Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

kafamı karıştıran yoğunluk bilgileri

Başlatan zna, 28 Aralık 2014, 20:07:57

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Scyth

#15
Kutsal kitaplarla ilgili ciddi bir sorun var. O da her şeyin yaratıcısının tanrı/kral figürü biçiminde betimlenmesi ve arta kalanların kullukla vazifelendirilmesi. Bir de bugün din kurumu yumuşak bir yüze sahip. Bu politik bir manevra aslında sözde demokrat dünyada din kurumu yüksek idealleri tamamlayan  uhrevi bir yön almış.
Geçmiş bu konuda oldukça iyi bir referans noktası kutsal kitaplarda yazılıp çizilenleri vakalarla birleştirip incelediğinizde manzara değişiyor.

Ayrıca kutsal kitaplar konusunda kişi kendine şunu mutlaka sormalı bu bilgileri aktaranlar gerçekte kimlerdi. Unutmamak gerekir ki seçilmiş  kişi ve seçilmiş toplum 4 Kh'nin bolca kullandığı bir aldatmaca. Seçilmişler bir başka deyişle elitler seçmenler tarafından bolca yardım görebilirler bundan dolayıda onların tanrısallığı sorgulanmaz.
Her gün kendi ellerinle inşa etmiş olduğun yoldan yürüsen; sonunda olman gereken yere varacaksın.

Scyth

#16
Hepinize iyi yıllar.  Sezarı unutmayalım !!!
Her gün kendi ellerinle inşa etmiş olduğun yoldan yürüsen; sonunda olman gereken yere varacaksın.

Ka

#17
Scyth dostum sanada iyi seneler, Genel olarak söylediklerinle aynı fikirdeyim sadece inceleme fırsatı bulabildiklerim üzerinden konuşursak, Kuran o zamanın cahiliye devrinde olan insanlar muhattab alınarak yazılmış, bir üst bilgi seviyesinde bazı şeyleri zaten bilen görenler için bu mesajlar kelime anlamlarına gizlenmiş. Bilginin ihtivası toplumun en düşük yapıtaşını yükseltmek olduğundan en cahil en karşına alıp konuşamayacağın kadar kör olan insanların bir düzene girmesi için seslenilmiş gibi geliyor bana.  Gelen bilgiyi mesajı yanlış yorumlayarak dine dönüştüren kitlelere bölen bana sorarsan yine özünde insan egosu, bu egoyu yönetilmesini sağlayalarda bir üst KH varlıkları. aynı bilgiden merhamette doğabiliyor yada işid gibi gruplarda çıkabiliyor.
Yani insanın vicdanı neye yakın olursa kasyopya bilgilerinden bile negatif sonuç çıkarabilir. İşi çarpıtan bizdeki egolar. Ama herşey çarpıtılmıştır diye bulanık bir suda doğru parçaları aramayı bırakmamalıyız. Ben belkide bu sitedeki en ön yargılı insanım kitaplara karşı ve okurken sürekli o kitabı nasıl yenebilirim şuanki bilgiyle diye araştıryorum ama bulduğum paralellikler ve aradığım cevapların zaten başından beri orda bekliyor olması beni sevindirdi. Demekki yenibilgi diye birşey yok yeni olan sürekli yenilenen ve genişleyen(evren gibi) bizleriz,  beynin kapasitesini ve ruhun gözünü genişleten şey bizim sadece merakımız. ruhun evrimini tetikleyen şey merak bence, ve bu merakın sonucnda edindiğin bilginin sana ne yapacağını belirleyen şeyde vicdanlarımız.
Sezarı bencede unutmayalım o konuda aynı fikirdeyim:)
İyi seneler dostum tekrar sana.

 

Ka

#18
Bu arada Bozadi üstad, acaba ışıklıdüşler arkadaşa yardım edebilmek adına onunla iletişim yolunu kapamasa mıydık? sadece soruyorum sizinde fikirlerinizi almak adına.(bence forum için en iyisini yaptın bu arada)
Sonuçta bu; aslında bu uğraşın ne kadar ciddi birşey olduğunu ve kanallığın çok araştırılmadan yapılmaması gerektiğini gösteriyor. Kanal olamaya çalıştığınızda mutlaka yanınınzda bir operatör ve mümkünse bu yolculukta sizinle ilgilenecek bir hami varlığın olması veya yardımı gereklidir. insanlar bir üst boyutu merak ettiği gibi bir düşük boyuttakilerde insan bedenini arzular. Kanal olan kişi bulunduğu merkeze bir portal açmış oluyor. ve eğer konsantrasyonu yada inancı yada duası kendini koruyacak kadar net bir enerji tetiklemiyorsa durum kötüye gidebilir. Obsesif  bir varlığın telkinlerine  girmiş olabilir. Çünkü mesaj taşıdığı enerjiyi yansıtıyor ve hepimiz bu tatdan rahatsız olduk. Umarım en yakın zamanda kendini toparlar ve deneyimlerini bizle paylaşır.
 

bozadi

#19
Ave Sezar! (Selam Sezar!) Yeni yılda bizimle ol! [:)]

Sevgili Ka, ben dinlerin, özellikle de üç "büyük" dinin negatif potansiyelinin "en az" pozitif potansiyeli kadar yüksek olduğunu düşünüyorum. Bu dinlerde ve kutsal kitaplarında doğru bazı bilgiler olduğu gibi, bol miktarda dezenformasyon da bulunduğunu gözlemliyorum. Yani, hayatımızın pek çok başka alanında olduğu gibi, din konusunda da bir düalite ve düaliteler içinde düaliteler var gibi görünüyor. İnsanlık tarihinde bu din dediğimiz "araçların" negatif etkileri, pozitif etkilerinden daha az olmamıştır. Üç "büyük" din, Hanif / İbrahimi dinler olarak da biliniyor. Yani büyük ölçüde aynı temeller üzerine kurulular. İnanç temelleri büyük ölçüde benzer, uyumlu. Birbirlerinin devamı gibi (versiyon 1, 2 ve 3) geldikleri de çokça dillendirilen bir iddia. Bu büyük uyum ve benzerliğe rağmen, bu üç büyük din birbirlerine kardeşlik ve dayanışma referansında bulunacak yere birbirlerine en feci düşman kesilmiş, birbirlerinden nefret etmiş, vahşice savaşmış ve birbirlerini katledegelmişlerdir. İnsanlığın manevi ilerleyişine, dayanışmasına, işbirliğine ve yükselişine en büyük darbelerden bazıları bu üç büyük din yoluyla vurmuştur. Saçmasapan sebeplerle insanı insana düşman etmenin, nefret ettirmenin, birbirine kırdırmanın, dünyayı kanla sulamanın en "kutsal" yolu bu olsa gerek. Ve eğer dersen ki bu dinler insanlara bunu emretmiyor, insanlar tamamen kendi KH güdüleriyle işi oraya götürüyor, o zaman bu Hanif / İbrahimi dinlerin 3. ve son versiyonu olarak tanımlanan İslam'ın Kutsal Kitabı Kuran'dan bir örnek vereyim. Uludağ Sözlük sitesinde drygt adlı bir kullanıcı çok etkileyici bir analiz yaparak meseleyi güzelce ortaya koymuş (küçük-büyük harf düzeltmeleri gibi birkaç düzeltme yaptım):

Alıntı YapKuran'a baktığımızda, Mekke'de inen ayetlere Mekki, Medine'ye Hicret'ten sonra inmiş olanlara ise Medeni ayetler denir. Bu iki farklı zamanda indirildiğine inanılan ayetler, yumuşaklık ve sertlik, bakımından birbirlerinden çok farklı ve genellikle çelişkili niteliktelerdir. Bu farklılıkların ve çelişkilerin nedeni, Muhammed'in Mekke döneminde henüz güçsüz iken, Medîne'ye geçtikten sonra giderek güçlenmiş olmasındandır. Mekke döneminde iken pek az taraftar toplayabildiği, yâni henüz güçsüz durumda bulunduğu için, Kur'ân'a hoşgörülü, yumuşak, barışçı, öğüt verici (tebliğ edici) gibi görünümlü âyetler koymuştur. Bunlar arasında:

"Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki onlar da Allah'a sövmesinler." (En'am, 108)

"Ey Muhmammed! Rabbin isteseydi dünyadakilerin hepsi inanırdı. Hal böyle olunca, insanlar inansınlar diye sen zor mu uyguluyorsun?" (Yunus suresi 99. ayet )

''(Ey Muhammed!) Yine de yüz çevirirlerse, artık sana düşen ancak açık bir tebliğdir'' (Nahl, 82)

"Ey Muhammed de ki! Ben dinimde ihlasla ile ancak Allaha ibadet ederim.Siz (müşrikler) de Allahtan başka istediğinize tapın." (Zümer, 14 ve 15)

''(Ey Muhammed!) Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur'' (En'âm, 68)

''Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim. Evet siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır'' (Kâfirûn, 6)

''Biz Resûl'leri, sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz'' (Kehf, 56)

"Ey Muhammed, sen öğüt ver, esasen sen sadece bir öğütçüsün. Sen onlara zor kullanacak değilsin" (Gâsiye, 22-24)

"Dinde zorlama olmaz" (Bakara, 256)

''Onlar savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın" (Bakara, 191)


Fakat daha sonraki Medine döneminde Kuran'a yerleştirdiği ayetler (yani Medeni olan ayetler), sertlik ve şiddet ifâdesidir:

''Müşrikleri, bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayıp hapsedin; her gözetleme yerinde onları bekleyin. Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse yollarını serbest bırakın. '' (Tevbe, 5)

''Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir.'' (Tahrim, 9)

''Allah ve peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezası öldürülmek veya asılmak yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir.'' (Maide, 33)

''Onlar kendileri inkar ettikleri gibi, keşke siz de inkar etseniz de eşit olsanız isterler. Allah yolunda hicret etmedikçe onlardan dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları tutun, bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan dost ve yardımcı edinmeyin.'' (Nisa, 89)

''Allah yolunda savaş. Kendinden başkasından sorumlu değilsin. İnananları da teşvik et. Umulur ki Allah, küfre sapanların gücünü kırar. Allah, kuvvetçe daha üstün, cezalandırmada daha güçlüdür.'' (Nisa, 84),

''Hakkı inkara kalkanların kalplerine korku salacağım; öyleyse (ey inananlar) onların boyunlarını vurun, parmaklarını kırın!'' (Enfal, 12)

"Onları bulduğunuz yerde öldürün. Fitne kalmayıp yalnız Allah'ın dini ortada kalana kadar onlarla savasın" (Bakara, 191-193)

(Kitab ehline yani Yahudilere ve Hıristiyanlara ve İslam'ı din edinmeyenlere karsı) boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın." (Tevbe, 29)

Bu durum sadece İslam'ın yayılışında değil hemen hemen tüm dinlerin otorite olması sürecinde yaşanmıştır. Başlarda demokrasi inanç özgürlüğü sloganları altında iktidarı ele geçiren dini sistemler, kendilerini o iktidarda kalıcı kılmak için diğer inanç sistemlerine karşı savaş açmışlardır hep. 

Uludağ sözlükte söz konusu analizi yapan bu şahıs, ayetleri Kuran'a bizzat Muhammet'in koyduğunu düşünüyor anladığım kadarıyla. Ben ayetlerin çoğunun üst seviye BH ve KH güçleri tarafından "tebliğ" edildiğini düşünüyorum. Yani bir kısmının pozitif, bir kısmının negatif üst seviye varlık grupları tarafından Muhammet'e "yazdırıldığını" düşünüyorum. Yalnız, parça parça inen ve çeşitli yazım araçlarına geçirilen Kuran metinlerinin Muhammet'in kendi ömrü içinde değil, sonradan kitaplaştırılmış olması mevzusu var, ki o da epeyce tartışma gerektirebilecek cinsten bir durum. Ne olursa olsun, yukarıdaki sözlük yazarının analizinde kullandığı ayetler, şu anda elimizde İslam'ın kutsal kitabı olarak bulunan Kuran'da mevcut. Ve bir düalite ve karışım/karmaşa olduğu açık. İşin içinde üst seviye hem BH hem de KH varlıklarının olduğu da bence açık. Çünkü gerçekten bir yandan Muhammet'in yalnızca bir müjdeci ve uyarıcı olduğu, insanlara sadece bir tebliğci olarak İslam'ı tanıtmak, önermek için geldiği, insanların inançlarına müdahale etmemek gerektiği, hatta onlar aleyhte konuştukları zaman bile sadece oradan uzaklaşmak gerektiği, dinde zorlama olmayacağı vurgulanırken, sonra bir de bakıyoruz ki gelen komutlarda adeta 180 derecelik bir değişim gerçekleşiyor ve Muhammet'e savaşma emri veriliyor. Sırf birileri Müslüman değil diye onlarla savaşılarak "yola getirilmeleri" emrediliyor. Bana öyle geliyor ki, başlangıçta Muhammet gerçekten de pozitif bir güdüyle harekete geçti ve o sırada onunla yakından bağlantılı olan güçler BH güçleriydi. Ama zaman içinde bu tabloda ciddi değişiklikler olduğu anlaşılıyor. KH güçleri zaman içinde "kanalı" giderek ele geçirmiş gibi görünüyor. Çünkü dünyada KH güçleri egemen. Muhammet ne kadar iyi niyetle yola çıkmış olursa olsun, koskoca bir topluma hitap ettiği zaman, egemen KH düzeninin çıkarları tehdit edilmiş oluyor. Ve o KH düzeninin efendileri toplum üzerinde çok güçlü bir etkiye ve kontrole sahipler. İslam'ı kabul edenler içinde İslam'ı içinden oyan niceleri olduğunu hatırlayın. Sonuçta, eğer İslam uluslararası bir din olacaktıysa, egemen KH düzeninin tezgahından geçmeden bunun gerçekleşmesi mümkün olamazdı. Ve Muhammet'le birlikte İslam ve Kuran da o tezgahtan geçmiştir doğal olarak. Eğer İslam ille de global bir din olma iddiası yerine, lokal ve üye kabul etmede titiz ve seçici davranmış olsaydı, yani Muhammet gerçekten de başından beri sadece BH güçleriyle bağlantılı bir öğütçü olarak kalsaydı ve sadece getirdiği (büyük ölçüde pozitif) mesajlara yürekten ilgi duyup pozitif yönde onunla birlikte yürümek isteyenlerle bir topluluk oluştursaydı ve o topluluğa ilgi duyup katılanlara da kontrollü, disiplinli bir seçim / oryantasyon uygulaması yapsalardı, o zaman İslam KH etkilerine bu kadar fazla maruz kalmazdı. Ama eğer öyle de olsaydı, o örgütün üyeleri çok ciddi bir şekilde baskı ve saldırı altında kalacaklardı. Sağ selamet yaşayabilmeleri için toplumla etkileşimlerini çok azaltmak zorunda kalacaklardı. Hiçbirşey olmamış gibi toplumun göbeğinde, olağan bir hayat yaşamaları mümkün olamazdı. Ve inanıyorum ki İslam'ın doğuşunda Muhammet ve etrafındaki bazı kişiler bu meseleyi ciddi bir şekilde tartışmışlardır. Yani bu ciddi ikilemle karşılaşıp nasıl bir yol izleyecekleri konusunda olasılıkları görüşmüşlerdir. Tam olarak ne konuşuldu, neler yaşandı bilmiyoruz ama sonuçta İslam'ın olağanca gücüyle yayılması sonucu doğmuştur. Yani artık pozitiflik/negatiflik ayırt ediciliği çıtasının seviyesi son derece düşürülmek suretiyle, "Müslüman olun da, nasıl olursanız olun" gibisinden bir anlayış egemen olmuştur. Bu elbette hakim KH güçlerinin Muhammet ve etrafındaki muhtemel BH eğilimli çekirdek kadroya yaptığı baskı, kontrol ve yozlaştırma operasyonları sayesinde mümkün olmuştur. Kısacası İslam dünyada (elbette Arabistan da dahil olmak üzere) hakim olan Şeytan'la şu veya bu şekilde el sıkışmak zorunda kalmıştır. Tabi işin içinde KH güçlerinin manipülasyonları, aldatıcılıkları da söz konusudur.

16 Ekim 1994
Alıntı YapS: (L) Hermes Trismegustus kimdi?
C: Firavun Rana'nın sarayındaki ihanetçi.

S: (L) Firavun Rana kim?
C: Ruhsal anlaşmanın Mısırlı lideri.

S: (L) Hermes ne bakımdan bir ihanetçiydi?
C: Bugün Orta Doğu olarak bilinen bölgedeki tüm insanların ruhsal birlik anlaşmasını bozdu.

S: (L) Hermes kime ihanet etti?
C: Kendine. Güce açtı.

S: (L) Ne yaptı?
C: Anlaşmayı bozdu. Mısırlılar, Eseniler, Ariler, Farslar ve diğerleri arasında bölünmelere neden oldu.

S: (L) Bunu yapmaktaki amacı neydi?
C: Bramley'nin okuduğun kitabında Kardeşlik olarak isimlendirilenlerin felsefesi olan Böl ve Fethet.

S: (L) Hermes birliği reddederek Yılan Kardeşliği'ni mi kurdu?
C: Hermes kurmadı, çok uzun bir zamandan beri mevcuttu.

S: (L) Bramley'nin kitabında tanımlanan Yılan Kardeşliği'ni meydana getiren kimdi?
C: Kertenkele varlıkları.

S: (L) Musa, bilgisini nereden elde etti?
C: Bizden.

S: (L) Pekala. Daha önce bize Musa'nın Kertenkele varlıkları tarafından yaratılan holografik bir projeksiyon gördüğünü veya etkileştiğini söylemiştiniz. Bu Sina Dağı'nda yaşadığı deneyim miydi?
C: Evet.

S: (L) Bilgilerini sizden aldıysa, bu, Kertenkelelerle olan etkileşimi öncesinde miydi?
C: Evet. Gördüğü şeyler bilincini bozdu. Tıpkı Joseph Smith gibi.

S: (L) Mormon Metinleri'nin alıcısı olan Joseph Smith'in de mi Kertenkeleler tarafından yanıltıldığını söylüyorsunuz?
C: Evet. Bunu çok yaparlar.
 

Kertişler ve dünyada egemen olan Yılan Kardeşliği / İlüminati... Bunu çok sık yapıyorlar. K'lar celselerde Musa'nın da halkının şiddetli bazı olumsuzluklarının etkisiyle yozlaştığı ve gaddarlaştığı için BH grupları tarafından sahneden geri çekildiğini söylkemişlerdi.

Yukarıdaki celse alıntısından anlaşıldığı kadarıyla BH gruplarının pozitif girişimlerinin en büyüklerinden bir tanesi Hermes'in zamanında Mısır'da yapılmış. Anladığım kadarıyla oradaki girişimdi BH güçlerinin pozitif aracısı olan şahıs Firavun Rana'ymış. İşin içindeki bir diğer şahıs olan Hermes ise belli ki KH'yle anlaşma yapıp projeyi başarısızlığa uğratmış. Muhammet'in özellikle Emevi soyundan KH düzeninde önemli mevkilerde bulunan şahıslar tarafından sıkça aldatıldığını, tuzağa düşürüldüğünü tahmin ediyorum. Ebu Süfyan, Muaviye ve Yezit silsilesinin İslam'ın BH projesini nasıl dinamitlediği tarihten okunabilir. Ki bu dede, oğul, torun KH üçlemesi, sahne arkasındaki esas KH güçlerinin (Kertişler ve İlüminati) sadece sahne önündeki kuklalarıydılar o toplumda. KH İslam'da o kadar güçlü bir kontrol sahibi oldu ki, bugün hala bu Şeytan kuklalarına saçmasapan gerekçelerle "Hazret" sıfatını ekleyenlerin sayısının hiç az olmamasından da anlaşılabiliyor bu durum.

Aynı şekilde olmasa da Atatürk'ün başına da benzer birşey geldiğini düşünüyorum şahsen. Kurtuluş Savaşının kazanılması ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda olağanüstü bir BH teşebbüsü söz konusudur bence ama yeni devlet kurulduktan sonra işler Atatürk'ün hayal ettiği gibi gitmedi tam olarak. Halkın ciddi bir bölümü gerici güçlerin kontrol ve baskısı altındaydı ve Atatürk'ün esas isteği gerçekleşemedi. Gerçek bir toplumsal BH dönüşümü. Bu durum Atatürk'ü "çıldırttı" diye düşünüyorum. Atatürk'ün saptırılmasını yanındaki hangi şahıslar kolaylaştırdı bilmiyorum ama İsmet İnönü'nün de en azından onlardan biri olduğunu düşünüyorum şahsen (yeterince araştırmadım henüz). Sonuçta Atatürk de Musa gibi akıl-beden-ruh sağlığının bozulduğu bir sürece girdi, gaddarlaştı ve son derece berbat koşullarda ayrıldı 3. yoğunluk düzleminden. Ama tıpkı Muhammet ve Musa gibi, onun da misyonunu kısmen de olsa gerçekleştirdiğini düşünüyorum. KH güçleri onların getirdiği öğretiyi daha onlar hayattayken bile epeyce değiştirebildiği gibi, onların sahneden ayrılmasından sonra bazı bakımlardan daha da tanınmaz hale getirebilmişlerdir. Bu bence Yahudilik için de, İslam için de, Atatürkçülük için de şu veya bu ölçüde geçerlidir. Potansiyel BH versiyonları da var, KH versiyonları da. Hıristiyanlığın durumu biraz farklı, çünkü onun peygamberi olan İsa'nın aslında Sezar başta olmak üzere bazı gerçek şahıs ve efsanelerinden devşirilmiş hayali bir şahıs olduğu ifade edildi. Sezar hakkında bolca tarihsel kayıt ve kanıt olmasına rağmen, Sezar'dan sonra dünyaya gelmiş olan İsa'nın şahsiyeti ve faaliyetleriyle (bir din kuruyor!) ilgili somut tarihsel kayıtların bulunmaması bunun en büyük kanıtlarından biri olarak gösteriliyor.

Netice olarak, Musa, Muhammet ve Atatürk gibi toplum için kendini feda eden aracı şahısların "bozulmasının" en büyük sebebi, hitap ettikleri "toplumun" genel frekansları aslında. Yani egemen KH güçlerinin toplum üzerindeki baskı ve kontrolü, halkın pozitif öncülerin faaliyetlerini yeterince sahiplenmesini ve desteklemesini önlüyor. Çabalar istenen verim düzeyini sağlamıyor ama yine de bir miktar ilerleme sağlıyor.

İnsanların geneli disiplin konusunda o kadar yetersiz ve sorunlu ki, İslam tıpkı diğer dinler gibi ciddi ölçüde KH yozlaştırmasına bile maruz kalmış olsa, İslam bünyesine giren insanlar arasında hiç değilse bir disiplin geliştirme alışkanlığı kolaylaştırılmış oluyor. Dinlerin en faydalı yönünün bu olduğunu düşünüyorum. Ve insanların çoğunluğunun dinlere gösterdiği sevgi ve saygının nedeninin ve uygulanan toplumsal baskının büyük ölçüde meşru kabul edilmesinin (bir ölçüde haklı olarak) nedeninin de bu olduğunu düşünüyorum. İslam'ın geliştiği topraklarda İslam'dan önceki toplum/kültür yapısının İslam toplumu/kültüründen çok daha ileri olduğu yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum. O dönemde o coğrafyadaki toplum ortak değerler bakımından son derece düşük frekanslıymış. Bir sürü farklı tanrılar, putlar, tapınımlar varmış dini bakımdan. Ve üstelik Muhammet dönemine, İslam'a  atfedilen, fakir ailelerde "yeni doğan kız çocuklarının toprağa gömülerek öldürülmesi" geleneği, aslında Muhammet'ten önceki döneme ait bir "alışkanlıkmış". Muhammet bu durumu değiştirmeye çalışmış. Tabi, burada anlatmaya çalıştığımız gibi sonradan Muhammet'in kendisi de belirli yozlaşmalara maruz kalmış ama sonuçta İslam projesi tamamen zararlı veya tamamen faydasız birşey değil. Toplumlarda ciddi bir "kutuplaşmama", ortak bir kimlik geliştirememe, grupsal ilerleme kaydedememe problemi varmış ve İslam en azından toplum kesimlerinin ortak bir kimlik altında belirli bir disipline uyum sağlama mecburiyeti doğurmuş doğal olarak. Bu bir bakıma gerekli, sağlıklı birşey. Yani özellikle Arap coğrafyası için konuşacak olursak, "İslam'dan önce herşey daha iyiymiş, İslam gelmiş herşeyi mahvetmiş" gibi bir durum değil bu.


Ra'nın 2. celsesinden bir alıntı:
Alıntı YapRa: (...) Adına İkhnaton da denilen bu varlık, Bir'in titreşiminin gerçek spiritüel titreşim olduğuna inandı ve Bir'in Yasası'nı yürürlüğe koydu. Ama, bu varlığın inançlarını paylaşanlar çok azdı. Rahipleri de gerçek bir ruhsal araştırmadan yoksun bir biçimde, sadece yüzeysel olarak inanıyorlardı. Halkı eski inançlarını sürdürüyordu. Bu varlık bu katı terk ettikten sonra, birçok farklı tanrı üzerine kutuplaşan inançlar ortaya çıktı ve ta ki Muhammed diye adlandırılan bir varlık gelip de insanları daha idrakli ve anlaşılır akıl/beden/ruh ilişkilerine sokana kadar bu durum böyle devam etti. 
Yukarıdaki tartışma ışığında, bu Ra alıntısını da dikkate aldığımızda, Muhammet'in Arap coğrafyasında ortak toplumsal değerler geliştirme yönünde kritik bir ihtiyacın karşılanmasını sağlama etkisi var gibi görünüyor. Ayrıca, Ra'nın medyumu Carla Rueckert'in Elkins intihar edip de Ra'yla temas kaybedildikten sonra irtibat kurduğu "Q'uo" adlı grupla yaptığı bazı seanslarda Muhammet, İslam ve Kuran hakkında bazı soru cevapların geçtiği şu alıntıları da göz atmanızı tavsiye ediyorum: http://www.baskalarinahizmet.com/topic.asp?TOPIC_ID=689

Muhammet'in üst seviye bir BH gezgin olarak dünyaya geldiği, misyonunu azımsanamayacak bir ölçüde gerçekleştirdiği ama toplumsal BH-KH faktörlerinin etkisiyle öğretiye elbette ciddi ölçüde KH etkilerinin bulaştığı ama sonuçta hem BH hem KH eğilimliler için imkanların mevcut olduğu ve İslam'daki BH etkilerinin özellikle Tasavvuf içinde araştırılıp bulunabileceği anlatılıyor.

İnsanların dine ve ideolojilere verdiği önem ve gösterdiği saygının haklı yönleri var. Çünkü insanlığın genelinin en büyük sorunlarından biri ruhsal atalet, tembellik ve yozlaşma. Yani ne BH ne KH yönünde kutuplaşmama hali. Ra'nın da çeşitli celselerde vurguladığı gibi bu insanlığın en büyük problemi aslında. Yani KH doğrultusunda ilerlemek bile hiç ilerlememekten, hiçbir yönde kutuplaşmamaktan daha iyi bir durum ruhsal olarak. İşte o dönem Arap coğrafyasındaki genel durumda da aynı problem ciddi ölçüde mevcutmuş ve insanların belirli bir organizasyon (BH KH karışık bile olsa) altında birleşmesi ve ortak bazı disiplinler geliştirmesinin hayati derecede bir önemi, gerekliliği varmış. Peki aynı durum genel olarak Türkler için de geçerli miydi? Onlar da bu konuda benzer bir sorun yaşıyorlar mıydı? İslam organizasyonu / disiplini içine girmeleri onları bazı duyarsızlık/atalet sorunlarından kurtardı mı veya bu yönde fayda sağladı mı? Bilmiyorum. Ama en azından BH eğilimli görünen bazı kanaat önderlerinin (Yesevi, Hacı Bektaş vs vs) ya İslam'ın savaşla/kılıçla yayılıyor olmasının engellenemeyecek olduğunu gördükleri için ya da zaten kendi toplumlarının da buna ihtiyaç duyduğunu düşündükleri için (veya bu iki faktörün ve başka faktörlerin bir kombinasyonu nedeniyle) BH vurgusu güçlü bir İslami anlayış/yorum geliştirerek bunu İslamlaşan Türk kitlelerine yaymaya çalıştıkları, bu konuda bir misyonerlik yaptıkları anlaşılıyor. Osmanlı'nın kuruluş dönemlerinde de bu BH vurgusu güçlü Bektaşi nitelikli Türk İslamı anlayışı egemenmiş aslında. Osmanlı'nın ilk dönemlerinde batıya, örneğin Balkanlara doğru genişlemede insanların savaş zoruyla değil, gönül kazanarak Müslümanlaştırılmasında da büyük rol oynamış. Ama Osmanlı da bu yazıda çeşitli örneklerde ifade edildiği gibi BH güdümlü faaliyetlerle yola çıkıp zaman içinde çok ciddi yozlaşma süreçlerine girmiş ve kendi kendinin sonunu getirmiş nihayette. KH'nin bu kadar egemen olduğu bir dünyada BH'nin herhangi bir dinde, devlette, ideolojide kök salıp mutlaklaşmasının ne kadar zor ve hatta imkansız olduğunu gözlemliyoruz. Ama 4. yoğunluk yaklaştıkça, BH ve KH kutuplaşması giderek yoğunlaşacak ve hem psişik/ruhsal olarak hem de fiziksel olarak açıkça bir mücadeleye girecekler anlatılanlara bakılırsa.

Sonuç olarak dinlerin iyiliği, kötülüğü, gerekliliği, gereksizliği tartışmaları son derece karmaşık konular ama şunun anlaşılması gerekir ki, dinlerin en büyük faydası "disiplin geliştirme" yönleridir. Aynı şey ideolojiler ve devletler için de geçerlidir. Devlet-vatandaş organizasyonu da hayatı belirli bir disipline sokuyor, her ne kadar dinlerin ve ideolojilerin durumunda olduğu gibi KH yönlü disiplin dayatmaları epeyce egemen olmuşsa da. Belirli bir ideolojinin taraftarı olmak da o ideolojiyi benimseyen insanları belirli bir disipline sokma etkisi yapıyor ve belirli bir efor harcamaya zorluyor. Bu durumun ataleti yenip ilerleme kaydetmeye etkisi vardır elbette. Ama bu forumda esas alınan bilgi kaynakları, benimsenen temel fikirler doğrultusunda, bence bizim grupsal amacımız, ihtiyaç duyulan disiplini hiçbir dinin, ideolojinin vs komutası altında değil, kendi şahsi ve grupsal ortak farkındalığımıza dayalı olarak sağlamaktır. Benim önerdiğim budur. Belirli bir dinin veya ideolojinin mensubu olan bireylerin aramızda olmasının bir sakıncası yoktur yapıcı bir niyetle yaklaştığı sürece. Ama bu forumun esas aldığı bilgi kaynaklarının sunduğu öğreti ne İslam'ı esas alıyor, ne başka bir dini, ne de herhangi belirli bir ideolojiyi. Bizler de toplumun yaşadığı disiplin ve çalışma eksikliği sorunlarını deneyimliyoruz ama gerekli disiplini geliştirmek, gerekli ilerlemeyi kaydetmek için hiçbir dine veya ideolojiye ihtiyacımız olmadığını düşünüyoruz. Bunlara düşman da değiliz ve her türlü din veya ideolojiyle veya alternatif disiplinlerle işbirliği yolları da aranabilir. Ne de olsa önemli olan BH doğrultusunda ilerlemektir. Yüreğinde bu aynı gerçeği görebilen herkes işbirliği yapabilir şu veya bu şekilde.

Son olarak vurgulamadan edemeyeceğim: Hıristiyanlar iyi (BH) yönde disiplin geliştirebilirler. Ateistler de. İyi olan, doğru olan yönde disiplin göstermek, çalışmak, ilerlemek için ne Müslüman olmanız şarttır, ne Hıristiyan, ne Yahudi, ne Ateist, ne Kemalist, ne Dinci, ne Laikçi! Hepsi bir katalizör olarak kullanılabilir ama bizim temel niyetimiz bireysel ve grupsal olarak vicdan ve akıl katalizörünü etkinleştirerek kendi çabamızla, özgürce bir dayanışma ile ilerleme kaydedebilmektir. Tüm dinlerin ve tüm ideolojilerin mensuplarıyla BH eğilimleri doğrultusunda işbirliği yapılabilir. Ama bence kendimizi hiçbiriyle tamamen özdeşleştirmemeliyiz. Biz insanız, varlığız, ruhuz, bilinciz. Hakkın, sevginin, bilincin bir parçasıyız. Gerekli tüm temel bilgi ve kudret varlığımızda mevcuttur. Onu ortaya çıkarmak ve kullanmak için hiçbir dinin veya ideolojinin mensubu olmak mecburiyetinde değiliz.

Ka

#20
Çok güzel bir yazı olmuş tekrar tekrar okudum. Mekke ve medine ayet usluo farkına ayrıca araştırıcam. Okuduğum bir celse kitabından alıntı belki konuya hangi perspektiften görmemiz gerektiğine yardımcı olur. belkide olmaz . Yazının son paragrafı ve atatürk hakkındaki düşüncelerine aynen katılıyorum. Eğer sıkılmazsanız bir bölümü paylaşıyorum:
Tasuvvufi açıdan bakalım:

Din olgusu, neden "şunu yapma, bunu yap" şeklinde ayrıntılardan oluşuyor?
Neden "Bütün mesele dengedir, dengeyi sağlayacaksın" diye anlatılmadı ki? Teferruata ne gerek var?Besmelenin bir başka açıklaması daha var mı?
Var tabi. Mesela mikro âlem "Rahim", makro âlem "Rahman" olarak izah edilebilir. Besmelenin her manasını bitirsem ilm-i ledünü (ilâhi sırlar) bitirmis olurum. Ama çok kısa bir özet yapsam söyle demem yerinde olur: Her sey Allah'ın rahmetinin eseridir. Yani varlık rahmetten olusmustur. Iste insan da merhameti ölçüsünde insandır. Ne kadar merhameti varsa o kadar degerlidir. Evrenin sahip oldugu saf enerji, sevgiden ibarettir.
Tüme varmak için ayrıntılardan baslanır. Bir seyin basını bulmak için ucundan tutmak zorundasın. Düsünmeye üsenen insanlara gerçegi anlatmak zorundasın. Daha beyninin ne oldugunu düsünmeyen insanlara nasıl anlatacaksın? Ayrıntılar Allah'ın rahmetinden kaynaklanıyor. Yoksa "Iste
Kur'an budur, anlayın ey kullarım! Arif olan anlar" deseydi, Allah haksızlık yapmıs olmazdı. Ilim zaten ondan ibarettir. Hz. Ali : "ilim bir nokta idi onu cahiller çogalttı" derken bunu söylüyor.
Besmele'nin hiç bilinmeyen bir yönü var, onu anlatayım mı? Allah, Rahman'a vahyetti Peygamberlik olustu. Peygamber Rahim'e ilham etti velayet olustu. Su sözü iyi düsün: "Ben ilmin sehriyim Ali kapısıdır." Hz. Muhammed peygamberlerin, Hz. Ali de velilerin şahıdır. Peygamber dini getirir,
Veli onu işler. Yani biri elması bulur getirir, digeri onu işler parlatır. Bu manasıyla besmele; velayeti kabul etmeyi, imanın sartı olarak anlatıyor.

Ruh Varlığı Ankebut yorumluyor:
"Bismillah" dediginizde "Allah'ın bana verdigi sema ile ve barındırdıgı isimler ile hareket ederim" demektesiniz. Bu da en yüce akılla davranmaktır. Bismillah'ın ardından Rahman ve Rahim'i andıgınızda ise, isin içine kalbinizi katarsınız.
Çünkü sevgi ile akıl bütünlüktür. Sevgisiz akıl olmaz. Semanızın alt yapısı sevgidir. Bilinçaltınız kalbinizle birliktedir. Ruh orada durmaktadır. Muhakkak Ruh, Allah'ın sevgisinden üfürülmüstür. Aslında sudur ki: "bismi" kelimesi
"akıl", Rahman "Ruh", Rahim ise "Beden"dir. Siz de bu üçünün bileskesisiniz.
İyi de, her işi yapmadan önce neden besmele çekiyoruz?

Sırat-ı müstakim denen bir dogruluk çizgisi var. Bu çizgiden saptın mı cehenneme düsersin. Sıratı müstakim bütün dünya hayatı boyunca üstünde yürümemiz gereken bir yol ama "kıldan ince kılıçtan keskin" bir yol bu. Sıratı müstakimde dengeyi bulabilmek için bir denge sopasına ihtiyaç oldugunu
düsün. Bu sopayı ortasından tutman gerekir. Eger sopayı dogru tutarsan ipte yürümen kolaylasır. Aynı sekilde bu hassas ve çok zor olan dengeyi saglamak için "besmele" sopasına ihtiyacın var. Rahim, Rahman ve Allah 'ı yerli yerine oturtursan basarırsın. Besmele'yi daha degisik olarak denge unsuru olan alt beyin ve üst beyin diye ele alalım. Anneden elde edilen üst beyin Rahim, babadan elde edilen alt beyin Rahman ve tabii varlıgın tek müsebbibi Allah yani gerçek ilâh, sahte olmayan. Iste bu dengeyi kurarsan basarırsın. Sonuç olarak alt beyin sonsuz âlemi, üst beyin dünyayla ilgili isleri yönlendirir.
Dolayısıyla burada dünya ve ahret dengesini kurman gerektigi ve her seyden önce Allah'a tam ve saf iman gerektigi anlatılıyor. Diyorum ya besmeleyi tam anlatabilsem anlatmam gereken baska bir sey kalmaz.

İbrahim Suresi

35- İbrahim şöyle dediği zaman: "Rabbim! Bu şehri emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!"

36- "Çünkü onlar insanlardan pek çoğunun sapmasına neden oldular, Rabbim, şimdi kim bana uyarsa o bendendir.  Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, çok esirgeyensin."

Hz. İbrahim'in duasında, her istediğinizden veren Allah'ın, isteklere karşı duyarlılığı ve merhametine işaret var. Hz. İbrahim öyle bir dua ediyor ki, şimdi birisi aynı durumda aynı duayı etse, insanların hemen hepsi komik bulur ve o adamın deli olduğuna inanırlar. Çünkü Hz. İbrahim en sevdiği varlığı olan oğlunu ve en sevdiği hanımı Hacer'i çölün ortasına, bir duayla, sadece kalben ve lafzen ettiği bir tek duayla bırakıyordu. O, Allah'a güvende yani tevekkülde en dorukta olanlardandı.

Duanın gerçekleşmesi için Hz. İbrahim'inki gibi tevekkül mü gerekiyor?

Tevekkülün yanında tam inanç, yoğun istek gerekir. İstenen şey "olursa olsun, olmasa da olur" gibi bir alt yapıdaysa gerçekleşmesi pek mümkün olmaz. Ya da istenen şeyin, "bunun gerçekleşmesi imkansız ama ben yine de isteyeyim, belki olur" düşüncesiyle de gerçekleşmesi mümkün değildir. Dua, inanç, yoğun arzu ve tam tevekkülle tekamül eder. Hz. İbrahim kendine ve ailesine dua etmekle kalmıyor, kendinden sonra gelecek nesline, anne ve babasına hatta ona karşı gelenlere dahi dua da bulunuyor. Nesline ettiği duanın neticesi olarak kendisinden en temiz nesil gelişiyor ve o nesilden de Kainatın efendisi Hz. Muhammed dünyaya geliyor. O çok geniş kapsamlı bir duada bulunuyor. Bu dua bize bir örnek olarak sunulmuş. Oysa insanlar genelde isterken bir tek şeye saplanır. Bir otomobil, bir ev, bir evlat vs. isterler, duayı mümkün olduğu kadar dar tutarlar. İnsan sanır ki dar kapsamlı duanın gerçekleşmesi daha mümkün.  Oysa tam tersi doğrudur.

 

Neden peki?

 

Dar kapsamlı dua az kişiyi ilgilendirir. Bu yüzden gücü de dardır.  Ne kadar çok kişiyi ilgilendiriyorsa o kadar güçlüdür. Bir de şu var. Dua gerçekleşmese de duanın kapsadığı kişi sayısı kadar duanın niyet sevabı vardır. Genetik olarak bu istek taşınacak ve bir zaman ve mekan bileşiminde gerçekleşecektir.

Mesela ben bütün insanlığın barış ve huzuru için dua ediyorum. Tabii bu konudaki inancım çok zayıf kalıyor. Bir gün gerçekleşeceği kesin gözüyle mi bakmalıyım?

 

Bir zaman ve mekanda muhakkak gerçekleşecektir.  Fakat şunu da unutmayın, bu, olumsuz dualar için de geçerlidir. "Batsın bu dünya" gibi, "Allah topunun belasını versin" gibi beddualar vardır. Gelelim Hz. İbrahim'in duasının içeriğine. Hiç bir kötü ya da iyi etkinin olmadığı bir çölde "Bu şehri emniyetli kıl" diye dua ediyor. Ortada hiçbir şey yokken orasının bir şehir haline geleceğinden emin ve olmuş kabul ediyor. Bu duayı bir amaç için ediyor. Hz. İsmail, Hz. İbrahim'in oğluydu. Hiç şüphesiz O, sıradan bir çocuk gibi değildi. Bunu anlayan Hz. İbrahim oğlunun toplum öğretilerinden kirlenip tekamülünde eksiklik ya da gecikmenin olmaması için O'nu, kimsesiz ıssız yere getirdi. İyi bir nesil için emniyetli bir şehir ve  putlardan arınma istedi.

 

Bütün peygamberler dualarında itinalı ve duyarlıdır. Siyah güçlerin hakimiyet kuramayacağı bir emniyet, tekamül için vazgeçilmez bir unsur. Putlar, korkuların doğurduğu materyallerdir.  Kim Allah'dan çok veya O'na eşit bir şeyden korkuyor ya da seviyorsa o kişinin putu var demektir.

 

"Ateş Rahim" etkisinden uzak bir yerde oğlunun ve eşinin tekamülünü bekleyen peygamber, onları büyük tehlikeden korumuş oluyor. Oysa onları orada bırakıp gitmesi tehlike gibi görünüyor.  Çöl, susuz, kimsesiz bir kadın ve bebeği. Bu, bir acımasızlık, tedbirsizlik gibi görünüyor. Babalar, böyle davranmaya kalkarsa ne olur?

 

Biliyorsun ki peygamberlerin davranışları örnektir. Aynen uygulamak için değil, davranışın bize ne anlattığını anlamamız içindir. Çünkü O'nun sahip olduğu tevekkül derecesine ermeden aynen taklit edilmez. Burada sembole bakacağız. Bazen rahmani düşünce acımasız görünebilir. Oysa dar ve yoğun olan merhamet yani Rahim düşünce, sonuç olarak daha zor ve olumsuz şartları getirebilir. Yani dar açılı anlık merhamet, geniş ve ileriye dönük merhametle ters düşebilir. Örneğin savaşı ne Rahim ne de Rahman düşünce istemez ama bazen Rahman merhamet, savaşı kaçınılmaz görebilir ve fertleri ölüme gönderir. Evladını savaşa gönderebilen bir kadın Rahmanlaşmıştır. Ama "Niye ölsün onun yaşamaya hakkı var?" düşüncesi Rahimdir. İki düşünce de kendi açısından haklı ve ikisi de gereklidir. Burada anlatılan Hz. İbrahim'in Rahman düşüncesidir. Tekamül için Rahman düşünce şarttır. İnsanlar sadece Rahim düşüncede takılıp kalırlarsa tekamül gerçekleşmez. Bu ayetler buna işaret ediyor. Rahman düşünce geniş kapsamlı olduğundan, Hz. İbrahim kendine yani Rahman düşünceye uyanlara da uymayanlara da bağışlanma ve esirgenme istiyor.

 

37- Ey Rabbimiz! Ey Sahibimiz! Salatta devamlı ve duyarlı olsunlar diye ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem'inin yanında ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim.  Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler.

 

Bu ayetin tamamen sembol anlatımına değineceğim. Salatta yani tekamül, olgunlaşma üzere olsunlar diye genetik kodunun birini alışılmışın dışında bir yöntemle yetiştirmek istiyor. Hz. İbrahim, daha önce insan aklına tohumun yani ilmin düşeceğini, insanın bunu sevgiyle (sembolde suyla) büyüteceğini ve böylece semeresine kavuşacağını biliyor. Hz. İbrahim oğulları olan İshak ve İsmail'in kapasitesini bildiğinden birini kendi terbiyesinde yani nebilik terbiyesinde büyütürken, İsmail'in genetik kapasitesi kendini aştığından onu Rabbin terbiyesine bırakmıştır. Tabii ki Rab, terbiyesini yarattıklarıyla verir.

.............

 

38-Ey Rabbimiz! Şüphesiz, gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilen Sensin. Çünkü yerde ve gökte olan hiçbir şey Allah'tan gizli kalmaz.

 

Bu ayette geçen aleni – açığa vurulan ve hafi-gizlenen kelimelerini anlamlandırmaktan başlamak gerek. Bilinçaltımız her şeyin olduğu Kitabımızdır.  Kimileri okur o kitaptan kimileri okuyamaz. Beynimizin beyaz hücrelerinde her şey var.  Bizim gizlediğimiz ancak kendi benliğimizden gizlediğimizdir; açığa vurduğumuz da kendimize öğrettiğimiz. İnsan Rabbiyle bağlantıdaysa o kitaptan bilgi edinme ihtimalini kapamamış olur. Eğer Allah'a inanmamak felaketindeyse gerçek ve öz bilgiyle ilişiğini kesmiştir. Duanın oluşabilmesi için bazı bilgi kodlarını açık tutmak gerekir. İşte burada "yerde ve gökte olan hiç bir şey Allah'tan gizli kalmaz" derken arz-yer, sema-gök kelimeleriyle bilinçüstü ve bilinçaltından bahsediliyor. Arz bilgileri dünyevi, sema yani beynin okuyamadığımız kısmı uhrevi bilgileri kastediyor.

 

Yalnız sormam gereken bir şey var.  Dua ederken zaten bildiğimiz gerçekler tekrarlanıyor.  Sadece Hz. İbrahim'in duasında değil pek çok Veliullah'ın dualarında da Allah'ın sıfatları anılıyor. Öyle dua ediliyor. Buna ne gerek var?

 

Bazı kanalları açıp duanın gerçekleşmesi için. Rab ancak bizim zihnimizdeki gibi muamele eder. Allah hakkında ne düşünüyorsan onu bulursun.  İşte bu yüzden Rabbı bütün eksik sıfatlardan tenzih etmek gereklidir. Şöyle deyip duaya başlasan mesela:  "Sen ne istesem vermezsin ama yine de şunu şunu isterim. Belki bu sefer bir şey verirsin diye bir ümit istiyorum." Bu haliyle duanın gerçekleşme ihtimalini iyice daraltmış olursun. Çünkü sen Rab hakkında yanlış zan taşıyorsun. O'na iftirada bulunuyorsun. Dünyaya gelmen bir tarafa, nefes alman bile bir mucizeyken, her an seni yeniden halk ediyorken Rabbini cahillikle itham ediyorsun. Bundan kurtulabilmen için bunun başına gelmesi gerekir.  Bu Yüce Terbiyecinin kulunu tekamül ettirme yoludur.

 

Tövbe de, yapmadığım şey değil hani.

 

Öyleyse ne yapmak gerekiyormuş, Allah hakkında zihnini olumsuz düşüncelerden arındırmak, kötünün uzaklaşması için iyiyi zihne koymak.

 

39-Hamd, kocamış halimle bana İsmail ve İshak'ı bahşeden Allah'a özgüdür! Muhakkak Rabbim, duayı işitendir.

 
Duanın gerçekleşmesi için gerekli olan ikinci kanal açış da, Rabbin kendisine verdiği ve hamd ettiren, kişiyi imanda tatmine erdiren her ne ise onu anmaktır. Örneğin pek mümkün görünmeyen bir olay dua ettiğin zaman gerçekleşmiş ise dua sırasında bunun için bir şükürde bulunmak yeni duanın gerçekleşmesi için artırım sağlıyor. Dua kelimesi Arapça'da değişik bir anlam daha taşır ki bu davet, çağrı anlamı taşıdığından hayvan sağıldığında memede bırakılan süttür. Çünkü memedeki sütün tamamı sağılırsa süt azalır oysa yeni sütü davet etsin diye bir miktarı memede bırakılırsa aynı miktar veya daha fazla süt elde edilebilir. İşte bu yüzden ümide çağrı yapmalı ve daha önce kabul olmuş bir duayı duada anmalısınız. Bu ayette "alel kiberi-büyüdüğüm zamanda ya da büyüklük üzerinde" kelimeleri geçiyor. Mealde kocamışlık diye geçiyor oysa orada yaşlanmaktan değil yaşlılığın getirisinden bahsediyor. Bu da şu demektir ki erkek yaşlandığında tekamülünde ilerleme, büyüme olur ve bu genlere taşınırsa doğan çocuklar daha bilge olabilir. Demek ki yaşlılıkta çocuk sahibi olmanın başka bir avantajı var. Hz. İbrahim bunun için de şükrediyor.

 

"Rabbim duayı işitendir" diye yine bildik bir söz söylemesinin nedeni nedir?

 

Buradaki işitme başka türlü bir işitme, senin sandığın gibi değil. İnsanda yedi çakra, yedi enerji giriş yeri olduğundan tıpkı Ney'e benzer. Bu ney yalvarış çağrıları sırasında güzel nağmeler çıkarır. Dua çağrıdır. Rabbe sesleniştir. Bu seslenişin ruhsal boyuttaki nağmeleri ise kendisi duymasa da Rabbı tarafından duyulur. Güzel duygulara sahipseniz güzel nağmeler çıkarırsınız, çirkin şeyler varsa çirkin sesler. Kur'an'da en çirkin ses olan eşeğin sesine benzer nağmeler kınanıyor. Duanın kabulü için güzel nağmeler çıkması lazım.

 

40- Rab, beni ve zürriyetimi salata mukim kıl. Rabbimiz, bu duayı kabul buyur.

41- Hesabın günü, beni, ana-babamı ve müminleri bağışla.

 

Burada öncesine ve sonrasına bir hat çeken Hz. İbrahim, ata geniyle zürriyetine bir kanal açıyor. İşte bu kanaldandır ki onun zürriyetinden Hz. Muhammed gelmiştir. Neslini hayırlı kılmak için ana-baba genlerini de temizleme gereğini duyacak kadar bilge bir peygamber. Bu duanın Hz. Adem'den kıyamete kadar nesline yapılmış bir dua olduğunu söylemek gerek.  İşte onun çektiği hat budur, bu duayla açtığı kanal bu kadar kapsamlıdır. Ana-baba mümin olmasa da dua edilir buradan anlaşıldığı kadarıyla. Çünkü "ana-babamı ve müminleri bağışla" diyor.  Ata genlerinin temizlenmesi için, geçmişten kanalın açılması için; ölmüş dahi olsalar ana-babaya bağışlanmaları için dua edilmesi gerekir. Ve tabii müminlerin tümüne. Böylece Hz. Adem'den bu yana gelen ve gelecek olan müminleri anarak duayı tekmil bir hale getirmiş. İşte size örnek bir dua. Evladına dua etmek istiyorsan ata genlerini anman gerekiyor.

 

Bu niye böyle biraz açıklar mısın?

 

Sen zaten evladına karşı merhamet taşıyorsun. Ona gen aktarımında bulunuyorsun, senin onun üzerinde hakkın var. Evlada yardım, onun senin hükmün altında olan sürecinde ona kazandırdıklarındır. Ama ona duada egonun payı vardır. Çünkü o senden bir parçadır.  Zalimler de evladını sevebilir. Bu sevgi evladın kendinden görülmesindendir. Rahmeti tamamlamak için sana aktarım yapan ebeveynine de merhamet taşımak zorundasın. Bu senin dualarının kabulü için gerekli. Çocuğunu terbiye, ana babaya hakkı söylemek, sana muhtaç olduklarında merhametle muamele etmek fiili dua şeklidir.  Eğer fiili duayı iyi yapmışsan kavli(sözlü) duaya geçebilirsin ve onlar üzerinde dualarının gerçekleşmesi muhtemel olur.  Her hizmetin bir bedeli vardır. Allah'ın verdiklerinin bedeli ödenemez olduğuna göre ancak karşılık sevgidir. Anne ve babanın Allah tarafından aldığı bir hediye olan evlada sevgisiyle anne ve baba sevgi bedelini ödemiş olur. Ancak bu defa hizmetin karşılığına borçlanan evlat olur. Eğer evlat anne ve babaya sevgi duyup göstermezse borçlu kalır. İşte bu borç altında kişinin duasında tıkanma olur. Eğer yanlışlık üzerindeyseler ve uyarılarına rağmen değiştiremiyorsan onların yanlıştan dönmesi için, eğer bu şansları da kalmadıysa yani ölmüşlerse, bağışlanmaları için dua bir yükümlülüktür.

Bir şeye daha dikkat çekmem gerek. "Ve tekabbel dua" kelimeleri "kabele" fiili Arapça'da kabul, öne almak, cevap vermek anlamları taşıyor. Üçünü birden ele alırsak, tekabbel derken "Rabbim, duamı kabul et, cevap ver ve onu öne al, önceleştir" deniyor.  Öne almak ne demektir? Siz dualarınızı edersiniz, kimileri kabul gördü gerçekleşti, kimileri boşa gitti sanırsınız. Oysa duaların hiçbiri yok olmaz. Onların gerçekleşmesi zaman ve mekana gönderilir. Bu dünyada gerçekleşmeyen ahirette gerçekleşir. Bu yüzden beddualara çok dikkat etmek gerekir.  Eğer bedduayı bir masuma etmişseniz o size çarpacaktır bir gün. Bu duayı öne al demekle duanın gerçekleştiğini bu dünya hayatında görebilmeyi sağlamlaştırmış olursunuz.

 

"Hesabın günü" diye bir günden yani bir devirden bahsolunuyor. Hesap, bir şeyin tahmini, zannıdır. Hesabın görüleceği gün, insan vicdanlarının taşıdığı ağırlıkların ortaya serileceği gündür. İnsan yaptıklarının cezasını yaptığı andan itibaren çeker. Hesap günü ise bu yükten kurtulma zamanıdır. İçteki acı ortaya çıkarılıp içteki hesaplaşma bitirilmelidir ki insan kendini karartan günahlardan arınabilsin. Kabir hayatı boyunca belirsizlik içinde kıvrananlar hesapla yenilenirler.

 

bozadi

#21
Kendini "Ankebut" (Örümcek) adıyla tanıtan ruhsal bir varlık tarafından verildiği iddia edilen bilgiler bunlar anladığım kadarıyla. İlk defa gözatıyorum. İlk izlenimim, Kuran'ı BH'ye dayalı tasavvufi bir bakış açısıyla yorumlama çabası. Ayrıntıyla incelememiş olmakla birlikte, gerçekten iyi niyetli bir çaba olduğu izlenimini edindim.

Yalnız, belirttiğim gibi, sonuçta bu "İslamı" esas alan bir bakış açısı, her ne kadar hedef kitleyi sevgiye dayalı evrensel bir anlayışa doğru teşvik etse de. Ama bizim forumumuzun bilgi kaynakları, oluşturmaya çalıştığımız grup / anlayış İslam'ı esas almıyor. "Hiçbir zaman da almayacak" diyemiyorum, yararlanabileceğimiz, işbirliği yapabileceğimiz birileri veya kaynaklar bulabiliriz. Ama görebildiğim kadarıyla Ankebut'un hitap ettiği kitlenin genel bilinç düzeyi, bizim esas aldığımız kaynakların sunduğu bilinç düzeyinin epeyce altında kalıyor. Karşılaştırılması bile pek kolay değil. Ama niyet açısından bir paralellik olabilir ve bu değerli birşeydir. Ve özellikle de "uygulama" konusunda elbette örnek ve ilham alabileceğimiz durumlar, kişiler, gruplar olabilir. Yani şunu demeye getiriyorum: Ben Ra, Pleiades ve Kasyopya bilgileri konusunda kendimi çok geliştirebilirim, bu bilgi kaynaklarına azımsanamayacak ölçüde hakim olabilirim (gerçekten ne düzeyde hakim olduğumu bilmiyorum) ama örneğin Ra, Pleiades ve Kasyopya bilgi kaynakları karşısında çok daha dar kapsamlı bir alanda bilgi veren Ankebut diye bir bilgi kaynağının takipçisi olan bir şahıs, öğrendiğini uygulama bakımından benden çok daha ileri olabilir. Benim daha zengin bilgi kaynaklarını ele alıyor olmam, öğrendiklerimi uygulama, gereğini yapma konusunda da mutlaka ileri olduğum anlamına gelmez otomatik olarak. Benden çok daha sade ve dar kapsamlı bir bilgi kaynağını esas alan bir şahıs BH yönünde benden çok daha hızlı ve etkili bir şekilde kutuplaşıyor olabilir. 

Belirttiğim gibi ben her ne kadar çeşitli din ve ideolojilere dair çeşitli eleştiriler getirsem de, o din veya ideolojilerin disiplinine, çalışmalarına adanmış bir şahıs, gerçek pozitif ilerleme konusunda benden çok daha ileride olabilir. Ve gerçekten bizler henüz bu ortamda esas aldığımız, ilham aldığımız ve tartıştığımız bilgi kaynaklarına dayalı özgün bir disiplin ve çalışma programı geliştirebilmiş değiliz ama bu yönde niyet ve çabalarımız var ve giderek olgunlaşabileceğine inanıyorum.

Senin veya herhangi bir arkadaşımızın Ankebut veya başka herhangi bir sufi veya İslami kaynaktan veya bambaşka kaynaklardan bilgi ve uygulama örneklerini paylaşmasında bir sakınca yok ama bunlar mutlaka incelenecek ve olumlu-olumsuz eleştiri konusu olacaktır. Alternatif bir kaynağı uzunvadeli olarak bir ele alma durumu ise ancak ciddi bir pozitiflik veya ciddi bir negatiflik potansiyeli olmasına bağlıdır bence. Yani ya nasiplenmeye çalışmak ya da ifşa etmek için alternatif bir kaynağı uzun uzun ele alabiliriz.

Eğer iletişim ve etkileşim kurabileceğimiz tasavvufi (veya başka) şahıs, grup veya kurumlar varsa, bunu açıkça ifade edebilirsin öneri olarak. Genel bir incelemeden sonra herkesle işbirliği olasılığını değerlendirebiliriz. Herkesin görüşü, önerisi de önemli.

bozadi

#22
Daha önce Burak Özdemir adı geçmişti: İslam'da devrimci nitelikte sufi bir bakış açısı ve sorgulaması gibi birşey sanırım. İncelemek istemiştim ama konsantre olamamıştım. Aklımda hala.

Ka

#23
Bozadicim,  tasavvufi hiç bir grup şahıs veya vakıfla bir yakınlığım yok, keşke bu forum kadar açık ve network tartışmasına çalışmasına yakın biryer olsaydı. Açıkcası çoğunuda araştırdım bu fikirlere en yakın şuanda aktif olan grup cerrahiler gibi gözüküyor. Ama bu şeyh muabbeti  ve diğer şeyler benim için hala çok saçma, Ama musuki ile ruhu yakınlaştırmaları güzel, neyse bu başka bir konu:)

Sadece bu konularda çalışma yapan arkadaşlara yardım ediyorum, bazen ufo müzesi için tasarım, bazen amazondan tanıştığım yabancı bir yazara kitap kapağı...vs yani elimden ne gelirse birilerine faydam olsun isterim. Eğer bir yeteneğin varsa bunu sonuna kadar başkalarına yardım konusunda hizmet etmesi gerektiğini düşünüyorum. O yüzden çok farklı insanlarla tanıştım bir taksici gibi hepsini gözlemleme ve kendi yollarında yardım etme fırsatım oldu.

 Birde bu kitapla tanışmam şöyle oldu işyerinden bir arkadaşım şamanik nefes eğitimi denemesi yaparken erk kişiliğin veya erk hayvanını merak ediyor. rüyasında örümcek gördü ve ankebut ismini duymuş ertesi gün D&R da bu kitabı aldı, bende bir gözgezdirdim, sonra kitap baya sardı. Hatta o arkadaşımdan daha çok kitaba yaklaştım, açıkcası kitabın kapağını okusam hayatta almayacağım bir kitap tamamen dini dogmalar ve saçmalıklar diye kesin almazdım. Kapak tasarım ve yazanlar çok itici geldi. Birde deneysel ruhçulukta yaptığınız seansı ve seanstaki kişileri yazmalısınız. aynı kasyopya celseleri gibi bu bir bilimsel kaynaktır, neospirutelizmin gereklerindendir. kitapta bunuda göremeyince ne alaka dedim hatta.Neyse kitabı araştırdım yayın evi hakkında pek bir bilgi bulamadım. Akif manaf kitapları basmış birkaçtane ama o kitaplarıda ve karakteride sevmediğim için önyargılı yaklaştım kitaba. Henüz bitirmedim çünkü, bir bölüm okuduktan sonra hazmetmesi kolay olmuyor üzerine düşünmek ve tekrar düşünmek gerekiyor.
Hatta kitapta yazan bir cümlenin nature dergisinde bilimsel bir makalede doğrulandığını gördüm hemen yazara mesaj atasım geldi ama kitapta öyle bir iletişim yoluda bulamadım.

Bu arada sanırım burda bunu paylaşmam biraz forumun içeriğine karşı olduysa özür dilerim. Niyetim sadece farklı yerlerdede aynı mesajlar tekrarlanıyor demekti. yazından biraz yersiz bir paylaşım yaptığımı hissettim.
Ra benim için hala bir başucu kitabıdır ve aslında bu bilgilere isim vermek herşeyi ötekileştiriyor. Kasyopyada her seferinde farklı isimle gelmeleri belkide bu yüzden. Belkide ilk sapma birşeyleri kalıplaştırıp sınıflandırmaya alışık olduğumuz içindir. Genel  resmi görmemizi engelliyordur belki isimler...vs
Bu bana şunu hatırlattı Negatif yada Kh varlığına inanmayan birine KH yi anlatırken beni satanist zannetmesi gibi, İslam yada tasavvuftaki parallelikleri göstermeye çalışırken umarım beni dinci zannetmemişsinizdir, çünkü en alakasız olduğum konu dindir. Sadece tasavvufi kısmı bana cazip geliyor.
Sıkıcı bir yazıya renk olsun yılın son eskizlerini sizle paylaşayım:)



 

bozadi

#24
Eskiz paylaşımın için teşekkürler. Bence çizim yeteneğin harika.

zna

#25
sevgili arkadaşlarım ilginize çok mutlu oldum fikirlerinizi paylaştığınız için çok teşekkür ederim. sorularımın cevaplarını kısmen de olsa aldım tamamen alabilmek zaten 3kh aklımla çok da mümkün görülmüyor. ayrıca kıyamet benzetmemin bir illüzyon olabileceğini de scyth sayesinde görebildim. en azından kendim için söylüyorum aşmam gereken çok yol öğrenmem gereken çok şey var
sevgili bozadı burda bu konuyu incelerken hiç bakmadığım maillerime bakıp senin mesajını görmek gerçekten çok ilginçti :) sana da yazdığım gibi hepimiz bence doğru yoldayız. umarım derslerimizin hakkını verebiliriz.
 

bozadi

#26
Ah, evet sevgili zna. Şaşırtıcı ve sevindirici buldum bu tesadüfü :) Arkadaşlara bilgi olması için söyleyeyim: Sevgili zna foruma harika bir giriş yapıp paylaşımlarda bulunduktan kısa bir süre sonra birşey yazmamaya başlayınca, acaba ben veya başka biri onu üzen birşey mi söyledi diye merak edip foruma üyelik eposta adresi üzerinden ona bir mesaj atıp sordum. O da çok yoğun ve zorlu bir dönemde olduğu için forumu takip etmekte zorlandığı yanıtını verdi. Ona az önce attığım ikinci eposta mesajında da belirttiğim gibi, bu konuda kendisini rahat hissetmesini, kendini ille de foruma girmeye, birşeyler paylaşmaya mecbur hissetmemesini, yoğun dönemi geçtiğinde içinden gelirse foruma dönmesini söyledim :)

zna

#27
:) evet sıradan hayatımda güzel bir gelişme.
bu arada:
"S: (L) Yani ruhsal gelişim üzerinde odaklanırsak, dönüşüm zamanı bedenlerimiz otomatik olarak mı dönüşecek?
C: Hayır. Bu doğal bir süreç. Hazırlığa gerek yok.

S: (L) Yani dönüşeceksen dönüşeceksin, dönüşmeyeceksen dönüşmeyeceksin, öyle mi?
C: Evet."

kafam giderek karışıyor.