Nusayrilik ve bağlantılı konular

Başlatan bozadi, 21 Kasım 2015, 00:58:16

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

Suriye meselesiyle ilgili bazı bilgiler içeren bir kasyopya celsesinin tartışma sayfasında Arulnool kardeşimize Nusayrilik ile Şiilik arasındaki farkları sormam üzerine kendisinin yaptığı açıklamalarla birlikte aslında bu konuda konuşulabilecek pek çok şey olabileceğini göz önünde bulundurarak ayrı bir başlık açma gereği duydum.

Sorum üzerine Arulnool'un açıklamasını buraya alıntılıyorum ve bu husus ve bağlantılı çeşitli konularla ilgili konuşabilecek, tartışılabilecek şeyleri bu başlık altından görüşebiliriz diye düşünüyorum.

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Arulnool

Sevgili Bozadi; Arap Aleviliği ile Şii'liğin tarafgirlik açısından ortak noktaları vardır. Ancak itikadi anlamda derin görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Arap Aleviliği Şii'liğin alt kolu olarak nitelendirilmiştir. Ancak, İran ve Irak Şii'liğin temeli olan caferilikten bazı yönleriyle ayrılır.( namaz, hac, vb ritüeller.) Arap Aleviliği,  Şii'lik içinde tasavvufi tarikattır. Sembolizma hakimdir. Varlığın görünenden öte, görünmeyeni ile uğraşır(Zahir ve Batın kavramları). Zamanının felsefi akımlarından çokça etkilenmiştir(M.S 900) Felsefi akımları, İslam ile harmanlamıştır.

Arap Alevileri, İran Şii'liğini hiç benimsemez ve hazetmez.İranın geleneksel Şii'liğinede karşıdır. Buna mukabil Suriye savaşından önce İran ve Irak Şii'leri, Arap Alevilerini "Kafir" diye nitelerlerdi. Ancak bu fikirleri, Alevilerin suriyede gösterdikleri direnç neticesinde oldukça değişti. İranlı ve Iraklı Şiiler, Arap Alevilerinide Şii olarak görmeye başladır. Zira Arap Alevilerinde aşırı derecede "Hz Ali" sevgisi mevcut. Ve bu hal, Şiiler ile Alevileri birleştiren en temel nokta.

İran ve Irak Şii'leri ile Arap Alevilerinin siyasi olarak  bölgede aynı kutupta olmasının nedeni; İsraildir. Ayrıca, selefi ve vahhabi sunniliğinede karşı aynı tavra sahipler. Bu ortak tavır birlikte hareket etmelerine yol açıyor. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esadın babası olan Hafız Esad, "Direniş ekseni" diye kavramlaştırdığı bir politikayı hayata geçirmişti. Ve İran şuan, Hafız Esadın yürüttüğü politikayı devralıp, uygulamaktadır.

Arap Alevileri, laik bir yapıdadır. İran Şii'liğin dayatmacı yapısınada her zaman karşı çıkarlar. İnaçlarını yüzyıllardır değişmeden taşımasıylada oldukça gelenekçidir. Bu iki farklı görünümü kendi içlerinde eritebiliyorlar. Bence Zahir ve Batın kavramları üzerine olan düşünselliğin, hayata sunumunu gerçekleştiriyorlar.

Sevgili Bozadi ben kendimi Arap Alevi yada herhangi bir ideolojide kimliklendiremiyorum. Ancak böyle bir toplulukta varolmayıda bir şans olarak görüyorum.

Şuan için aktara bileceklerim bunlar, eğer ki sorularınız olursa konuyla ilgili daha da derinleşe biliriz.

sevgiler, saygılar.

Arulnool

#1
Bozadi teşekkür ederim. Değerli dostlar, bu konuyla ilgili sormak istedikleriniz varsa, bilgim dahilinde sizlere yardımcı olmak isterim. Zira, Arap Aleviliği(nusayrilik)(Şii'lik)üzerinden islam coğrafyası içinde karışıklıklar çıkarılmakta ve ayrıca bu inanç yapısıyla yoğrulmuş lider olan suriye devlet başkanı Beşar Esad üzerinden de dünya çok kutuplu zıtlaşma, çatışmaya girmekte. Rusya ve İranın Kh( ABD, İsrail) güçlerine karşı dirençleride bu mihvalden yürümekte.



Anlamak isterken, hoş gördüm yargıları...

bozadi

#2
Suriye meselesi öncesinde Şiilik meselesine çok derin bir ilgi-alaka duymazdım. Hala da öyle derin bir alaka duymuyorum ama senin de belirttiğin gibi, Ortadoğu'daki ve özellikle Suriye'de son birkaç yıldaki gelişmeler ilginç bazı sonuçlar doğurmuş görünüyor. Benim açımdan, bölgedeki dinsel/kültürel faktörleri ve tavırları daha dikkatli inceleme gereği duyuyorum ve bu bağlamda Şiilik çok dikkat çekici hale geliyor tabi, özellikle İran'ın giderek yükselen pozisyonuyla birlikte. Ama aslında Esad yönetimi bağlamında, Şiilikten daha spesifik olarak Nusayrilik faktörü var. Senin yukarıdaki özetlemenden anlıyorum ki, İran/Irak Şiiliği ile Nusayrilik arasında aslında ciddi bir gerilim de varmış, özellikle Suriye meselesinin patlamasından önce. Suriye'deki gelişmeler, Şer odakları karşısında birleştirici bir etki yaptı söylediklerinden anladığım kadarıyla, ki bunun değerli bir etki olduğunu düşünüyorum. Ve hatta, belki de belalar tırmandıkça, Sünniler ile Alevi-Şiiler arasında da önemli ittifakların gelişebileceğini düşünüyorum (burada "Alevi" derken, hem Nusayriliği, hem de Anadolu'nun diğer Alevi unsurlarını dahil ediyorum, eğer bu sorunlu bir kavramsallaştırma olmayacaksa).

Bu forumdaki temel bilgi kaynakları ve şahsi yaklaşımım itibariyle, doğrusu ben de herhangi şekilsel zorlayıcılığa (şiddetli dayatmaya) karşıyım ve bu manada bahsettiğin İran/Irak Şiiliğinin felsefi/itikadi anlayışına da gayet mesafeliyim bu enkarnasyonumdaki Dersim Aleviliği anlayışıyla da bağlantılı olarak, sanırım. Kendimi ve görüşlerimi bu enkarnasyonumdaki soyumla da çok fazla ilişkilendirmiyorum aslında. Bağımsız olmayı önemsiyorum ve tüm kimliklerin geçiciliğini, değişkenliğini ve birer ilüzyon oluşunu esas alarak. Bu tür tüm dünyevi sıfatlar son derece geçici, son derece değişken ve nihai önemi olmayan şeyler diye düşünüyorum. Tabi tamamen faydasız olduklarını da düşünmüyorum, aksine pek çok insan için birleştirici, dayanışmayı teşvik edici bir yönü olduğu için gayet faydalı yönleri olabileceğini de düşünüyorum ama ben şahsen kendimi öyle bir kimlik davasının parçası olarak görmüyorum. Ve tabi ki bunda bu forumun temel bilgi kaynaklarının da çok etkisi var ve bundan memnunum.

Şiilerle Aleviler arasındaki (bu örnekte "Alevi" derken Nusayriliği değil, Anadolu'daki diğer genel Alevilik formunu veya formlarını kastediyorum, Nusayriliğe çok aşina olmadığım için) temel farklara baktığım zaman, kendi sınırlı deneyimime dayalı olarak Alevilerin ille de "Müslüman" olmak gibi bir ilgilerinin olmadığını düşünüyorum. En azından benim kendi çevremdeki Alevilerde gözlemlediğim durum buydu. Ben de hayatımda Müslüman olmak veya olmamak arasında hiçbir ciddi fark hissetmedim ve dolayısıyla da kendimi hiçbir zaman Müslüman olmak zorunda hissetmedim veya bunda özel bir hikmet sezmedim. Güneşin/Hayatın karşısında Müslüman veya Hıristiyan veya şu veya bu olmanın hiçbir gerçek değeri olmadığını düşünüyorum. Bu tamamen insanların kendi subjektif değer yargılarının bir ürünü. Yani ne Tanrı (o her neyse), ne evren insanlara şunu olun, kendinizi şöyle tanımlayın diye birşey dayatmıyor. Bunlar insanların kendi kendine bir dayatması. Yüzde yüz yanlış veya faydasız olduğunu da düşünmüyorum aslında bu "atraksiyonların". İnsanların genelinde o kadar ciddi bir disiplinsizlik, tembellik ve vurdumduymazlık var ki, çeşitli ideolojiler ve belki özellikle de din ideolojileri insanlara belirli bir disiplin, çalışma pratiği, felsefi bir anlayış sunması bakımından "potansiyel" bir faydaya sahip. Hani K'lar "tüm inançlar şu veya bu düzeyde faydalıdır" diyorlar ya, işte öyle bir fayda. Ama BH-KH kutuplaşması meselesi var. Ve din ideolojilerinde de kesinlikle hem BH hem de KH eğilimleri var ve insanlığın genel negatif durumu nedeniyle KH faktörü daha egemen oldu hem dinlerde, hem de diğer ideolojilerde bana göre. Ve bu İslam için de geçerli. Ki İslam dünyasının hali bunu açıkça ortaya koyuyor. Bunu söylerken alternatif din ideolojilerinin durumunun çok farklı olduğunu da iddia etmiyorum.

Neyse, sonuçta işte Şiilik dediğimiz şey de İslam ideolojisini gayet ciddi bir şekilde benimsiyor tıpkı Sünnilik dediğimiz şeyin benimsediği gibi, her ne kadar ikisi arasında ciddi bir karşıtlık ve gerilim potansiyeli olsa da. Tabi ben Aleviliği bile mutlak bir kimlik olarak benimsemediğim gibi, Şiiliğe çok daha mesafeliyim.

Konuyla ilgili diğer çeşitli görüşlerimi ve Nusayrilikle ilgili olası sorularımı müsait zamanımda paylaşmak isterim.

Arulnool

#3
Sevgili Bozadi; kanaatlarımız ve bu konudaki görüşlerimiz birbiriyle benzeşik. Ve hatta bazı süreçlerimizde...

Az önce ımc tv de proğramı olan Banu güvenin, gazeteci-yazar Levent Gültekin ile yapmış olduğu proğramı izledim. Proğramın nedeni Levent Gültekin'in köşe yazısı. Konu İslam. İzlemenizi tavsiye ederim, konumuzlada bağlantılı ayrıca.

https://www.youtube.com/watch?v=GBlfJR4Ff6c
Anlamak isterken, hoş gördüm yargıları...

bozadi

#4
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Arulnool

Sevgili Bozadi; kanaatlarımız ve bu konudaki görüşlerimiz birbiriyle benzeşik. Ve hatta bazı süreçlerimizde...

Az önce ımc tv de proğramı olan Banu güvenin, gazeteci-yazar Levent Gültekin ile yapmış olduğu proğramı izledim. Proğramın nedeni Levent Gültekin'in köşe yazısı. Konu İslam. İzlemenizi tavsiye ederim, konumuzlada bağlantılı ayrıca.

https://www.youtube.com/watch?v=GBlfJR4Ff6c
İzleyeceğim Arulnool. Teşekkürler.

Şunu eklemek istiyorum yukarıda son bahsettiğim hususla ilgili olarak sıcağı sıcağına; Alevilerin "Müslümanlık" gibi kesin bir formal dinsel ideolojiye bağlanma mecburiyeti hissetmemesi ile Şiilerin öyle bir mecburiyet veya gereklilik hissetmesi otomatik olarak "Aleviler daha özgür, daha akıllı ve daha kazançlı" gibi bir sonuca gelmiyor bana göre. Alevilerin bu genel tavrının hem bazı avantajları, hem de bazı dezavantajları var, tıpkı Şiilerin bu konuda Alevilerden farklı olarak kesin ve gayet formal/şekilsel yönü olan bir dini ideolojiye bağlı olmayı tercih etmesinin de hem avantajları, hem de dezavantajları olduğu gibi.

Bana göre, istisnalar elbette olabilmekle birlikte genel olarak Alevilerin bahsettiğim genel tavrının sağladığı potansiyel avantaj, beyne/zihniyete çok kesin bir formatlama/şekillendirme yapılmak zorunda olmaması. Zihin genel olarak daha özgür olabiliyor. Kesin ideolojik sınırlar veya zorlamalar olmuyor. Dezavantaj ise, bu durumun pek çok zaman gereğinden fazla anarşik/kaotik bir sonuç doğurması ve örgütlenme ve disiplin anlamında ciddi bir gevşeklik veya atalet ve kopuş/dağılma durumu meydana getirebilmesi. Tabi bu avantaj ve dezavantajları tanımladığımda, Şiiliğin daha formal ve daha fazla zorunluluklar / gereklilikler içeren yapısının avantaj ve dezavantajları hakkında ne düşündüğüm de ortaya çıkmış oluyor sanırım. Avantaj en çok örgütlenme ve dayanışma kolaylığı bağlamında oluyor muhtemelen. Dezavantaj olarak, hayata, dünyaya, herşey bakış açısı konusunda otomatik/zorunlu bir ideolojik formasyonun / şekillendirmenin meydana gelmek zorunda olması. Yani dünyaya ille de "Müslüman" gözüyle veya gözlüğüyle bakmak durumunda olmak. Bu "bağımsız" bakışı o veya bu ölçüde mutlaka sınırlıyor. Yani bu bir yönüyle sınırlayıcı ve bir ölçüde zararlı bir tercih, çünkü lokal hayatımızın ve evrensel hayatın gerçekleri İslam'ın tekelinde olmadığı gibi, İslamın da diğer tüm dünyevi ideolojiler gibi gerçeği ve gerçekleri şu veya bu ölçüde kendi tekeli altına almaya çalışan egotik (KH) bir "yönü" var (benim benimsediğim anlayışa göre tabi). Tüm İslam bundan ibaret değil ama İslam'ın öyle bir yönü de var. Aynı şey diğer dini, siyasi vb ideolojiler için de geçerli genel olarak. En basidinden, genel İslami anlayışa göre Allah seni yaratıp bir hayatın ortasına atıveriyor, birkaç saniye ile birkaç on yıl arasında değişen süreyle bir hayat yaşıyorsun, sonra o sürede ne yaptığına, ne ettiğine göre Allah seni sonsuz cennete veya cehenneme sokuyor. Müslümanlara torpil yapılıyor (Hristiyanlara göre de Hıristiyanlara torpil yapılıyor), insanlığın başka ideolojilerdeki kalanı neredeyse kesin bir şekilde cehennemi boyluyor. Bu sitenin kaynaklarına, çeşitli başka spiritüel denebilecek kitaplara, araştırmalara göre ve bununla bağlantılı olarak benim şahsi algı ve sezgime göre bu "iddia" doğru değildir. Nitekim Sufi İslam anlayışında / versiyonunda genel İslami öğretiyle ve tavırlarla son derece zıtlaşabilen öğreti ve tavırlar söz konusu olabiliyor. Tabi bu da İslam içinde başlı başına bir tartışma boyutu meydana getiriyor. Vs vs.


Arulnool

#5
Bu tartışmaların en temel sebebi de, akıl ile kavrananın izahı. Sezgisel bilgiyi, akıl ile şekillendirmek ciddi kaotik süreçler doğuruyor.Bu nedenle Akli süreçleri yönetmek, gelenekleşmeye neden olmakta. Gelenek, gelişimin alt kalıplarını oluştururken, kaotik süreç kişinin kendini aşmadaki itici gücü olabiliyor. Bütün sorunumuz bu iki temel hareketi bir uyum halinde birleştirememek. İnançların faydası, gelişim sağlamalarıyla doğru orantılıdır. Eğer ki inanç halinde bulunulan duygusal durum kişiyi "huzur" aldatmacasına sevk ediyorsa, gelenekleşme başlamış demektir. Bu durumda  Gelişim  durur, inanç takıntı halini alır. Bir çok inanç yapısının başına gelen olgudur bu durum. İslam ve onun içindeki görüşler, bu kısır döngüyü aşamıyor. Ve çevresine yıkım yayıyor. Buna Alevilikte dahildir. 

saygılar, sevgiler
Anlamak isterken, hoş gördüm yargıları...

bozadi

#6
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Arulnool

Bu tartışmaların en temel sebebi de, akıl ile kavrananın izahı. Sezgisel bilgiyi, akıl ile şekillendirmek ciddi kaotik süreçler doğuruyor.Bu nedenle Akli süreçleri yönetmek, gelenekleşmeye neden olmakta. Gelenek, gelişimin alt kalıplarını oluştururken, kaotik süreç kişinin kendini aşmadaki itici gücü olabiliyor. Bütün sorunumuz bu iki temel hareketi bir uyum halinde birleştirememek. İnançların faydası, gelişim sağlamalarıyla doğru orantılıdır. Eğer ki inanç halinde bulunulan duygusal durum kişiyi "huzur" aldatmacasına sevk ediyorsa, gelenekleşme başlamış demektir. Bu durumda  Gelişim  durur, inanç takıntı halini alır. Bir çok inanç yapısının başına gelen olgudur bu durum. İslam ve onun içindeki görüşler, bu kısır döngüyü aşamıyor. Ve çevresine yıkım yayıyor. Buna Alevilikte dahildir. 

saygılar, sevgiler
Çok önemli ve isabetli çıkarımlar yaptığını düşünüyorum bu mesajında. Özellikle, "bu iki temel hareketi bir uyum halinde birleştirememek" derken kastettiğin şey. Yalnız, "kaos" kavramını kullanışımızla ilgili şöyle bir öneride bulunmak istiyorum, eğer makbul olduğu sonucuna varırsak: "Gelenek" ile "kaos" arasındaki zıtlıktan bahsederken, evet "gelenekçi" olunabilir herhangi belirli bir ideoloji içinde ama kavram bazında "kaosçu" olmaktan bahsedemeyiz. Aklıma "devrimcilik" geliyor daha makbul bir terim olarak. Belki sen bunun şiddetli siyasi çağrışımlarından dolayı sakındın bu kavramı kullanmaktan ama biz burada devrim ve devrimcilik derken ille Solculuğun devrim anlayışından bahsediyor olmak zorunda değiliz. Sanıyorum ki kaos, gelenekçilik ile devrimcilik arasındaki etkileşim sürecinin doğal bir parçası veya neticesi.

Ben senin yukarıdaki denklemine paralel olarak, gelenekçilik ile devrimcilik arasında bir denge olması gerektiğini düşünüyorum. Bir insanın herhangi bir ideoloji içinde %100 gelenekçi veya %100 devrimci olmasının mümkün olamayacağını düşünüyorum. Hatta ideal olarak, en mükemmel durumun bunların %50-50 dengesi olacağını düşünüyorum. Muhafaza edilmesi gereken muhafaza edilmeli, değiştirilmesi gereken değiştirilmeli. Ve mutlaka her zaman her durumda mutlaka korunması gereken şeyler de vardır, değişmesi veya yıkılması gereken şeyler de. Bu evrenin/hayatın ilahi denge karakterinin doğal bir yansıması bence.

İşte, bir yerde birşey şiddetli bir şekilde değiştirilmeye çalışılıyorsa, ama aynı zamanda o değişime karşı şiddetli bir direnç varsa, değişimi zorlayan devrimci faktörlerin faaliyetleri sonucu "kaos" meydana geliyor diye düşünüyorum. O değişimin veya o devrimin gerçekten gerekli (BH açısından gerekli veya faydalı) olması ölçüsünde, o devrimci faaliyetin sorunlu gelenekçi dirence karşı etkili faaliyetleri doğal olarak "kaos" meydana getirir bence. Bu kaos duruma göre gelenekçiyi de, devrimciyi de çeşitli olumlu ve olumsuz şekillerde etkileyebilir. Ama eğer o devrimci atılım gerçekten gerekliyse ve başarılıysa, o zaman meydana gelen kaosun "faydalı" olması muhtemeldir. Yani, faydalı kaos ve zararlı kaos (bunların da kendi içlerinde dereceleri olmakla birlikte) söz konusu bence. Kaosun faydası, zararlı bir gelenekçiliğe saplanmış olanların zihinlerini yeni olasılıklara açmak zorunda kalması veya bu imkanı bulması şeklinde olabilir.

Bana sorarsan, kaos kendi başına hedeflenmemeli, hedeflenemez, istisnaları olabilecek olmakla birlikte. Yani anca bir devrimi hedeflersin ve kaos kaçınılmaz olarak meydana gelir, artık ne kadar faydalı bir kaos olursa. Kaos kendi başına arzulanabilecek birşey olamaz bana göre, çoğu durumda. Bunu anarşizme bağlamaya çalışıyorum. Yani BH açısından bakılacak olursa, anarşizm kendi başına bir amaç olamaz gibi geliyor bana. Ama evet, BH'ye dönük devrimci bir faaliyetin sorunlu bir muhafazakarlıkla etkileşim sürecinde kaos/anarşizm meydana gelebilir ve bu kaçınılmaz olduğu gibi gayet gerekli ve faydalı da olabilir. Ama anarşizm yine de bir gayeymiş gibi arzulanamaz, hedef, ideoloji veya "tavır" haline gelemez uzun vadede veya genel itibariyle. Yani bence BH açısından asıl istenen veya özlenen şey anarşizm değil, kendi içinde gayet istikrarlı, sürekli ve makbul kuralları, ilkeleri, sabiteleri ve hiyerarşileri olan bir şey veya bir haldir.

Yalnız, şimdi bunları söylerken / düşünürken, anarşizm ile kuralcılık arasındaki ilişkinin, devrimcilik ile muhafazakarlık arasındaki gibi %50-50'lik ideal bir dengeye sahip olması gerekeceği farkındalığı tırmanıyor bilincimde. Bu durumda şu sonuca varıyorum; eğer anarşizm amaç olamıyorsa, kuralcılık da amaç olamaz. Olabiliyorlarsa ikisi birden olur, olamıyorlarsa ikisi de olmaz.  O durumda anarşizm kuralcılıktan veya yapısalcılıktan daha az erdemli değil. Eşit. Ve evrensel denge prensibi gereği aynı madalyonun iki yüzü.

Bu denge prensibi hayatın o kadar içinde ki... Bu bana bazen hem sonsuz bir bilgelik anahtarı, rehberlik, lütuf ve güzellik gibi görünüyor ama hem de çok rahatsız edici olabilen çağrışımlar yapıyor. Astrolojide örneğin bunun en başta gelen karşılıklarından biri "terazi" ve "koç" düalitesidir. Terazi dengeyi temsil eder veya açıklar. O evrensel denge prensibini. Koç terazinin hem karşıtıdır, hem de tamamlayıcısı. Terazi Koç'tan daha bilge, daha akıllı görünür ve belki öyledir de, ama Terazi de sonuçta madalyonun tamamı değildir, yarısıdır. Diğer yarısı Koç'tur. Ve Koç dengenin bozulmasını veya dengenin tam manasıyla bulunmadığı bir durumu ifade eder. Savaşı, şiddeti, müdahaleyi, bireysel tutkuyu vs. temsil eder. Lineer bir bakış açısıyla bakılırsa, Terazi'nin BH, Koç'un KH temsili olduğu iddia edilebilir. (BH = Denge, KH = Dengesizlik) Hatta Terazinin astrolojik olarak "hava" elementinden, Koç'un ise "ateş" elementinden olması bile buna işaret eder gibidir. Cennet ve Cehennemi çağrıştırır. Ama bu %100 doğru değil anladığım kadarıyla. Koç prensibi olmadan Terazi'nin de anlamı yoktur. Koç prensibinden yalıtılmış bir Terazi'nin hayat gücü yoktur. Hareket gücü yoktur. Coşkusu, heyecanı yoktur, kalp atışı yoktur. Ama Terazi ile dengelenmemiş bir Koç'un ise aklı/mantığı ve vicdanı feci şekilde eksiktir. Amaçsızca oradan oraya gider, toslar durur. Lakin, reel koşullarda %100 Koç veya %100 Terazi timsali olmak söz konusu değildir. Herkeste karışımlar vardır. Bu tıpkı bir Erkek biyolojik bedeninin aslında Dişi biyolojik bedeniyle ciddi oranda özdeş olması gibidir. Fark %100 değildir kesinlikle. Ve tabi bu tartışma aynı zamanda "Erkekler Mars'tan, Kadınlar Venüs'ten" meselesini de çağrıştırıyor kaçınılmaz olarak. Mars Koç burcunun, Venüs ise Terazi burcunun gezegeni.

Ama bu karışım durumu ideal değildir, mükemmel değildir, amaç değildir. Şöyle ki, örneğin Erkek de Kadın da aslında cinsiyet ötesi ruhsal/eterik öze eğilim ve itilim duyar. Cinsiyet hali geçicidir ve bildiğiniz gibi sitenin temel kaynaklarında ve spiritüalizmde bir ruhun çeşitli enkarnasyonlarda çeşitli erkek ve kadın bedenlerini kullandığı hatırlatılır ve bu gayet doğal ve güzeldir.

İşin felsefi yönünü çok uzattım sanırım bu mesajda. Şu şekilde bu hususu sonuca bağlayayım: yanlış düzenlerin yıkılması gerekiyor. Biz de son derece yanlış bir düzende yaşadığımız için dünya bağlamında, bu düzenin yıkılması da çok doğal ve gerekli bir sonuç gibi duruyor. K'lar artan kaosun gerekli olduğunu söylemesi de bununla ilgili. İşte, böyle bir durumda Koç faktörü en az Terazi faktörü kadar önemli ve değerli aslında. Terazi "düzeni" temsil eder. Ama dünyadaki mevcut sosyo-ekonomik-siyasi-dini-askeri düzenin son derece faşizan bir düzen olduğunu görüyoruz. İşte böyle bir durumda Koç'un düzen tanımayan veya düzene meydan okuyan özelliğinin büyük bir erdemi doğuyor sanırım. Ama bu örnekte de Koç tek başına mutlak pozitifliği temsil edemez, BH eğilimli Koç temsili olduğu gibi KH eğilimli Koç prensibi de vardır. Nitekim terörizm Koç prensibinin KH versiyonunun en somut örneklerinden biri. Onların sahipleri ise Terazi'nin KH versiyonunu temsil ediyorlar. Elit ve hastalıklı bir düzeni sürdürmeye çalışıyor olmaları bakımından.

...

Youtube videosunu izledim. Levent Gültekin'i pek takip etmişliğim yoktur. Son zamanlarda birkaç haberde İslam konusuyla ilgili ilginç ve isabetli bazı eleştirilerini duymuş olmak dışında. İlk defa bu videoda kendisini biraz daha derinden tanıma şansı buldum ve buna çok sevindim. Konuyla ilgili açıklamaları bence tek kelimeyle muhteşemdi. O kadar basit ve etkili bir şekilde ifade etti ki meseleyi, hayran olmamak mümkün değil bence. Ve bunu yapabilmesini sağlayan şey de bence konuya basit ve isabetli bir BH bakış açısıyla bakıyor olması. Dilerim genel Müslüman kitlesi Gültekin ve onun gibilerin bilgeliğinden nasiplenirler.