Haberler:

🎉 BaskalarinaHizmet.com 17. Yaşında! 🎉

Ana Menü

Kraliçe kanyonu

Başlatan Lir, 29 Aralık 2016, 18:15:54

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 0 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Lir

Size bir hikâye anlatayım mı?
 

glise.2020

 

bigsenfoni

#2
Lir'in dikkat cekmeya calismaktan baska bir sey yapacagi yok...Asagidaki linkte zaman/enerji harcamaya degecek güzel konular ve hikayeler var!

http://www.baskalarinahizmet.com/topic.asp?TOPIC_ID=163
DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET  OSHO


Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.

Lir

#3
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bigsenfoni

Lir'in dikkat cekmeya calismaktan baska bir sey yapacagi yok...

Hikâye anlatmanın nesi kötü? Dikkat çekmek istemek de öyle... Ama sen şimdi onu bunu bırak, size bir hikâye anlatayım mı? :)
 

bigsenfoni

Senin bir derdin var ama, hadi bakalim...
DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET  OSHO


Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.

gerçek tosun paşa

bigsenfoni den daha etkili hikayeler anlatabilecek misin :D

bigsenfoni

#6
Taklitler aslini yasatir...[:D]
DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET  OSHO


Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.

Lir

#7

glise.2020'ye...



Çok uzaklardaki bir dronun belli belirsiz karaltısını bulutların ve kuşların arasından seçip, hızlıca ve sessizce bir yere sinip saklanmanın ne demek olduğunu bilir misiniz? Cennet gibi bir doğa parçasında yürürken, çiçeklerin kokusunu içinize çekerken bile bir gözünüz yukarıda dron beklemenin ne demek olduğunu?.. Peki ya yeriniz o lanet dronlardan biri tarafından saptandığında, bütün gücünüzle kaçıp bir başka doğa parçası içinde saklanmaya çalışmanın?.. Ben biliyorum. Hem de uzun bir süredir... Hem de bunun sonunun bir survivor oyununu kaybetmekten çok daha kötüsü olduğunu bilerek...

Bir süredir aranıyorum, kaçıyorum ve saklanıyorum. Bu aranmak şimdiye dek başka hiç bir canlı türüne nasip olmamıştır. Beni arayan güç belli bir devletin kolluk güçlerinin çok ötesi. Artık tüm dünyadaki bütün polis ve inzibat güçleri arıyor beni. Hem de tam bir koordinasyon ve uyumla. En çok arananlar listesi bile iptal edildi. Uzun süredir aranıp da bulunmayan hemen hemen kimse kalmadı ve gerçek anlamda tek aranan benim artık. Bu öyle bir aranma ki, tüm dünyada tek başıma kalacak ve tüm dünyayı karşıma alacak şekilde... Peki ne yapmışım da bu ilgiye mazhar olmuşum, buna daha sonra geleceğim. Önce aranacağımı nasıl hissettiğimi ve önlemler almaya başladığımı anlatayım.

Beni almaya geleceklerini, belli belirsiz işaretlerin bende oluşturduğu bir önseziyle tahmin ederek kendi kendime bazı basit hazırlıklara girişmiştim. Daha önce böyle bir durumda şehirde değil, daima kaçıp sığınmak istediğim doğada saklanmayı hayal ettiğimden, doğada tek başıma yaşama bilgileri ve malzemeleri edinmeye başlamıştım.

Yaptığım işin büyük bir rahatsızlığa sebep olduğunu, büyük bir şamatanın ardından oluşan derin sessizlikten anlamıştım. Öyle bir sessizlikti ki, az önceye kadar büyük bir yaygarayla üzerime yüklenilirken, aynı anda bir çok farklı isim ve görüntüyle sözlü saldırıda bulunulurken, aniden ses kesilip sataşmalar durunca ve ürpertici bir sessizlik olunca oluşan belirgin kontrastlık fark edilmeyecek gibi değildi.

Bu ânî değişikliğin nedeni üzerinde düşünüp, bana karşı bir tavır değişikliğine gidileceğini anladım. O zamana kadar denedikleri yıpratma taktikleri işe yaramamıştı ve pes etmişlerdi. Sanki kumandayı elde tutanlar onların pimlerini çekmiş ve onları devre dışı bırakıp çok aha büyük bir gücü devreye sokmaya karar vermişlerdi.

Birden farkında olmadan büyük bir sırrı ifşa etmiş olabileceğimi anladım. Sanki kapalı kapıların ardında bir şeyler çatırdıyordu. O büyük sessizlikte çok derindeki çatırtı sesleri geliyordu.

O zaman bu düşünce aklıma geldi; galiba hiç bilmediğim bir sırrın kapağını aralamış, Komplo Teorisi filmindeki Mel Gibson gibi cini şişeden çıkarmıştım.

Gayrı ihtiyari tedbirli davranmaya başladım. Tabii ben sadece yerel kolluk güçlerinin kısa süre gözaltına alıp bırakacağı ihtimaline karşı önlem almaya çalıştım. Evden çıkıp bir arkadaşın yakınlardaki evine misafirliğe gittim. Ona bir şey söylemedim tabii. Önceden gerekli öteberiyi satın alıp sırt çantama atmıştım. Ama sohbete geldiğimi düşünen arkadaşım, elimde çayımla neden sık sık pencereden evime doğru bakış attığımı sordu. Bir yalan uydurdum. Misafirliğim uzadı biraz. Ama sonunda cevabımı aldım.

Evime bir baskın düzenlendiğini dehşetle gördüm. Bu kadar şok edici bir müdahale beklemiyordum. Elimdeki çayı döküvermişim. Arkadaşım da pencereye gelip bakınca evime müdahaleyi gördü ve o da bana dehşetle baktı.

Ondan özür dileyip derhal dışarı fırladım. Kaçış o kaçış... Mobil telefonumu alâkasız bir yere attım. Taksiye, otobüse binemezdim. Artık nakit geçmiyor ve sizin kredi kartlarınıza benzer cihazlarla harcama yapabiliyoruz ancak. Bolca yürüdüm. Yolda uğradığım yerlerdeki açık televizyonlardan, bütün kanalların benim fotoğrafımı yayınladığını ve arandığım haberini verdiğini gördüm. Bereket soğuk havayı bahane edip yüzümü atkımın ve beremin içine gömmüştüm. Yüküm çok da ağırlaşmadan o akşam hava kararıncaya dek kendimi ücra bir dağ tepesine  attım.

Dağda, yaktığım ateşin karşısında düşünüyordum. Bu kadar büyük bir gücü üzerime çekmek için ne gibi bir sırrı açığa çıkarmış olabilirim diye. İşinden evine, evinden işine giden, hafta sonları birkaç bira içip vakit öldüren biriydim. Pek kimsem de yoktu. Yalnız başınaydım ve şimdi tüm dünya karşımdaydı.

Her neyse, kaçtıkça ve arandıkça daha iyi anladım ki, bütün dünyanın hışmını üzerime çekmiştim. Bütün dünya deyince bütün dünyayı kapsayan merkezî, tek dünya devletinin derin ve gizli iktidarını kast ediyorum. Siz henüz gelmediniz; ben sizin şimdinizin 40 yıl kadar sonrası şimdiden söz ediyorum. Bütün yerel iktidarların, ulus devletlerin yıkıldığı veya şeklen var olsa da gerçekte merkezî dünya devletine bağlı olduğu, teknolojiyle bütün insanların neredeyse aldığı nefesin bile gözlenebildiği, bu şimdiki, nefes alınmaz çağdan sesleniyorum.

O nedenledir ki şehirlerde barınmayı aklıma bile getirmeyip, zaten öteden beri sevdalısı olduğum kırlara, dağlara, doğaya kaçıp sığındım. Bir süredir ne olur ne olmaz diye doğada tek başına yaşama bilgileri ediniyordum. Bu konuda eski, sizin şimdiki zamanınıza ait belgesellerden iki tanesini bulmuş ve hazine gibi saklamıştım. Birisi Serdar Kılıç'ın "Doğada İnsan", diğeri ise Bear Grylls'in "İnsan Doğaya Karşı"... Faydasını görüyorum.

Her yere hakimler ama doğaya, ıssız yerlere pek hakim değiller. Tabii bir yere sinip saklanırsan, pek fazla ortalarda görünmezsen böyle. Isı enerjisini saptayan uzak mesafeli kameraları var. O nedenle şimdiki yerimde de pek güvende değilim.

İnsanlara görünemem. İnsanların beyinlerini yeni nesil televizyon, bilgisayar gibi aletlerdeki özellikler sayesinde yönlendirip kontrol edebiliyorlar. Temas sahasına girsem beni bile kontrol altına alıp teslim olmamı sağlayabilirler. O zaman da kaçınılmaz olarak yok oluşa yolculuk başlar.

Artık idam cezası yok. Onun yerine zorunlu özeleştiri kapsülüne tıkıyorlar. Orada ilaç kana karıştığında ikna olmuş oluyorsunuz. Geri dönüşü olmayan cinsten hem de...

Ondan sonra tek tip insan sürüsüne katılmak yok olmakla eş anlamlı bir şey oluyor. Aslında bu durum dünyanın büyük kısmı için geçerli olmuş durumda. O ikna ilacını almadan da insanlar büyük ölçüde tek tipleşmiş ve sisteme itirazı olmayan atomize varlıklara dönüşmüş. Ben ise gözüme çarpan çarpıklıklara itiraz ede ede kısmen dışında kalabilmişim. Şimdiye dek pek de rahatsızlık vermemişim onlara demek ki. Ama o son tartışmam... Ah dilimi eşek arısı soksaydı!.. Bu deyim, sizin döneminizde hatırlanıyordu değil mi? Artık eşek arısı diye bir canlı türü de kalmadı.

Doğanın ücra köşelerine kaçıp saklandım. İzimi bulmak üzerelerken tekrar kaçıp başka yerlerde gizlendim. İzimi bulduklarında o kadar korkunç bir şekilde geliyorlardı ki, sürek avına çıkarılmış bir köpek sürüsünün verdiği ürpertinin daha fazlasını veriyordu bu. Kendimden şüphelendiğim çok oldu. Kendime suçlu muamelesi çektim bazan. Kendimden korktuğum oldu. Bu durumum, doğada aç, susuz, sefil, perişan ve hasta günlerimde daha da depreşti.

Pek çok kez izim bulundu. Hepsinde ellerinden kurtulabildim. Hasta ve aç, günlerce kaçıp saklanmak zorunda kaldım. Sık ağaçlar bedenimi dronlardan korudu. Hareketsiz biçimde uzun süre beklemeyi, nefes alıp verişimi bile dağdaki bir yaprağın hareketine, yağan kar tanelerinin düşüşüne göre ayarlamayı öğrendim. Uzaktan izlediğim çiftçilerin, çobanların yanına gidip birkaç söz etmemek, bir somun ekmek istememek için kendimi tutmayı başardım.

Belki artık beni unutmuşlardır diye düşünme fırsatı bile vermediler bana. Dronların uzaktan geçen silik görüntüsü gökyüzünden eksik olmadı. Doğanın güzelliğinin rehavetine dalmama bir gün olsun izin vermediler. Hep tetikte, hep yarı aç, yarı susuz, hep kaçtım.

Sonunda öyle bir yer buldum ki, evimden, yerimden, yurdumdan çok çok uzaklarda, insan nüfusunun yok denecek kadar az olduğu bir coğrafyada, zorlukla ulaşılanbilen uzun ve dar bir kanyonun denize çıkan ağzında, kayalıklarla örülü bir kartal yuvasını andıran ve sadece hiç keşfedilmemiş gibi görünen bu doğa harikasını keşfettim. Oraya yerleştim. Sanki her şey benim için hazırlanmıştı ve beni bekliyordu.


Devamı var.
 

gerçek tosun paşa

#8
Eşek arası yok o zamanda ama hala bear grylls var yani ouu! Güzel fantezi olmuş bana yazmamışsın ama okumuş oldum üste benim ismimi de eklesene :)

bigsenfoni

#9
Okumadim...
:-)))
DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET  OSHO


Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.

Lir

#10
glise.2020'ye,
gerçek tosun paşa'ya
ve okumak isteyen herkese...


not: bir eserin birisine ithaf edilmesi, ithaf edildiği kişiden başkasının onu okuyamayacağı anlamına gelmez. :)



DEVAM...


Yurdum, yuvam, meskenim...

İçeriye çok küçük bir oyuktan girilebilen ve içeriden epeyce tırmanılarak ulaşılabilen bir küçük mağara. Mağaranın iki tarafında da belli belirsiz, penceremsi birer açıklık var. Uyurken yıldızları seyrederek uyuyabildiğim, uyandığımda güneşin doğuşunu ve denizi, ufku, dağları ve ormanları içime çekerek uyandığım birer açıklık.

Dışarıdan bakıldığında pencerelerimin birini gözlerden saklayan, sürekli çağlayarak akan güçlü bir şelale; diğerini uzaktan bakıldığında örten güçlü köklerle kayaların üzerine kök salmış gür bitkiler. Su sesi, suyun ve bitkilerin kokusu, deniz ve orman manzarası, güneşin doğuşu ve batışı, ayın, yıldızların hareketleri... Daha ne isterim ben!

En hoş olanı ise mağaranın içindeki yeraltı sıcak suyu. Bu sayede kışın soğuğunda üşümeden kalabiliyorum. Buharları tüten bu sıcak suyun içinde yüzerek penceremin önüne kadar gelip kışın ayazında dışarıyı seyretmek o kadar zevkli ki!

Yakın bölgede en güzel mantarlar, meyve ağaçları, yenilebilecek türden bitkiler... Acıkınca çık, ye. Aç kalma korkusu yok. Su desen, hemen önünde şırıl şırıl, çağıl çağıl akıyor. Yağmurdan, rüzgardan, fırtınadan, en kem gözlü düşmanca tehlikelerden koruyan gizli bir sığınak. O kadar güven verici, o kadar rahatlatıcı...

Önümdeki denizde balık tutmak için basit oltam bile yeterli. Aslında ona bile gerek yok. Neredeyse elimle bile tutabilirim sığ yerlerinde denizin. Eskiden balık tutmayı hiç beceremezdim ama ihtiyaç keşfin de anası, hatta yeteneğin de. Zaten balık bol. Kıyamayarak da olsa ara sıra mecburen avlıyorum. Tuttuğum balıkları, bölgede bulunan ve birbirine sürtünce ateş alan çakmaktaşları sayesinde kolayca ateş yakıp pişirebiliyorum.

Ormandaki bir ayı ailesiyle mesafeli bir ilişki kurdum bile. Birbirimizin avlanma ve yaşama hakkına saygı duyduğumuzu karşılıklı jestlerle belli ettik. Anne ayı ve yavruları benden çekinmiyor. Bense onlara daha fazla yakınlaşmak isterdim.

Sıkılmıyor muyum? Bazen evet. Ama içinde bulunduğum doğa parçası o kadar güzel ki sıkıntılı ruh hâlim çabucak geçiyor. Bazen birileriyle konuşmak istediğim olmuyor değil. Ama zaten toplum içinde yaşadığım son yıllarda epeyce yabanîleşmiş, asosyalleşmiş idim. Çok da aramıyordum başka bir insanın sesini, soluğunu. En yakınlarımdan ayrılalı da epey olmuştu. Yalnız başımaydım şu çekilmez dünyada. Karışan, görüşen, ne düşüneceğini dert edeceğim kimse yoktu. Kendimi daha fazla dinlemek, keşfetmek mümkündü. Aranmaya başlamamla kendimi bulmaya başlamam ilginç biçimde iç içe geçmiş oldu böylece.

İnsanın doğasına uygun biçimde yaşaması çok hoş! Milyon yıl önceki yaşantımıza dönmek çok güzel bir duygu. Sürekli olarak kendin olduğun, kendini gerçekleştirdiğin, geleceği ve geçmişi değil, şimdiyi yaşadığın bir hayat.

Arada sırada uzaklardan belli belirsiz geçen bir dronun görüntüsü ile derhal bulunduğum yere sinip hareketsiz kalmamı bu doğal hayatıma geçici bir bıçak darbesi gibi görüp kanıksadım. Görülmeden, radarlarına yakalanmadan bir süre hareketsiz beklerken yaptığım şey yine eşsiz güzellikteki manzarayı seyretmek. Dronun siluetini göz ucuyla bile seyretmek de sıkıcı. Biliyorum ki beni arıyorlar ve bulurlarsa beni bekleyen son hiç de iyi olmayacak. Burayı terk etmeyi hiç istemiyorum. Şimdiye kadarki en güzel, en yaşanılır, en saklanılabilir mekanım burası.

Karnımı doyurma veya uyku gibi faaliyetlerimin dışında kumsalda veya çimlerin üzerinde uzanıp, derin hayallere dalıyorum. Bu hayaller yine geçmiş hayatım ve geride kalan insanlar üzerine kayıyor sık sık. Geleceğe dâir bir hayal kurmak anlamsız. Geleceğim işte hep bugünüm gibi olacaktı; tabii yine yerim saptanıp, kaçmak zorunda kalmasam veya yakalanmasam.

Elimde bir ağaç dalı veya bir çiçek, dalgaların sesini dinleyip, çiçeklerin kokusunu içime çekip, dallarla ve çiçeklerle kendime bileklik, kolye gibi takılar yaparak oyalanırım. Daha sonra bunları mağara yuvama alırım. İzimi bulmalarından korkuyorum.

Geceleri gökyüzünün seyrine doyamıyorum. Sizler, şehirdekiler bilmezsiniz. Bizim dönemin şehirlileri hiç bilmez. Sizin zamanınızın gökyüzü şehir ışıklarından, bizim zamanımızınki ise devasa çelik ve beton bloklardan dolayı görünmez oldu. Oysa benim bu yeni yurdumda gökyüzü bütün haşmetiyle kendini gösteriyor. Sizler elektrik kesildiğinde ve hava da bulutlu değilse belki bir iki yıldız görüyorsunuz, bense burada galaksi...

Ayın ve yıldızların, bâzı gezegenlerin yörünge hareketlerini öğrendim. Elimde bulunan iki kitaptan biri bir gökyüzü atlası. Orada isimlerini, gökyüzünden ise hareketlerini öğrendim. Onbinlerce yıl önceki ortak aralarımızın onlara bakıp o hikâyeleri nasıl uydurduklarını daha iyi anladım.

Milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldızlara bakıp, içimde güçlü bir aidiyet duygusu hissettim. Sanki çook çok önceye dayalı bir his... dünyadaki ilk ayak izlerimizden de eskiye dayalı... dünyanın var oluşundan da belki daha eskiye...

İşte şurada o şaşmaz üçlü. Gözalıcı biçimde kaç ışık yılı uzaktan parlayıp duruyorlar. Ama yanlarına bir dördüncü gelmiş. Bu da ne? Kaç bin yılda bir oradan geçen bir gök cismi mi? Kitapta yazmıyor. Sanırım bu da yapay uydulardan biri. Evet, ertesi gece de aynı yerde. Oysa diğer üçlü biraz daha aşağı kaymış.

Gündüzleri güneşin ısıtan ışıklarıyla gerinerek uyanmanın ve içimdeki enerjiyi hissetmenin mutluluğunu yaşadım. Hem de hemen hemen her gün. Koşmak, yüzmek, zıplamak, tırmanmak, görmek, koklamak, dokunmak, keşfetmek ve doya doya yaşamak dürtüsünde asıl var oluş gerçeğimizi buldum.

Bazen dünyada tek başına kalmak gibi bir durumu yaşıyorum. Sanki artık kimse kalmamış ve bir tek ben varım. Büyük bir afet sonrasında hayatta kalan tek kişi... Arada geçen dronlar da olmasa bu duyguya kapılabilirim. Neyse ki onlar beni bu sanıdan kurtarıyor. Hem tehlikem, hem de uyarıcım olmuşlar.

Ara sıra yine korkulu bir rüya ile uyandığım oluyor. Hayallerimde geçmişe döndüğüm, sıkıntılı anları düşündüğüm oluyor. Bu zamanlarda kötü duygularla baş edebilmenin yollarını yine doğada buluyorum. Bazen cesaretimi toplayıp biraz açılıyor, gezintiler yapıyorum. Denizde yüzmek de iyi geliyor. Ama birisine denk gelme ihtimali nedeniyle hep kayalık koyların içlerinde, kıyıdan kıyıdan yüzüyorum.

Bu ücra, bu ıssız diyara belki birilerinin yolu düşer mi? Bir gezgin, bir maceracı, yolunu şaşırmış biri... Ama sıradanlaştırılmış dünya toplumunda gezgin, maceracı, doğal hayat yaşayanların sayısı giderek azalıyor. Evlerine, hücrelerine hapsolmuş, ekranlarının, kompüterlerinin karşısına mıhlanmış bir sürekli sanal-hayal toplumu... Toplumsal felaketleri, acıları, trajedileri, eğlenceleri ve şölenleri; evlerinde, ellerine tutuşturulmuş kumanda aletlerini ardı ardına tuşlayarak izlemeye şartlandırılmış, birbirine benzeyen insancıklar... Kim daha özgür? Sıradan, monoton bir hayatı tutkusuzca sürdüren onlar mı, yoksa sürekli ve yoğun biçimde aranmakta ve kaçıp saklanmakta olan ben mi?..


Devamı var...
 

JCA

#11
Iyi yazmissin lir. Tesekkurler.


Özet geçciler için kamu hizmeti;

Ormanda yalniz yasayan adam bol bol dusunuyor sonra da ayilarla kanki oluyor.
 

Lir

#12
glise.2020'ye,
gerçek tosun paşa'ya,
JCA'ya
ve Laura'ya...



Bir ziyaretçim var!..


Elimde olmadan sık sık, ne yapıp da yüce otoritenin şimşeklerini üzerime çektiğimi düşünüyorum. Adam mı öldürdüm? Rüyamda görsem kahırdan ölürüm! Soygun mu yaptım? Yerde para görsem almaya utanırım. Birinin ırzına, namusuna mı musallat oldum? Bana sarkan kadınları terslediğim için arkadaşlar arasında alay konusuyumdur. Yakışıklı biri olmamdan çok, o sıralar iş güç sahibi ve bekar biri olduğum için çok talibim oldu ama duygusal yakınlık olmadan olmazdı benim için.

Belli ki derin ve hassas konulara değinmiştim, farkında olmadan. Her ne yapmışsam onlarla konuşup özür dilemek ve eski, sıradan, basit ve medeni hayatıma geri dönebilmeyi istediğim oluyor. Ama biliyorum ki bu imkansız. Beni bağışlasalar bile kaçınılmaz bir ikna odası sürecinden geçecektim ve artık eski hayatıma değil, tamamen sentetik ve yapay bir başka hayata itilecektim.

Neyse, kaçtım ve şimdilik emniyetteyim. Bir daha da o tür fikir tartışması işlerine bulaşmaya niyetim yok. Zaten istesem de bulaşamam. Bunu denemeye kalktığımda yerim derhal belli olur. Daha kaydımı yaptırmamla birlikte polis gücü harekete geçer. Ayrıca teknolojiden de çok uzağım. Koluma yerleştirilmiş cihazı zaten söküp atmıştım. İlk yakın yerleşime gidip (ki bulunduğum yerden çok uzakta) oradaki bir cihazdan girsem yerim kısa sürede belli olur.

Zaten yazma isteğim de yok. Elime geçen ne oldu ki? İşte böyle medeniyetten kaçıp insan yüzü görmeden yalnıza başıma yaşamak ve her an yakalanma korkusunu hisstemek. Evet, memnunum ve kendimi bulduğumu daha önce de söyledim. Ama korkarak yaşamaktan sıkıldım. O sahte medeniyeti, konforu, hiç bir şeyi değilse haftada bir iki-üç bira içmeyi özledim be!..

Şimdi ardımdan yazılanları merak bile etmiyorum. Tamam, ediyorum biraz, ama o kadar da değil. Ne derlerse desinler. Beni bilmeden; ispat, delil aramadan, iddiaları yeterince sorgulamadan arkamdan atıp tutmayı marifet sayıyorlar.

Israrlı aramalar bir yana, sıradan insanların nezdinde acaba unutulmuş muyumdur? Yoksa sürekli olarak takiple ilgili bilgiler ve uydurma haberler üretilerek hatıram canlı mı tutuluyordur? Arkadaşlarım, beni tanıyanlar acaba hakkımda ne düşünüyordur?..

İşte böyle düşünmekten, konuşacak kimse olmamasından, konuşmayı bile unutmak üzereydim. Yabânîliğin dibindeydim. Karşıma bir ağaç dalını alıp onunla konuşuyordum kimi zaman. Ağaç dalının da bana cevap vermesine ramak kalmıştı!

Yine bir akşam üstü, karnım tok, sırtım pek, az melankolik ve duygusal, mağara yuvama çekilmişim. Soğuk bir kış mevsimi. Çoğu zaman yaptığım gibi erkenden uyumaya hazırlanıyorum. Yıldızlara bir göz atıp ayın gökyüzündeki yörüngesini falan kontrol ettikten sonra, sıcak suyun buharı arasında ısınmış  yatağıma yöneliyorum. Kulağımdan hiç eksilmeyen şelale sesi sürekli uğulduyor ve beni uyku zamanımda uyutmaya koyuluyor.

Ama uykumu kesen bir ses, bir görüntü. Sıcak yeraltı suyunun buharı içinden sanki şekiller beliriyor. Benim gökteki bulutları, yerdeki dumanı bir şeylere benzetme huyumun bir ürünü mü bu? Hayır, bu bir varlığın görüntüsü. Ama arkasındaki mağara duvarı da görünüyor. Varlığın sesi de suyun çağlama sesi içinden ayrışacak şekilde, derinden ve giderek daha çok anlaşılabilen sözler söylüyor.

Bana söylüyor! Ben yattığım yerden doğrulmuşum ve ona bakıyorum. O ise sanki yanıbaşımda ama uzaktan sesleniyormuş gibi. Görüntüsü buharımsı ve silik. Sesi ise mekanik ve kesik kesik gelen bir ses.

Konuştuğu dili bir yerden hatırlıyorum, ama nerden? Buldum! Bu benim ana dilim. Türkçe... Kullanmaya kullanmaya unutulmaya yüz tutmuş, ama eski ve köklü bir dil. Bereket dillerle aram iyi de bir anlık duraksamadan sonra anladım.

Tek dünya devleti ile tek dünya diline geçiş sağlanmıştı. Resmî dil ingilizce idi ve diğer diller ya yerel folklorik unsurlara dönüşmüş, yahut büyük kırım sonrasında onu konuşan kimse kalmadığı için tamamen unutulmuştu.

Türkçe de belli bazı kelimelerin kökeninde belli belirsiz bir iz olarak kalmanın dışında, insanların çoğu tarafından kolayca unutulmaya terkedilmişti. Zaten sizlerin zamanında işaretleri başlamış bir süreç bu, biliyorsunuz.

Sonunda sesin içerdiği sözlere yoğunlaşabildim.

- Kime diyorum ben?!?! Alooo!!!.. Merhaba!..
- Mmm...meee.. merhaba?..
- Doğal olarak geleni sürdür.
- W.. what?.. pardon, ne?..
- Eski tarzını sürdür.
- Siz kimsiniz?
- Ben Gülübala.
- Nereden geliyorsunuz?
- Kasyopya.
- Kasyopya?..
- Evvet.

Bu adı bir yerden hatırlıyorum. Ama nereden?.. Hah!.. Evet, buldum sanırım.

Medeni hayattayken çok kitap okurdum. Kasyopya adını da eski dönemlere ait araştırmalarımda görmüştüm. Kasyopya celseleri o zaman çok ilgimi çekmişti. 20. yüzyılın sonlarına doğru bir grup araştırmacının sürdürdüğü bu celselerde, Kasyopya adı verilen ileri bir uygarlık ve başka bir boyuttaki varlıklardan geldiği ileri sürülen mesajlar aktarılıyordu.

Bu çalışmaları yıllarca sürdüren Laura ve ekibinin başına daha sonraki yıllarda büyük dertler açılmıştı. Bir kısmı tutuklanarak hapse atılmış, bir kısmı esrarengiz biçimde kazalar sonucu hayatını kaybetmişti. Laura'nın nerede ve ne durumda olduğu hakkındaki rivayet muhtelifti. Kimi "öldü", kimi "dönüştürüldü", kimi ise "üst boyuta kaçırıldı" şeklinde tahminlerde bulunuyordu.

Kasyopya'dan Gülübala olduğunu söyleyen buharımsı varlığa kuşkuyla baktım.

- İyi ama sizin diliniz de, adınız da Türkçe. Oysa Kasyopya'lıların tuhaf seslerden oluşan adları vardı.
- Bu bizler için çok önemsiz bir ayrıntı. Sen buna takılma.
- Neye takılayım?
- İçinden geleni dinle.
- Yani?
- Eski tarzına geri dön. Sürdürdüğün o tartışmalara, forumlara geri dön. Oralarda yazmaya yeniden başla.
- Ama ben artık yazamam, hemen yakalanırım.
- Bizim desteğimizle yazabilirsin.
- Yazamam, yazmayı bile unuttum.
- Yaaaaz!..
- Ya yakalanırsam?..
- Yakalanmazsın. Biz sana yardım edeceğiz.
- Peki bu neden önemli?
- Sakladıkları derin bilgiyi açığa çıkarmalısın.
- Kimlerin?..
- Kertenkele varlıklar, griler, konsorsiyum...
- Açığa çıkarmam gereken bu bilgi neyle ilgili?
- Sen üzerine gittikçe bilgin artacak.
- Beni ezerler.
- Bilgi seni koruyacak.
- İyi ama bu mağarada, elimde cihaz bile yokken nasıl yapacağım bunları?
- Biz sana vereceğiz.

Sonra mağaranın duvarına döndü ve duvarda bir ışık belirdi. Işık giderek yayılarak netleşen bir görüntüye dönüştü. Bu bir bilgisayar ekranını ve klavyesini andırıyordu. Mağaranın duvarına gidip klavyedeki harflere dokundum. Ben daha belli bir şey yazmadan, derin güçlerin büyük sırrını açığa çıkardığım forum sitesi açılıverdi.

Gülübala amca bana "duvara kadar gidip dokunmana gerek yok, yattığın yerden düşünerek bile yazabilirsin" dedi.

Buna sevinmiştim. Eskiden beri yatarak ve bir şeyler tıkınarak yazmayı severim. Ama bir yandan bir şeyler yerken bir yandan da düşünce gücüyle yazmayı başarabileceğimden emin değildim.

"Siteye gir" dedi Kasyopya'lı. Tereddüt ettim.

- Korkma, yakalanmazsın. Biz üzerinde koruyucu kalkan oluşturduk.
- Emin misiniz?
- Evet, bize güven.
- Şey... çok nickname değiştirdim de... En son kullandığım nickname neydi?
- Nick.

Şifreyi düşünmemle birlikte ana forum sitesine girdiğimi gördüm. İşte forumda çevrimiçiydim. Ben yokken bir sürü bilgilendirme mesajı gelmişti. Çokça özel mesaj gönderilmişti bana. Ayrıca mesajlarımdan çokça alıntı yapılmış ve onlara cevap verilmişti. Ha, bir de forumdan uzaklaştırıldığım yazıyordu; forum kurallarına uymadığım için.

"Hem yasaklıyım hem de foruma nasıl girebiliyorum?" diye sordum. Forumun veritabanında bir gedik açtıklarını söyledi Kasyopya'lı. Yine yasaklanacağımı, ama yardımcılarımın bana sundukları değişken İP benzeri bir anahtar sayesinde istediğim zaman aynı veya farklı nicknamelerle foruma girmeye devam edebileceğimi ekledi.

"Ve yerimi asla bulamayacaklar, değil mi?" diye tekrar sordum.

- Hayır. Unutma şekerim, bizim teknolojimiz sizinkilerden birkaç milyon yıl daha ilerde.
- Biliyorum. Hatta şunu da söylemiştiniz eski celselerde: "Bizler, gelecekteki sizleriz."
- Evet. O celseleri okumuş olman çok iyi.
- Laura'ya ne oldu?
- Açık...
- Yine o gıcık cevap!..
- Şimdi gitmeliyim. Sana kolay gelsin. Bileğine kuvvet. Klavyene sağlık. Aynı tarzı, doğal olarak geleni sürdür.
- Son bir soru lütfen... Beni nasıl buldunuz?
- Sen bizden yardım istedin, biz de geldik.

Düşündüm, böyle bir yardım istediğimi hatırlamıyordum. Ama birden bulunduğum yerin, elimdeki haritada yazan adı aklıma geldi: Kraliçe Kanyonu. Kraliçe, diğer adıyla Kasyopya. Gökyüzünde her gece gördüğüm takımyıldızının adı... Elimdeki gökyüzü atlasından bakıp öğrenmiştim. Kasyopya, Kraliçe Kanyonu... Benim son sığınağım... Şimdi de belki kurtarıcım, umudum...

Görüntü silikleşip kayboldu. Geride sadece yeraltı suyunun sıcak buharı kaldı. Bir de şelalenin sesi...

Devamı var.
 

Lir

#13
Tüm forumdaşlara...



Forum...


Sizin zamanınızda furya hâlinde sürüp giden ve kısaca "sosyal medya" denilen, muhabbet, tartışma ve sosyalleşme araçları var, biliyorsunuz. Bizim zamanımızda bu araçlar hem herkesi kapsayacak şekilde yaygınlaştı, hem de tek bir ana forumun alt kollarına dönüştü. Bu alanda da bir tekelleşme yaşandı yani. Bu araçlardan birine giren de, ana foruma giren de tümüne birden katılmış oluyor. Yazdığı mesajlar, yaptığı paylaşımlar ana gövdenin alt birimlerinde de görülebiliyor. Pek çok farklı görüşteki forum da ana forumun alt forumları olarak görülüyor. Forumlarda sosyalleşme, bizim günümüzde artık tek sosyalleşme aracı. Herkes kendi adacığına çekilmiş. Hir bir yere üye olmak istemeyenler bile mecbur hissedip üye oluyor. Aksi takdirde pek çok kamu hizmetinden ve tiracî kampanyadan zamanında haberdar olamıyor ve yararlanamıyor.

Sizin zamanınızın facebook'u, twitter'ı, instagram'ı, periscop'u vb tek bir ana forumun alt kolları olunca bunları takip etmek kolaylaştı ve aynı zamanda da kaçınılmazlaştı. Sabah gözünü açtığında sanki gözünün önünde ekran beliriyor. O kadar yaygın bir medya ki bu, artık gazeteler, tv'ler, radyolar, bu ana gövdenin silik birer alt kopyasına indi.

Bu forumların donanımı da gelişmiş durumda. Sizin zamanınızda sadece beğenmek, yorum yapmak ve paylaşmak gibi özellikler var. Bir de dürtebiliyorsunuz. Bizim şimdide ise ister dürt, ister mıncıkla, ister gıdıkla, ister yanak al... hepsi var. Ama gerçek tene gerçek temas yok. İnsanlar bunu unutalı çok oldu.

Kasyopya'lı Gülübala'nın verdiği destekle yazmaya başladım. Hem de ne yazmak! Zaten seri yazardım. Epeydir uzak kaldığım için paslanmamış, aksine bilenmişim. Düşünce gücünü de gayet iyi kullanabildiğimi fark ettim. İngilizceye de türkçeye olduğu gibi vakıfdım. Eskiden de araya türkçe deyimler sıkıştırır, insanlara unuttukları, bir tarafa attıkları o güzelim deyimlerimizi, atasözlerimizi, deyişlerimizi hatırlatırdım. Onlar bana kızar, küfrederken, ben onlara bir şeyler öğretmeye çalışırdım.

Yokluğumda ardımdan epey yazılmıştı. Ama yazılanlardan, açığa araladığıım sırrın ne olduğunu anlayamıyordum. Zaten sırrı araladığımda ana gövdedeki yönetici kesimden bana verilen cevaplar bıçakla kesilmiş gibi birden durmuş, derin bir sessizlik başgöstermişti. Öyle bir sessizlik ki, bana sataşan sıradan üyeler de şaşırıp, yukarıdan gelecek tavra göre pozisyon almak için beklemeye geçmişlerdi. Sonra aranmaya ve kaçmaya başlamıştım. Daha sonra ise aranan ve forumdan uzaklaştırılmış olan benim hakkımda ipe sapa gelmez yorumlar, sataşmalar yapılmaya başlamıştı. Tabii bunu yapanlar, hiç bir şeyden haberi olmayan, sıradan üyelerdi. Ne olup bittiğini bilmiyorlardı. Sadece kişisel hırsları, intikam duyguları nedeniyle akıllarına gelen saçmalığı yarım yamalak ifade ediyorlardı.

Forumun asıl sahipleri ise artık konuyu kapatmış gibiydiler. Beni süresiz uzaklaştırma gerekçelerinde forum kurallarına aykırı davranmak, başka üyelere karşı küçük düşürücü bir tarzda yazmak gibi genel ifadeler kullanmış, bolca hakaret de ekledikten sonra hükmü infaz edip kapatmış görünüyorlardı.

Her zamanki gibi haksızlığa uğramıştım. Yine her zamanki gibi bunu önemsemiyordum. Hırs yapmıyordum. Bunu bir tür doğrulanma olarak görüyordum. Bana yönelik öfkeyi karşımdakilerin eksikliği, zaafı olarak görüp anlayışla karşılıyordum. Bana gösterilen bu tepkileri bir tür sosyal deneydeki gözlem sonuçları gibi alıyordum. Bu yaklaşımım, karşılaştığım ağır tepkiler karşısında sakin kalmamı sağlıyordu.

Forumlarda gerçek üyelerin dışında bir de bilgisayar yazılımı olarak imal edilmiş robot üyeler vardı. Bunlar forumlardaki katılımı yüksek göstermek için üretildikleri gibi, bazen de belli görüşlere karşı çıkışı sayı olarak artırmak ve itiraz edenleri kuşatıp baskı altına almak için de başvurulan unsurlardı. Özellikle de bana karşı bunları çokça devreye sokuyorlardı. Bunları da artık üsluplarındaki yavanlıktan ayırdedebiliyordum.

Gerçek üyelerin de çoğunda yavanlık vardı ama robotlarınkiler daha bir mekanik oluyordu. Aynı türdeki cümlelere, aynı standart yüzeysellikle cevap yazıyorlardı. Gerçi gerçek üyelerinkiler de maalesef giderek bu tür bir standardizasyona doğru yol almaya başlamıştı ama yine de robotlarınkiler daha bir standart ifade kalıpları içeriyordu. Ha, bir de robotların mesajları daha fazla imlâ kurallarına uyar tarzdaydı. Gerçi yazılımı üreten kişiden kaynaklı olarak imlâ hataları yapıyorlardı ama bunlar hep aynı tarz hatalardı.

Diğer üyelerse imlâya hiç uymuyorlardı. Mesela noktalama işaretleri yokmuş gibi davranıyorlardı. Düşünün, cümle sonlarına nokta koymuyorlardı çoğunlukla. Öyle ki, uzun bir satırda birkaç cümleyi arka arkaya noktasız okumak ve cümlenin nerede bitip nerede başladığını anlamaya çalışmak zorunda kalıyordunuz.

Forumların politik ve ideolojik yönelimleri farklı farklıydı. Tartışmalar zaman zaman fikir, zaman zaman da kişisel kavga düzeyinde oluyordu. İnsanlar, kendilerini var eden, kişiliklerinin bir parçası olan bazı temel değerlerden uzaklaşıp, körü körüne bir gruba aidiyete ve diğer gruplara karşı hınçla kapanmaya çok yatkın hâle gelmişlerdi. Dinlemiyor, anlamak istemiyor, ancak işlerine geleni anlıyorlardı. O da çoğunlukla eksik ve yanlış bir anlama oluyordu.

Bir de ruhsuz bireyler vardı, sözü edilmesi gereken. Bunlar, robotlarla gerçek kişiler arası bir yerdeydi. Bilgisayar yazılımı değillerdi. Ama eskiden insanların sahip olduğu hasletlere de hiç bir zaman sahip olmamışlardı. Herhangi bir değer kaybetmiş değillerdi yani. Kendilerinde olmayan bir özelliği sergilemedikleri için eleştirilemez, kınanamazlardı. Bunlar zaten kızmaz, üzülmez, alınmaz, gücenmez, sinirlenip hakarete ve küfre başlamazlardı. Bunlar pek fazla yazı da yazmazlardı. Bunlar forumda ve bazen hep aynı sayfada saatlerce, günlerce çevrimiçi gözükür, ama müdahil olmazlardı.

Bu ruhsuz birey kavramını da şimdi aklıma getirdim. Kasyopya'lı Gülübala amcanın ziyaretinden sonra yani. Orada geçiyordu bu kavram. Ben de orada okuduktan ve üzerinde düşündükten sonra forumlarda ve gerçek hayatta karşıma çıkan bazı kişilere bu kavram çerçevesinde bakmaya başlamıştım.

Forumlar da gündelik hayatımızın bir aynası gibiydi. Gerçek hayatta elbette insanlar birbirlerine böyle kolayca hakaret etmez, edemezdi. Forumlarda bu daha kolaydı veya öyle sanılıyordu. Onun dışında gerçek hayattaki yüzeysellik, basit ve tek boyutlu düşünce biçimleri forumlarda da aynısıyla kendini gösteriyordu.

Sizin zamanınızda insanların sosyal medyada paylaşım yapınca görevini tamamlamış duygusuna kapılması haklı olarak eleştirilir. Bizim zamanımızda ise bu paylaşımlar dışında elimizden bir şey gelmez. Bu nedenle ne kadar çok paylaşım, o kadar çok tatmin...

Bu arada bir dil meraklısı olarak dikkatimi çekiyor; paylaşım kelimesi eskiden, elinde olanı başkalarıyla bölüşmek anlamındaymış. Sosyal medya dilinde ise bu anlam değişip, var olanı bir kere daha tekrarlamak anlamına bürünmüş.

Tıpkı hayatlarımızda olduğu gibi... Eskiden hayatlar, elde olan başkalarıyla paylaşılarak büyütülürmüş; bizlerin hayatları ise var olan tekrarlanarak tüketiliyor.


Devamı var.
 

gerçek tosun paşa

#14
Lir bitirdiğinde hepsini okuyacağım. Uygun zamanı bulunca. Eline sağlık.