23 Maddede Türkiye'nin 12 Eylül Bilançosu (12 Eylül)

Başlatan bozadi, 12 Eylül 2014, 17:06:13

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

12 Eylül 2014

23 maddede Türkiye'nin 12 Eylül bilançosu


1980 yılı Türkiye için her anlamda yeni bir milat olarak kabul edilir. 1977'de yaşanan "Kanlı 1 Mayıs"ın ardından yaşanan 3 yıllık sürecin ülkeyi sürüklediği noktada gerçekleşen askeri darbe, Türkiye'nin toplumsal hafızasına kazınmış bir 12 Eylül tarihiyle anımsanır. Bazı olaylar getirdiklerinden çok götürdükleriyle yer ederler tarihte. 12 Eylül 1980 darbesi de o olaylardan biridir. İşte size götürdükleriyle 23 maddede Türkiye'nin 12 Eylül bilançosu.





11 Eylül 1980 sabahında Türkiye , artık sıradanlaşmış karmaşa dolu bir güne uyandığında, asıl karmaşanın ertesi gün yaşanacağından habersizdi. Uluslararası siyasette İsrail ve Kıbrıs sıcak gündemdeki yerini koruyor, sporda Bursaspor'un Beşiktaş 'ı 5-0 yendiği maç konuşuluyordu. Erbakan'ın İsrail'i protesto ettiği eylemin TSK tarafından şeriat vurgusuyla eleştirilmesi tartışılırken, Yeşilçam'da Banker Bilo, Gol Kralı gibi filmler konuşuluyordu. 24 saat sonra Türkiye artık başka bir ülke olacaktı, kimsenin haberi yoktu... 12 Eylül 1980 sabahı gerçekleşen darbenin ardından ise yaşananlar tarihe bir bir not düşülecekti. Bazen rakamlar sözcüklerden daha anlamlı olabiliyor. 12 Eylül'den sonra neler yaşandığını size rakamlarla bir liste altında toplamaya çalıştık... 12 Eylül sürecinde Türkiye'de;

1.)   Toplamda resmi rakamlara göre 650 bin kişi göz altına alındı

2.)   1,5 milyonun üstünde vatandaş fişlendi

3.)   210 bin dava açıldı ve bu davalarda 230 bin kişi yargılandı

4.)   7 bin kişi için idam cezası istendi

5.)   517 kişiye idam cezası verildi

6.)   50 kişinin idam cezası infaz edildi

7.)   99.000 civarında vatandaş örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı

8.)   30 bin kişi "sakıncalı" görülerek işten atıldı

9.)   14 bin kişi yurttaşlıktan çıkartıldı

10.)   30 bin kişi siyasi mülteci sıfatıyla ülkeyi terk etti

11.)   Resmi kayıtlarda 171 kişinin gözaltında işkenceden öldüğü belgelendi

12.)   937 film "sakıncalı" bulunduğu için yasaklanırken, bir çoğu da "makaslandı"

13.)   23.677 derneğin faaliyetlerine son verildi, bir kısmı kapatıldı

14.)   3.854 öğretmen mesleğinden ihraç edildi

15.)   Üniversitelerde 120 öğretim üyesinin mesleki hayatlarına son verildi

16.)   47 hakimin işine son verildi

17.)   31 gazeteci mahkum edildi

18.)   300 gazeteci saldırıya uğradı

19.)   Saldırıya uğrayan gazetecilerden 3'ü vefat etti

20.)   Gazeteler 300 gün yayın yapamadı

21.)   Gazetelere 300'ün üstünde dava açıldı

22.)   Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi

23.)   Açlık grevi kararı alan 14 kişi yaşamını yitirdi


Kaynak: radikal.com.tr

bozadi

IŞİD'in Ortadoğu'da yaptığını bizim ordumuz bizim ülkemizde yaptı. Global faşizme yerel ve büyük bir hediye verdi TSK.

bozadi

5 Ekim 2012

'12 Eylül CIA projesiydi!'


Güneş: ''12 Eylül, sadece yerli bir senaryo değildi."




1979'da İçişleri Bakanlığı yapan Hasan Fehmi Güneş, 12 Eylül'ün, sadece yerli bir proje ve senaryo olmadığını ifade ederek, ''Uluslararası güçteki merkezlerin hazırladığı, CIA'nın da içinde olduğu, ABD'nin desteklediği bir projeydi'' dedi.

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu'nun 12 Eylül alt komisyonu, Güneş'in bilgisine başvurdu.

12 Eylül'ü, ''önceden planlanmış, tasarlanmış bir darbe'' olarak değerlendiren Güneş, toplumun buna hazırlandığını, hazırlanması için bir sürecin işletildiğini söyledi. Güneş, askeri bir idareyle ülkenin yönetilmesi, daha sonraki dönemin bu şekilde dizaynının amaçlandığını ifade etti.

Güneş, 12 Eylül'ün kararlaştırılmış bir olay olduğunu, ülkenin buraya doğru götürüldüğünü anlatarak, sıkıyönetim, askeri yönetim, cinayetler, Kahramanmaraş ve Çorum gibi olaylarla, ara kademelerde yapılması gerekenlerin gerçekleştirildiğini söyledi.

Kahramanmaraş olaylarının temel nedenini, ''askeri yönetime geçiş için bir aşama katetmek'' olarak gösteren Güneş, bundan önceki dönemde bazı siyasi liderlerin, basının önünde Ecevit Hükümeti'ne ''Bırakın, beceremiyorsanız askere teslim edin'' çağrıları yaptığını belirtti. Güneş, Demirel ve Türkeş'in, bu açıklıkta söylediğini kaydederek, askere teslim etmenin, sivillerin, ''Ben bunu beceremedim, başaramadım, aciz kaldım'' ifadesiyle eşanlamlı olduğunu vurguladı.

12 Eylül'ün, sadece yerli bir proje, yerli bir senaryo olmadığını belirten Güneş, ''Uluslararası güçteki merkezlerin hazırladığı, bana sorarsanız CIA'nın da içinde olduğu, ABD'nin desteklediği bir projeydi'' görüşünü dile getirdi.

-Kahramanmaraş olayları-

Güneş, Kahramanmaraş olaylarının, Alevi-Sunni çatışması olduğu görüşüne katılmadığını söyleyerek, ''Sadece Alevilere değil, oradaki sol yapılara saldırılar olmuştu. Kahramanmaraş olayları, ayrıca hazırlanmış bir olaydı. Bunun içinde kamu erkini kullanan resmi yapılar da vardı. MİT, o konuda gerekli istihbaratı vermemişti. Benim kuşkum, olayı kolaylaştırmıştı'' diye konuştu.

Kahramanmaraş olayları sonrasında mahkemenin cezaları, bireysel suç kabul ederek hüküm oluşturduğuna, örgütlü eylemden söz etmediğine işaret eden Güneş, bunun eksiklik olduğunu belirtti. Güneş, ''Kahramanmaraş davasının sonunda kurulan hükümden vicdanen çok rahat değilim'' dedi.

Güneş, Anadolu'da hiçbir cenazeye karşı, Türk halkının tepki göstermeyeceğini dile getirerek, ''İnanç açısından kendisinden uzak görse bile cenaze namazını kılmamak ancak bir tertip, hazırlıkla olabilir. Kahramanmaraş olayları tertiplenmiştir ve başarıya ulaşmıştır; sıkıyönetim ilanını sağlamıştır'' görüşünü savundu.

-''Askeri yönetimin getirilmek istendiğinin işareti''-

Sıkıyönetimin 12 ilde ilan edildiğini ancak askerlerin, tüm ülkede ilanını istediğini ifade eden Güneş, göreve geldikten bir süre sonra sıkıyönetim uygulanan 12 ilden 2'sinde sıkıyönetimi gerektirecek suç işlenmediğini, normal yönetime dönülebilineceği izlenimi verilmesi için 2 ilden kaldırılmasına yönelik hazırlık yapmak istediğini anlattı. Başbakan ve Cumhurbaşkanı'na da konuyu açtığını, MGK toplantısında gündeme getirdiğini anımsatan Güneş, MGK toplantısında yaşananları şöyle aktardı:

''Askeri kanattan yanlış hatırlamıyorsam, Kara Kuvvetli Komutanı söz aldı, konuşmuyor, defterden yazılı notları okuyordu. 'Türkiye'nin bazı illerinde sıkıyönetim olmaması yanlıştır, sıkıyönetim bölgelerinde suç işleyenler o bölgelere kaçıyorlar ve biz takip edemiyoruz' denildi. Sayın Cumhurbaşkanı, 'Ne yapalım, İçişleri Bakanı azaltılsın, askeri kanat tüm ülkede ilan edilsin diyor' dedi. Ben oylanmasını söyledim. Başbakan, oylanmamasını istedi, daha sert durum olacağını düşünüyordu herhalde. 'Cumhurbaşkanı olarak, siz karar verin' dedi. Cumhurbaşkanı da 'Öyleyse ne artıralım ne eksiltelim' dedi. Bu olay, askeri yönetimin getirilmek istendiğinin bir işaretiydi. Abdi İpekçi olayı, Ankara'daki Piyangotepe, Bahçelievler'de TİP'lilerin öldürülmesi olayları...Toplam olarak baktığımızda tüm ülkede askeri yönetimin ilan edilmesinin gerekçelendirilmesi için yapılıyordu. Sıkıyönetimi bir hastalık olarak gördüm, ben komutanları onlar da beni sevmedi. Sıkıyönetim, şiddeti bir yönetim aracı olarak kullandı, terörü önlemek için daha yüksek bir devlet terörü uyguladı. Sıkıyönetim başarılı olmadı ancak terörü tırmandırdı.''

-''CIA ajanı''-

Abdi İpekçi suikasti sanığını yargıya çıkmadan önce dinlediğini, sorgunun bir kez de kendi önünde yapıldığını ifade eden Güneş, İpekçi'yi tanımadığını söylediğini, ''Büyük başın öldürülmesi lazım'' deyip, kendisine silah verildiğini anlattığını belirtti.

Askeri yönetimin genelleşmesi için gerekçe hazırlandığını kaydeden Güneş, büyük proje olduğunu düşündüğünü dile getirdi.

Güneş, dönemin Amasya Belediye Başkanı'nın, bakanlığı döneminde kendisini aradığını, bir ABD'linin şehirde gezdiğini ve randevu talebinde bulunduğunu söylediğini aktardı. Güneş, ABD'lin, ''Bölgede bir çatışma çıksa sağ sol, Alevi-Sunni, işçi işveren çatışması mı çıkar- Aleviler'in gücü, sol örgütlenmeler nedir, sendikalar güçlü mü-'' yönünde sorular yönelttiğini anlattı.

Bir gazetecinin, ''Bir ABD'li geziyor, haberiniz var mı-'' diye sorduğunu, ''Haberimiz var, izliyoruz'' dediğini ifade eden Güneş, bu haberin gazetede çıkmasından sonra ABD Büyükelçiliği'nin ayağa kalktığını, ''Türk diplomatları, ABD'de istediği yerde geziyor, bu bize saldırı'' diye tepki gösterildiğini aktardı. Güneş, bu kişinin Türkiye'ye değil, Kıbrıs'a akredite olan, bir CIA ajanı olduğunu tespit edildiğini bunu üzerine ABD'nin tepkisinden vazgeçtiğini vurguladı.

-''Karşımızdaki güçten korktuk''-

Güneş, Manisa'da bir siyasetçinin öldürüldüğüne, yarım saat sonra ise karşı taraftan bir kişinin vurulduğuna işaret ederek, sözlerini, ''Bir cinayet işlendiğinde bunun öcünü almak, karar vermek, yarım saatlik bir olay değildir. Yarım saat sonra oluyorsa, bu ikisi birlikte planlandı demektir. Her iki tarafın kullandığı silahlar elimizdeydi, sağcılar, solcular aynı silahı kullanmış olabiliyorlardı. Başbakan'a, 'Öğrenci, sendika üyeleri gibi amatörlerin yapacağı iş değil, daha büyük bir güçle muhatabız, ona ulaşmamız lazım' dedim. MİT'e 'İstihbarat verin' dedim, MİT Başkanı'na gittim, 'Bana istihbarat vermiyorsunuz' dedim. Kahramanmaraş olaylarında, MİT'in olumsuz rolünü göreceksiniz. O gün MİT, askeri bir yapı. Başbakan'a bağlı olması şeklen, o gün aslında Genelkurmay'a bağlıdır'' diye sürdürdü.

Komisyon Üyesi Selçuk Özdağ'ın, bir kanun değişikliğiyle bu yapıyı düzeltmeyi düşünüp düşünmediğini sormasına Güneş, ''Yapamadım, Başbakan da yapamadı. Korktuk, karşımızdaki güçten'' karşılığını verdi.

Güneş, döneminde Mısır Büyükelçiliği'nin işgal edildiğini anımsatarak, İsrail ve Mısır büyükelçiliklerine yönelik planlanan eylemlerin MİT'e bildirildiğini ancak kendilerinin sonradan haberdar olduğunu ifade etti.

-''Normal bir firar olarak görmedim''-

Özdağ'ın, neden siyasi hayatına bir süre ara verdiği sorusuna ise Hasan Fehmi Güneş, ''Bu benim aptallığım. İddialı insanlar, dikkatli olmak durumunda, salaklık, aptallık yapmamalılar. Bunu becerememişim'' karşılığını verdi.

Mehmet Ali Ağca konusuna da değinen Güneş, Ağca'nın askeri garnizondan kaçırıldığını söyledi. Güneş, ''Bir ziyaret için gitseniz, kendi başınıza çıkamazsınız. Normal bir firar, soruşturma aşaması olarak görmedim'' dedi.

-''Köşkün içinde özel bir grup var mıydı-''-

Komisyonun, tarihi bir görev yaptığını dile getiren Güneş, üyelerden özel harp dairesini incelemelerini istedi. Güneş, ''Özel harp dairesi konusu, birinci derece sizin ilgilendiğiniz alanı aydınlatmada ulaşılması gereken bir konu. Bugün nerededir, ulaşmak, eylemlerini ortaya çıkarmak lazım. Devlet o yüzden halkından özür dilemeli. Kenan Evren zamanında, Köşkün içinde özel grup, bir istihbarat grubu faaliyet gösterdi mi, Evren'in damadı bu grubun neresindeydi, bu grup hangi olaylarla görevlendirildi, hangi cinayetlerde parmağı olabilir- Bunun cevabını bilmiyoruz'' diye konuştu.

Güneş, 1 Mayıs ile ilgili İngiltere'den Schotland Yard'tan yardım istediğini, kendisinin ve Başbakan'ın bizzat ilgilendiğini, ancak net bilgilere ulaşamadıklarını söyledi.


Kaynak: gercekgundem.com

bozadi

12 Eylül 2012

12 Eylül işkenceleri kanınızı donduracak!


12 Eylül işkenceleri kanınızı donduracak!




Gazeteci Oğuz Güven'in 78 kuşağını anlattığı "Zordur Zorda Gülmek" adlı kitabında da anlattığı insanın kanını donduran işkence yöntemleri ve o dönemi yaşayanların anlattıkları.

Diyarbakır Cezaevi Gerçeğiyle Yüzleşme Araştırma ve Adalet Komisyonu raporundan akıllara durgunluk veren işkence yöntemleri:

FALAKA: Yaygın ve sürekli uygulandı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirilirdi. Bu yöntem, ayak tabanlarını ve el ayalarını patlatır, kaba yerleri ezer, morartır, tırnakları sökerdi. El ayak gibi herhangi bir yeri kırar, sakat bırakırdı.

KÖPEK SALDIRTMA: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.

ZiNCİR: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.

GERME: Tutuklunun bir bacağı merdiven kenarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalırdı. Koşuşturulur, zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırtüstü yere düşerdi.

AYAKTAN ASMA/TEPE: 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan "tepe ol" komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, istiklal Marşı'nın on kıtası okutulurdu.

KULE: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçiminde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın "yıkıl" komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.

RANZA ALTI: Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, "ranza altı ol" komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için kiminin eli, kiminin kolu dışarıda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı.

KANTAR: Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.

KERVAN: Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir, her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi.

SEHPA: Tutuklu gece koğuştan alınıp, koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip, ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.

COP SOKMA: Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırlardı.

ÇEK-ÇEK: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar.

LAĞIM SUYUNA SOKMA: Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.

KİTAP OKUMA: Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı.

MARŞ SÖYLETME: Cezaevinde bulunan herkes elli'yi aşkın marşı ezberlemek zorundaydı. Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi.

ÖL DEDİĞİMDE: Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkarılır, hazır ol durumuna geçirilirdi. Gardiyanın "öl" komutuyla tutuklu kaskatı, eklemlerini kırmadan yere düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı.

SİGARA İÇİRME: Bunun çok çeşitli yöntemleri vardı. En çok uygulananları şunlardı:[/b] Koğuşta kalan tutukluların eline beş adet sigara verilir, sigaraların tümü yakılarak devamlı ağzında tutulurdu. Gardiyanın "çek-bırak" komutuyla sigaralar bitinceye kadar içirilir, sigaralar-filtreleri dahil- tutuklulara yedirilirdi. Bu sırada koğuş pencereleri kapatılır, havasızlık ve dumanla boğulma ortamı yaratılırdı.

BANYO: Tutuklular çırılçıplak soyundurulur ve tek sıra halinde banyoya götürülürdü. Banyoda sabun kullanılmazdı. Hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılırdı. Daha sonra tutuklular koridora çıkarılır, "Yat-sürün" komutuyla tutuklular yerlerde süründürülerek koğuşlarına götürülürdü.

SAYIM DÜZENİ: Tutuklular günde en az beş kez sayılırdı. Her sayımdan önce, tutuklular sayım düzenine geçer, sayım talimi yaptırılır, yüksek sesle tekmil verilir, rahat-hazır ol ile, çöker kalkarlardı.

GECE NÖBETİ: Geceleri her koğuşta mevcuda göre 2-7 kişiye kadar tutukluya sırayla nöbet tutturulurdu. Nöbet sırasında devriye gezen gardiyanlar, koğuşun mazgal deliğini açar, nöbetçi tutuklunun mazgaldan dışarı elini uzatmasını ister, tutuklunun ellerine cop veya kalasla istediği kadar vururdu.

LOKOMOTİF: Tutuklular havalandırmaya çıkarılır, İki kişi çırılçıplak soyundurulur, bunlardan birisi domalıp iki eliyle diz kapaklarını tutar, diğeri de arkadan bunu kucaklardı. Gardiyanın "uygun adım marş" demesiyle her iki tutuklu havalandırmada dolaşırlar, diğer tutuklular zorunlu olarak bunları izlerdi.

PİSLİK YEDİRME: Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardı. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanırdı. Tutuklulara bu çukurdan avuç avuç pislik alıp yemeleri istenirdi.

İŞEME: Havalandırmada bir tutuklunun yere yatması istenir, diğer tutuklulara, yerde yatan tutuklunun yüzüne işemesi istenirdi..

TECAVÜZ: Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi.

HASTANE: Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta, tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı.

VEREM: Veremlilerle, sağlam tutuklular birbirinden tecrit edilmez, aynı kapta yemek zorunda bırakılırdı. Aynı battaniyenin altında yatırılırlardı. Veremlilerin balgamları tahlil yapılacak bahanesiyle toplanır, karavanadaki yemeklere karıştırılır ve bu yemekler tüm tutuklulara yedirilirdi.

AYAKTA BEKLETME: Bu yöntem cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05#8242;den akşam 17-19#8242;a kadar tutukluların oturması yasaktı.

KONUŞMA YASAĞI: Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı.

GECE BASKINI: Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı.

AVUKAT-ZİYARET DAYAĞI: Avukat görüşmesine ve diğer görüşmelere gidip gelirken tutuklulara dayak atılırdı. Görüşlerde hiçbir şey konuşulmaması tembih edilirdi. Tutuklular avukatlarıyla savunma konusunda görüş alışverişinde bulunamazlardı.

MAHKEME DAYAĞI: Tutuklular mahkemeye götürülürken cenaze arabasına bindirilirlerdi. Elleri arkadan kelepçeli olurdu. Cenaze arabasına binerken ve çıkarken gardiyanlar tarafından dövülürlerdi.

12 Eylül darbe sürecinde cezaevlerinde akıl almaz işkenceler gören mağdurlar, yaşadıklarını anlattı.

Diyarbakır Cezaevi'ndeki vahşetleri "Ölümden Kalma" ve "Dijwar" adlı kitaplarında anlatan Taraf Yazarı Orhan Miroğlu, her iki kitabını tanık olarak gösterip davaya müdahil olmak istiyor. Miroğlu, kaldığı koğuşta verem hastası olan 14 yaşlarındaki Ramazan adlı çocuğun yaşamını yitirmesini unutamadığını belirterek, gördüğü işkenceleri, "O yıllarda tırnaklarımın hiç bir zaman normale döndüğünü görmedim. Parmaklarımızı birleştirirdik copla vururlardı. Et ile tırnak arasına kan girerdi" sözleriyle özetledi. Miroğlu, işkencelerden çok zayıfladığından ziyaretine gelen annesinin kendisini tanıyamadığını hatırlattı.

78'liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can: Eski Malatya Askeri Havaalanı'nda 72 gün boyunca işkence gördüğünü anlatan Can'ın, hiç unutamadığı anısı ise gözaltına alınan bir hemşireye günlerce tecavüz edilmesi ve iki ülkücü çocuğun öldürülmeleri. Can, gördüğü işkenceleri şöyle anlattı: "Meydan sopası, falaka, askıda elektrik verme, coplama, soğuk su işkencesi, el falakası, uykusuzluk, aç bırakma vb... Akla gelecek her şey yapıldı." Davaya 78'liler olarak müdahil olup tanıklık yapmak istediklerini söyleyen Can, davanın sadece iki sanık ile sınırlanmasının doğru olmadığını belirterek "En üstte bu isimler varsa en altta cezaevindeki doktorlardan, işkence yapan askerlere kadar herkes sorumludur. Cunta başka olmak üzere Bülent Ulusu hükümeti de yaşanılanlardan sorumludur. İki insana yükleyip bunu kapatmamak gerek" dedi.

Çorum Olayları sanıklarından Bağımsız Ülkücü Hareket Platformu İstanbul Sözcüsü Adnan Baran:  Mamak Cezaevi'nde gördüğü işkenceleri şöyle anlattı: "Bir gün sol gruplar açlık grevine girdi. Gece yarısı askerler köpeklerle koğuşlarına girdi. Koğuşta bulunan mahkûmlara yaptıkları işkenceleri biz duyuyorduk. Sonra aynı şekilde köpeklerle bizim koğuşları bastılar. Aynı şekilde bize de işkence yaptılar."

Solcuya da sağcıya da aynı işkence, vahşeti yaşayanların anlatımları iddianamede şöyle yer aldı:

Eski BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu: Kollarım açık olarak üzerime omzumdan bir kalas bağladılar. T şeklini aldım. Bir sandalyenin üzerine çıkartıldım. Kalas tavanda bir yere çengellere asıldı, sandalye altımdan çekildi, havada sallanarak boşlukta kaldım. O şekildeyken küçük parmağımdan ve tenasül uzvumdan elektrik verdiler.

Yaşar Okuyan: Bir kişinin sığabileceği içi talaş dolu yatakta üç ay Taha Akyol, Namık Kemal Zeybek ve ben yattık. Zeybek, sığmadığımız için ayakucumuza doğru yatardı ama yine sığmazdık. Üç ay uyuyamadık.

Gökhan Eren: Gayrettepe'de 80 gün kaldım. Elektriği düz askıda kullanırlardı. Çarmıha gerer gibi asıyorlardı. Bir ucunu penisimize bağlarlar, diğer ucunu kalçamıza değdirdikleri zaman penisimizin koptuğunu hissedecek kadar acı duyardık.

Yaşar Yıldırım: Dönemin Cezaevi Müdürü Raci Tetik Ülkücüleri tek tek avluya çıkardı. 10 tane de kurt köpeği dikti başımıza. Cezaevi müdürü düdük çalınca kurt köpekleri Ülkücülerin üzerine saldırıyor, yere yıkılan Ülkücüleri de görevliler copluyordu.

İbrahim Ünal: "Sorgum 75 gün sürdü... Kaba dayak, kulak memesi, cinsel organ, dil, diş ve parmaktan her gün elektrik veriyorlardı... Adli Tıp'a girdik, ayaklarım patlamış, ayakta duramıyorum. Doktorun cümlesini asla unutmam: 'Evet ayakların şişmiş ama çok yürüdüğüm zaman benimkiler de şişiyor... Yaşadığım işkence sürecinde, en çok canımı acıtan olay, hamile bir kadının, 'Elektrik vermeyin, karnımda çocuğum var, ne yaparsanız yapın, bana elektrik vermeyin' feryadı oldu. Cezaevinde acayip fareler vardı, kedi kadar büyüktüler... Mecburen, farelerin de içtiği sudan içiyorduk. Kaldığımız hücrenin tuvaleti lağımla dolmuştu. 'Size banyo yaptıracağız' diye, lağıma batırıp çıkarıyorlardı. Koğuşlarda kimilerine fare yedirildi. O.Ç. isimli bir arkadaş maruz kaldığı işkenceyi dava dosyasında şöyle anlatıyordu: (Dayaktan altımıza pislemek zorunda kalınca, pisliğinizi elindeki sopayla yemeye zorlanıyorsunuz, kısaca yiyorsunuz.) Tırnakları çekilen arkadaşlarımız vardı. 17 yaşındaki Bekir Bağ günlerce ağır işkencelere tabi tutuldu. Bir gün askerler telaş içinde koşuşturmaya başladılar... Bazı ülkücü gençleri hücrelerinden çıkardılar, Bekir Bağ'ın hücresinin yanına götürdüler: 'Arkadaşınız kendisini astı.' dediler. Herkes anında neler olduğunu anlamıştı."

Nimet Tanrıkulu: "1981#8242;in 4 Mayıs'ı, sabaha karşı geldiler. Çok kalabalıklardı. Annem ve kız kardeşlerim ağlıyordu. Sonra beni bir polis merkezine götürdüler. Gözlerimi bağlamadan önce oradaki kalasları, ipleri, manyetoyu gördüm. Beni askıya bağlayıp, yukarıya doğru çektiler. Bu Filistin askısıymış. Hiç ilgimin olmadığı şeyleri soruyorlardı. Askıdayken elektrik verdiler. Beş saat sürekli dayak yediğimi hatırlıyorum, artık baygın yatıyorsunuz... Ölümüne tanık olduğum insanlar oldu orada. Nurettin Yedigöl bunlardan biri. Sonradan öğrendiğime göre cesedini yok etmişler. Bugün adı 'kayıplar listesi'nde. Sorguda kafasına çivi çakılarak öldürüldü. Sonra Metris Cezaevi'ne götürüldüm. İşkencenin süresi de dayanıklılığa göre değişiyordu. Dayanıklılık gösterenlerin, 30-40 gün işkenceye tabi tutuldukları bile oluyordu."

Oğuzhan Müftüoğlu (DEV-YOL İstanbul sorumlusuydu):  "12 Eylül'den dört ay sonra İstanbul'da yakalandım. 80 gün Devrimci Yol'un bir numaralı sorumlusu olarak sorgulandım. Hemen herkese uygulanan rutin işkence yöntemleri bana da uygulandı... Sonra Mamak Cezaevi'ne götürdüler. Bana işkence yapan polisten davacı oldum. İşkence, doktor raporlarıyla sabitti. Teşhis, tanıklık hepsi tamdı. Karar günü mahkeme hâkimi başka yere tayin edildi. Yerine getirdikleri hâkim, polis hakkında beraat kararı verdi. Avukatımız o mahkeme dosyasına işkenceci polis tarafından savunma delili olarak bir belge sunulduğunu tespit etmişti. Kenan Evren tarafından 'Üstün hizmet belgesi' verilmiş bir takdirname!"

Selim Dindar (Diyarbakır Cezaevi'nde): "Yaşadıklarımızın gerçekliğinden kuşkuya düşebiliyorduk. Mesela Mehmet Salih Besen olayında gerçeklik duygumu ben tamamen yitirdim. Elli yaşlarındaydı. Kendisini ve bizleri ölü zannediyordu. 'Biz ölüyüz, şu anda kabirdeyiz.' diyordu. Mesela cuma günleri görüşme günümüzdü. Bize soruyordu. 'Bizi ziyarete gelenlere biz dokunabiliyor muyuz? Hayır. Bize uzaktan bakıyorlar, ağlıyorlar ve gidiyorlar. Çünkü onlar bizim kabrimizi ziyaret ediyorlar.' diyordu. Gardiyanların da zebani olduğunu söylüyordu. Bir gün mazgal açıldı ve 'Mehmet Salih Besen hazırlansın, tahliye oluyor' dendi. şehadet getirdim. Dedim ki, 'Biz yaşıyoruz!...' Salih Amca ise 'Seyidim, sen beni gönderme, şimdi tek başıma mahşere hesap vermeye gidiyorum' diye ağladı. Sonradan onunla birlikte tahliye olan gençten öğrendik ki, onları Siirt'teki sivil cezaevine götürmüşler. 'Eğer beni hanımımla, çocuklarımla konuşturursan ölmediğime inanırım' demiş. Cezaevi müdürü de telefon etmelerine izin vermiş. Genç, Salih amcanın evini aramış, karşısına hanımı çıkmış. Telefonu Salih amcaya vermiş. Salih amca, hanımına 'Ben sağ mıyım, ölmedim mi?' diye sormuş ve ahize yere düşmüş, Salih amca içerideki vahşeti görünce, oradan sağ kurtulacağına inanamadı. Sağ kurtulduğuna inandığına ise kalbi dayanamadı."

Başsavcı, Ahmet Yesevi'nin de yakalanıp getirilmesini istedi!

Namık Kemal Zeybek: "Mamak'ta bir kafes vardı. Oraya gelen, ilk bu kafese konurdu. Altı gün orada bağdaş kurarak oturdum. Akıllarına estikçe çağırır, ellerimi uzattırır copla vururlardı. Sorgum 6 ay kadar sürdü. (...) Komik olaylar da oluyordu. Mesela, MHP davası Başsavcısı Nurettin Soyer, ülkücülere 'Sizi kim eğitti?' diye sormuş. Çocuklar da beni söylemişler. 'Peki ne anlatıyordu?' diye sormuş, bizimkiler, 'Ahmet Yesevi'yi anlatırdı' demişler. Bunun üzerine Savcı, 'İkisini de, Zeybek'i de Yesevi'yi de tutuklayın' demiş. Koğuşun karşısında solcu kızları yere yatırdılar. Ülkücü kız azdı. Ama solcu kız baya vardı. Sonra üzerlerinde postallarıyla yürüdüler. O görüntüyü unutamam, çok dokunmuştu bana, onlar için şiir yazmıştım."

12 Eylül; Bir dönemin, yaşayan bir neslin her bir hücresinde derin acılar, onarılmaz yaralar bırakmıştır... Yaşlı, genç, kadın, çocuk hiç kimseyi es geçmeyen acılı yıllar 80'ler...

Akıl almaz işkence metotlarının uygulandığı insan bedeni ve insanlık onuru... Çok zor bir süreçti 12 Eylül'den, o süreçten çıkmak. Koca bir gençlik yok edilmişti... Her kapının arkasında acının türküleri yakıldı, söylendi...

Bugün dönüp baktığımızda 32 yıl geçmiş üstünden... Unutuldu mu? Hayır, acıları hala taze...

12 Eylül'cüler yargılanacak kararı da var artık... Ama o acılar, yıkılan insanlık onuru nasıl rahatlayacak belli değil...

Unutmak mümkün değil çünkü unutulacak acılar değildi hiç biri...

Kaynak: guncelliyorum.com

maiterya

12 eylül o tarihlerde ve sonrasında yaptığı ağır yıkımlarla kalmadı,bugünleride hazırladı,bugünlerin tohumunu attı ülkeyi antidemokratik bir yönde saptırdı ivmelendirdi hala ülke kendine gelemedi ve daha kötüye gidiyor,küresel çetenin opersayonalrı devam ediyor önce gençleri birbirine kırdırıyorlar sonra kendi adamlarında darbe yaptırıyorlar sonrada kendi adamları tarafından askeri velayetten kurtaıyorlar ,bilinki tayyyiten kurtulmak için birilerini gönderirlerse yine aynı filmin devamı,dikatatörlük diktatörlüktür asker sivil farketmiyor,bu ülke bizim sanıyoruz ama biz verilen rolü oynuyan figüranlar gibiyiz.
 

Scyth

12 Eylül dönemi işkencelerinin ayrıntılarını hiç duymamıştım. Bunu yapanların ruhu olamaz. Bu tam psikopatlara göre bir şey.
Her gün kendi ellerinle inşa etmiş olduğun yoldan yürüsen; sonunda olman gereken yere varacaksın.

bozadi

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen maiterya

12 eylül o tarihlerde ve sonrasında yaptığı ağır yıkımlarla kalmadı,bugünleride hazırladı,bugünlerin tohumunu attı ülkeyi antidemokratik bir yönde saptırdı ivmelendirdi hala ülke kendine gelemedi ve daha kötüye gidiyor,küresel çetenin opersayonalrı devam ediyor önce gençleri birbirine kırdırıyorlar sonra kendi adamlarında darbe yaptırıyorlar sonrada kendi adamları tarafından askeri velayetten kurtaıyorlar ,bilinki tayyyiten kurtulmak için birilerini gönderirlerse yine aynı filmin devamı,dikatatörlük diktatörlüktür asker sivil farketmiyor,bu ülke bizim sanıyoruz ama biz verilen rolü oynuyan figüranlar gibiyiz.

Aynen katılıyorum.

bozadi

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Scyth

12 Eylül dönemi işkencelerinin ayrıntılarını hiç duymamıştım. Bunu yapanların ruhu olamaz. Bu tam psikopatlara göre bir şey.
Üstelik bunlar 12 Eylül askeri darbesinin bilançosunun tamamı da değil Scyth. Yalnızca birkaç örnek. Resmi kayıtlara geçmeyen, örtbas edilen pek çok başka ölüm ve işkenceler söz konusu.


12 Eylül'e hazırlık sürecindeki çeşitli katliamlar var. Maraş ve Çorum katliamları gibi. Maraş katliamındaki psikopatlıkların derecesi inanılmaz.

Ve durup düşünecek, hatırlayacak olursak, hepimiz hayatımız boyunca aynı psikopatinin muhatabı ve mağduruyduk. Halen, şu anda da öyleyiz. Cehennemde yaşıyoruz aslında. Ama kendimizi ve birbirimizi kandırmaya zorlanıyoruz etkili bir şekilde. Resmiyet dediğimiz mekanizmalar cehennem koşullarını "normlaştırma" konusuna çok etkili.

Çok iyi bildiğiniz gibi işkence ve katliam sadece fiziksel olarak değil, en başta ve en temelde psişik olarak yapılıyor. Matrix'in içinde olmak, uykuda olmak böyle birşey. Dünyadaki insan hayatını faşist psikopatlar yönetiyor. Onların çiftliğindeyiz. Tabi gezegensel yıkım ve dönüşümlerin ve insanlığın giderek artan bir kısmında (genel nüfusa her ne kadar düşük kalsa da) gerçekleşen ve gerçekleşecek olan uyanmayla birlikte bu aşağılıklardan kurtulacağız bir şekilde. Kolay olmayacak ama olacak.

beyrutkapı

12 eylülde insanlar sakat bırakıldı, öldürüldü, işkencelerden sağ çıkanlarda çıktından 3-5 yıl sonra öldü. Bu ülkenin en cesur ve onurlu insanları cuntanın karanlığında boğuldu. Ve kimselerde duymadı bu insanların çığlığını. İşin trajikomik yanı herkes yurdunu düşünerek sürüklendi darbeye. Sağcılar da solcular da kullanıldı. Bu kirli oyuna Anadolu insanı en saf duyguları ile alet oldu. Maiteryanın tespitleri çok doğru. Bugünleri yaratan 12 eylül faşizmi olmuştur.
bilgisizliğin nasıl bir tehlike yarattığının iyi bir örneğidir. O kadar çok acı insan hikayesi var ki...
eleğin üstünde kalıp bugünlere gelenleriyse hepimiz görüyoruz. Onlara bir şey olmadığı gibi korkaklar ve sadece kendini düşünenler sanki ödüllendirildi.
işin garip tarafı dünyanın her yerinde darbeciler yargılanırken bizde bu adamların yıllardır korunmuş olması.
hani bir celsede şöyle diyordu: "bu insanlardan geriye tek bir anı bile kalmayacak. Evrene materyal olacaklar" işte o insanlar tam olarak bu işkencecilerdir. Yapılan hiçbir şey unutulmuyor ve geçip gitmiyor. Tüm bu acıların icra edenler açısından bir karşılığı olacaktır elbette...
 

bozadi

Ve bakın 12 Eylül'le başka neler "başarılmış":

bozadi

#10
22 Haziran 2014

Türk: 12 Eylül olmasa PKK bu kadar büyüyemezdi


Yeğeninin dağa gittiğini anlatan Ahmet Türk, "Yeğenim tahliye edildi, mahkeme çağırdı. Mahkemenin kapısına gidip ailesini, kardeşini bırakıp dağa gitti" dedi




12 Eylül'de Diyarbakır Cezaevi'nde ağır işkenceler gören Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk, "İşkence altında Evren'in bir gün yargılanacağı aklıma gelmezdi" dedi. Türk, "12 Eylül dağa çıkışı körükleyen bir şeydi" tespiti yaptı.

12 Eylül 1980 Darbesi'nin ardından Diyarbakır Cezaevi'nde yoğun işkencelerden geçirilen isimlerden Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk, 12 Eylül yargılamasında Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'nın aldığı müebbet cezası için Star gazetesinden Erdinç Akkoyunlu'ya konuştu.

Kenan Evren'in bir gün yarılanabileceğini işkence görürken hiç düşünmediğini belirten Türk,  "Yeğenim tahliye edildi, mahkeme çağırdı. Mahkemenin kapısına gidip, ailesini, kardeşini bırakıp dağa gitti. İşkence, hukuksuz yargılamalar dağa çıkışı körükleyen bir şeydi. 12 Eylül olmasaydı, 12 Eylül'ün Kürt politikası olmasaydı PKK bu kadar güçlenmezdi" dedi.


Yargılamak intikam değildir

Diyarbakır Cezaevi'nde uzun süre fiziki ve ruhi işkence gören, tahliye olduktan sonra bile cezaevinde ezberletilen 52 marşı unutmamak için uykusunda tekrarlayan Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'nın yargılanmasına intikam gözüyle bakmadığını söyledi.

Darbeleri yargılamanın önemli olduğuna işaret eden Türk, "Ama 90 yaşına gelmiş insanların cezaevinde yatması değil, darbe hukukun yargılanması önemli. Darbeyi yaptıran güçler ortaya çıkmazsa, çok önemli değil. Evren, darbe yaptı fakat Diyarbakır zindanında 35 insanımız işkenceyle öldürüldü. Bu işkenceyi yapanlar, zulüm karşısında kendisini yakan insanların hukuku ne olacak? Darbe tüm boyutlarıyla ele alınmalı. Toplum 'Evet bunlardan hesap soruldu' dediği noktaya gelmeli" diye konuştu.


Yargılanacağı aklıma gelmezdi

İşkence görürken Evren'in bir gün yargılanacağına ilişkin beklentisi olmadığından söz eden Ahmet Türk, "Maalesef bunların bir gün yargılanacağını düşünemiyorduk. Güç kimdeyse kanun odur, yasa odur diyorduk. Tartışılması gereken bir şey var. Darbeyi yapanlar, anayasayı yapanlar bugün yargılanıp suçlu bulunuyorsa; bugünkü anayasanın meşruluğu kalmamıştır. Aslında bunun tartışılması lazım. Bunlar yargılanıyorsa, kendilerinin iktidarı gücüyle yaptıkları anayasa suçlu bulunuyorsa, bugün anayasanın meşru olduğunu söyleyemeyiz. Meşruluğunun kalmadığının kararının verilmesi lazım anayasa hakkında" ifadelerini kullandı.

İşkence gençleri dağa çıkardı

12 Eylül'ün Kürt siyasal hareketini silahlı harekete dönüştürmesindeki rolünden bahseden Ahmet Türk, "Elbette ki, bu zulmü yaşayanları gençleri çok iyi biliyorum. Tahliye edilenler bile, mahkemeye gelmekten korkuyorlardı. Cezaevinde işkence göz önüne gelince, mahkeme normal olarak yargılama için çağırdığı zaman, silahını alıp dağa çıkıyordu. Şahidiyim" dedi.


PKK bu kadar güçlenemezdi

Kendi yeğeninin de cezaevinde işkence gördüğünü belirten Türk şöyle devam etti:

"Yeğenim tahliye edildi, mahkeme çağırdı. Mahkemenin kapısına gidip, ailesini, kardeşini bırakıp dağa gitti. O, mahkemeye gitmek cesaretini bile gösteremedi... Çok yerde söyledim. Hepimiz dua ediyorduk, 'Allah bir gün önce canımızı alsın' diye. Çıkınca birçok insanla 'Böyle düşünüyordum' diyordum, herkes 'Aynı şeyi biz de istiyorduk' diyordu. Öyle bir dönemi yaşadık. 12 Eylül dağa çıkışı körükleyen bir şeydi. 12 Eylül olmasaydı, 12 Eylül'ün Kürt politikası olmasaydı PKK bu kadar güçlenmezdi."


'Darbe ceza aldıysa anayasası geçersiz'

12 Eylül yargılamasının yeni anayasa için de fırsat sayılması gerektiğini anlatan Ahmet Türk, "Anayasayı yapanlar yargılanıp ceza alıyorsa, bugün hiç kimse 'Bu anayasanın arkasındayız' diyemez. Bir an önce değiştirilmesi gerekiyor. Türkiye bir ırk devleti değil. O anlayış geçmiş. Aynı ırktan insanlar demokrasi olmadığı için artık karşı karşıya geliyor. Demokrasiye sahip çıkalım" diye konuştu.


'O çocuklar gelse yenisi gidecek'

PKK'nın kaçırdığı çocuklarını isteyen anneler için de konuşan Türk, "Ben anneleri anlıyorum, duygularını anlıyorum. Ama bu savaşı bitirmek lazım. Bugün bu çocuklar gelse bile yarın başka çocuk gidecek. Yetişkin gidecek. Orta Doğu'da Kürtleri potansiyel tehlike görmekten vazgeçmek gerekiyor. Kürtlerle Türklerin bin yıllık geçmişi var. İstenirse bu geçmiş Türklere de Kürtlere de büyük katkı sağlayacak" dedi.   

Kaynak: t24.com.tr

bozadi

#11
Organizasyonu global faşistler tarafından gerçekleştirilen TSK-PKK "horoz dövüşünün" bu ülkeye nelere malolduğunu ve halen de olmaya devam ettiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Ülkenin çocuklarının bozuk para gibi harcandığı bu aşşağılık kirli oyun, ülkenin bağrında korkunç bir yara açtığı gibi, silah yatırımı adı altında halkın kursağından kesilen paraların ABD ve İsrail devletlerinin, yani bizzat bu horoz dövüşünü organize eden güçlerin kasalarına boşaltımasını temin etti. Global psikopatların hayatımızla nasıl oynadığını düşünebiliyor musunuz? Kutsiyet atfetmeye "zorlandığımız" devletimiz ve ordumuz "yoluyla" nasıl sürekli tecavüze uğradığımızı düşünebiliyor musunuz? Tıpkı yine en büyük kutsiyeti atfetmeye zorlandığımız dinler ve tanrıları "yoluyla" sürekli tecavüze, katliama, işkenceye uğratıldığımız gibi! Birbirine en zıt görünen ideolojiler ve kurumlar, aynı karanlık güçlerin aklımızı alıp bizi birbirimize düşürmek için oynattıkları birer "kukla" yalnızca...

Bütün bunlar "devlet düşmanlığına" veya "din düşmanlığına" soyunmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Sadece, sorunlarımıza gerçekten çözüm bulma şansımız olabilmesi için, gerçeklerle yüzleşebilmemiz gerektiği anlamına geliyor. Şeytanı besleyen biziz. Din ve devlet elbette yalnızca birer kostümdür. Kostümle (araçlarla) uğraşmaya gerek yok. O kostümler "yoluyla" yapılan şeytanca faaliyetleri ifşa etmemiz ve var gücümüzle eleştirmemiz, bununla ilgili gerçekleri paylaşmamız gerekiyor ki, şeytan o kostümlerle yürüttüğü faaliyetleri bırakmak zorunda kalsın. Ağzımıza sıçan malum güçlere "padişahım çok yaşa!" deme noktasına düşmeyelim. Şeytanlar elbette ondan sonra bulabildiği başka kostümleri veya yöntemleri kullanmaya çalışacaktır. Onları da elden geldiğince çabuk tespit edip aynı ifşa ve karşı duruşu sergilememiz gerekiyor ki, o yöntemi de bırakmak zorunda kalsınlar. Bu mücadele sürecinde artacak olan müdafaa bilinci ve yeteneği, kendi aramızdaki uyum ve işbirliğini de geliştirecek, bizi gerçek bir aile olmaya doğru ilerletecektir. Kendimizi gerçekten en ideal şekilde koruyabildiğimiz bir duruma geleceğiz. Örtülü saldırı ve yozlaştırma müdahalelerini daha en başında, henüz zayıfken tespit edip kolayca bertaraf edebileceğiz. Mecazi ifadesiyle, "yılanın başını küçükken ezebileceğiz".

bozadi

#12
Malum Güçler demişken, 12 Eylül darbesiyle ilgili bu alt başlığın, siyaset (Polis Devleti) ana başlığı yerine "Malum Güçler" ana başlığına daha uygun olduğunu düşünerek buraya taşıdım.

bozadi

#13
Ve aynı 12 Eylül'ün bir başka çok önemli neticesi: Fethullahçılık

bozadi

#14
13 Eylül 2012

FETHULLAH GÜLEN 12 EYLÜL DARBESİ'Nİ  NASIL ALKIŞLADI..?



O günlerde Gülen cemaati tarafından çıkartılan ve başyazarlığını Fethullah Gülen'in yaptığı "SIZINTI" adlı derginin Ekim 1980 tarihli, yani 12 Eylül İhtilali'nden bir ay sonra yayınlanan 21 Sayısında aynen şu cümleler yer alıyordu.

Yazıyı kaleme alan, adı geçen derginin başyazarı Fethullah Gülen'den başkası değildi..

İşte, o satırlar:

"Binbir vahşet senaryosunun sahnelendirilmesi karşısında, sessiz ve infialsiz kaldık.. Evet.. Bütün bir millet olarak arenalardaki kavgayı seyreder gibi, bu kanlı boğuşmadan hiçbir şey anlamadık.

Sahnenin bu rengarenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin korkunç uyutuculuğu ve kostümün göz bağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızla yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi temin etti.

Bu düşman kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimaî bünyenin harici bir kısım yalandan temizlenme, arındırılma düşüncesiyle onu aslına irca zaferidir. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri getirdiği takdirde, Türk'ün zaferler hanesinde en müstesna yeri işgal edecektir. Böyle bir  girişime bir evvelki sene selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri Mehmetçik'e teşekkürler sunulmuştu.
"

YILLAR YILI  BİNBİR SALDIRI İLE HARAP OLMUŞ HASTALIKLI BÜNYEYİ İYİLEŞTİRMEK İÇİN  DAHA KÖKLÜ ve GÖNÜLDEN BİR HAREKET GEREKLİYDİ..

"Ne var ki, yıllardan beri, binbir saldırı ile harap olmuş bir bünye, böyle hemen bir ilaç vermekle iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, milli bünyeyi kemiren yıllanmış kanserli hücreler berteraf edilebilsin."

ŞİMDİ, BİNBİR ÜMİT ve SEVİNÇ İÇİNDE, TAM DA ÜMİTLERİMİZİN TÜKENDİĞİ YERDE HIZIR GİBİ İMDADIMIZA YETİŞEN MEHMETÇİĞE BİR KERE DAHA SELAM DURUYORUZ..

"Ve, işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin ümit ışığı saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz."(1)

***



Bununla birlikte "her musibette bir hayır vardır" prensibine göre 12 eylül'ünde müspet tarafları yanları olmuştur. Hocaefendi bunu şöyle ifade etmektedir:

BU SON HAREKETİN (DARBENİN) MİMARLARI TOPLUMUN DİRİLMESİ İÇİN BİR KERE DAHA SİLKELEYEREK OLUMLU BİR İCRAATTA BULUNDULAR..

"Kimsenin kimseyi kabullenmediği, bir kesimin diğeri ile beraber yaşamaya tahammül edemediği ve en küçük farklılıkların kavga vesilesi yapıldığı böyle bir ortamda, müdahele için her şey tamamdı.....Ancak, Allah bu haince düşüncelerin hiçbirine fırsat vermedi. O rahmetle tecelli edip sebepler yarattı ve milleti kurtardı........
 
Bu arada şunu da vurgulamakta yarar var: Bu son hareketin mimarları bazı müspet icraatta da bulundular. Toplumu, dirilmesi için bir kere daha silkelediler. Sovyet imparatorluğu yıkılma sath-ı mâiline girdiği bir dönemde maceracı gençlerin Türkiye'yi Sovyetler'in peyki haline getirme oyununu bozdu ve ülkemizin içinden çıkılmaz bir bataklığa sürüklenmesini bilerek veya bilmeyerek önlediler.. bazı kıymetli vatan evlatlarına millete hizmet etme yollarını açtılar.. imam-hatiplerin açılmasına göz yumdu ve mekteplere ahlak, din dersi koymak suretiyle bir tarihi yanılgıyı düzelttiler..
"(2)

***



EVREN CENNETE GİDEBİLİR...

"Evren Paşa, seçmeli din derslerini mecburi yapmakla yararlı bir iş yapmıştır. Gençlerin çoğu onun bu icraatı vesilesiyle din eğitiminden nasiplerini almışlardır. Bu iş kanaatimce öyle büyüktür ki doğrusunu Allah bilir hiçbir sevabı olmasa bile bu icraatı ona yetebilir, ahirette kurtuluşuna vesile olabilir, cennete de gidebilir.."(3) 
 
KAYNAKLAR:

(1) Son Karakol http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/son-karakol.html
 
Bu yazının başlığı olan "SON KARAKOL" ile darbeyi gerçekleştiren o dönemin Türk Silahlı Kuvvetleri işaret edilmiştir.
 
(2) 12 Eylül http://tr.fgulen.com/content/view/3178/132/ 

(3) Evren Cennete Girebilirhttp://www.milliyet.com.tr/content/fethullah/html/fet09.html

HABERPRESS'İN NOTU:

Bütün bunları yazarken, yazıların kaynaklarını da ekledik.. Bu arada, 12 Eylül darbesinin hemen akabinde Fethullah Gülen'in  eli kanlı, cunta şefi Kenan Evren'le görüşmek için kendisine altın bir kol saatini hediye olarak gönderdiği de bilinenler arasında...

Ne gariptir ki, yollanan bu hediye kabul ediliyor.. Gülen-Evren görüşmesi gerçekleşiyor.. Kravat takmayı sevmeyen Fethullah Gülen, ne gariptir ki, sırf  Kenan Evren'e şirin görünmek maksadıyla o günkü görüşmeye kravatlı gidiyor..


Kaynak: bmajans.blogspot.com.tr