Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

ffffff... fffffff... ses kontrol... deneme...

Başlatan bozadi, 02 Haziran 2009, 19:29:32

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

durumumuzun bir tasvirini oluşturabiliriz. gerçeğimizin durumu ne olursa olsun, ne kadar belirsizlik, karanlık ve karamsarlıklar içerirse içersin, biz varız, bir aradayız, akla ve yüreğe sahibiz ve durumumuzu, halimizi tespit edebilir, onurlandırabilir, ne yapmak istediğimize karar verip yolumuza devam edebiliriz.

ben şahsi olarak, kendi algıladığım gerçeklik durumuyla ilgili bir tasvir yapmaya çalışacağım. ama bunu şahsi tutmak gibi bir isteğim yok. hepimizce geliştirilmesini isterdim.

yorumumda şahsi ve pek çok kişi tarafından kabul edilmeyebilecek görüşler olacaktır ama bunları elimden geldiğince merkeze, denge noktasına yöneltmeye çalışacağım.

bizi selamlarım.

dünya denen ortamda, zorlu ve sınayıcı denebilecek bir takım deneyimler silsilesi içinde varlığımızı sürdürüyoruz. varlığımızın sadece bu bedenlerden ibaret olmadığına inanma eğilimindeyiz ama bu bedenler dışındaki varlığımızın tam olarak ne ve nasıl olduğuna dair net bir bilgi ve bulgumuz, hatıramız mevcut değil.

deneyimlerimizin zorlu olması pek çok şeyle ilgili olabilir. bunun en temel sebebi bizzat bizimle ilgili görünüyor. birbirimizle yeterince dostane, güvenli bir ilişki içinde görünmüyoruz. etkin bir manada, birbirimizi sevdiğimiz, saydığımız, kolladığımız söylenemez. buna belki de eğilimimiz var ama tam olarak anlamadığımız nedenlerle, birbirimizin dertlerine etkin çözüm üretme amaçlı bir yönelim içinde değiliz. belki kendimize karşı da böyle bir yönelim içinde değiliz. gerçek sorunlarımızı tespit edip çözmeye yönelik temelden bir alışkanlığımız, davranışımız, beklentimiz yok veya bunlar bir şekilde bastırılıyor biraz gizemli bir şekilde.

bir çeşit sosyo-ekonomik vs düzen içindeyiz. ama bu düzenin nasıl ve neden kurulduğuyla ilgili olarak da net bir bilincimiz ve onurlandırmamız mevcut değil. ve bu düzen, insanların birbirlerine karşı \"gerçekten\" iyi olmasına yönelik bir amaç veya yapıya sahip görünmüyor. gerçek duygu ve düşüncelerimizi ifade etmeye elverişli değil. güvensizlik, sahtelik, saptırma, geciktirme, zorlaştırma, engelleme, yani genel olarak negatif diye tanımlanabilecek bazı enerjileri, davranışları, eğilimleri doğrudan veya dolaylı olarak daha fazla destekliyor gibi. bilinçli ve amaçlı bir şekilde insanlığın lehine işlediğini söylemek zor, çok zor. bu düzenin, muhatabı olan insanlar tarafından ne ölçüde onurlandırıldığı veya onurlandırılıp onurlandırılmadığı belli değil ve kendi namına düzenin bu konuda bir endişesi yok gibi.

bu deneyim ortamına kendi türümüzden bir erkek ve bir kadın bireyin cinsel ilişkisi neticesinde oluşmaya başlayan bir beden içinde giriyoruz. sadece bu bedenle birlikte mi varoluyoruz, bu bedenin oluşmasından önce mevcut muyuz, veya o bedenin işlevi sona erdiğinde mevcut olacak mıyız, buna dair net, bilinçli bir bilgi ve açıklama ve onurlandırma içinde değiliz gibi görünüyor. ama bu hayatın içinde ilerlerken öğrendiğimiz ve kabul etme eğilimi gösterdiğimiz çeşitli bilgilere göre, ruh diye tanımlanan, varlığı bedene bağlı olmayan, bedeni canlandıran, onu bu dünyada deneyim aracı olarak kullanıp bir süre sonra da ondan ayrılan, asli bir varlığımız olduğunu ilkesel olarak kabul etmek çok da zor veya itici gelmiyor.

genel olarak, bedenimizin üretimine aracılık eden erkek ve kadının idaresinde kurulan aileler halinde yaşıyor, belirli bir olgunlaşma döneminden sonra kendi ailemizi kuruyoruz. aileler, sanki mevcut zorlu düzen içinde insan varlıklarının kendilerini bir ölçüde korumalarına, yetiştirmelerine, dış koşullara uyumlamalarına ve algıladıkları koşullarını geliştirmelerine yönelik birer dayanışma birimi gibi işliyor. ama kısmen insanların belirli bazı kendi eğilimleri, kısmen de düzenin bu tür eğilimleri yoğunlaştırıcı ve suistimal edici etkileri nedeniyle, bu ailesel işleyişlerin samimi, yapıcı, pozitif bir deneyime dönüklük ve bundaki başarı derecesi için övgüler, onurlandırmalar sunmak çok kolay değil. hem birey bazında, hem de aile başta olmak üzere gruplar bazında, tam olarak ifade edilemeyen, ifadesi teşvik edilmeyen bir memnuniyetsizlik var bu ortam üzerinde, bu bedenler aracılığıyla yaşanan hayat deneyimine karşı. tatmin edicilikten çok uzak görünüyor. bu memnuniyetsizlik, tatminsizlik ve bununla ilişkili karamsar halin tüm bu yorumlar üzerinde bir tesiri de olduğuna da şüphe yok.

devam edecek...

Mordevrim

#1
Bir süredir materyalist felsefede ele almaya çalışıyorum olayları. Bu tarz bir yaklaşım bazı şeylerin alt metnini görebilmemi sağlayabilecek gibi görünüyor. Bu felsefede yaklaşırsam öncelikle ruh denilen şeyin var olmadığını düşünmeye eğilimleniyorum. Bilinen üzere canlılık denilen şey birer hücreler topluluğu. Zaten evrime göre bizler de ilkel hücrelerin milyonlarca yıllık evrimi sonucu oluşmuş birer çok hücreliyiz, yani birleşik hücreler topluluğuyuz.

Düşünme ve ruh diye adlandırılan enerjinin bu hücreler vasıtasıyla şekillendiğini düşünüyorum. Yani ne kadar çok hücre, o kadar çok öğrenme ve bilinç. Bu varsayıma diğer canlıları izleyince de varabiliriz. En zeki varlıktan en bilinçsiz varlığa doğru ilerlediğimizde bunun beyin hücresi sayısıyla da paralel olduğunu düşünüyorum. Ayrıca şöyle de bir şey var ki hücreler bildiğiniz gibi bölünürken ya da çoğalırken içlerindeki bilgiyle beraber çoğalırlar. O yüzden her yeni bir insan çocuğu tüm atalarının ortak bilinciyle birlikte doğuyor, bu da doğduktan hemen sonra öğrenmeye başlamamızı açıklıyor. Çünkü her hücresi milyonlarca yıllık bir çoğalmanın / kopyalanmanın sonucu. Ve aslında hepsi birer bilgi deposu.

Ana rahmindeki çocuğun da beyin hücrelerine orantılı bir şekilde ruhsallaştığını / bilinçleştiğini, "Ruh cenine 4 aylıkken verilir" sözünün de bu açıdan incelenmesini ve 4. ayda insan ceninindeki beyin hücre sayısının ölçülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bana göre belirli bir bilinç oluşturabilmek için belli sayıda beyin hücresinin bir arada bulunması gerekiyor.

Tüm bu varsayımlara elbette birer hücreler topluluğu olduğumuz için varabiliyorum. Çok da derinlemesine bilgim yok. Yanlış da olabilir.

Ve insanoğlunun bir sonraki evriminin de yine belli bir beyin hücresi sayısına gelince olacağını varsayıyorum.

Zaten evrim tarihi incelendiğinde beyin sığamız 6 milyon yıl önce 400cm3, 3 milyon yıl önce 600cm3, 2.5-2 milyon yıl önce 900cm3 ve 1.8 milyon yıl önce ise şimdiki büyüklük olan 1250-1400cm3 seviyesine geliyor. 2 milyon ile 1.8 milyon yıl öncesine kadarki süreçte bir sıçrama var gibi. o aradaki dönemde ellerimizin günümüzdeki halini alması ve şafaktaş endüstrisinin büyük katkısı var. Yani alet yapma becerimizin gelişmesi.

Yani bizim o ruh dediğimiz şey alet kullandıkça gelişen beynimiz, aydınlanan zihnimiz.