Haberler:

Yeni celse yayınlandı! 25 Temmuz 2026🎉

Ana Menü

Master mi O da Ne???

Başlatan Tsunami, 29 Mayıs 2009, 05:13:31

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tsunami

Son zamanlarda ,,çekim yasası" denilen bilimsel ispatı her ağızdan dinler olduk.
Bu kitapta çekim yasasının ne olduğuna veya nasıl çalıştığına dahil bir cümle bile duymayacaksınız. Söz.

Herkes yatıyor kalkıyor ,,Çekim Yasası" diyor.
Herşeyi kuramlaştırma ve bürokrasiye sokma çabamız, sana da komik gelmiyor mu?

Bir gün gelecek ve anayasamızda bile bununla ilgili madde bulunacak diye düşlüyorum.

Mahkeme salonu, Avukatlar, Hakim vs.
Herkes toplanmış ve Hakim kararını açıklıyor:
Çekim Yasasının 450'nci maddesi ihlaline göre yaşadığınız tüm gerçeklerden siz sorumlusunuz. Bu mahkemede bulunan şahısların kendilerine ait zamanlarını da çektiğiniz için toplam 2 sene ağır hapis cezasını çekmiş bulunuyorsunuz. Mahkeme kapanmayı seçmiştir."
Resmen insanı deli etme gücüne sahip bir cümleyle karşı karşıya bırakıldık.

Bir sürü kitap, DVD, makale ve hatta, aklımızı tamamen yitirmek için, seminerler bile veriliyor.
Kısaca bu seminerleri veren ,,Master" (ing.: Üstad, Usta, Erbap)lar hakkında söz etmek istiyorum.

Bizlere sürekli şunları söylerler:
Sen kendin çektin... Bunu da sen seçtin... Kendin sorumlusun vs. vs.
Bu yanlış bir şey mi? Kesinlikle hayır. Ama bunu bize söyleyen insanlara bir göz atmak gerek.

Bu Masterlar (9 günde Master olanlar var...) bu olağan üstü Tanrılaşma sistemini son noktasına kadar DNAlarına yerleştirmişlerse, neden hiç biri seminerlerine katılımcı ,,çekemiyor"?

Madem Kuantum alanının ustasısın (yani bir nevi Matrix filminin Neo'su olmuşsun), neden maddi sorunların var?

Bir usta olmak bu kadar kolaysa, bende dilimi burnuma degdirme ve birinci kuşaktan kulak oynatma masterıyım.

Tarihteki gerçek ustalardan bir nebze olsun bahsetmek gerek diye düşlüyorum.

İsa, Budha, Krişna, Lao Tse. Bunlar bile kendilerini usta saymıyorlardı. Ancak kendi hayatlarının ustası olmayı başardıklarından, başaramayanları peşlerine takıldılar. Ya Tanrıyı aramaktan yorulmuş, yada tembelleşmiş olanlar bu ustaların peşinde dolaşırlardı.

(Ne kadar garip. Aradan 2000 sene geçmiş ve insanlar hala bunu yapıyor.)

Bu ,,hayat üstatları" hayatlarını yaratmanın kararını verdiler, çekmenin veya seçmenin değil. Çekmek fiilinin içinde zorlanmak, efor sarf etmek yatıyor. Seçmek ise, var olan bir şeyin sorumluluğunu üzerimizden alıyor. Seçmek bizi yaratıcı değil, seçici rolünü üstlenmemizi sağlıyor. Ama biz ya-ra-tı-cı-yız. Her an gerçeğimizi yaratıyoruz. Ve eminim mevzu bahis hayat üstatlarının zamanında usta kelimesi de yoktu. Kimse onların zamanında Peygamber Masterı, yada Budha üstadı olmak için uğraşmadı. Ama o da çok komik olurdu. Düşlesene. Karşına biri geçiyor ve sana diyor ki:

,,Ben üçüncü kuşaktan Master Peygamberim ve seni 150 Para karşılığında uyumlayabilirim."

Yada: ,,Ben Tanrının seminerlerine katıldım ve şimdi Melek 3A oldum ama herkes olamıyor. Tanrı kendi seçmesi gerekiyormuş."
Tanıdık geliyor, değil mi ?

Bu hayat ustalarının tek ve net amacı: Tanrı'ya yakın olmaktı. Daha net bir şekilde söylemek gerekirse: Ermekti...Özgürleşmekti...
Onlar birer Ermişti.
İnsanlardı onları ,,master yapanlar", kendileri değil.
Bu durumda çok önemli bir hususla karşı karşıya kalıyoruz.
Gerçekten Tanrı'nın ne olduğunu anlayan, gören, duyan bir kişinin, herhangi bir ünvana ihtiyacı var mıdır?

Bu soruyu bu akşam yatmadan önce iyice bir düşün. Cevabı cevaplar getirecektir.

Gerçek üstad, sonsuza dek öğrenci olduğunu anlayandır. Öğrenir ve öğrenir ve öğrenir....sonsuza dek.

Bunu küçük bir misalle açıklamaya çalışacağım.

Okulda her sınıfın içinde en çalışkan, en haylaz, en arkadaş, en suskun, en sinir bozucu, en tembel, en komik, en zayif, en güçlü vs. olan öğrenci tipleri vardır. Bu rollerden biri eksik olsa, o sınıf sıkıcı olur. Renginden kaybeder.

Beyaz tüm renklerin birleşimidir. Bir renk eskilirse o artık beyaz olamaz. Bu demek oluyor ki, her öğrenci eşit derecede bir bütünün oluşmasına katkıda bulunur. Bu da bize master diye bir kavramın olmadığını ıspatlar.

Dünya sınıfında hepimizin ayrı bir rengi var. Hepimizin eşit güzellikte parlayan renkleri var. Ama hepimiz saf bir beyazı oluşturmak için buradayız.

Kimse kimseden usta bir renk değil. Herkes eşit bir ustalığa sahip.

Kimi kendisine (daha açık bir spiritualiteye sahip olan mesleklerden seçersek) Rahip, Guru, Yogi, Şaman vb. vasıflar yükler. Bunu neden yapar? Tanrı yolunda olduğunu unutmamak ve Tanrı yolunda olmak isteyenlere destek olmak için. Bu onu usta yapmaz. Yol göstericidir o sadece, o kadar.

Eğer illaki Master kelimesinden vazgecmek istemiyorsaniz, söyle bir çözüm önerebilirim.
Master: Bir öğretiyi öğrenip öğreten değil, bir öğreti yaratandır.
Buna göre Master olun.

Cenk Sertdemir
 

Pınar

#1
Pabucumun masteri gibi olmuş bu yazı.:))) Son kelimesine kadar katılıyorum.İlerlenmesi gereken ışık belli, gölgeye gerek yok.Arada belki soluk için, ama sürekli bir gölge peşinde gitmenin de bir alemi yoktur değil mi? :))

Dur yahu, bir de şu çekim yasasını irdeleyeyim.hehehehe! Çok duyuyoruz, "ben bunu çekmedim ki!" yok anam, sen çektin onu, şimdi yaşarken vıdı vıdı yaparak başımızın etini yemeye hacet yok.:)) Böyle mi gerçekten, evet böyle.Ama işlem farklı işliyor.Maddeyi algılayan o küçücük zihnimiz, tutsak zihnimiz bunu anlamıyor.İstemek için saf niyet deniyor, kesinlikle katılıyorum.Ama hangi saf niyet? Tanrı bile benim yanıma kirli gelmeyin diyor, ruhun kirli iken dünyadaki tüm metreküp suyu baş aşağı döksen ne olur ki!:) Çekim yasası imiş, neyi çekiyorsun abi.:) Zengin olacam ben, zenginliği çekiyorum.Aşık olacam ben, aşkı çekiyom.hahahahaha!Çekin anacım çekin.Ondan sonra bilinçaltı, bilinçüstü ortası, yanı, kenarı gümm! Sen ne isen, çektiğin de odur.Hep aynı tür insanlarla mı çakışıyor hayatın, serseri gibi "allam neden ben " mi diyorsun?İçeri bak, ruhunun derinlerine, özüne...Orada gör kendinin sana yapışan insanlarda sana yansıyanı...Tanrı bile, kendini deneyimlemek için aynaya bakmayı tercih etti, ve bu evreni yarattı.Kaldı ki, o koca güç bile bu yolla öğreniyor iken, biz küçücük zerzavatlar hala "o yaptı, bu etti, herşeyin suçlusu o.Ben ise bir zavallıyım" naraları ile ortalıkta dolaşıyoruz.İçinde, özünde ne varsa onu çekiyorsun bunu bil!Ve insan ruhu öyle muazzam bir sistemin parçası ve aynısı ki, sürekli kendini temizlemek için var gücüyle çabalıyor.Temiz kalmak için, özün parlak ışığını kaybetmemek için uğraşıyor.Maalesef, tıpkı Tanrı gibi biz de kendimizi göremiyoruz, kokumuzu alamıyoruz, sesimizi bile duyamıyoruz...Aynalara ihtiyacımız var, çekim yasası zırvası burada gümlüyor işte.İstediğin, çekmek istediğin her ne ise önce onun temizliği gerçekleşiyor.Suyun rahat akması için önce önündeki o koca kayaların kalkması gerekiyor. Aksi halde çekiyorsunuz gelmiyor, bu da ayrı terhane tabii! İstedim olmadı düşüşünü yaşıyorsunuz. Evrenin/Tanrının sistemi oysa o kadar basit ki! Özü temiz tut, gerisi zaten kendiliğinden gerçekleşiyor.

NOT: Biliyorum Gülayım, biliyorum.:)) Farkındayım ve sevinçle kabul ediyorum.:)
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

rinda

#2
İnsan kendi kendisinin gurusu, efendisi, ustası, öğretmeni, öğrencisi kısaca insan kendi kendisinin herşeyi, biriciğidir.
Sizin deneyimleriniz başka kimsenin değer biçemeyeceği deneyimlerdir.

Pınar

#3
Aynen sevgili Rinda, ama çevremizde kendini Guru, Usta, Öğretmen, Süpermen olarak sunan ve lafının üstüne laf söyletmeyen ve davranışları ile söylemleri birbirine zıt o kadar insan var ki!İnsan şaşırıp kalıyor vallahi!:)
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

Tiversonus

#4
Etmeyin eylemeyin daha yeni "Sir" olmuştum ben:)) Yani bütün bu sıfatlar geçersiz mi şimdi? Bütün bu kodlamalar ve hiyerarşik ünvanlar değersizler mi? Ben vermem arkadaş ünvanımı:)))

Sir Sunos Revit

Mordevrim

#5
Neler düşünürsünüz bilemem ama son dönem internetin her köşesinden fırlayan spiritüalizm üzerine bir eleştiri yazısı da ben göndereyim. Büyük bir kısmına katılıyorum.

"Son zamanlarda içine biraz mistisizm karıştırılmış, okültizmle bolca baharatlanarak, parapsikoloji türevlerinin her türüyle yapay biçimde tatlandırılmış çok sayıda yanıltıcı akım ve de bunları temel alan sözde "kişisel gelişim" yayınları ortalıkta boygöstermiş durumda...
 
Böylesi akımlar ülkemizde yıllar öncesinde bir yandan ufocular tarafından öte yandan da parapsikologlarca  başlatılmıştı (Tanrıların Arabaları'nı hatırlayınız). Ufoculuğun modası geçince kadim ruhçularla işbirliğine gittiler; çünkü onlar da demode olmuş, bütün çabalarına rağmen içlerinin ne kadar boş ve yanıltıcı olduğu anlaşılmıştı. Bir süre el ele, kol kola gidildi; köprülerin altından çok sular aktı, fazlasıyla çeşitlendiler. Bu arada teknolojik gelişmeler yaşandı, uyuşturucu türleri sayıca arttı; derken "Dördüncü Boyut", o da yetmedi "Beşinci Boyut" safsatalarına ulaşıldı. Evet, böylesi boyutlar vardır; ama bu satırların yazarları onları deneyimlemiş midir? Bakın hemen söyleyelim, deneyimleyebilmiş olanlar böyle yazmazlar, daha doğrusu afişe etmezler; hele de meseleyi ticarete dökmeleri hiç mümkün değildir. Bu, yogayı bilmeyenlerin yoga konusunda, meditasyonu hiç yaşamamış ya da deneyimlememiş olanlarınsa meditasyon konusunda ileri-geri konuşup yazı yazmasına benzer. Bunların yogayı da meditasyonu da nasıl anlayıp tanımladıklarına ve okurlarına nasıl aktardıklarına önceki yazılarımda ayrıntısıyla değinmiştim. Hattâ bazı sözde üstatlar (!) moksha'yı, samadhi'yi,  ve de Nirvana'yı öyle bir anlatıyorlar ki, sormayın gitsin... 

Fantastik edebiyat zaman zaman çok etkili ve cezbedici oluyor, amerikan toplumu yıllarca "superman"lar bekledi; "dünyayı kurtaran adam"lar hep bir özlemin, ama daha da önemlisi dışsal ve kolaycı çözümlerin beklentileriydi. Zaten Doğu'da hep "guru"lara, Batı'da ise "kahramanlar"a özlem duyulmuş, yoksa da yaratılmıştır. Kendimiz birer mikrokozmos olduğumuz halde yine de akıllanmadık; kendi içimize dönmemizi engelleyen, geciktiren, yeni yeni olumsuzluklara, hayal kırıklıklarına ve başka psişik acılara ve umutsuzluklara yöneldik durmamacasına.

Ama artık başka mesih'ler yok; peygamberlere, gurulara, kurtarıcılara da yer yok... Neden yok?, dünya çok hızlı gelişiyor ve değişiyor da ondan.

Bilişim ve iletişim çağının bütün bu entel-okült-sözde mistik yeni moda akımları insanlarımızın özlemlerinin, tatmin edilmemiş tutkularının istismarı üzerine kurulmuştur; çoğu Doğu felsefelerinin kırıntılarından toparlanmış birkaç güzel söz, bu konulara az çok kafa yormuş yarı aydınlara ve aydınlanmaya çabalayanlara hitap edebilecek birkaç teknolojik ayrıntı ve dediğimiz gibi bolca da zihinsel karmaşanın istismarı...

Tamamı bol yaldızlı, sahte ışıltılı, parlak cümlelerle süslenmiş "Antik Mısır Sırları", "Aura ve Çakra Kullanımı", "Gizli Güçleri Geliştirme Teknikleri", "Şakra Teorileri", ruhçuların 'fırsat bu fırsattır' diyerek ısıtıp ısıtıp araya sıkıştırdıkları "Gizli Sırlar Öğretisi", "Ruhsal Güçleri Geliştirme Teknikleri"; derken "Işık Habercileri", "OMNI-Yaradılışın Dört Prensibi"ni ve "Kozmik Şifreler"i biliyormuş gibi açıklayanlar; "Yüksek Bilinç" kılavuzları, "Kirael-Büyük Değişim"i, "Batık Ülke MU Uygarlığı", ardından "MU'nun Sembolleri", hattâ "MU'nun Çocukları"; sözde kızılderili büyücülerinin öğretilerinden yola çıkılarak yazılan kitaplar, KRYON celselerinden sözde ciltler dolusu ama sürekli birbirini yineleyen yüce ruhsal varlık mesajları, hep 'bir kanaldan bir üstada aktarılan' uydurma "Tebliğler", herşeyin ve herkesin "kodu"nu çözenler... sıkıldınız değil mi?; halbuki daha yarısına gelmiştik...

Şimdi sözü fazla uzatmadan, eleştirilerimizi birkaç noktada özetleyelim: 

1. Bu tür yayınların, kendi potansiyelinize ve gücünüze olan inancınızı zayıflatması bir yana, gerçekliklerle ilişkinizi askıya alma riski söz konusudur.

2. Sanal ya da gerçek olsun, yolunuzun dışındaki birilerine "yüksek varlıklar" derseniz, içinizdeki gücü ve cevheri inkâr etmekle kalmaz, kendinizi de "alçak varlıklar" kategorisine  indirgemiş olursunuz. Bu ise zaten size klasik semavi dinlerin binlerce yıldır yapmak istediği şeydir. Yani asıl tuzak budur. 

3. Hep söyledik, bu işler önce içsel gelişmeyle olur; yemek tarifi değil ki sadece kitaptan okumayla başarılabilsin. O vakit öğretmenlere, ustalara ne gerek kalır? Önce kişisel eğitiminiz belli bir aşamaya gelecek, eleştirel bakabilecek, yorumlayabileceksiniz; zaten o zaman bu tür yayınlara itibar edilmeyecektir.   

4. "Kişisel Gelişim"de mesele artık bir bakıma 'fantastik edebiyat'a ya da bir tür 'psişik bilim kurgu'ya dönüşmüş durumda. Okuyun, hayal kurun, temel bir eğitiminiz yoksa halüsinasyonlara dalın; o konuda ne kadar "yükseğe ulaşacağınızı" bilemem ama, bildiğim birşey, eğer kendinizi kaptırır ve ciddi arayışa girerseniz sonunda psikologlara ya da terapistlere mutlaka ulaşırsınız. İnanın böyle kişiler tanıdım. Uyku ve rüya düzenleri bozulmuş, yaşamları çekilmez hâle gelmişti.

Yani bu tür çabalar size elle tutulur hiçbir şey sunmayacağı, ruhsal ve mental olarak hiçbir olumlu katkı sağlamayacağı için sonucun o büyük beklentilerin ardından gelecek olan büyük bir düş kırıklığı ve mutsuzluk olması kaçınılmazdır.   

5. Eğer onlar süper insanlar, üstün güçler, farklı boyutların gelişmiş varlıkları, dünyamızı kurtaracak olan "görevli" yaratıklarsa bizlere de, göstereceğimiz bunca çabaya da ne gerek var? O zaman zaten zihnen "ruhçu–uzaylı koalisyonu"na katılmış (!) olmaz mıyız? Hani eskiden "koalisyon güçleri" ile "klingonlular" vardı..., bir de bu güçlerin ağababaları olan daha üstün varlıklar. Şimdi de çocuklara Selena'lar, Nana'lar, Perfinya'lar var; büyüklereyse yukarıda sayılanlar...   

6. Bu tür boşuna çabaların kendi özümüze dönmemize engel oluşturmaları bir yana, onca zamanın ve emeğin boşa harcandığı kanısına vardığımızda nasıl hayıflanacağımızı da tahmin edebiliyorum.

7. Ayrıca bu tür safsatalar teorimizi zenginleştirmediği gibi, zihnimizi de sislendirir, gölgelendirir... Üstelik alternatif maliyeti o kadar yüksektir ki hem yol'a hiçbir yararı olmaz, hem de yürüyüşümüzü aksatır, duraksatır. Bizleri o hep yakındığımız emeksiz, hazırcı ve kolaycı sözde yararlar ya da çözümler aramaya yöneltirler.
 

Yorum ve eleştirilerimizi uzatabiliriz, ama bu kadarı da yeterlidir.

A. Kerim Soley
 

Tiversonus

#6
Bir kısmına bende katılıyorum özellikle dinler ile ilgili bölümüne.
 
Yazarı tanıyalım diyorum:


A. Kerim Soley
 Siyasal Bilgiler Fakültesi,  Basın ve Yayın Yüksek Okulu (bugünkü  İletişim Fakültesi),  1974  mezunu.


1977'den beri  Hatha Yoga  yapıyor.

Düşünsel İlgi  alanları:  Felsefe,  Sosyal Antropoloji,  Psikoloji.

Dinler tarihi, Uzakdoğu felsefeleri  özellikle Mahayana ve Zen üzerine   çalışmalar  yaptı.      Krishnamurti'yi   ve   "Dördüncü Yol" düşüncesini derinliğine inceledi; Sufizm konusundaki araştırmalarına yaşam boyu kaydıyla  devam ediyor.

Basılmamış  iki kitabı  ile  deneme  ve  makaleleri  var.

Vakit buldukça klasik müzik ve caz dinliyor; tai c'hi, c'hi kung... ve diğer çalışmalarına devam ediyor.

 

Pınar

#7
Bir ulu bilgenin " içselleştirilmeyen bilgi pabucumun bilgisidir" dediği gibi, ben bu yukarıda yazanlara da katılıyorum.:) Pırpırlı dünya işte, 70'lerin ışıklı dünyası gibi bir dünya, devir farkı isimde, dönen dolap ise aynı.:))


Dinle Küçük Adam- Wilheim Reich

"her doktor, her ayakkabıcı, teknisyen ya da eğitimci, işini doğru dürüst yapmak ve yaşamını kazanmak için, eksikliklerini bilmek zorundadır. birkaç on yıldır, şu yeryüzünde yönetici rolü oynamaya başlamış bulunuyorsun. insanlığın geleceği, senin düşüncelerine ve senin yapacağın şeylere bağlıdır. ama öğretmenlerin ve efendilerin, aslında nasıl düşündüğünü ve gerçekte ne olduğunu söylemiyorlar sana; seni kendi geleceğine egemen olma yetisi verebilecek yönde eleştiren ve bu eleştiriyi dile getirme yürekliliğini gösteren tek kişi yok. yalnız bir anlamda "özgürlüğüne sahip"sin sen; kendi yaşamını yönetmeyi öğrenmeme ve kendini eleştirmeme özgürlüğüne sahipsin.

şöyle bir yakınmayı hiç duymadım senin ağzından: "gelecekte kendimin ve dünyamın efendisi olmak yolunda yürütüyorsunuz beni, peki ama, insanın nasıl kendi kendisinin efendisi olacağını anlatmıyorsunuz hiç, düşünce ve davranışlarımdaki yanlışları bana söylemiyorsunuz."

yönetimi elinde tutan kişilerin, "küçük adamı" yönetmelerine izin veriyorsun. ama sen, hiç sesini çıkarmıyorsun. yönetimi elinde tutan güçlülere, ya da kötü niyetli güçsüz adamlara seni temsil etme yetkisini veriyorsun. her seferinde aldatıldığını anlıyorsun, ancak bunu anladığında, iş işten geçmiş oluyor."
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

Gülay

#8
Bende bu eleştrilere katılıyorum, fakat herkezin kendini bir bilen ilan edip kuruyla yaşı bir arada yakmasını doğru bulmuyorum..
Beni spritüel konularda bulunduğum bu noktaya getiren ve hatırlamama vesile olan birçok yayına 'tu kaka' denilmesine de razı değilim...

Benim ilk okuduğum kitaplar ergun candanın gizli sırlar öğretisi, son üç peygamber ve kıyamet alametleri...
sonrasında yaradılışın dört prensibi -omni ve daha bir kaçı...

Benim bilgilenmemi ve bu bilince erişmemi sağladılar, bu yayınlar ve kitaplar olmadan nasıl bilinçlenecektik, mevlana ve mesnevisi, yunus emre, hallaç ve tavasini ben kendi adıma hepsinden faydalandım..
Ayrıca yanlışları da okuyarak aradaki farkları görebildim...
Bundan sonrasındada her konudaki bozulma hızla devam edecek, çok doğru sandığımız birçok bilgi parazitli gerçekleşecek, ben 2009 un ikinci yarısı ve 2010 sonrasında her konuda dejenerasyon bekliyorum..

Arkadaşlar hepimiz her görüşü bilelim, ama herbirimiz kendi kriterimizi kendimiz oluşturalım, kendi ayrt etme kapasitemizi sezgilerimizle yaratalım, her söylenene hemen inanmıyalım...
 

Tiversonus

#9
İşte sanırım benim anlatmak istediğim tam bu noktada açığa çıkıyor: "her söylenene inanmayalım" dediğimizde şöyle bir varsayım koyuyoruz: "Bir tane gerçek var"...Sevgili Gülay'a teşekür ederim, yazısı sayesinde katalizör oldu ve kendi düşündüklerinde haklı kendince ve buna saygı duyuyorum.

Farklı olduğum alan şu: "Bir tane gerçek var" temelinden hareket ettiğimizde, diğerlerinin "takaka tukaka" olması veya başka bir ifade ile, "diğer söylenenlerin var olan 1 adet gerçeğin tuzakları" düşüncesi çıkar. Ve böylece aslında "Bir tane gerçek" temelinde başlayan eleştiriler diğer düşüncenin dışlayıcısı oluverirler. Gerçeğin yapısını tek kısıtlı bir alana hapsetmek demek, gelişime ve yolculuğa sınır koymak olur ki, derinleşen, açılan, genişleyen, sonsuza yürüyen bilginin çok büyük durağanlaşmasına veya statükoya hizmet eder. Binlerce yıllık bilginin içeriğinin aynı olduğunu söylemek için arada geçen anlar boyunca deneyimlerin spiral çizen bilincin ızdıraplarını gözönüne almamak demektir. O zaman yaşamın anlamı nedir ki? Neden deneyimliyoruz ki? Deneyimler sonucu ulaşılacak ve tüm yaşanan çeşitliliklerin toplamının bizi götüreceği noktanın ne anlamı kalır ki?

Kısaca, tek bir doğru yok diyorum ve başkalarının görüşlerine kendi görüşlerimizi sunalım veya en azından başkalarının bilinç seviyelerinin yapısı gereği gerçeği olan bilginin aslında değişen bilinç yapıları gereği gerçek olamayabileceğini ve sonunda hepsinin birer ilüzyon/yanılsama olduğunu unutmayalım. Düşünelim ülkemizde ve dünyadaki ateşli "izm"lerin bugünkü konumunu ve kıyaslıyalım açılan bilinçler ile şimdiki algılanan gerçeğimizin çok boyutlu alanlara dalacağını. Öyleyse bir felsefemiz olsun veya olmasın en önce başkasının özgür iradeleri ile sahiplendiğine karışmayalım ve özgür seçimlerine yargı koymayalım, elbette aynı saygıyı kendi bilinç yapımızdaki gerçeğe de isteyelim. İşte bu neden ile, doğru ya da yanlışın önemi yok; özgür iradelere saygılı olalım. Yargı sevgi yolundaki en önemli tuzaktır. Sevgi ise bütün varoluş kombinezonlarının toplamından başaka bir şey değildir veya toplam deneyimin ortak özüdür. Bu uzak gibi gözüken ufuktakinin aslında yaşadğımız an'da olduğunu unutmayalım diyorum...