Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Sakallarını kesmedikleri için yakıldılar... (14 Nisan)

Başlatan bozadi, 04 Mayıs 2016, 13:29:02

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

14 Nisan 2016

Sakallarını kesmedikleri için yakıldılar... 78 yıl sonra mezarları olacak


Ninemin 1938'de Hozat'ta yakılan kardeşleri ve yeğenlerinin kemikleri ailemize teslim edildi. Yıllarca "Bir mezarları bile yok ki başlarına gidip ağlayam" diye hayıflanan ninem Elif İlknur'ın yakınlarının artık mezarı olacak...




Ninem hep yaslıydı ninem hep üzgün. Çevresindekiler bazen kendi aralarında konuşurlardı "Elif Ana bunca acıya nasıl dayandı? Taş olsa yıkılırdı, demir olsa erir" diye. Yasına ve acısına dair çocukluk yıllarımızda en küçük bir bilgimiz yoktu. Sorduğumuzda ise hep susturulduk aile büyükleri tarafından. Ne olduğunu anlamaya çalışsak da çözemedik bir türlü ninemin derdini. Yarım yamalak öğrendiğimde liseye gidiyordum. Kardeşim sünnet olmuştu.

Elazığ'ın Koruk Köyü'nde sünnet düğünü için gelen nenem, halay çekenleri izlemek yerine evde oturmayı yeğlemişti. Komşular gelip, "Elif Ana artık yeter bitir bu yası gel aşağıya" dediklerinde manzum şekilde şöyle demişti ninem: "Bana derler ki, Elif Ana bitir bu yası yeter/Bilmezler ki benim derdim Kerbela'dan beter/Bu can bu bedende oldukça ne acım azalır ne yasım biter./Bir şey gelmez elden böyle yazılmış kader."

'Bir mezarı olsaydı..'

Anneanneme sorduğumda yarım yamalak anlatmıştı. "Dersim'de kardeşleri yanmış" deyip geçiştirivermişti konuyu. Onu anlamıştım ama ninemin ikide bir konu açıldığında "Hiç olmazsa bir mezarları olaydı. Gidip başlarında ağlasaydım, bir dua etseydim" demesine bir anlam veremiyordum.

Olayın ayrıntılarını öğrendiğimde ise nenem artık hayatta değildi. Dedem Niyazi İlknur'dan dinlediğim kadarıyla o meşum güne şöyle gelinmiş: 14 Ağustos 1938 günü Hozat'ın Bargini, şimdiki adıyla Karabakır köyünde Canan ve Baran ailesinden 24 kişi Sakasure denen yere götürülerek yakılmıştı.

Yakılanlar arasında ninemin annesi, abisi, yeğenleri, gelinleri ve yeğenlerinin çocukları da vardı. O meşum günden bir hafta önce Hozat Alay Komutanı Sabit Sağıroğlu, ninemin muhtar ağabeyi Hasan Canan ile Turabi Baran'ı çağırarak sakallarını kesmeleri talimatını verir. Hasan Canan ile Turabi Baran, "Biz dedeyiz, bizim inancımızda dedeler sakallarına makas vurmazlar. O yüzden sakalamızı zinhar kesmeyiz. Ayrıca sakal uzatmak suç da değildir" deyip kalkarlar. Birkaç gün sonra komutanın tazyikleri sıklaşır. Ailelerinin başına bir şey geleceği korkusuyla Hasan Canan ile Turabi Baran birlikte komutanı ziyarete giderek, "Tamam sizin istediğiniz gibi olsun. Sakalamızı kesiyoruz" demişlerse de komutan, "Geç kaldınız artık emir geldi yapacak bir şey yok" deyip gönderir ikisini.

Ancak birkaç gün sonra köye gelen bir müfreze 24 kişiyi önüne katıp götürür. Gidenler arasında ninemin annesi Hatice Canan, ağabeyi Hasan Canan, kız kardeşi Sara Baran, yengesi Gülsüm Canan, yeğenleri Dertli, Hıdır, Ahmet, İsmihan, Besime ve Sultan Canan, yeğeni Dertli'nin eşi Zeynep Canan ve onun oğlu Feramuz Canan da olmak üzere Canan ailesinden 11, Baran ailesinden ise 12 kişi ormanlık alandan Sakasure mezrasına doğru yola çıkarılır. Hatice Canan yolda, geri kalanlar ise samanlığa doldurulup yakılmak suretiyle katledilir. Aslında annemin küçük kardeşi Veli Canan da vardır götürülenler arasında ama o kaçmayı başarıyor. Gizlenerek onları takip ediyor. Nereye götürüldüklerini ve akıbetlerini uzaktan izliyor.

4 Mayıs'ta defnedilecek

Kardeşlerinin kemiklerine ancak geçen yıl yeğeni Hüseyin Baran'ın Sakasure'de tahmini mekân olarak belirledikleri yere anıt mezar yapmak için kazı çalışmalarına başlamasıyla ulaşıldı. Savcılık gözetiminde yapılan kazılarda çıkarılan kemikler torbalara doldurularak aile üyelerinden alınan DNA örnekleri ile karşılaştırıldı. Aslında bizim için o kemiklerin aile büyüklerimize ait olduğu kazıda çıkarılan Hasan Canan'a ait muhtarlık mührü ile kesinleşmişti. DNA resmi bir formaliteden ibaretti.

Kemiklerin Canan ve Baran ailelerine uyduğu tespit edilince önceki gün kemikler Hüseyin Baran'a bez torbalar içinde teslim edildi. 4 Mayıs'ta çıkarıldıkları yere defnedilecek. Kemiklerin çıkarıldığı gün olan 15 Mayıs günü Sakasure'deki kazı alanından bir kürek toprak alıp nenemin Elazığ'daki mezarının üzerine dökmüştüm. Bu kez bir daha gideceğim ninemin mezarına. Ona diyeceğim ki, "Rahat uyu nenem, artık kardeşlerinin ve yeğenlerinin de bir mezarı var."
 
Kaynak: cumhuriyet.com.tr


bozadi

#1
3 Mayıs 2016

Dersim Katliamı'nın tanıkları konuştu: Üç gün boyunca cesetlere tutunarak sürüklendim


Dersim harekatı kararı Bakanlar Kurulu tarafından 79 Yıl önce 4 Mayıs 1937'de alındı. 3 yıl süren harekatta resmi verilere göre 16 bin, tanık ve anlatımlara göre 70 bin insan öldü. 100 binlerce insan sürgün edildi.




79 yıl önce yaşanan bu trajedi Dersimlilerin hafızasında canlılığını koruyor. Katliamın o dönem çocuk olan tanık ve mağdurları şimdi 90'lı yaşlarda. O günler hiç unutulmamış, adeta tekrar yaşanmışcasına anlatılıyor.
 
Yıkılmış köyler, toplu mezarlar, ağıtlar, ölümler... Dersim'de 1937-1938'e dair anlatımlar hep canlı. Kimisi dedesini, kimisi akrabalarının tümünü yitirdi.  Her ezgide, her hikayede, her anlatımda 78 yıl önce yaşanan katliamdan alıntılar var. Katledilen erkekler, süngülenen kadınlar, öksüz kalan çocuklar... Dersim'in acı tarihi zamana yenilmedi. Yok olmadı. Unutulmadı. Hopik, Holvori kayalıkları, Laç Deresi ve Munzur katliamın yaşandığı yerlerin başında geliyor. Şu an hayatta olan her Dersimlinin hafızasında bu yerlere dair korkunç anlatımlar yer alıyor.
 
Dersim katliamına tanık olanlar ise o günleri hiçbir zaman unutmadı. Yaşadıkları ve yaşanılanları bir bir tüm detaylarına kadar anlatıyorlar.




GELDİLER... ORDULAR HALİNDE GELDİLER...
 
Yumoş Bakıray 1938'de 15 yaşındaydı. Bir çocuğun görmemesi gereken olaylara tanık olan Yumoş Bakıray şu anda 94 yaşında. Kararın alınmasından bir yıl sonra yani 78 yıl önce yaşanan acıyı bu gün yeniden yaşarcasına  anlatıyor...
 
Yumoş Bakıray;" Geldiler.... Üç gün üç gece geldiler. Ordular, Mazgirt köprüsünden, bizim köye, Robaik'e kadar her tarafta çadır kurdular. İnsanlara, 'Bu dağın başında ne yapıyorsunuz. Gelin sizi güzel yerlere göndereceğiz. Toprak vereceğiz' dediler. Köyden köye, mezradan mezraya gezdiler. Her tarafı ezberlediler.
 
"ÖNCE DERSİM AĞALARINI TOPLADILAR"
 
Dersim ağalarına haber salarak, bütün silahları topladılar. Kimsede bir bıçak dahi bırakmadılar. Herkes silahlarını teslim etti. Birkaç gün aradan geçti geçmedi, bu defa silah sahiplerini çağırdılar. Sizi güzel yerlere göndereceğiz, toprak vereceğiz dediler. İnsanları toplamaya başladılar.  Yüzlerce kişiyi kalın zincirlerle bir birine bağladılar. Önüne kattılar, Xeç köyünün arkasındaki büyük beyaz dağa götürdüler. Orada onları ağır makinelilerle öldürdüler.
 
"SİLAH SAHİPLERİNİ ÖLDÜRDÜLER"
 
Silah sahipleri ve ağalardan birkaç gün sonra bu defa köylerde kalan halkı muhtarlar aracılığı ile çağırdılar. Muhtarlar, 'Bizi sürgüne göndereceklerini, toprak vereceklerini söylüyorlar'  dedi. Babam "Tamam, kapımızı kapatalım, anahtarları da götürün atın alay komutanın önüne. Bizi iyi yerlere göndersin" dedi. Annem biraz akıllıydı. Dedi ki "Yok. Sen delisin.  Bak silah sahiplerini götürüp hepsini öldürdüler. Bizi mi öldürmeyecekler".  Anam gitmek istemeyince babam ikna oldu. Ben, anam, babam ve küçük kardeşim ormana kaçtık. Çünkü asker o zaman ormana giremiyordu.
 
"KADINLARI VE ERKEKLERİ AYIRDILAR"
 
Diğer köylüler gitti. Bize bir tepede bulunan meşelikte saklandık, izliyorduk. Kendi gözümle gördüm. Herkesi topladılar. Yüzlerce kişi bir aradaydı. Kadın ve erkekleri ayırdılar. Erkekleri güneşin altında düz bir yerde bekletiyorlardı. Karşılarında ağır makineli kurmuşlardı. Komutanlarının işaret vermesi ile taramaya başladılar. Silah sesi ve bağrışma sesleri göklere yükseliyordu. Dakikalarca süren taramadan sonra erkekler üst üste yığılmıştı.
 
"KADINLARIN İÇİNE ASKERLERİ SALDILAR"
 
Sonra sıra kadınlara geldi. Kadınlara ateş açmadılar. Orda olan ne kadar asker varsa, o askerlerin hepsini kadınların içine saldılar. Askerler kadınları tecavüzle, süngülerle parçalayarak öldürdü. Kadınların çığlığı her tarafı sarmıştı. Tam bir katliam yaşanıyordu. Saatler sonra sadece askerler ayaktaydı. Kadınlar yerde cansız yatıyordu.
 
"DİRENEN  KADINI AĞACA BAĞLADILAR..."
 
Bir tane kadın hiç unutmam. O güçlüydü, direnmişti. Askerler en son onu çıkardılar aradan. Bir ağaca bağladılar. O kadına tecavüz ede ede öldürdüler. Asker çekildikten sonra gittik oraya. Kendi gözümle gördüm. Kadının içi dışarıya çıkmıştı. İç organları parçalanarak dışarıya çıkmıştı.  Gözlerimin önünden hiçbir zaman bu görüntü gitmedi. Hala aklımda.




"AYNI SAATTE HER YERDEN DUMANLAR YÜKSELDİ"
 
Herkesi aynı anda öldürdüler. Dersim, Kutu deresi, Demirkapı, Hozat, Nazmiye her tarafta aynı anda dumanlar yükseldi. Bir saatte topladılar. Aynı saatte taradılar. Aynı saatte köyleri yaktılar. Diğer yerler kaçmasın diye köy yakmaları aynı anda yapıldı.
 
"400 KİŞİYİ DEĞİRMENE KAPATIP ÖLDÜRDÜLER"
 
Dinar deresinde, Munzur'un yanında büyük bir değirmen vardı. Altından da Munzur geçiyordu. Turşmek'ten 400 kişiyi alıp götürüp o değirmene yerleştirdiler. Kapıya ağır makineliyi kurdular. Hepsini değirmende katledip, teker teker Munzur'a attılar. Cesetlerin atıldığı kenarda çalı çırpı vardı. Hepsi orada çalıların arasına yığılmıştı. O çalı çırpı içine yığılan cesetlerin üzerine kum taş attılar. Baraj gelmeden, hepsinin kemikleri o çalı çırpının içinde çıkıyordu. Taşların altına kemikleri çıkıyordu.
 
"AF GELİNCE SÜNGÜ İLE ÖLDÜRDÜLER"
 
Biz ise ormanda kaldık. Bizim gibi başka ailelerde ormandaydı. Böyle köy olmayan, az evlerin olduğu yerleri yakmamışlardı. Gündüz ormanda saklanıyorduk, akşam gelip evlerden un alıp tekrar ormana kaçıyorduk.
 
Birkaç ay öyle ormanda kalıktan sonra af geldi. O zaman dağda, ormanda olanların gelip teslim olmaları istendi. Turşmekte 5 kişi gelip teslim oldu. Af olduğu için silah sıkmadılar. 5 kişiyi bir birine bağladılar, ormanın içine götürüp süngü ile ölürdüler.
 
"BİRBİRİMİZ İLE KONUŞAMIYORDUK"
 
Ben annem, babam ve kardeşim Çiçekli köyü tarafına gittik. Bir akrabamız vardı orda. Onun yanına gittik. 2 keçi verdi bize. Yer verdi bize. Orda yaşamaya başladık. Asker geldi birkaç evi boşlatıp karakol yaptı. İki evi birleştirip okul yaptılar. Herkese Zazaca'yı yasakladılar. Akşam olunca, asker köyün içinde dolaşıyordu. Kapıları dinleyip kimin Zazaca konuşup konuşmadığını tespit etmeye çalışıyordu. Kimse Türkçe bilmiyordu. Evde herkes erkenden yorganları başına çekiyordu, konuşmadan uyuyordu. Evde bir birimizle bile günlerce konuşmadan kalıyorduk. Etrafta asker olmadığından emin olunca kısık sesle konuşuyorduk. Ta ki okulda çocuklar Türkçe öğrenene kadar.
 
"CENAZELERİMİZ BARAJ ALTINDA KALDI"
 
94 yaşındaki Yumoş Bakıray, ilerlemiş yaşına rağmen hafızası cap canlı. Yıllar önce yaşanan katliamı gözyaşları ile anlattı, karşıdaki dağları, tepeleri ve barajı göstererek orada öldürülenlerin sahipsiz kalan mezarları gösterdi. "Bu ovalar, dereler hepsi mezar dolu. Karşıda Hüseyin ve Mehmet efendiyi öldürdüler. Mehmet efendi hocaydı. O zaman cenazeleri kaldırıyordu. Af geldi, Mehmet Efendi ve Hüseyin gelip teslim oldu. Gece alıp götürüp, o çalıların içine süngüler ile öldürdüler. Az toprak atılmış üzerlerine. Onların kemikleri o tepede.
 
"KÜRT ASKERLERİ DE ÖLDÜRDÜLER"
 
Birde derenin içinde olan cenazeler var. Bir mezar, asker olan Harputlu Mehmet'in. Kürt askeri de öldürüp oraya gömdüler. Yakın zamana kadar gidiyorduk, görüyorduk. Kimse bilmiyordu. Sonra baraj suyu yükseldi. Tüm kemikler su altında kaldı".
 
HÜSEYİN GÜL VÜCUDUNDAKİ YARALARLA KURTULDU
 
92 yaşındaki Hüseyin Gül, 1937'de 13 yaşındaydı. Hopik köyünde onu da akrabaları ile birlikte alıp götürülmüş. Vücudundaki süngü yaraları ile şans eseri sağ kurtulmuş.




Hüseyin Gül, 1938'de yaşananları hiç unutmamış  en ufak detayına kadar anlatmaya başlıyor;  "1938'de 13 yaşındaydım. Hopik köyünde bizi topladılar, bizi Harçik orman dersine, çayın öteki tarafına Batman köyüne götürüler. Bizi bir birimize bağladılar. Otomatiği kurdular arkamızda. Bizi vurdular. Ben bayılmışım. Üzerime cesetler yığılmıştı. Ölü numarası yaparak, gözlerimi kapattım.
 
"CESETLERİN ALTINA SAKLANDIM, ASKER BENİ UÇURUMDAN AŞAĞI ATTI"
 
O sırada askerler cesetlere süngü saplayıp kontrol ediyordu. Ben cesetlerin altınaydım. Süngü koluma isabet etti. Kolumu yardı geçti. Asker canlı olduğumu fark etti. O sırada biri bacağımdan tuttu, beni uçurumdan aşağı, alttan geçen Munzur'a attı.
 
Suya düşmedim, yarmanın yamacında bulunan ağaç köklerine arasına düştüm. Uçurumdaki dallara tutundum. O sırada asker cesetleri atıyordu suya. Baktım bir asker beni gördü. Ateş açmaya başladı. Ağzımı elimle kapattım, kendimi suya attım. Ayağım yere değdi. Kendimi yukarı fırlattım. Su beni sürükledi.
 
"SUDA CESETLERE TUTUNDUM, 3 GÜN TUTUNDUĞUM CESETLE SÜRÜKLENDİM"
 
Suya atılan cesetlere tutundum. Cesetlerle birlikte sürüklendim. Munzur suyu kıp kırmızıydı. Sanki kan akıyordu. 3 gün, 3 gece suyun içinde kaldım. Ağzıma sudan başka bir şey değmedi. Kolumdan ve vücudumu sıyıran kurşun yaralarından dolayı kan kaybediyordum. Halsiz düştüm. Cesetle birlikte epey sürüklendim. Bir yerde ayaklarımın taşa değdiğini hissedince çırpındım sudan çıktım. Ormana kaçtım. Yabani ot yiyerek karnımı doyurmaya çalıştım.
 
"KORKUDAN KİMSE BENİ KABUL ETMİYORDU"
 
Yaralarım ağır değildi, ama iyileşmiyordu. Ağzımdaki yara kurtlandı. Elimle kurtlarımı temizliyordum. Sonra evleri yakılmayan birisinin yanına gittim. Yaralarımı temizledi, sardı ama yanında kalmama izin vermedi. Çünkü katliamdan sağ kurtulan birine baktıklarını görselerdi onu da öldürürlerdi. Bende gece gizliden gelip yemek alıyordum oradan, sonra tekrar ormana gidip saklanıyordum.
 
Kimsem sağ kalmadığı için gidecek yerimde yok. Öyle aylarca dilencilik yaptım. Sonra durumu iyi olan birinin yanına gittim çobanlık yapmaya başladım. Tam 10 yıl orada karın tokluğuna çobanlık yaptım. Öyle hayatta kaldım.
 
O ACIYI HER GÜN YAŞIYORUM
 
Ben size ne anlatayım... Allah bizim yaşadığımızı kimseye yaşatmasın. Kimse bizim çektiğimiz acıyı çekmesin. Yaşadıklarımı hiç unutmuyorum. Artık sadece katliam döneminde yaşadıklarım aklıma geliyor. Her gün acı çekiyorum. Bu yaş artık bana yeter. Ölsem de kurtulsam bu acıdan".

Kaynak: haberdar.com


ağaçkakan

#2
böyle vahşi bir katliamın işlenme sebebi nedir acaba? ne gereği vardı ki orada yaşayan insanlara bu acıları yaşattılar? savunmasız insanlara böyle acımasız bir hınçla saldırmanın altındaki dürtü ne olabilir? bu acıların yaşanmasının ne gibi bir karma etkisi vardır?

sadece politik ve sosyal olgularla bakınca anlamak zor görünüyor. ben kemalist olmamakla birlikte, mustafa kemal atatürk'ü kurucu bir lider olarak, bir kurtarıcı olarak ve ayrıca görüp görebildiğimiz en entellektüel ve aydın kimlikli politik şahsiyet olarak sayar ve severim. ancak bu dersim olaylarında onun rolü olduğu da bir gerçek. kimbilir ne gibi bir arka planı vardır bu yaşananların?

ben biraz o devrin hakim anlayışıyla açıklamaya çalışıyordum. işte, halkları sıradan ve yönetilecek sürüler, kitleler olarak gören, insana o zamanlar fazla değer vermeyen, birey kavramının ön plana çıkmadığı dönemler. savaş ve kıyım kültürünün ön planda olduğu, yüce(!) politik hedefler için insanların kolayca harcanabildiği yıllar. bunun etkisi vardır muhakkak. ama tek başına bu mudur, bilemem.
 

bozadi

#3
Forumda zaman zaman bu konudaki düşüncelerimi paylaşıyorum. Atatürk gerçekten son derece sıradışı, özel bir liderdi. Ama öncülük ettiği ve benim de şahsen çok büyük bir coşku ve minnetle karşıladığım mucizevi Kurtuluş Savaşı'na yaptığı öncülükten yani savaş yıllarından sonra, onu o savaş sürecinde alt edemeyen negatif güçler, savaş sonrasının ilerleyen süreçlerinde bir şekilde Atatürk'ü ciddi şekilde etki altına almayı başardılar bence. Ra'da Musa'nın "son derece pozitif eğilimli" bir çeşit görevli olarak dünyaya gelmesinden bahsediliyor. Kasyopyalılar da Musa'nın üst seviye pozitif bir alemden dünyaya yardım amaçlı olarak geldiğini söylüyor ama aynı zamanda onun misyonunda ciddi bir sapma meydana geldiğini ve halkının onu çileden çıkarıp sonunda "zalimleştirdiğini" söylüyorlar. Bunun üzerine Musa'yı "geri çektik" gibisinden bir açıklama yapmışlardı K'lar, hatırladığım kadarıyla. Kertişlerin bir şekilde bu tür görevli varlıkları saptırmak için yoğun bir mesai yaptığına değinmişlerdi. Kertişlerin Musa'yla (ses yoluyla) doğrudan bir teması olduğuna dair de açıklamalar var. Yine örneğin Mormonların liderlerinin Kertişler tarafından bir ölçüde saptırıldığı örnek verilmişti ve "Kertişler bunu sıkça yapıyor" gibisinden de bir not düşmüştü K'lar. Yani gayet pozitif eğilimli ve görevli varlıkların misyonlarının bozulması, tersine döndürülmesi için olağanüstü çaba harcıyorlar ve bu konuda azımsanamayacak bir başarı elde ediyorlar.

Atatürk'ün de benzer bir süreçten geçtiğini tahmin ediyorum. Yani olağanüstü pozitif bir misyona öncülük etti ama savaş sonrasının ilerleyen süreçlerinde Kertişlerin bir şekilde Atatürk'ü ciddi şekilde tesir altında bıraktığını, saptırdığını, çıldırttığını ve zalimleştirdiğini düşünüyorum. Belki Atatürk'ün çevresindeki bazı kişiler de bu süreçte önemli roller oynamış olabilirler. Yediğine-içtiğine vs müdahalelerde bulunulmuş olabilir, başka bin bir türlü yolla negatif tesirlere açılması sağlanmış olabilir. Askeri bir deha olarak, halk kitlelerini şaşırtıcı bir şekilde ölümüne bir mücadeleye angaje edip imkansız görünen bir mücadeleyi mucizevi bir şekilde kazandıktan sonra, nispi barış koşullarında ve sivil idari bağlamda halk kitlelerinin onun istediği şekilde ilerici hamleleler yapamamasının da onu ciddi şekilde üzdüğünü ve kızdırdığını tahmin ediyorum. Ve adanmış 3KH (İlüminati unsurları) ve 4KH güçleri kimbilir o olağanüstü zaferin intikamını almak için Atatürk üzerinde ne kadar mesai yapmışlardır. Ama yine de bu Atatürk'ü bu hususta tamamen masum kılmıyor bence. Bir şekilde ego faktörünün tırmanmasına engel olmadı bence. Bunları söylerken, Atatürk'ten nefret etmiyorum, dediğim gibi, Atatürk'ü seviyorum, sayıyorum, minnet duyuyorum ama bu hisleri duyduğum insanın misyonunun ciddi şekilde raydan çıktığını da düşünüyorum. Ama bu benim ona karşı duyduğum pozitif duygu ve düşünceleri ortadan kaldırmıyor, sadece ciddi bir üzüntü duyuyorum ve eminim ki öbür aleme intikal ettikten sonra gerekli şifa yardımlarını alarak, dünyadaki misyonunda neler olduğunu sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmiştir ve yola çıkarken sahip olduğu BH güdülerini de tekrar yoluna koymuştur. Gerçekten insanlara yardımcı olmak için geldi ve yardım etti, KH'yi temsil ettiği söylenebilecek güçlere karşı olağanüstü bir zafere öncülük etti ama dünya gerçekten çok zorlu bir ortam. Olağanüstü pozitif yardım duygusu ve düşünceleriyle dünyaya gelip harika işler yapan ama sonradan ciddi şekilde KH kirlenmesine maruz kalan pek çok başka olağanüstü insanın mevcudiyeti paylaşılıyor bizlerle. Örneğin Muhammed'in de nispeten benzer şeyler yaşadığını düşünüyorum. Yani son derece pozitif bir güdüyle gelip önemli işler başarıp ilerleyen süreçlerde azımsanamayacak KH sapmaları deneyimlediğini. Ama ona da aynı sevgiyi ve saygıyı duyuyorum. Bu insanlar gerçekten dünya insanlığına yardımcı olmak için geldiler. Onların yaşadıklarından ders almamız gerekiyor.

Dersim halkının maruz kaldığı şey bence tek kelimeyle ŞEYTANLIK'tı ve devletimiz/ordumuz bu şeytanlığı yaptı. Osmanlı'dan beri nispi olarak özerk bir bölge durumunda olan Dersim Kurtuluş Savaşı sonrasında da bu özelliğini korumak istedi ve Atatürk bence çeşitli nedenlerle egosal tutumunun / hastalığının iyice tırmandığı bir süreçte Dersim'in bu iradesini devlete bir isyan olarak değerlendirdi ve "ne pahasına olursa olsun" Dersimlilerin "yola getirilmesini" emretti anladığım kadarıyla. Ama devletin askeri güçlerinin bunu yapış biçimindeki tarife sığmayan Şeytanlıkların düzeyinin ne kadar farkındaydı, bundan emin olamıyorum. Sadece şundan eminim ki, o süreçteki Atatürk, bizim Kurtuluş Savaşından bildiğimiz Atatürk değildi bence. Ciddi bir dejenerasyona maruz kalmış bir haliydi ve bu sadece Dersim'le ilgili bir tutum değildi. Pek çok faktör vardı Atatürk'ü o hale getiren. Atatürk'ün Dersim katliamından kısa bir süre sonra son derece şiddetli bir azap içinde bir dezenkarnasyon deneyimi yaşaması da, içinde bulunduğu tarifsiz berbatlığın bir yansımasından başka birşey değildi bence. Mesele sadece Dersim meselesi değildi, ama Atatürk'ün çok yoğun ve şiddetli KH baskıları neticesinde maruz kaldığı dejenerasyonun son durumuyla ilgili ciddi bir simgeselliği oldu bence Dersim'in.

Düşünün, Atatürk dünyanın öbür tarafından Türkiye'ye saldırmak için gelen ve öldürülen Anzaklara "onlar artık bizim evlatlarımızdır" demiş bir insan. Böyle yüce duygu ve düşünceleri haykırmış bir insan. Dersim Katliamının emrini veren Atatürk, bir bakıma o Atatürk değildi. Ve dediğim gibi, Atatürk Dersim Katliamındaki caniliğin ulaştığı boyutların ne ölçüde farkındaydı bilmiyorum. Uçaklarla sivil halkın üzerine yağdırılan bombaları bile kastetmiyorum caniliğin ulaştığı boyut derken, yukarıda "Cumhuriyet" ve "Haberdar" web sitelerinden alıntılanan haberlerdeki ayrıntıları okumanız veya birkaç belgesel izlemeniz yeter. Gerçekten tarifsiz canilikler yapılmış. Ve bu gazetelere ve haber sitelerine, konuyla ilgili sergiledikleri yüzleşme cesaretinden dolayı en içten teşekkürlerimi sunuyorum, çok ama çok değerli.

Devletin/Ordunun Dersim'de sıradan sivil halka yaptığı tarifsiz Şeytanlıklar, bugünün IŞİD'ini kesinlikle aratmayacak cinstendir, o kadar insanlıkdışıdır. Aynı şekilde bir diğer Alevi katliamı olan Maraş katliamını araştırın, devletin o katliamda çok büyük bir rolü vardır ve yine "insanlıkdışı" sözcüğünün en somut anlamlarını bulabileceğiniz canilik süreçlerinden biridir. Bunlar aslında sadece yerel güçlerin yaptığı şeyler değildir, tüm dünya insanlığını tamamen kontrolleri altına almaya çalışan global şeytanların "lokal" çalışmalarıdır daha ziyade. Dersim Katliamı'nda bu faktör mutlaka vardı. Ve Atatürk de aynı güçlerin feci şekilde mağduruydu aslında. Atatürk ve Dersim aynı şeyi yaşadı bir bakımdan. Ve "Atatürk olmasaydı, böyle birşey asla yaşanmazdı" diye varsaymak da yanlış olabilir.

Klasik devlet ideolojisinin Dersim "Harekatı"nın gerekçesi olarak öne sürdüğü şeylerin çoğunda çok büyük yalanlar söz konusudur ve bu devleti ele geçiren şeytani güçlerin ne ilk, ne de son yalanı olmuştur.

Atatürk gibi bir insanı tanınmayacak hale getiren egemen KH güçlerinin sonraki yıllarda Güneydoğu'daki Kürt halkına yaptıkları yoluyla şu anda bildiğimiz şekliyle PKK'yı peydahlamasında şaşıracak hiçbir şey yoktur. Bu gayet planlı bir süreçtir ve ülkenin başına bir terör örgütünün musallat edilmiş olması tamamen amaçlanmış bir başarı hikayesidir devleti esas yöneten global güçlerin açısından bakılacak olursa.

Devlet sadece Alevileri, sadece solcuları, sadece Kürtleri veya Zazaları değil, tüm Sünnileri, Türkleri ve başka dinsel/etnik/kültürel unsurları da sürekli baskı ve işkence altında tutageldi. Ama toplumun belirli kesimleri çok daha kolay hedef haline getirilmeye müsaittiler. Devletin gerçek sahiplerinin amacı bu. Devletin görevi bu. Öyle olmak zorunda değildi, ama öyle. Bunu görememek için ciddi bir hipnotik etki altında olmak gerekir.

Yani devleti, milleti, dini savunucağım diye saf psikopatik şeytanlıkları savunacak hale gelmemeli insanlar. Egemen şeytani güçlerin amacı bu. İnsanları birbirine düşürmek, birbirinden nefret ettirmek, birbirlerinin acısından, travmasından keyif alacak hale getirmek.

Atatürk bizim için geldi, ciddi bir yardım sağladı ama bizzat aynı nedenle şeytani güçlerin feci şekilde hedefi haline geldi ve bir şekilde şiddetli bir dejenerasyon deneyimledi. "Birileri" bize ideolojik olarak şöyle şiddetli bir baskı yapıyor: "Atatürk'ü seviyorsan, onun her yaptığını savunmalısın! Kutsallaştırmalısın! Dogmalaştırmalısın! En kötü yapmış gibi göründüğü şeyde bile mutlaka bir fayda, bir gereklilik vardır. Onu eleştirenlere var gücünle karşı gel, onlara haddini bildir!" Aynı şey diğer tüm dini, siyasi ideolojiler ve kişilikler için de aşağı yukarı doğrudur çünkü buna uygun bir ortamda yaşıyoruz. Cehennemde yaşıyoruz.

Şeytani baskı, işkence ve beyin yıkama süreçleri yoluyla ideolojiler üzerinden şişirilen egoların körleştirici, hipnotize edici etkilerinden arınabilmemiz için, ruhsallığın, varoluşun sonsuz ve basit hakikatlerinin gözüyle bakma konusunda kendimizi geliştirmemiz gerekiyor. Her türlü şiddetli dincilik, devletçilik, milliyetçilik, şuculuk buculuk eğilimlerine karşı dikkatli olunması gerekiyor. Tüm dünyada çok ciddi oranlarda egemen olan şeytanlar, tüm ideolojileri de aşırı uçlara zorluyorlar ve bunun aksini beklemek de ahmaklık olur. O yüzden herkesin önce kendi benimsediği ideolojide şeytanların ne tür bir çalışma yapıyor olabileceğini düşünmesi gerekir. Mutlaka yapıyorlar ve mutlaka hepimiz o çalışmaların neticelerini görüyoruz ama gördüklerimizi yeterince objektif bir şekilde değerlendirebiliyor muyuz? İşte bunun ciddi şekilde sorgulanması gerekiyor.

Özellikle devlet, din ve ekonomi üzerinden tüm insanlığa o kadar kesintisiz ve o kadar canice işkence ediliyor ki, elimizde olmaksızın hepimiz ciddi bir gerilim duyuyoruz. Birileri bizi birbirimize düşürmeye çalışıyor. Korku ve endişe içinde yaşamamızı istiyorlar. Dindarı laikle, sağcıyı solcuyla, Türk'ü Kürtle, Aleviyi Sünniyle vs sürekli ideolojik olarak marjinalize edip birbirine düşürmeye çalışıyor birileri. Dinci olan dinci olsun, laik olan laik olsun, kim hangi ideolojiyi benimsemek istiyorsa benimsesin, bunda sorun yok, ama başkalarından körü körüne nefret etme ve yaşam hakkı tanımama eğilimi tehlike çanları çalıyor.


beyrutkapı

#4
Karmanın etkisi olmadan tüm bu katliamı anlamak mümkün değil. Fakat eğer aleviler islam felsefesi içinde bh ye daha yakın bir konumdaysa yada kh nın planlarını bozabilme adayıysa o zaman resim daha net anlaşılır ki bu da sadece bir tahmin.
Daha çok Kürtlerden oluşturulan Hamidiye alayları yoluyla ermenilerin aynı bölgede yaşadıkları acılarda ortada. Karmanın tam olarak ne olduğunu bilmesek de eninde sonunda ödendiğini ve ödeneceğini biliyoruz. Sekuler bir devlet projesi olan cumhuriyet Mustafa Kemalin olumlu sayılabilecek adımlarına rağmen osmanlının devamı sayılabilecek bir çok kurumu ve icraatı aynı şekilde sürdürdü. Bu anlamda Mustafa Kemal herşeyi elbette doğru yapmadı. Tam aksine attığı bir çok yanlış adım var. Dünyada tüm ideolojiler kurucularına bir nevi mitolojik bir güç atfederler. Tıpkı şuanda hayranlarının Erdoğan konusunda bu kadar kör olması gibi. Sadece dersim olayı bile daha başlangıçta cumhuriyetin hangi yanlış temeller üzerine kurulduğunun göstergesi aslında
 

bozadi

#5
Katılıyorum, bu tür büyük olaylarda karma faktörü mutlaka vardır. İşte, örneğin K'lar Hitler'in katelettiği ve işkence ettiği Yahudilerin önemli bir bölümünün Atlantis zamanında insanlığa karşı büyük suçlar işlemiş olan ve şimdi karmalarının hafifletilmesi için Hitler tarafından katledilecek olan Yahudiler rolünde dünyaya akın akın reenkarne olduklarına değinmişlerdi. Ama bence bu açıklamayı şu şekilde yanlış değerlendirmemek gerek: "Demek ki Yahudiler Hitler'in katliamını hak etmişler!" Bence o açıklama bu anlama gelmiyor kesinlikle. Sadece, "Hayat" diyebileceğimiz yüksek bazı pozitif güçlerin, meydana gelmesi zaten kesinleşmiş olan bir katliam sürecini ruhsal tekamül bağlamında bir "fırsat" olarak kullanmış olması gibi bir durum var.

Aynı şekilde, eğer Dersim Katliamında işkenceye ve katliama uğrayan bireyler, geçmişten şiddetli bir negatif karması olup da şimdi o Katliamda kurban rolünü alarak negatif yüklerini azaltmak için dünyaya toplu halde enkarne oldularlarsa bile, bu "O zaman bir sorun yok demek ki, yukarıdan ayarlanmış, faydalı olmuş" anlamına gelmiyor bizler için.

beyrutkapı

#6
Karma söz konusu olunca, fayda karmasını hafifletenler için olur elbette. Vicdan sahibi bir insan neden faydalı olmuş desin ki? Bunu diyemez. Sadece her şeyin eninde sonunda ölçüye vurulduğunu yada vurulacağını bilir. Resmin bütününü açısından bu bakış açısı önemlidir.
 

arinmak

#7
uzucu bir durum ama , birileri işine gelen kısımları , işine geldiği gibi yazıyor. bizde öyle öğreniyoruz.
yanlıiş anlaşılmasın yapılanları doğru bulmuyorum ama eksik noktalar çok.
alevilerden nefret eden bir iktidar , tayyip açılışı yapıyor.

maden durustler 1925-26 dan alarak anlatmaya başlasınlar.

benimde bolge insanından dinlediğim bire bir hikayeler var...

tunceli bölgesinde Ataturk ü seven coktur. 80 doğumlular ve sonrasında işler değişiyor ( Sevme oranı halada yuksektir.)


olaya dar bir pencereden baktığımı kabul ediyorum
 

bozadi

#8
Dersim Katliamı tartışmalarının temelde Tayyip/AKP ile bir ilişkisi yok arinmak. Bu Katliam AKP döneminde yapılmadı ve tartışması da AKP döneminde başlamadı. Tayyip AKP'sinin bunu kendi amaçları için kullanmaya teşebbüs etmesi bizzat devlet/ordu eliyle tamamen şeytani bir katliamın yapıldığı gerçeğini ortadan kaldırmadığı gibi, bunun tartışmalarını, yüzleşme çabalarını da engellemez, engellememeli. AKP'nin suçları, suistimalleri apayrı bir konu.

Evet, hemen her konu hakkında olduğu gibi Dersim Katliamı konusunda da pek çok tartışmalı fikirler mevcut. Bunları ele almamızda hiçbir sakınca yok. Dersim bölgesinde yaşayan birileri de yanlış işlere bulaşmış olabilir ama hiçbir şey, hiçbir şey o Katliamda yapıldığı apaçık bilinen ve bir kısmı bizzat o katliamda yer almış görevliler tarafından da itiraf edilmiş korkunç canilikleri ortadan kaldırmaz.

Elbette aşırı bir duygusal gerilimi tırmandırmaya çalışmadan, bunların çeşitli kanıtları ve karşı görüşler ve kanıtlar da burada ele alınabilir.

Tunceli'de Atatürk'ü sevmeyenlerin sayısı, sevenlerden çok daha fazla, bence bu şüphesizdir. Ama evet, yaşanan faciaya rağmen Atatürk'ün aydınlık yönünü bilen, inanan ve bu anlamda Atatürk'e sevgi ve saygı duyan da azımsanamayacak sayıda insan vardır ve bu da doğal sayılır.

Vaktimiz, ilgimiz olursa, acele de etmeden, konuyla ilgili olarak mümkün olan en şüphesiz, en somut iddia ve kanıtları tespit etmeye, paylaşmaya, ele almaya çalışalım elimizden geldiğince tarafsız bir gözle, ne kadar mümkün olursa. Ve bunu hayatımızın en önemli, en temel meselesi haline getirmeden elbette.

arinmak

#9
bu konuyla ilgili , ayrintiya giremem , daha fazlasini yazamam.

herkezden özürdilerim.
 

macka

#10
Böylesine insanlık dışı bir katliamı her kim yaptıysa sorgulanmalıdır.Tarafsız bilimsel metotla özellikler arşiv belgelerinin de kullanıma açılarak incelenmesi tek çözüm.Atatürk de yapsa veya göz yummuş olsa da bu değişmez.Tabi rahmetli Uğur Mumcu nun dediği gibi bildi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak lazım mutlaka belgelere dayandırmak lazım.1. dersim olayından sonra Atatürk ün ağır hasta olduğu dönemde yapılan ikinci harekatta normal sayılabilecek bir bastırma olayının katliama  dönüştürüldüğü iddiaları da var,kıraldan çok kıralcı olma durumu vur deyince öldür anlama ve daha da ötesi durumu da olabilir.Gerçekten ağır bir travma bu ,anadolu topraklarına hiç yakışmayacak bir travma

http://ahmetsaltik.net/tag/dersim-isyani/

Gerçek her zaman gönlünüzün dilediği değildir.Ancak gönlünüz arındıkça onu bulacaksınız,şüphesiz

bozadi

#11
Görüş paylaşımın için teşekkürler macka. Maalesef Osmanlı zamanından beri (muhtemelen öncesinde de durum çok farklı değildi), bizzat devlet güçleri (veya devleti esas kontrol eden global ve yerel karanlık güçler) eliyle geniş halk kitlelerine yönelik kıyımlar, katliamlar, işkenceler hiç bitmemiştir, tıpkı bugün de kesintisiz devam ettiği gibi. Dünyanın pek çok yeri için de geçerli olabiliyor tabi bu gerçeklik.

1. ve 2. müdahaledeki durumla ilgili gündeme getirdiğin olasılığı inceleyeceğim, elbette bir geçerliliği olabilir, umarım netleştirebiliriz.

Evet, konuyla ilgili çeşitli çelişkili ve çatışmalı iddialar ve belgeler var. Verdiğin linke şu an için kabaca bir gözatabildim. Seyit Rıza tarafından İngilizlere yazıldığı iddia edilen mektupların onun tarafından yazılmış şeyler olmadığına, ona maledilmeye çalışıldığına dair açıklamalar okumuştum. Dersim Katliamına dair çok çeşitli zamanlarda parça parça çeşitli açıklamalar okudum ama zihnimde bu parçaları doğru dürüst bir araya getirmeye, eksikleri gidermeye ve resmi yeterince objektifleştirmeye çalışamadım şimdiye kadar. Belki şimdi bu konuda bazı adımlar atabilirim. Müsait vaktimde konuyu aydınlatma ihtimali olan görüş, açıklama ve belgelere referansta bulunmak istiyorum. Teşekkürler.