Felsefeyi netleştirmek...

Başlatan bozadi, 08 Aralık 2015, 14:41:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

gerçek tosun paşa

#165
Çok teşekkürler Gaia. Ana akım medya ve interaktif ortamların getirileri son zamanların en etkili buluşları olarak lanse ediliyor. Burada bu husus iletişim araçlarının çok dikkatle ele alınması gerektiği gerçeğini ortaya koyuyor. Basit şekilde kitle iletişim araçları olan tv-internet (sosyal mecralar)- gazete-dergi-görsel yayınlar kötüdür diye kestirip atamayız çünkü yarar ve zarar kavramlarını da belirleyen bireylerdir. Bireyin bilgi birikimi ve kazandığı entellektüel birikim çok kritik bir öneme sahip. O yüzden çok sevdiğim Noam Chomsky nin söylediklerini hiç unutmam. Kendisi dünyanın en köklü üniversitelerinde bile verilen eğitimi niteliksiz bulup insanlara kapital çevrelerde yaşayış alıştırmaları öğretildiği gerçekten insanlara değer katacak mesleki ve hayati bilgilerin eğitimle alınmasının olanaksızlığını sert bir dille eleştirmiştir. Burada zihnin fonksiyonlarıyla çok ciddi bir oynayış söz konusu bunu görmemizi sağlıyor bu çocukluk meselesi.

bozadi

#166
"Çocuk bırakılan yetişkin birey" gözlemini/analizini ben de isabetli buluyorum gtp. Ve bu arada, "şu olunca, şunu elde edince tüm sorunlar çözülecek" hezeyanını çok yaşadım, hala sınırlı ölçüde de olsa yaşarım. Yıllar önce babam ilk kez televizyona takılan "atari" aldığı zaman hayatımın bir daha asla eskisi gibi olmayacağı çok büyük bir devrim yaşayacağımdan emindim. O atariden sıkılıp olağan yaşamımın devam edeceğini anlamam yalnızca iki-güç gün sürdü herhalde. Bunun gibi, insan, "şu olunca, şunu alınca tüm hayatım geridönüşsüz olarak tamamen pozitife dönüşecek" şeklinde hezeyanlara kolay kapılıyor belki de. Bunun kısmen faydalı/sağlıklı yönleri de olabilir "ümit" faktörü nedeniyle. Ama aynı zamanda egosal bir kısırdöngüyle de ilişkili olabilir bir ölçüde.

Biz hep "değerli olanın", "mutlak doğrunun" bize DIŞARIDAN verilen veya empoze edilen, dayatılan, "bildirilen" birşey olduğunu düşünmeye koşullandırıldık. Sürekli olarak biz "çocuğuz" ve birileri de "büyük/otorite". Sürekli olarak birileri bize hayatımızın ve varlığımızın ne anlama geldiğini, ne yapmakla "mükellef" olduğumuzu "bildirip" duruyor. Elbette daima bizden daha bilgili, daha yüksek bilinç düzeylerinde insanlar/varlıklar vardır. Ama elimizdeki bilgi kaynaklarından anlıyoruz ki, üst seviye pozitif varlıklar bize "tepeden" bakmıyorlar, bize hayatımızın ne anlama geldiğini, ne yapmamız gerektiğini "bildirmiyorlar", "emretmiyorlar". Bizi seviyorlar ve hayatımızla ve farkındalığımızla ilgili seçimlerin ve sorumluluğunun bize ait olduğunu hatırlatıyorlar. "Baş yaratıcı sizsiniz" diyorlar. Ötesi var mı? "Baş yaratıcı sizsiniz" diyen K'lar kendilerinin 6. yoğunlukta, bizimse 3. yoğunlukta olduğumuzu bilerek söylüyorlar bunu. Demek ki kaçıncı seviyede olduğunun nihai bir önemi yok. İnsan 3. seviyede de tüm varoluşun, tüm varlığın ta kendisi olduğunu belirli ölçülerde idrak edebilir.

Bize sürekli varoluşun bir tehdit altında olduğu, bunda bizim de sorumluluğumuz/suçumuz olduğu, ceza çekmeyi, aşağılanmayı hak ettiğimiz ve "büyüklerin" (din ve devlet büyüklerinin) emirlerine itaat etmemiz gerektiği düşüncesi aşılanıyor. Kimse bize tüm hayatın, tüm varlığın sahibi olduğumuzu hatırlatmak istemiyor. Dünya üzerinde o kadar büyük bir işkence uygulanıyor ki, biz de sanki tüm varoluş aynı kötü durumdaymış gibi, varoluş tehlike altındaymış veya güvenilmezmiş, sevgisizmiş gibi bir izlenime kapılıyoruz. Amaç zaten bu izlenimi, bu inancı yerleştirmek.

Sürekli bir koşturmaca, zamanla yarışma, birşey yetiştirme veya birşeye yetişme telaşı var. Tıpkı at yarışında ölümüne koşturulan atlar gibi, tepemize birileri binip bizi dörtnala koşturuyor deli gibi.

O kadar korkutulmuş, endişelendirilmiş, aptallaştırılmış durumdayız ki, tüm varoluşun zaten bize ait olduğunu, mutluluğun-sevincin-sevginin varlığın doğal bir özelliği olduğunu, birşey başarmaya, bir mertebeye ermeye endeksli olmadığını, hiçbir şeyi hiçbir yere yetiştirmek gibi bir görevimizin olmadığını anlayamıyor, hatırlayamıyoruz. Kimsenin, hiçbir şeyin emir/komutasında değiliz, yok böyle birşey. Bunu birileri kendi çıkarları için uyduruyor. "Doğup ölüyor" olmak bir acizlik, bir ceza, bir kötülük değildir, doğal bir döngüdür ve eğer bu kadar şeytani, bu kadar sevgisiz, bu kadar nefret, yıkım ve işkence dolu koşullara mahkum etmeseydik kendimizi, doğumun öncesini, ölümün sonrasını, tüm bu geliş gidişlerin anlamlarını da gayet yeterli düzeyde biliyor, hatırlıyor olurduk. Ki "öte tarafta" bunları zaten biliyoruz, sadece burada kendi egosallığımız, dikkatsizliğimiz, basiretsizliğimiz nedeniyle yarattığımız ve birilerinin epeyce suistimal etmekte olduğu işkenceli koşulların etkisiyle bu kadar çok korku ve endişenin muhatabı haline gelip varoluşun ve dolayısıyla da varlığımızın ne olduğunu çok ciddi oranlarda unutacak hale geliyoruz. Kutlama yerine sürekli yas ve keder halindeyiz. Bu kabusa, bu aptallığa bir son vermemiz gerekiyor. Biz kendimize gelmeden, varoluşun gerçeğini hatırlamadan başkalarına da gerçekten yardımcı olamayız gibi görünüyor bana. Kurtarılması gereken bir dünya veya varoluş yok. Kurtarılması gereken sadece bizim şiddetli çevresel negatif koşullar nedeniyle dumura uğramış olan bilincimiz.

bozadi

#167

Din: Mutlakla İlişki



Daha önce "merkezlenme" ihtiyacı diye tanımladığım konuyu biraz daha derinleştirmeye çalışacağım. Zihnimdeki bilgi/sezgi/tahmin parçalarını birleştirmeye çalışıyorum.

Hayatımızda çok fazla negatifliğe paralel olarak çok fazla değişkenlik, istikrarsızlık ve belirsizlik var. Zaten negatifliğin dozunu sürekli artırmaya çalışanlar, aynı zamanda bilinci, inancı, güvenci paramparça etmeye çalışanlar.

Bir hayat yaşıyoruz. Pek çok koşturmacanın, uğraşın, stresin içine girip çıkıyoruz. Dikkatimizi pek çok farklı şeye vermek zorunda kalıyoruz. Stresin, endişenin yoğunluğuna bağlı olarak epeyce enerji ve moral kaybedebiliyoruz. Tabi ki bize moral ve enerji kazandıran şeyler de yaşıyoruz ama sanırım malum koşullarda negativitenin baskın olduğu, hatta sıkça bizi feci şekilde bunalttığı, köşeye sıkıştırdığı, kendimizi sıkça baskı ve tehdit altında hissettiğimiz hususunda hemfikirizdir. Bu tür durumlar, yani aşırı stres insandaki "anlam" duygusuna ciddi oranda zarar verebiliyor. Yani kendi şahsi varlığını ve genel olarak Varlığı "anlamlı" bulma, kabul etme, sevme, mutlu olma konusunda ciddi bir kayıp yaşanıyor. Ama bunu kendimize ve birbirimize itiraf etmekte zorlanıyoruz. Zombileş(tiril)iyoruz. Bu hayatı, bu oyunu oynama hevesimiz feci şekilde kaçtığı halde, sevmeyebilecek olsak bile bir parçası olduğumuzu çok iyi bildiğimiz topluma, aileye, çevreye uyma mecburiyeti hissi ve belki bir parça umutla, yarı-zombileşmiş, hayat ışığı kısılmış bir şekilde, bir angarya hayata, işkenceye uyum sağlamaya çalışıyoruz. Uyuyarak, imkan olduğunda dinlenerek veya sevdiğimiz birşeylerle ilgilinerek enerjimizi, katlanabilirliğimizi, moralimizi, anlam duygumuzu tazelemeye, artırmaya çalışıyoruz.

Bir "mutlak" arıyorum. Bu kadar belirsizlik, bu kadar adaletsizlik, sevgisizlik, sömürü, anlamsızlık karşısında öyle birşeyi bileyim ki, tüm bu berbatlığa yenik düşmeyeyim, gülebileyim, kendimi kaybetmeyeyim. Bir mutlak olmalı, herşeyi kapsayan, hiçbir şeyin kendisinden kaçamayacağı, alakasız olamayacağı, onsuz anlamlı olamayacağı, var olamayacağı. Herşeyi birleştiren, herşeyin kenetlendiği bir merkez, bir mutlak olmalı. Tüm anlamın, tüm güzelliğin, tüm bilincin, tüm sevginin kaynağı olan bir mutlak. Ne zaman istesem ona dönebilmeliyim, onu hatırlayabilmeli, onunla özdeşlik bilincimi tazeleyebilmeli, tüm şiddetli olumsuzluklara, tüm saçmalıklara, aptallıklara, kötülüklere gülüp geçebilmeliyim. Sadece gülüp geçmek değil, şifa olabilmeliyim, yardım edebilmeliyim, ümidimi, bilgimi, gerçeği paylaşabilmeliyim. Tüm bu saçmalıkları yaşamak zorunda olmadığımızı, gerçeği hatırlatabilmeliyim. Kendimi ve başkalarını kabustan uyandırabilmeliyim.


bigsenfoni

#168
Zannedersem sen coskuyu ariyorsun,icerdeki cosku zayif ise disariyada öyle yansyor.Coskuyu kelimelere dökmek cok zor, o icte olan birsey ve öz ile kaynasmis/yapisik bir sey,hayatta tutan,seven/sevilen birsey,yasama arzusunu güclü kilan,birligi seven birsey veya his.Hatta icerdeki cocukta denemilir merakli,ögrenmeye her zaman acik,hayat oyununu acisiyla/tatlisiyla (+/-)oynamasini seven,bu oyuna ilgisi ve meraki olan icerideki öz İsik/his/enerji....cakralarin aktivesine/acikligina göre degisken bir sey hatta cakralar...

...bir sey yazacaktim ama bir his beni durdurdu(bir sey bana dur dedi),özgür iradenizi sinirlamak istemiyorum sanirim, gerisini kendiniz kesfetmeniz gerekiyor.

DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET  OSHO


Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.

gerçek tosun paşa

#169
"Bir "mutlak" arıyorum. Bu kadar belirsizlik, bu kadar adaletsizlik, sevgisizlik, sömürü, anlamsızlık karşısında öyle birşeyi bileyim ki, tüm bu berbatlığa yenik düşmeyeyim, gülebileyim, kendimi kaybetmeyeyim. Bir mutlak olmalı, herşeyi kapsayan, hiçbir şeyin kendisinden kaçamayacağı, alakasız olamayacağı, onsuz anlamlı olamayacağı, var olamayacağı. Herşeyi birleştiren, herşeyin kenetlendiği bir merkez, bir mutlak olmalı. Tüm anlamın, tüm güzelliğin, tüm bilincin, tüm sevginin kaynağı olan bir mutlak. Ne zaman istesem ona dönebilmeliyim, onu hatırlayabilmeli, onunla özdeşlik bilincimi tazeleyebilmeli, tüm şiddetli olumsuzluklara, tüm saçmalıklara, aptallıklara, kötülüklere gülüp geçebilmeliyim. Sadece gülüp geçmek değil, şifa olabilmeliyim, yardım edebilmeliyim, ümidimi, bilgimi, gerçeği paylaşabilmeliyim. Tüm bu saçmalıkları yaşamak zorunda olmadığımızı, gerçeği hatırlatabilmeliyim. Kendimi ve başkalarını kabustan uyandırabilmeliyim."

Burada söylediklerin motivasyonumu korumak ve sağlamak için kullandığım bir yöntem. Mutlak arayışı bitecek bir şey değil zira bilgiye ulaşma isteği geçici değil. Her yeni öğrendiğimiz şeyi teoriden pratiğe göre iyice analiz ederek bir konuma yerleştirmek gerekiyor. Bunu yaparken hayatın olağan akışının getirdiği "stres" faktörü çok kritik bir durumda. Bir kaç gündür hiç enerjimi sabitleyemiyorum ve nedensizce karamsarım. Uyum sağlama çabalarımın kafamı zorladığı bu günlerde bu yazdıklarını görmek beni düşündürdü ve olumlu yönde etkiledi. Fazla yalnız hissediyoruz.

Burada düzenli bir meditasyon programı oluşturulabilir bir türlü gerekli özeni gösteremedim bu konuda. Bir de şu 'şifa olabilme' konusu da son zamanda yaşadıklarımla özedeşleşmiş adeta. Çünkü çok fazla düşündüm bu konuda ve yaptığım bir hata utanmama neden oldu fakat dersimi de bir o kadar iyi aldım. Herhalde ileriye odaklı olarak mücadeleye daha çok asılmak için görüyoruz ve bunları düşünüyoruz.

Teşekkürler Bozadi.

bona fide

#170
bi kızılderili öyküsüydü sanırım iyi kötü köpek örneğinde hangisini beslersinle ilgili ve iyi köpeği besleyip iyilik yaymakla bitiriliyordu oysa gerçek hikayede ikisinide eşit beslemek gerektiği kötünün varlığı sendeki iyiliği ortaya çıkardığı için tıpkı halil gibranın şiirindeki gibi doğada meyve ağaçları meyvelerini herkese sunuyor en masumundan en katiline en vahşisinden en uysalına kadar ayırmıyor seçmiyor nimetlerini şu faydalansın bu faydalanmasın diye. bizdeki sıkıntı bu kendimize göre iyi ve doğrularla, bizden olmayanla mücadale içindeyiz. bize göre kötünün sırtına basıp yükseldiğimizi -öyle olduğumuzu zannediyoruz- unutuyoruz. bizim gibi düşünmeyenlerle savaşıyoruz büyüklenme duygusu bu da sanki.kötüyüde aslında içimizdeki kötünün ne olduğunu bildiğimizden o duyguyu kendimizde yaşadığımızdan reddediyoruz kendimizle savaşıyoruz bi yerde.gibi.
birisinin küçümseyen dışlayan tavrını neden algılarız konusuna dair şöyle diyordu bi yerde siz kendinizde aynı tavrı başkasına gösterdiğiniz için o tavrın halin farkında olursunuz onu bilirsiniz. yani yine kendinizle savaşırsınız. çok mu karıştırdım emin değilim. bu düşüncelerimi bozadi senin bi üstteki son parağrafına yaptımda sanki konu o değilmiş gibi geldi şimdi.
 

bozadi

#171
Katkılarınız için teşekkürler arkadaşlar.

@ bigsenfoni
Evet, aynı zamanda bir coşku arayışı bu. Varlığa ilişkin bir coşku. Aynı zamanda huzur, sükunet, güven. Aslında K'ların "Hayat dindir" ifadeleriyle ilgili birşey bu. Varoluşta bir mutlak var ve o mutlakla ilgili arayışımızın, ilişkimizin dinsel bir anlamı olduğuna inanıyorum ve bunu çok değerli, önemli buluyorum. Birlikte giderek netleştirebileceğimize inanıyorum.

@ gtp
Nasıl insanlar dini inançlarına göre, olağan hayat akışından bir süreliğine kenara çekilip belirli ibadetlerle mutlak bir güçle bilinçsel bir irtibat kurmaya çalışıyorlarsa (yani ideal olarak bu böyledir), bizim de Mutlakla ilgili algılarımız, inançlarımız, ilişkimiz, bilinç genişletme çabalarımızın böyle dini bir etki yaptığına inanıyorum ve o yüzden özellikle bu hususta odaklanmayı deneyeceğim. Meditasyon ve benzer uygulamalar konusunda birbirimize yardımcı olabileceğimize inanıyorum.

@ bona fide
Hehheh, evet, üzerinde odaklanmaya çalıştığım bu son hususlarda iyilik-kötülük düalitesiyle ilgili kati bir yorum veya tartışma yoktu ama BH-KH düalitesi meselesi forumumuzun asli konularından biridir : )

Etrafımızda gördüğümüz/algıladığımız bir kötülüğe dair muhakeme veya yargılama yaparken aslında kendimizdeki kötülüğü yargıladığımız hususunda, belirli bir açıdan kesinlikle hak veriyorum. Hepimiz azımsanamayacak bir ego, yani kendine hizmet güdüsü taşıyoruz. Yani hiçbirimiz kesintisiz bir şekilde "başkalarına hizmet" modunda yaşamıyoruz, henüz. Ego tüm kötülüklerin temelinde yatan bir husus. Ve eğer biz ego taşıyorsak, aktif bir şekilde egotik davranabiliyorsak, demek ki dışımızdaki herhangi bir varlığın herhangi bir faaliyetine atfedebileceğimiz ve yargılamak isteyebileceğimiz veya yargılanmasını isteyebileceğimiz bir kötülük konusunda bizim kendimizin de bir yargılanabilirlik durumumuz ortaya çıkıyor ilginç bir şekilde. Ama böyle bir durum var diye, maruz kaldığımız veya bir şekilde tanıklık ettiğimiz şiddetli ve kasıtlı kötülük/ego faaliyetlerini görmezden gelemiyoruz, kızıyoruz, tepki duyuyoruz, feryat ediyoruz, nefret ediyoruz, var gücümüzle protesto ediyoruz, yargı istiyoruz, yaptırım istiyoruz, öyle değil mi?

Aslında tanıklık ettiğimiz, özellikle de vahşet içeren şiddetli, psikopatik kötülüklere karşı duyduğumuz tepki, kendimizde de mevcut olan aynı ego potansiyelinin farkına varıp bundan arınma doğrultusunda faydalı bir katalizör sağlıyor. Çünkü pozitif/yapıcı yönde ilerlemek, alanını, gücünü, etkileşimini artırmak isteyen bir insan çelişkilerden arınmak ister. Bir psikopatiye, kötülüğe tanıklık edip buna karşı güçlü bir tepki gösterdiğimizde, aynı kötülüğün çok çok daha küçük ölçekli de olsa benzerlerini kendimizin de yaptığımızı, yapabileceğimizi biliriz. Ve şiddetli dış kötülüklere karşı gösterilen tepki, bireylere "ahlaki" bir sorumluluk yükler, çok daha zayıf, çok daha pasif düzeylerde bile olsa, kendimizdeki aynı potansiyel kötülük eğilimini gözden geçirmeye, sorgulamaya ve o güdüden, yani egosal güdüden arınmaya, uzaklaşmaya, pozitif çözüm yollarının / alternatiflerin / seçeneklerin neler olabileceğini düşünmeye teşvik eder.

Şahit olduğumuz şiddetli ve "profesyonel" psikopatiler, kendimizde de mevcut olan aynı kötülük/bencillik/egoistlik potansiyelinin sonunun nerelere vardığını gözlemlememiz için çok değerli bir fırsat sağlar ve böylece yolumuzu, seçimlerimizi, niyetimizi düşünmeye ve daha bilinçli hareket etmeye teşvik eder.

Dolayısıyla, evet, iyilik/kötülük konusunda aşırı katı, aşırı yargılayıcı tutumlar almanın kendisi çok pozitif bir eğilim olmayabilir duruma bağlı olarak. Ama pozitif ve negatif eğilim kesinlikle vardır, gerçektir ve hayatımızın en temel meselelerinin başlarında gelmektedir. Tüm hayatımız, tüm deneyimlerimiz BH-KH düalitesiyle ilgili, eğer dikkatli düşünecek olursak. Dolayısıyla, iyiliği-kötülüğü sanki "tamamen" göreceli kavramlarmış, bir somutluğu yokmuş ve bu hususlarda kesin ve yargılayıcı bir tutumla yaklaşmak "kesinlikle" yanlışmış gibi bir bakış açısının da çok sağlıklı olmayacağını algılıyorum şahsen.

bozadi

#172




Aslında kafamda yeterince toparlayabilmiş değilim sevginin özündeki güdüyle ilgili ideal algımı. Ama parça parça da olsa ifade edip sonra belki sizin de yardımınızla parçaları yerli yerine oturtabilmeyi ümit ediyorum.

Her ne kadar bir idealden bahsetsem de, betimlemeye çalıştığım şeyi  hepimizin gayet aşina olduğu olağan ve pek çok negativiteyle kaplı olan yaşam koşullarımızın farkındalığını kesinlikle yitirmeden, bununla bağlantılı olarak betimlemeye çalışıyorum. Amaç iki gerçekliği aynı anda olduğu gibi görebilmek zaten, böylece aralarında bir bağlantı, etkileşim olması.

Bu yukarıdaki resimdeki iki kişiyi düşünün. Ve onların öyle her anlamda çok ideal koşullarda olduklarını düşünmeyin. Sizinle son derece benzer koşullarda olduklarını düşünün. Bu ekonomik, kültürel, toplumsal, ailevi, çevresel şartları ve başka pek çok şartı kapsıyor. Resimdeki sahneyi aşırı idealleştirmemek, kendi koşullarımızdan aşırı uzaklaştırmamak, zihnimizde imkansızlaştırmamak gerek. Çok basit, çok mümkün bir sahne esasında. Olağanüstü birşey olmuyor. İki insan rahatsız edilmeyecekleri bir yerde, özgürce bir arada, yüzyüze, el eleler. Evet, aslında... çok sık bulunabilecek bir olanak olmayabilir bu ama imkansız veya olmayacak birşey de değil kesinlikle. Esas mesele zaten ortam veya koşullar değil, iki insanın bilinçsel olarak birbiri hakkında ne düşündüğü, ne hissettiği, ne paylaştığı veya paylaşabileceği ile ilgili ideal bazı olasılıklar. Yani, özellikle de bu forumun bilgi kaynaklarına aşınalığın getirdiği "Başkalarına Hizmet" algısı veya güdüsü temelinde, bu iki insanın birbirlerine ideal olarak nasıl hizmet edebileceklerine dair olasılıklar.

Evet, akla gelecek şeylerden biri bu iki insanın birbirlerinin bedenlerine duyabilecekleri "zıt cinsiyet" temelli çekim olabilir. Ama fizik temelli cinsiyetsel ve/veya cinsel çekim bizim asli konumuz değil. "Konumuz olamaz" da değil, ama bu örnekte değil. Bu konuda işin yalnızca şu yönünü vurgulamak istiyorum: tensel ve/veya cinsel açlığın doyrulması her ne kadar pozitif bazı duygusal/kimyasal ve kısmen ruhsal etkiler, etkileşimler yapabilecek olsa da, bunun temel olarak fizyolojik bir mesele olduğunu ve örnekteki gibi iki bireyin birbirine esas veya ideal olarak sunabileceği bilinçsel/varoluşsal/ruhsal hizmeti sunmayla doğrudan bir ilgisi olmadığını kabul etmek gerek. Tüm diğer benzer fizyolojik/kimyasal ihtiyaçlar gibi tensel ve cinsel ihtiyaçlar da doyrulduktan sonra çekiciliği tersine döner ve itici hale gelir. Yani örneğin karnımızı iyice doyurduktan sonra en güzel veya lüks bir yiyeceğin bize itici, hatta mide bulandırıcı gelmesi gibi. Kısacası, tensel/cinsel açlığın doyrulması, bireyselliğimizle, varlığımızla, hayat deneyimimizle ilgili en gerçek, en önemli veya ciddi sorunların çözümüne doğrudan hizmet etmez ve hatta bazen tam ters etkiler de yapabilir, gerçek sorunlarla yüzleşmeden kaçış eğilimi durumunda örneğin. Toplumsal, ailevi, kültürel koşullar, şartlanmışlıklar, korkular, endişeler nedeniyle tensellik ve cinsellik sıkça sorunlu bir mesele olagelmiştir, bunları da illa ki tartışmamız icap eder yeri geldiğinde.

Şimdi fiziksellik ile ruhsallık arasındaki bir bağlantıyı/köprüyü hatırlatarak, konunun fiziksel yönünden ruhsal yönüne doğru ilerlemeye çalışacağım. Ruhsallık yani spiritüalite konularına ve elimizde bununla ilgili kaynaklara dayalı olarak, "cinsiyetin" aslında hiç mutlak olmadığı, geçici ve hatta bir yönüyle "sahte" olduğuna dair bilgiler, sezgiler, izlenimler ediniyoruz. Ruhun, yani esas/mutlak varlığımızın (5, 6 ve nihai olarak 7. yoğunluk bağlamında) cinsiyeti olmadığını öğreniyoruz. Ama 3. yoğunluk diye tanımlanan deneyim seviyesinin içerdiği doğal bir düalite yasası nedeniyle, ruhlar bu deneyim ortamına girdiklerinde erkek veya dişi bir beden seçmek durumunda oluyorlar ve belirli fizyolojik ve kimyasal ve ayrıca kültürel faktörlerle birlikte, ruhun 3. yoğunluktaki uzantısı, kullanmakta olduğu bedenin cinsiyetiyle bağlantılı olarak erkekliğe veya dişiliğe özgü bazı karakteristikler geliştirmeye ve sergilemeye başlıyor doğal olarak. Ama bu durum yine de o bedeni kullanmakta olan ruhun ve/veya ruh uzantısının mutlak manada bir cinsiyeti olduğu anlamına gelmiyor kesinlikle. Erkek ve dişi bedenleri kullanan varlıkların ikisi de gerçekte cinsiyetsiz, daha doğrusu cinsiyet kavramının ötesindeler, özdeşler, aynılar ve duruma göre cinsiyeti bir katalizör olarak kullanabiliyorlar. Peki bu deneyim seviyesinde neden cinsiyet düalitesi var? Emin değilim ama kendini aşikar eden durumlar olduğunu, bunun temel anlamının sezilebileceğini tahmin ediyorum. Mutlağın bakış açısıyla, yani büyük resimden bakıldığında 3. yoğunluk bir anlamda "çocuk" seviyesinde bir varoluş ortamıdır. Henüz mutlak hayata/varoluşa kesin bir bağlanışın, adanışın gerçekleşmediği bir seviyedir ve dolayısıyla da bu seviyedeki varlıkları hayata bağlamaya yönelik teşvikler, kolaylaştırıcılar, destekler olması gerekir, tıpkı büyüme çağındaki çocukların ihtiyaç duyduğu çeşitli teşvikler, yardımlar gibi. Cinsiyet farkının neden olduğu gizem ve çekim, 3. yoğunluk ruh için çok önemli, hayati bir katalizör. Kendisiyle hem aynı, hem de bir o kadar farklı ve gizemli bireylerle karşılaşılıyor. Yani sanki hayat aynı varlık grubunun bireylerinin birbirleriyle ilişki kurmalarını, etkileşmelerini teşvik etmek için, birbirlerinin ilgilerini çekmelerini sağlamak için böyle bir "bir elmanın iki zıt yarısı" mekanizmasına başvuruyor gibi geliyor bana. Bu farklılık ve çekim gizemi ayrıca bireyleri kendilerini, yeteneklerini sergilemeye teşvik ediyor. Hayat bir anlamda kesintisiz bir alışveriş ortamı gibidir, öyle değil mi? İnsanlar birbirlerinden ne alıp ne verebileceklerine bakarlar. Ve bu da bireyleri kendilerini ve başkalarını tanımaya teşvik eder, ayrıca kendini, potansiyellerini keşfedip geliştirmeye teşvik eder. Bu da 3. sınıftaki ruhları yaşamlar boyunca pek çok maceraya, hikayeye sürükler. Sanıyorum ki ruhsal öğretmenlerin veya tasarımcıların amacı, çocuksu bir aşama denebilecek olan 3. seviyedeki ruhları/canları, tanrısallıklarını, sonsuz potansiyellerini keşfetmeye teşvik etmek, hayata, varlığa bağlamak. Cinsiyet katalizörü 3. yoğunlukta bu mekanizmanın temel araçlarından biri gibi görünüyor. Forumda önceki tartışmalardan birinde de dikkat çekmeye çalıştığım gibi, karşı cinsler arasındaki ilişki biraz da birey ile tüm varoluş (bütün) arasındaki ilişkinin bir sahnesi gibi işlev görüyor gibi geliyor bana. Yani bir bireyin gizemli bir çekim duyduğu karşı cinsle olan ilişkisi veya etkileşimi aslında o bireyin tüm varoluşla olan ilişkisini yansıtıyor bir yönüyle. Hayat, karşı cinsin gizemi ve çekiciliği yoluyla, tüm varoluşun gizemine ve çekiciliğine dikkat çekiyor yavaş yavaş. Erkek ile kadın arasındaki ilişki, cinsiyetten bağımsız olarak "insan ile varoluş bütünü" arasında da cereyan ediyor. Hayat bütünlüğünün gizemi, karşı cinsin gizeminde tezahür ediyor adeta. Ve nasıl erkek ve kadın tüm gizem ve zıtlık görüntüsüne rağmen aslında hem tamamlayıcı, hem de tamamen bir ve aynı varlıksa, cinsiyetten bağımsız olarak "insan" ile  "evren" de tüm gizem ve zıtlık görüntüsüne rağmen birbirini tamamlayıcı ve gerçekte tamamen bir ve aynı varlıktır. Varlık kendinden sıkılmamak için kendini böyle ilginç zıt parçalara bölüp tüm bu atraksiyonları yapıyor sanki! Ama bu tanımlayış biçimim çok kaba, yanlış veya eksik bir ifade muhtemelen.

Fiziksellik/düalite ile ruhsallık arasındaki bu muhtemel ilişkiye değindikten sonra, 3. yoğunluktaki mevcut durumumuza, sorunlarımıza biraz daha ruhsal/bilinçsel bir açıdan yaklaşmaya çalışacağım, yine yukarıdaki resimdeki iki bireyin örneğinde. "İdeal anlamda sevgiden" kastettiğim esas mesele yani. İşte, düşünün, ne halde olduğumuzu, hayat deneyimimizin durumunu düşünün. Pek çok ciddi sorun var. İnsanlığın genelinin vurdumduymazlığını, dikkatsizliğini, cehaletini, tembelliğini suistimal eden "akıllı", egemen, psikopatik bazı global güçler genel dünya insanlığının hayatını dini, ekonomik, siyasi, askeri pek çok açıdan hiç azımsanamayacak oranlarda kontrolleri altına almış durumdalar ve insanlık genel yozlaşık hali nedeniyle doğru dürüst birleşerek kendi hayatının kontrolünü kendi eline alamıyor ve bu yüzden de, insanlık nüfusuyla karşılaştırıldığında çok çok küçük sayılarda bile olsalar, insanlığın açıklarını çok iyi kullanan bir takım güçler, hayatımızı uzun zamandır işkenceye çevirmiş durumdalar. Bir yandan sosyo-ekonomik olarak hayatta kalabilmek için çırpınırken, bir yandan da varlığımızın, hayatın anlamını sorgulamaya, "neyin ne olduğunu" anlamaya, yorumlamaya, kendimizi ve hayat bütünlüğünü keşfetmeye çalışıyoruz. Ve mağduru olduğumuz şiddetli negatiflikler, kendimizle ve hayatla ilgili varoluşsal keşiflerimizi de çok olumsuz etkiliyor genel olarak. Korkuyoruz. Özgür hissetmiyoruz. Bilincimizde pek çok yaralanmışlık var ve bu durum bir şekilde bedenimizde de kendini tezahür ettiriyor hastalıklar, rahatsızlıklar olarak. Hayatın anlamlı, sevgili bir bütün olup olmadığı konusunda ciddi şüpheye kapıldık. Ciddi oranda inanç ve güven kaybettik tüm bu süreçte. Ve yaralı/bereli halde bir yandan ekonomik ve sosyal olarak hayatta kalma mücadelesini sürdürürken, bir yandan da tüm bu şiddetli olumsuz, korku, güvensizlik ve istikrarsızlık koşullarında hayatın ne olduğunu, kendi bireysel ve kitlesel varlığımızla bütünsel hayat/evren arasında nasıl bir ilişki olduğunu anlamaya çalışıyoruz.

İşte, yukarıdaki resimde idealize edilen iki kişinin durumunu tam da bu bağlamda düşünmek gerekiyor bence. Yani insanlık geneliyle birlikte, çok trajik yönleri olan bir durumun gayet içinde olan bu iki kişi karşı karşıya geliyor. Aralarında "sevgi ilişkisi" denen bir durum oluşuyor. Sevginin ne anlama geldiğini veya gelmesi gerektiğini düşünmemiz gerekiyor sanırım. Bunu özellikle de "başkalarına hizmet" kavramı ekseninde düşünmek gerekiyor bence. Sevgi bu değil midir? Kendinden önce karşındakinin iyiliği için çaba harcama eğilimi değil midir? Tabi ki burada bir "dengeye" ihtiyaç vardır, tek taraflı olması veya kalması suistimal olgusunu gündeme getirecektir muhtemelen ve biliyoruz ki "suistimal" hayatımızın en merkezi konularından / meselelerinden biridir pek çok farklı bağlamda. İçinde bulunduğumuz şiddetli "kendine hizmet" koşullarında göz önünde bulundurulması gereken pek çok şey vardır ve durum epeyce karmaşıktır çünkü hepimiz ego taşıyoruz, şiddetli olumsuzluklarla karşılaşıp yaralanıyoruz, kızıyoruz, hiddetleniyoruz, tekrar dengemizi bulmaya çalışıyoruz vs ama sonuçta tüm bu olumsuzluklar bizi BH bağlamında sevginin ne olduğunu veya olması gerektiğini düşünmekten, fikir yürütmekten, çaba göstermekten alıkoyamaz. Bilginin, farkındalığın, öğrenmenin, ders almanın önemi de bununla ilgili olsa gerek.

İki insanın sevgi ilişkisinin ideal manada gerçek ve faydalı olabilmesi için öncelikle neyin içinde olduklarıyla ilgili güçlü bir farkındalıkları olması gerekir. Ne ölçüde kendilerini kandırma hali içindelerse, birbirlerinin cinsiyet ötesi ruhsal/bilinçsel varlığına gerçek manada bir katkıda bulunmaları, "hizmet" etme, "sevme" düzeyleri o ölçüde düşük olacaktır. Çok uzun zamandır insanlığın yaşam koşulları son derece yıpratıcı, yaralayıcı, ezici nitelikte olmuştur ve hiçbirimiz bunun etkilerinden, sonuçlarından kaçamazdık. Dolayısıyla önce var olan son derece problemli durumun iyice farkında olmak gerekiyor. Yaralılığın ve şifa ihtiyacının karşılıklı ve dürüst olarak farkında olunması gerekiyor.

Müsait vaktimde devam edeceğim, henüz kafamdaki bazı veri parçalarını ifade edemedim. Onları biraz toparlayıp paylaşmaya çalışacağım.

Tgur

#173
Konuyu ben de toparlamaya çalışırken Bozadinin izahı gelmiş ve oldukça detaylı ama neticede aynı hususu değişik mentaliteyle sunuyoruz gibi,

"iki insan arasında romantik gönül eşi, tüm insan ilişkilerinden ayrı bir kategoride olmalı. mahremin iki kişiye verdiği farklı algı ve yakınlık var. yoksa hala faşistçemi düşünüyorum aidiyetin ayrıcalığı olması bak işte gene dünyalık kafasındayım. tgur cevaplamalı bu soruyu."
-------------------------
Bu yoğunluktaki yaşam için yapılması gereken oryantasyon oluşmuştur ve insanlık olarak bu esaret kalıpları da denebilecek yaşamı sürdürüyoruz, sevginin ayrılığı devreye alan yaşam tarzında uygulanışı ,neticede o korktuğunuz ve faşistçe sandığınız ayrılık oyunundaki tatbikatı.

Zaten hormonal çeşitlilikte yapılan ayarlamalarla cinsler ayrılmıştan bire yönelme konusunu uygulamaktadır  cismani sevgidir onun adı ,
Yani bedensel bütünlükte bulunan hormonların itilimi sevgiyi bu tarza sokmuştur ve yapılan faaliyetle birleşim duygusunu büyük bir hazla tadan bedenler esasta o arzulu düşünce ve aidiyet duygusu ve KH lara giden beslenme enerjisidir diyen K.ların belirttiği tarzda bir kaba beden faaliyeti yürütmektedir.

DNA daki kapatılan bölümün dışında kalan aktif kısım ,bu yaşamı sürdürürken Freudun da tesbit ettiği gibi cinsiyet ve açlık fenomenlerini yürütür ve yaşamı sadece bu zanneden zavallı insan bütün yaşam ortamı ve mekanizmalarını, edebiyatını, sanatını v.s.bu kısıtlı donelerle çizmiş yürütmektedir.

Bu hali kınamıyorum ,kısa döngüde insan KH rolünde kök noktalara doğru yapılan yolculuğunda bu kandırılışlara maruz kalacaktı ,çok şükür bilgilenme yoluyla bu olanların yavaş yavaş farkına varabiliyoruz ama büyük bir kısmın bunlardan bihaber olduğunu biliyoruz, bilgi yolculuğuna çıkmadan bilincimizin kısıtlı yaşama karşı duyduğu tatminsizlik bıkkınlık gibi sıkıntı veren hususları esasta  bir nevi bütünlüğe doğru çağrı sunan ruhsal dürtüdür.

Bütünden kopan her parça bütünü arayacaktır zira ayrıya düşmüş her parça bütünle birleşmekten başka şeyden zevk alamaz ,işte KH nın bu ortamı sex le tuzak kurup aldatması en kolay ve zevkli gibi görünen bir kılıfa sokmuştur ,durumun izahı bence budur..




bozadi

#174
Konuya mümkün olduğu kadar çeşitli açılardan veya çeşitli biçimlerde yaklaşmamızın gerekliliğine sonuna kadar inanıyorum Tgur, katkıların için çok teşekkür ederim, şimdi okuyorum.

bozadi

#175
bona fide'nin "mahremiyet" vurgusuyla ilgili bir itirazım yok dün ona Şiirler sayfasında da belirttiğim gibi. Bu arada şiir sayfandaki karalamalarımızı hoşgördüğün için ayrıca teşekkür ediyorum Tgur. Yukarıdaki mesajımdaki bazı yorumlarım mahremiyeti, özeli ortadan kaldırma eğilimi olarak algılanabilir belki ama öyle bir eğilimim yok. Ama sevgi/aşk kavramının üzerindeki aşırı gizem ve gizlilik örtüsünü biraz inceltmemiz gerektiğine inanıyorum.

bozadi

#176
Bu arada, henüz düşündüklerimi çeşitli yönleriyle ifade edemediğim için, bazı kritik konularda belirsizlik, şüphe ve sorun algılanmış olabilir. Şunu şimdilik sadece özet bir beyan olarak ifade etmek isterim ki, benim meseleyi vardırmayı düşündüğüm sevgi anlayışı kadın ile erkek arasındaki romantik ilişkiye özel değil, bununla sınırlı değil. Bir anlamda farklı denebilecek sevgi türleri arasında ortak olan birşeyle ilgili. Karşılıklı şifayla, var edicilikle, onurlandırıcılıkla, destekleyicilikle ilgili.

Meşruluk, gayrımeşruluk gibi tartışmalara da şu aşamada girmek istemiyorum çünkü bu gerçekten başlı başına ele alınması gereken karmaşık bir konu. Onu ayrıca ele alalım. Şu an için yalnızca sevgi kavramının özündeki güdüyü netleştirmeye çalışıyorum. Belki bu husustaki netleşmeler, diğer pek çok bağlantılı konulara da bir ölçüde ışık tutar.

Tgur

#177
Sizleri anlıyorum ,gençleri,bu yoğunlukta en önemli ve ince hislerin ve hatta ruhsala doğru çekimin bariz bir timsalidir buradaki aşk duygusu,

Kapıldığımız ve katlanmaya mecbur bırakıldığımız bu hayatın en hassas titreşimlerini veren ve bizleri maddeden manaya sürükleyen bir özelliktedir ,kabalığı incelten, hassaslaştıran yoğun madde kalıplarının bir nebze dışında tutandır.o da olmazsa hiç bir şeyin tadı olmaz duygusunu verir..

Benim acabam KH, bu kısıtlı yaşamın bir kurgu olduğunu bildiği ve uygulamak için organizasyonları düzenekleri devreye aldığının farkında mı yoksa yaptıklarını unutup kendi yalanlarına inananlar haline mi gelmiştir.

Bence sonuncusu..



bona fide

#178
....
 

bozadi

#179

Bu tartışma başlığının önceki sayfalarından birinden bir alıntı:

Alıntı Yaphayatında en çok değer verdiğin kişi veya kişilerle, aklında/gönlünde bir diyalog kurmak. Onu karşına almak, sakince, güzelce, rahatça ona bakmak ve ona telepatik olarak birşeyler söylemek. "Seni seviyorum" gibi. Ve bu alelade bir "sevgi" beyanı da olmamalı. Sevgiden neyi kastettiğini de telepatik olarak onunla paylaşmalısın. İşte burada, forumda ele aldığımız ve tartıştığımız bilgilerin önemli bir kullanımı olabilir. Yani karşıdaki kişiye şöyle birşeyler söylemek örneğin: "Ne yaşadığını biliyorum. Doğru dürüst ifade bile edemediğimiz bir işkencenin içindeyiz. Yeterince sevilmediğini, desteklenmediğini, yaralı olduğunu, acı çektiğini biliyorum. Şimdiye kadar ne olmuş olursa olsun, bundan sonra, yavaşça da olsa birbirimizi giderek daha gerçek, daha derinlemesine seveceğiz. Daima birlikteyiz. Hepimiz evrendeki en yüce gerçeğin ta kendisiyiz ve ben senin varlığının gerçek potansiyelini giderek ortaya çıkarmana destek olmak istiyorum, bunu seve seve yaparım. Yapacak daha önemli, daha güzel birşey yok ne bu dünyada, ne de varoluşun herhangi başka bir yerinde. Varlığım senin içindir. Senin huzurun, güvenin, sevgin içindir. Korkularından, endişelerinden, komplekslerinden, yaralarından arınmanda ve varlığının sonsuz kudretini ve güzelliğini keşfetmende sana hizmet etmekten sonsuz gurur ve sevinç duyuyorum." gibi.