyükelçiliği'nin caddesine Malcolm X'in adı veriliyor


Ankara'da ABD'nin yeni büyükelçilik binasının sokağına Malcolm X'in adı verilecek. Açılışa Malcolm X'in kızlarının da gelmesi bekleniyor.




Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi, Çukurambar Mahallesi'nde yapımı devam eden Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) yeni büyükelçilik binasının bulunduğu 1478'inci Cadde'ye insan hakları savunucusu Malcolm X'in adını verecek.

Ankara Büyükşehir Belediyesi konuyu önceki gün gerçekleştirilen belediye meclisi toplantısında gündeme getirdi. Toplantıda Çukurambar'da yer alan 1478. Cadde'nin isminin Malcolm X Caddesi olarak değiştirilmesi teklifi sunuldu. Teklif komisyona taşınırken, kısa süre içerisinde cadde isminin değiştirilmesi adına kararın çıkması bekleniyor. İsim değişikliğine ilişkin talimatın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'dan geldiği öğrenildi.

KIZLARI DA AÇILIŞA GELECEK

Eşi Emine Erdoğan ile geçtiğimiz günlerde 73'üncü Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'na katılmak için ABD'ye giden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Malcolm X'in kızları Qabilah ve İlyasah Şahbaz'la görüşmüştü. İlyasah görüşmeye ilişkin "Kendisi beni Türkiye'ye davet etti. Sayın Erdoğan, Ankara'da bir sokağa babamın adını vermeyi planladığını söyledi ve bizi sokağın açılışına davet etti. Muhtemelen bu, bu sene içerisinde gerçekleşecek" ifadelerini kullanmıştı.

Kaynak: Gazete Duvar


bozadi

#3
11 Ekim 2018

68 devrimcileri ders kitaplarına girdi


Lise son sınıf Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi ders kitabında 1968 Hareketi "Türkiye'deki 68 eylemlerinin en önemli özelliği antiemperyalist nitelik taşımasıydı" sözleriyle anlatıldı.




Milli Eğitim Bakanlığı'nın hazırladığı Ortaöğretim Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi ders kitabında 68 hareketine geniş yer verildi. 68 eylemlerinin en önemli özelliği antiemperyalist nitelik taşıması diye özetlendi.

Aydınlık'tan Özlem Konur Usta'nın haberine göre; kitapta 68 kuşağının dilinde yer eden "Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye" sloganı da vurgulandı. Kitapta Deniz Gezmiş'in yanı sıra, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya da 68 hareketinin önderleri olarak sıralandı. 68'in önderleri ise kitabın antiemperyalizm vurgusunun doğru, hareketin liderleriyle ilgili kısmının ise hem yanlış hem de eksik olduğunu söyledi. Kitapta, 68'de eylemlere önderlik eden Fikir Kulüpleri Federasyonu Genel Başkanı olan Doğu Perinçek yer almadı.

6. FİLO EYLEMLERİ

12'nci sınıfta okutulan Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi ders kitabında "Yumuşama Dönemi'nde Dünyadaki Ekonomik Sosyokültürel ve Bilimsel Gelişmeler" adlı ünitede 68 Kuşağı başlığı da yer aldı. 68 hareketi, geçen yılki kitaplarda çoğu dünyadaki gelişmeleri anlatan üç cümle ile özetlenirken, bu yıl yaklaşık iki sayfada ele alındı. Kitapta, dünya çapındaki eylemlere geniş yer verildi. Türkiye ile ilgili bölümde ise şu ifadeler var:

"Türkiye'deki 68 eylemlerinin en önemli özelliği antiemperyalist bir nitelik taşımasıydı. Tüm dünyada yayılan savaş karşıtlığı ve özgürlük fikrinden etkilenen sol görüşlü gençlik, Amerikan 6. Filo'sunun Türkiye ziyaretine karşı protesto gösterileri yaptı. 29 Nisan 1968'de Ankara'da yapılan mitingde 'Tam bağımsız gerçekten demokratik Türkiye' sloganı on binler tarafından tekrarlandı. Türkiye'de 68 Kuşağı; Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya gibi isimler liderliğindeki sol hareketle özdeşleştirildi."

"SOSYALİZMİN İNŞASININ SEÇİMLE DEĞİL..."

Kitapta ayrıca "12 Mart Muhtırası ve 12 Eylül Darbesi" başlıklı bölümde Türkiye İşçi Partisi, Mihri Belli, Behice Boran, Mehmet Ali Aybar'a da şu ifadelerle yer verildi:

"1961 Anayasası ile oluşan demokratik ortamdan istifade eden Türkiye İşçi Partisi (TİP); solcu aydınları, sendikacıları ve sosyalistleri bünyesine toplayarak Türk siyasetinde yerini aldı. Başlangıçta seçimlerde belli oranda başarı gösteren TİP kendi içerisinde M. Ali Aybar, Behice Boran, Doğan Avcıoğlu, Mihri Belli gibi önde gelen fikir insanları ve Yön dergisi gibi yayınlar tarafından eleştirilere maruz kaldı. (...) Sol partilerin 1969 seçimlerinde aldığı başarısız sonuçlar, Türkiye'de sosyalizmin inşasının seçimle değil devrimle olabileceği yönündeki inancı güçlendirdi."

NATO ELEŞTİRİSİ

Aynı ders kitabında, Türkiye'nin NATO üyeliği de "Türkiye, Atatürk zamanındaki çok yönlü dış siyasetten uzaklaşıp NATO merkezli bir siyaset izlemesiyle ABD güvenlik çemberine dâhil edildi" ifadesiyle eleştirildi.

68 DAHA DA FAZLA YER ALACAK

68'in önemli isimleri kitapla ilgili şu görüşleri dile getirdi:

Atila Sarp (Dev Genç Eski Başkanı- Yazar)

"68 hareketinin ders kitabında yer alması olumlu. Sosyal olayların gerçek niteliği onlarca yıl sonra anlaşılır. 68 kuşağı da buna örnektir. 68 hareketi önümüzdeki dönem daha fazla kitaplarda yer alacak. Kitap, 68 gençlik hareketini Avrupa merkezli olarak anlatıyor. Türkiye 68'i tam bağımsızlık merkezli olup emperyalizme yalnız askeri değil her alanda karşı çıkmıştır. Türkiye 68'i Avrupa ve ABD 68'i gibi saman alevi gibi yanıp sönmemiştir, mücadelesini sürdürmüştür. Türkiye 68'i emperyalizmi Ortadoğu'da itibarsızlaştırmıştır. Bugün Avrupa ve Amerika merkezli emperyalizm, Vietnam Savaşı'ndaki yenilgiden sonra en büyük yenilgiyi Türkiye 68 kuşağının mücadelesiyle almıştır. Genç kuşaklara ders kitaplarında 68 kuşağının Avrupa merkezli Marcusecu tanımlamalarıyla değil, gerçeklerle tanıtmak daha doğru olur."

68'İN YAŞAYAN LİDERİNİ GİZLİYORLAR

Kamil Dede (68 Hareketi lideri- Vatan Partisi Merkez Karar Kurulu Üyesi)

"Ders kitabının sözünü ettiği 29 Nisan'da yapılan miting çok önemliydi. Bu miting, 68 hareketinin Türkiye'de hazırlayıcısı oldu. İlerici, devrimci, yurtsever gençlik burada büyük başarı elde etti. Üniversite işgalleri bu mitingden sonra başladı. On binlerce gencin tavır alması, bağımsızlık vurgusu bunların hepsi doğru ama eksik. O mitingi DEV-GÜÇ yaptı.

Dev Güç'ün oluşmasını sağlayan ve ona önderlik eden de o dönem Fikir Kulüpleri Federasyonu Başkanı olan Doğu Perinçek'ti. İbrahim Kaypakkaya'nın burada bir liderliği yok. Ölmüş insanları öne çıkarmaya çalışıyorlar. 68'in yaşayan liderini gizliyorlar."

KİTABIN PERİNÇEK'İ ANMAMASI EKSİKLİK

Arslan Kılıç (68'liler Birliği Vakfı Genel Sekreteri/ Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı)

"Türkiye 68'i, Avrupa ve ABD'deki hareketlerden farklı olarak, en başta, çok güçlü bir antiemperyalist ve bağımsızlıkçı karaktere sahipti. İkinci olarak, yine çok güçlü bir demokratik özellik taşıyordu. Yükselen işçi, köylü, memur, aydın ve diğer halk sınıfları hareketleri sıkı bağlar kurarak ilerledi. 1968 Haziranındaki "eğitim reformu ve demokratik üniversite" talepli işgaller, onun demokratik karakterinin bir başka boyutunu oluşturur.

Türkiye 68'ininin bu iki özelliğinden türemiş "Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye" sloganı, onun karakterini doğru olarak ifade eder.

Ders kitabında, Türkiye 68'ini oluşturan eylemler konusunda ise, 6. Filo eylemlerinin ve 1968'deki 29 Nisan mitinginin anılması olumlu. 1968 Kasımındaki, "Tam Bağımsız Türkiye İçin Samsun'dan Ankara'ya Mustafa Kemal Yürüyüşü" ile Türkiye'deki Amerikancı irtica güçlerinin 6. Filo protestolarına "Kanlı Pazar" (16 Şubat 1969) tepkisiyle yanıt vermelerinin anılmaması büyük bir eksiklik.

68'i devrimci gençlik hareketini, o günün saflaşması içinde ve karşıtında yer alan kesimlerle birlikte anlatmamak, hem tarihsel bir eksiklik; hem de doğru anlatmamak demektir.

Türkiye'deki 68 gençlik hareketinin 68 Haziranındaki üniversite işgalleri ile başladığını söylemek, bu konuda sık yapılan yanlışlardan biridir. Kitap bu yanlışı tekrarlıyor. Türkiye 68'inin başlangıcı, 29 Nisan 1968'de Ankara'da FKF önderliğinde yapılan büyük DEV-GÜÇ yürüyüşüdür."

MAHİR ÇAYAN PARİS'TEYDİ

Kitaptaki bir başka yanlış, "68 gençlik hareketinin liderleri" arasında, Deniz Gezmiş'le birlikte Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya'nın da sayılmasıdır. 1968'de Mahir, Paris'teydi. Türkiye'ye 1969'da döndüğünde, 68 gençlik hareketi çoktan doğal liderlerini çıkarmıştı. İbrahim, 68 gençlik hareketinin içindeydi, ama liderlerinden değildi. 68 devrimci gençlik hareketinin liderlerinden biri ve Deniz'den de önce olanı, Doğu Perinçek'tir. Kitabın 68 konusundaki önemli eksikliklerinden biri de bu tarihsel gerçeği anmamasıdır. Mahir ve İbrahim, 68'in değil, 71 sol çıkışının liderleriydiler. 71'in sol çıkışı ise, 68 devrimci gençlik hareketi içinden çıkmıştı, ama 68 değildi.

Halktan yana eylemlere karşı konumlanan ve Amerikancı cephe içerisinde yer alan Necip Fazıl'ın konuyla ilgisiz bir alıntıyla bu hareketlerin anlatıldığı bir metnin içine sokuşturulması ise, kaba ve aykırı bir yama olmanın da ötesinde, ciddi bir yanıltma içeriyor. Ama bu eksiklik ve hatanın esas kaynağı, Soğuk Savaş ve Küreselleşme yılları İslamcılığının Amerikancılığı gerçeğidir.

Ders kitabını yazanlar ve kabul eden Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri, 68 konusunda, CIA antikomünizminin kalıplarından uzak bir değerlendirme yapmakla, olumlu bir adım atmıştır.

Ama o yıllarda 68'in antiemperyalizminin karşısında yer alan ve 6. Filoyu protesto eden gençliğe saldıran güçleri anma cesaret ve dürüstlüğünü gösterememişler. 68 gerçeğini bu iki yanıyla anlatmaktan kaçınmışlar.

Kitapta Amerikan 6. Filo'sunun Türkiye'yi ziyaretini protesto eylemlerine de fotoğrafla yer verildi.



Kaynak: OdaTV


bozadi

#4
Bu üç haberde, AKP'nin ABD emperyalizmi karşısında farklı ideolojilerden toplum kesimleriyle işbirliği eğilimine dair çok umut verici işaretler var.

Dinci/sağcı kesimin genellikle nefret ve korku karışımı bir kompleks duyduğu (çok şükür ki az da olsa bir kısmının saygı duymayı bildiği) bir tür "Sol örgütlenme" olarak "68 kuşağına" bile bu anlamda pozitif bir gönderme yapılmış olması şaşırtıcı ve çok güzel bir gelişme bence.

Erdoğan/AKP çok büyük yanlışlar yapıyor ve neredeyse yapılabilecek belli-başlı tüm yanlışları yapıyor ama sonunda doğruya yönelme konusunda bence takdire şayan bir yönü de var. Tebrik ve teşekkür ederim kendi adıma. Bu güzel gelişmeler, daha önce belirttiğim gibi, her ne kadar Erdoğan AKP'si özellikle bu son McKinsey ve Brunson vakalarında ABD'ye tamamen boyun eğiyormuş gibi görünse de, bu görüntünün yanıltıcı olduğuna, bu konuda genel gidişatın doğru yönde olduğuna dair ümit veriyor.

Ortak düşmana karşı birleşmekten başka çaremiz yok. Ortak düşmanımız olan ve kendini en çok ABD devleti kimliğinde gösteren global egemen güçlerin temel vasfı olan "kötülük/KH seçimi", aslında hepimizde de var. Dolayısıyla, ortak düşmana karşı ortak bir mücadelede birleşmemiz, kendi içimizdeki düşmana karşı da bir mücadele teşkil ediyor aslında. Kendi içimizdeki ego düşmanı olmasa, dış dünyada böylesine aşikar bir şeytanın böylesine sefil muhatapları haline gelmezdik.

bozadi

#5
AKP yönetiminin Uğur Mumcu'ya ve 68 kuşağına pozitif referansta bulunması hakkında düşünürken, Erdoğan'ın "tüm yanlışları tükettikten sonra doğruya yönelme" tabiatının topluma faydası geldi yine aklıma.

Bu toplumun çoğunluğunu oluşturan dindar/sağcı/muhafazakar kesimin genel itibariyle tüm Solculara ve Solculuğa karşı kompleksli negatif hisler beslediğine değinmiştim. Tek başına değil veya hatta belki en büyük sebep olarak bile değil ama Amerika'nın bu nefretin yaratılmasında ve büyütülmesinde elbette çok büyük payı, "emekleri" var. Dinci/muhafazakar kesimin sesi olan AKP iktidarı da nitekim solculara ve solculuğa karşı derin nefretini cömertçe ifade etmiştir şimdiye kadar. Ama işe bakın ki, özellikle de Erdoğan'ın ABD'yle olan ilişkilerinde karşılaştığı olumsuzluklar, düş kırıklıkları sonucu ABD'ye karşı cephe almaya başlaması ve bu konuda sadece kendi iktidarının/devletinin ve destekçilerinin gücünün kesinlikle yeterli bir sonuç almaya yetmeyecek olduğunu görmesi sonucu, Erdoğan ve yönetim kadrosunun en azından bir kısmı, ABD karşısında birşeyler yapabilmek için, "varsayılan ayar" olarak ölesiye nefret ettikleri solculara bile göz kırpmaya başladı. Elbette "koşullu" bir göz kırpma bu: "Birbirimizden hiç hoşlanmasak da, ortak düşman ABD'ye karşı işbirliği yapalım."

Nitekim özellikle Saadet Partisi'nden de Sol kesime benzer bazı göz kırpmalar yapıldığına değinmiştik bir süre önce.

Bu gelişmelerde örneğin Maduro gibi Solcu ve Hıristiyan bir iktidarın Erdoğan'ın ABD'ye kafa tutan yönüne verdiği açık desteğin, övgünün de payı olduğu açık. Ve tek ve hatta en büyük dış sebep de değil bu. Bir Putin Rusyası gerçeği var. Dünyanın ekonomi devi Çin realitesi var. Hele hele, tüm İslam dünyasında Amerika'ya karşı neredeyse "münhasır" denebilecek, en istikrarlı ve en güçlü muhalif ses olan bir İran/Fars/Pers realitesi var. ABD karşısındaki bu süper güçlerin bu konuda işbirliklerini giderek güçlendiriyor olması gibi yatıp kalkıp şükretmemiz, dua etmemiz gereken bir süreç var.

"Can çıkar huy çıkmaz" derler ama öylesine ilginç ve zorlu koşullardayız ve bu koşullar muhtemelen daha öylesine ilginçleşecek ve bir yandan da zorlaşacak ki, bazı huylar da değişecek bir şekilde. Bu ülkede hem kendi egolarının, hem de egemen global süper egolar tarafından yapılan şiddetli baskıların etkisiyle birbirinden nefret etmeye alıştırılmış ideolojik kesimler arasında bir "helalleşme" ve kardeşlik/işbirliği anlayışının gelişmesi de, bu ilginç sürecin bize bir hediyesi haline gelebilir. Saçmasapan şekilsel önyargıları aşıp sevgi yolunda birleşmezsek, varlığın sonsuz zenginliğinden yokluğun sefil helakına sürükleniyor olacağız. Özgür irade!

fidelista

#6
İyi güzelde papaz gitti.

bozadi

#7
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen fidelista

İyi güzelde papaz gitti.
Evet, çirkin oldu ama ABD'ye karşı gösterilen direnç iki ileri, bir geri de olsa bir şekilde bu halay ilerliyor çok şükür, bence ;)

bozadi

#8
15 Ekim 2018

"Sabah'ın teklifini özellikle kabul ettim" diyen solcu yönetmen: "En büyük azabı tek parti döneminde çektik"


Solcu yönetmen Reis Çelik, son dönemde hükümete yakın Sabah gazetesine röportaj veren isimlerin eleştirilmesiyle ilgili konuştu...




Solcu yönetmen Reis Çelik, son dönemde hükümete yakın Sabah gazetesine röportaj veren isimlerin eleştirilmesiyle ilgili konuştu. Çelik, "Herhangi bir sanatçımız Sabah veya diğer bir gazeteye röportaj verdiğinde karşı taraf linç girişimini başlatıyor; buna son vermeliyiz" diye ifade etti.

Reis Çelik, Günaydın'dan Tuba Kalçık'a bir röportaj verirken, "Sabah adına sizden gelen teklifi özellikle kabul ettim" dedi. Çelik; vicdan, düşünce ve inanç özgürlüğü içinde aralıksız mücadele ettiğini de belirtti.

Çelik, "28 Şubat'ta başörtülülerin üniversiteye girmesi için İstanbul Üniversite'sinin önünde yapılan eylemlerde biz sosyalistler de vardık. Dayak yedik, gözaltına alındık" derken, "Sosyalist sol, en büyük azabı tek parti döneminde çekmiştir" dedi.

İşte Reis Çelik'le yapılan o röportaj:

- Gazetecilikten yayıncılığa kadar birçok alanda çalıştıktan sonra sinemaya geçiş yaptınız. Tuncel Kurtiz sizin vazgeçilmez oyuncunuzdu. İlk filminiz dahil olmak birçok projede birlikteydiniz...

'Almanya'daki Türkiye' isimli röportajımı yapmak için Berlin'e gitmiştim. Orada Neşet Ertaş'la karşılaştım, Tuncel Kurtiz'in evini de Neşet Abi tarif etti bana. Tuncel Abi'yle o gün tanıştım. Kendi geleneklerimizden yola çıkarak bir film çekmek istiyordum. Senaryo yoktu, tek bir kelimeden yola çıktım, o da 'inat'tı. Bir de tek oyuncu Tuncel Abi. Her görüşten aydınlar ve sanatçılar olarak yüzümüzü batıya çok çevirmiştik.

Bu dünyanın en kadim topraklarındaki değerlerinden çok faydalanamıyorduk. Bu öze yeniden bir dönüş istiyordum.

Emperyalizmin kültürleri yok eden erezyon politikasına karşı sürekli mücadele ettim ve etmeye devam ediyorum. Sosyalistler antiemperyalisttir ve ulusal değerlerini korumak için mücadele etmiştir. Nazım Hikmet'in şiirlerine, Yaşar Kemal'ın kitaplarına bakın; bu temel değerlere ne kadar bağlı oldukları ortadadır. Sanatçı olarak sadece emperyalizme karşı mücadele etmedim; ülkemdeki diktacı devlet anlayışlarına karşı, insanımızın vicdan, düşünce ve inanç özgürlüğü için de aralıksız mücadele verdim. Ama sadece kendi düşüncemden olanlar için değil, herkes için.

28 Şubat'ta başörtülülerin üniversiteye girmesi için İstanbul Üniversite'sinin önünde yapılan eylemlerde biz sosyalistler de vardık. Dayak yedik, gözaltına alındık.



CHP SOL PARTİ DEĞİL

- Bahsettiğiniz sol çizgiye CHP'yi de katıyor musunuz?


Sosyalist sol hiçbir zaman CHP'yi solda bir parti olarak görmez. Tek parti döneminde CHP'yi bir parti olarak görmek yanlış olur çünkü devletin kendisiydi. Sağdan sola birçok düşünceden insan vardı. Sosyalist sol, en büyük azabı tek parti döneminde çekmiştir. Mustafa Suphi ve Sabahattin Ali gibi insanların öldürülmesi, Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Ruhi Su, Aziz Nesin ve yüzlerce aydın yazar, ressam ve müzisyenin hapishane ve sürgünlere gitmesi... Sonra bu gelenek devam etti. Bu anlamda gerçek sola CHP'yi dahil edemeyiz.

Ayrıca CHP'nin Avrupa'daki bir sosyal demokrat parti olabilmesi için sosyalist bir söylem geliştirmesi gerekir ki, bundan çok uzakta bir parti.

- 'Mülteci' filminde ülkelerinden gitmek zorunda kalan insanlara Batı'nın nasıl davrandığını irdeliyorsunuz.

Sanki bugünleri görerek çekmişsiniz bu filmi...

Emperyalizm, kendi egemenliğini kurabilmek için insanların her şeyini altüst ediyor.

Ortadoğu'da yaptıkları ortada zaten. Filmde de bunu anlatmaya çalıştım; demokrasi için insanlar ülkelerini terk etmek zorunda bırakan demokrasi havarisi Batı'nın, o yeri yurdu tarumar olmuş insanlar kapılarına dayandığında nasıl davrandığını gösterdik.

Gelişmiş kapitalist dünya, başka ülkelerin kaynaklarını sömürür ve kendi ülkesine taşır. Hiçbir şeysiz kalan o ülkelerin insanları bir gün Batı'nın kapısına geldiğinde de, 'Bunlar nereden çıktı?' der ve diyor. Batı riyakarca davranıyor.

Emperyalizmin temel taktiği, böl ve yönet mantığından oluşuyor. Ortadoğu'da ülkeleri nasıl bölüp, yönetmeye çalıştığını görüyoruz. Türkiye'ye de bunu yapmak istiyor. Kaos ve çatışma ortamından besleniyor emperyalistler.

Biz bu tuzağa düşmemeliyiz.

Her ne düşünceye sahip olursak olalım; birbirimizi anlama, dinleme hoşgörüsüne ve tahammülüne sahip olmalıyız. Diyalog kanallarını açık tutmalıyız.

Siyasetçiler, sanatçılar, düşünürler başta olmak üzere demokrasi anlayışını önce kendimizden başlatmalıyız.

Yukarıdan aşağıya bu ateşi söndürmemiz lazım. En çok ihtiyacımız olan bu.




- Hoşgörüden bahsetmişken, Sabah'a röportaj veren sanatçılar linç ediliyor...

Sabah adına sizden gelen teklifi özellikle kabul ettim. O, bu, şu diye birbirimizi düşmanlaştırmamalıyız.

Herkes kendi mahallesine konuşursa bir yere varamayız.

Herhangi bir sanatçımız Sabah veya diğer bir gazeteye röportaj verdiğinde karşı taraf linç girişimini başlatıyor; buna son vermeliyiz. Yanlışlar yapılmış olabilir ama bu yanlışları birbirimize kapıları kapatarak, selamları keserek, diş sıkarak karşılamaya başlarsak içimizde kin tarlası büyür. Kin tarlalarının hasadı acı olur. Bundan bir an önce kurtulmamız ve içimizde hoşgörü ve iyi insanlık, yani demokrasi tarlamızı yeşertmemiz kaçınılmazdır. Bu; inançlarımızdan, fikirlerimizden vazgeçmek demek değildir, tam tersi fikir ve inançlarımızın varlığını savunmamız demektir.

Zira fikri ve inancı olmayanların başvurduğu tek yol var; o da düşünmeden yargılama ve linç yöntemidir.




TÜRKİYE'YE YÖNELİK ALGI OYUNLARINI ANCAK SANAT İLE ALT EDERİZ

- Türkiye'nin kültürel değerlerini anlatan filmleriniz uluslararası alanda çok ilgi gördü...


Türkiye ürettiği filmlerle dünyada en çok ödül alan ülkelerden biri. Türkiye'de olağanüstü bir potansiyel var. Köklü bir sinema geleneğimiz var. En eski geleneklerimizden biri de 55 yıllık Antalya Altın Portakal Film Festivali'dir. İ ki yıldır ulusal yarışmaların bu büyük gelenekten kaldırılması sinema camiasını çok üzmüştür. Antalya Film Festivali'nde uluslararası kategorinin yer alması gerektiğini başından beri savunmuş biriyim. Festivalin uluslararası bölümü ne kadar güçlü olursa bizim sinemamız da dünyada o kadar çok bilinir ve duyulur. Ulusal değerlerimizi ve kültürümüzü dünyaya duyurabileceğimiz en önemli araç sinemadır. Ülkemize yönelik yurt dışındaki algı oyunlarını ancak sanat ile alt ederiz. Amerika kendi propagandasını dünyaya sineması ile yaptı. Biz de kendimizi dünyaya sinemamızla çok daha etkili biçimde anlatabiliriz. Ülkemizi ve ürettiklerimizi bu dolaylı yolla tanıtabiliriz. Sinema sanatımızı stratejik devlet politikası haline getirmemiz lazım. Film festivalleri aynı şekilde stratejik devlet politikasına bağlı olarak düzenlenmeli. Amerika ve Avrupa devlet politikalarını bu doğrultuda düzenliyor. Biz de öyle yapmalıyız.




ULUSAL DA OLMALI

Buradan Yönetmenler Derneği Başkanı vatandaş Reis olarak Sayın Cumhurreis'e seslenmek istiyorum. Bizim kültürümüzü ve değerlerimizi anlatan filmlerimizi, uluslararası kategoriyle birlikte ulusal kategoride de Antalya Film Festivali'nde görmek istiyoruz. Kendi sanatını üretemeyen toplumlar tarih sahnesinden silinip yok olmuşlardır. Sanatı koruyan, kollayan ve değerli kılan ülkeler, üzerlerindeki bütün önyargıları bu sayede kırmışlardır. Algıları değiştirmişlerdir.

Kaynak: OdaTV


bozadi

#9
Röportajın tamamını okuyamadım henüz ama oldukça ilginç, isabetli ve önemli bazı gerçekleri içerdiğini tahmin ediyorum.

bozadi

#10
1 Ekim 2018

Lale Mansur: Atatürk kadar kullanılan başka bir tarihi şahsiyet var mıdır bilmiyorum


Usta oyuncu Lale Mansur, bugün kendisini Atatürkçü olarak tanımlayan birçok kişinin aslında son derece tutucu olduğunu ve geçmişte birçok hata yaptığını söyledi




Sinemamızın usta oyuncularından Lale Mansur, GÜNAYDIN'a konuştu. 'Atatürkçü'yüm' diyenlerin geçmişte dindar insanları aşağıladığına değinen ünlü oyuncu, "Haydi Kızlar Okula' kampanyası yapıp sonra kızlar üniversiteye gelince de başörtülüler otursun, diğerleri devam etsin dediler" diye konuştu...



Uzun yıllar bale yaptıktan sonra sinemaya geçiş yaptınız ve ilk filminiz 'Düş Gezginleri' ile Altın Portakal kazandınız. Sinemaya nasıl geçtiniz?
Sinemaya değil de, dansçılıktan oyunculuğa geçiş olarak düşündüm bu tercihimi. Baleyi bıraktıktan sonra bir süre psikoterapiye gittim. 'Hayattan ne istiyorum, ben kimim?' gibi soruların peşine düştüm. Bir süre farklı farklı meslekler düşündüm. Ama sonra oyunculuk yapmaya karar verdim. Oyunculuğa karar verdikten sonra eğitim aldım. Önce diksiyon, sonra da Eric Morris'ten oyunculuk eğitimi aldım. Ondan sonra da 'Düş Gezginleri'ni çektim. İlk filmimle de ilk ödülü aldım.

Sette yaşadığınız sizi gülümseten bir anınız var mı?
Evet. 'Amerikalı' filmini çekerken final sahnesinde silah kullanmam gerekiyordu. Şerif Gören'e "Ben silah tutmam" diye ısrar ettim. Canına okudum Şeref Gören'in, o da benim. "Ben prensip olarak silaha dokunmuyorum" dedim ama sonunda onun dediği oldu; silahı tutmak zorunda kaldım.




Eskisi kadar sizi neden sinemada göremiyoruz?
Bana gelen rolleri beğenmiyorum. Beğenmediğim, içime sinmeyen bir rolü oynamam. Şunu da belirtmeliyim ki; eskiye göre çok film çekiliyor artık. Sektör şu anda çok renkli. Birtakım gişe filmleri var, bunlar genelde felaket komediler de oluyor. Ama onun dışında çok başarılı bağımsız işler de var.

Şahan Gökbakar, Cem Yılmaz gibi komedyenlerin filmlerini nasıl buluyorsunuz?
Cem'in espri anlayışını çok beğeniyorum. 'Recep İvedik' gibi filmlerden hoşlanmıyorum açıkçası. Böyle belden aşağıya basit esprileri görünce gülmek değil, ağlamak geliyor içimden.




Sanat yaşamınızdaki en büyük dönüm noktanız nedir?
Sinemada 'Düş Gezginleri' ve 'Amerikalı' benim dönüm noktalarım. Tiyatroda ise Edinburgh'de bir ay boyunca oynamak benim için önemli. 'Olağan Mucizeler' oyununu bir ay boyunca İngilizce sahneledik. Oyun beğenilince İngiltere'de de sahneledik. Hayal kuruyorum ve o hayalin peşinden gidiyorum. Hayatta her şeyin bir istisnası vardır. Ben oyunculuğa başlamaya karar verdiğimde bir arkadaşım bana "Sen genç değilsin, güzel değilsin. Neden oyunculuk yapacaksın ki?" demişti mesela. Ama hayal ettim oyunculuğu ve bunun peşinden gittim.

Şimdi de yeni bir oyunla seyirci karşısına çıkacaksınız...
Çok güzel bir oyun; bir anne ve kız var. Kızımı Gizem Aldemir canlandırıyor. Oyun, Pulitzer ödüllü. Yeşim Özsoy da ödüllü bir yönetmen. Ödüllü oyunumuzu, ödüllü bir yönetmen sahneye koyuyor. Oyunda yaşam, ölüm, iletişimsizlik dahil birçok konuyu ele alıyoruz. İlk olarak 9 Ekim'de İstanbul'da sahneleyeceğiz.




GÖZÜ KARA BİRİ OLARAK BÜYÜDÜM

Asker bir aileden geliyorsunuz. Böyle bir ortam size nasıl yansıdı?
Ailenin en küçüğüyüm, üç erkekten sonra dünyaya geldim. Doğduğumda babam 56 yaşındaydı. O yüzden babamın çalıştığı dönemi çok hatırlamıyorum. Abimler disiplin içinde büyüdü ama bana çok sökmedi bu. Aklına eseni yapabilen, kendine güvenen ve gözü kara biri olarak büyüdüm.

Londra'da eviniz var. Sık sık gidiyorsunuz yurt dışına. Batı'da özellikle son yıllarda yükselen yabancı düşmanlığı için ne dersiniz?
Çok korkunç bir durum bu. Mülteciler zaten vatanlarından zorla koparılmış insanlar. Her yerde yabancı düşmanlığı yükselişte değil ama... Mesela Almanya, mültecilerin entegrasyonu ile ilgili ciddi çalışmalar yapıyor. Irkçılık yapılmasına hep karşı oldum. Kimseye dini, dili, ırkı yüzünden ayrımcılık yapılmamalı. Yerkürede yaşayan biri olarak, ben hayata sevgi ve vicdanla yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum. Öldürmek değil, beslemek üzerine kurmalıyız hayatı.




DİZİ SEKTÖRÜ TAM BİR KÖLELİK

Dizilerde oynamayı tercih etmiyorsunuz...

Dizi sektörü tam bir kölelik. Dizilerde insanların tüm enerjisini sömürüyorlar. Bu ortamı düzeltmek ise oyuncusundan yapımcısına kadar hepimize düşüyor. Dizide oynuyorsan, tüm hayatını ona göre düzenlemek, sete göre kendini ayarlamak zorundasın. Ancak çok sevdiğim bir rol gelirse düşünebilirim.


ATATÜRKÇÜ'YÜM DİYENLER GEÇMİŞTE ÇOK HATA YAPTI

Dedeniz, Çanakkale'de Atatürk'ün silah arkadaşı Servet Paşa. Korgeneral olarak emekli olmuş babanız da kurtuluş mücadelesinin önemli isimlerinden Hüsrev Gerede'nin yeğeni. Ailenizde böyle Atatürk'ü yakından tanıyan kişiler olması sizin ona bakışınızı nasıl etkiledi?

Dünyada Atatürk kadar tarihi şahsiyet olarak bu kullanılan başka bir kişi var mı bilmiyorum. Bu ülke için çok önemli şeyler yaptı ama tapmak ayrı bir durum. Bugün kendini 'Atatürkçü'yüm' diye tanımlayan birçok kişi aslında son derece tutucu. 'Ben Atatürkçüyüm' diyenlerin geçmişte yaptığı birçok hata var aslında. Mesela 'Atatürkçü'yüm' diyenler geçmişte dindar insanları aşağıladılar, 'Başörtüsünden dolayı bunlar üniversiteye gidemez' dediler. 'Haydi Kızlar Okula' kampanyası yapıp sonra kızlar üniversiteye gelince de 'Başörtülüler otursun, diğerleri devam etsin' dediler. Çok tutarsız bir durum bu. Bugün yaşadıklarımızda geçmişte yapılan bu hataların çok büyük etkisi var. Bu yapılan hatalar bumerang gibi bize geri dönecekti ve döndü. Ve bunun Atatürk'le hiçbir alakası yok, bunu da belirtmek isterim.

HEP ÜÇ-BEŞ ÇOCUĞUM OLUR DİYE DÜŞÜNÜYORDUM

Anne olmayı neden tercih etmediniz?
Anne olmaya geç kaldım. Önce dansçılık kariyerimden dolayı erteledim, sonra da oyunculuğa başlayınca geciktirdim. Aslında ben hep üç-beş çocuğum olur diye düşünüyordum ama içimde ukde kalmadı. Şimdi bakıyorum da böyle bir dünyaya çocuk getirmek ne kadar doğru olurdu? Bu açıdan düşündüğümde pişmanlık yaşamıyorum.

Kaynak: Sabah


bozadi

#11
Yine henüz ayrıntılı okumadığım ama zevkle okuyacağımı tahmin ettiğim, çok değerli özeleştiriler içeren bir röportaj.

"Allah" ve "Atatürk" bu ülkede hem pozitif, hem de son derece karanlık amaçlarla kullanılagelmiş isimler/kavramlar.

gerçek tosun paşa

#12
Çok iyi konu olmuş Bozadi, emeğine sağlık.

bozadi

#13
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa

Çok iyi konu olmuş Bozadi, emeğine sağlık.
:)

bozadi

#14
18 Ekim 2018

Soner Yalçın'dan Erdoğan'a destek: Alkışı hak etti, bravo Erdoğan


Sözcü Gazetesi yazarı Soner Yalçın, AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı ODTÜ'lü öğrencilerle görüşmesi ve davasını geri çekmesi nedeniyle "alkışladığını" belirtip "Bravo Erdoğan" dedi.




Sözcü Gazetesi yazarı Soner Yalçın, AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı 'Tayyipler Alemi' pankartı nedeniyle tutuklanıp serbest bırakılan ODTÜ'lü öğrenciler hakkındaki davalarını geri çekmesi nedeniyle "Bravo Erdoğan" diyerek tebrik etti.

"Erdoğan nihayet doğrusunu yaptı" başlıklı yazısında Yalçın, AKP'li cumhurbaşkanının kararı için "Önceki gün yaptığıyla alkışı hak etti: ODTÜ mezuniyet töreninde açtıkları "Artık Tayyipler Alemi" pankartı nedeniyle önce tutuklanıp, sonra serbest bırakılan dört üniversite öğrencisini kabul etti. Sohbette Erdoğan gençlerden ülke kalkınmasına katkı sağlamalarını istedi. Öğrencilere, yerli cep telefonu Vestel Venüs'ü armağan etti. Davasını geri çekti. Haberi duyduğumda "bravo Erdoğan" dedim." ifadelerini kullandı.

"J TEORİSİ"Nİ ANLAMIŞ

Yazısının devamında, siyaset biliminde bir "J Teorisi" olduğunu belirten Yalçın "Bu teoriye göre ekonomik büyüme-gelişme döneminden sonra kalkınmada keskin düşüş sosyal ve politik huzursuzluğa yol açar" dedi.

Erdoğan'ın hapse attırdığı gençlerle sohbet edip davayı geri çekmesinin "J Teorisi"nin anlaşılmasına ışık tuttuğunu öne süren yazar, "Bu buluşma özgür iklim gelmesinin işareti olur" iddiasında bulundu.




Kaynak: Gazete Manifesto