Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Haydar Baş ve Grubundan Osmanlı (Öz) Eleştirileri

Başlatan bozadi, 26 Ağustos 2017, 18:35:00

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

Haydar Baş'ı çok araştırma şansım olmadı şimdiye kadar. Dindar/dinci/muhafazakar bir hareketin lideri olduğu şeklinde bir izlenimim oldu hep. Ayrıca bir dönem bu konuda oluşturduğu otoritesini kullanarak "kadın avcılığı" yaptığı yönünde epeyce haber çıktığını hatırlıyorum. Tahmin ediyorum ki Haydar Baş önemli bir dönüşüm sürecinden geçti. Uzak geçmişinde ne ölçüde savunduğunu bilmiyorum ama son yıllarda İslam'da "Ehlibeyt" kavramını merkeze alan ve aynı zamanda Atatürkçü denebilecek bir bakış açısını sentezlediğini görüyorum. Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk'le önemli ölçüde örtüşen bir söylemi ve eylemi var görebildiğim kadarıyla.

Ayrıca, bildiğim kadarıyla, Haydar Baş Putin Rusyası'nın yükselişini de yakından inceleyip devlet ve ekonomi yönetiminde bu başarının modellenmesini en çok savunmuş insanlardan biri (veya belki de kendi savunduğu yöntemin Rusya tarafından modellendiğini savunuyordu). 2001 yılında kurulmuş Bağımsız Türkiye Partisinin (BTP) genel başkanı. Ve gerçekten de Bağımsız bir Türkiye için samimi mücadele verdiklerine inanıyorum son birkaç yılda temel olarak medya yoluyla edindiğim izlenimlere dayalı olarak.

Haydar Baş ve grubunun son zamanlarda dikkatimi çeken bir diğer yönü ise, Osmanlı Devletinin karanlık yönlerine ışık tutuyor olması. Bu başlığı açıp bu konuyu gündeme getirmedeki amacım Osmanlı'yı bir bütün olarak kötülemek değildir, elbette tarihsel anlamda çok büyük ve önemli bir güç olmuştur, takdir edilbilecek pek çok yanı, erdemleri de olmuştur mutlaka ama nedense Osmanlı'nın karanlık yönlerine dair bir öz-eleştiri kültürü geliştirilmesine karşı olağanüstü bir direnç gözlemliyorum. Özellikle İslamcı-Türkçü/ milliyetçi-muhafazakar kesimlerin ciddi bir bölümü için Osmanlı Devletini ve yöneticilerini eleştirmek sanki Allah'ı eleştirmekle eşanlamlıymış gibi ilginç bir kompleks besleniyor gibi göründü bana. Kutsiyet ve korku kavramlarının içiçe geçtiği durumlar genellikle en fazla eleştiriye ihtiyaç duyan alanlar. Bu nedenle, ille mutlak gerçekliği temsil ettiği iddiası taşımaksızın, Haydar Baş ve grubunun bu konudaki eleştirilerini veya öz-eleştirilerini burada paylaşmak istiyorum.

bozadi

#1
24 Ağustos 2017

Anneleri Hristiyan olan paşalar müslüman, Atatürk kafir!


Prof. Dr. Haydar Baş




Türkiye'de taşları yerinden oynatan Atatürk açılımımızın belki de en büyük faydası haklıya hakkını teslim etmek olacaktır.

Ehl-i Beyt soyundan gelen büyük bir zatı sırf Anadolu coğrafyasındaki emelleri uğruna seviyesizce karalamak ve bu yalanlara nesilleri ikna etmek, çok büyük bir plan ama cumhuriyet tarihi boyunca tuttu.

Aynı cumhuriyet tarihi boyunca başka yalanlar da yutturuldu milletimize...

Osmanlı'nın küllerinden doğan genç cumhuriyet yıllarında hep büyük Osmanlı'yı, cennet mekân padişahları dinledik.

İşin gerçeği ise maalesef bambaşka...




Mesela İstanbul'u fethettiği için hakkında hadisler uydurulan ve ismi anılacağı zaman 'cennet mekân Fatih' denilerek övülen Fatih Sultan Mehmet'i ele alalım.

Atatürk soyu belli olmayan bir dinsiz diye anlatılırken, 2. Mehmet İslam savunucusu yapılmıştı.

Mustafa Kemal için 'anası babası belli değildir' denildiğinde; 2. Mehmet İslam terbiyesinde yetişmiş mübarek bir ailenin şehzadesi idi.

Bakınız Fatih hakkında neler yazılmış:

"Fatih'in, Patrik Gennadios'tan İncil'in yirmi bölümünün çevirisini yaptırdıktan sonra İslamiyet'ten şüphe duymaya ve içinde Hıristiyan dinine yönelik bir eğilim başladığı söylentilerinin yaygınlığı dikkat çekmektedir.

Buna göre Fatih'in Hıristiyan annesi, o daha çocukken bu ilginin tohumlarını attığı, sultanın Pater Noster'i ezbere okuyabildiği, hatta gizlice İslam'ı reddedip Hıristiyanlığa geçmiş olduğu söylenmekteydi. Bu iddiaların Venedikli diplomatların raporlarında yer alması da dikkate değer bir durumdur." (Franz Babinger, Fatih Sultan Mehmet ve zamanı, İstanbul, sayfa 86.)

Ünlü tarihçi Gibbons, Fatih Kanunnamesi'nde "kuvvetli Bizans ve mutedil Türk tesiri" olduğunu, Osmanlılar üzerinde Arap tesiri başlayıncaya kadar hukuk sahasında Bizans örf ve kanunlarının hüküm sürdüğünü belirtmektedir. Gibbons, daha İstanbul fethinden önce Bizans tesirinin başladığı kanaatindedir. (H.A. Gibbons, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşu, sayfa 56.)

İktisat tarihçisi Ömer Lütfi Barkan şu önemli tarihi tespiti yapar: "Bizanslı Rumlar ve diğer Balkan milletleri sadece isim ve din değiştirerek, tarih sahnesine yeni ırk ve millet olarak, üzerine yeni görevler alarak çıktılar. İslami bir renk ve cila altında eski Bizans'ı ihya ve devam ettirdiler." (Ömer Lütfi Barkan, Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu olarak sürgünler, iktisat fakültesi mecmuası, 1949-1950 sayfa 525.)

"2. Mehmet'in yani Fatih'in tarihçisi Bizanslı Kritovulos sultanın Rum danışmanları Thomasios Katabolenos, Kyritzes, 2. Mehmet tarafından atanan patrik Gennadios, Bizans'ın devrik hanedanının üyeleri olan çeşitli Palaiologoslar, Osmanlı devlet üyeliğine katıldılar.

...katipler arasında İtalya'ya kaçmadan önce Rumi Murat adını alan Harmanios ya da Filozof Amirutzes'in öz oğulları Aleksandros-İskender ve Basil-Mehmet Amirutzes anılabilir." (Michel Belivet, Ortaçağ'da Türkler, sayfa 181-182.)

Halil İnalcık, Fatih'in annesinin cariye ve Hıristiyan olduğunu yazar. (Emine Çaykara, Tarihçilerin Kutbu: Halil İnalcık kitabı, sayfa 459.)

"Fatih, İstanbul'un fethinden sonra kendisini Doğu Roma İmparatorluğu'nun meşru varisi görmüş, Roma İmparatoru sıfatını benimsemiş, imparatorluğu (Bizans'ı) eski sınırlarında kurmak için seferlerini ve davranışlarını buna göre ayarlamıştır." (Halil İnalcık, Osmanlı tarihi üzerinde kamuoyunu ilgilendiren bazı sorular, doğu-batı makaleler, sayfa 182.)

"Din değiştirmiş bir başvezir, Hıristiyan kalmış annesi, Hıristiyan kalmış kardeşi ile ilişkiler, Fatih'in etrafında din değiştirmeye bile gerek duymadan ona danışmanlık yapanları öğrendikçe Türk tarihçilerin üstünü örtmeye çalıştıkları gerçekler ortaya çıkmaktadır." (Tokalak, Bizans Osmanlı Sentezi: Bizans kültür kurumlarının Osmanlı üzerindeki etkisi, sayfa 241.)

Osmanlı padişahlarından Osman ve Orhan Bey'in dışındaki tüm sultanların anneleri Hıristiyan'dır.

Diğer padişahların hanımları da Hıristiyan'dır.

Bunların mekânı cennet; soyu Şems-i Tebrizi'ye dayanan Zübeyde Hanım'ın ve soyu İmam Rıza'dan gelen Ali Rıza Efendi'nin oğulları Mustafa Kemal kafir, öyle mi?

Allah bu millete iz'an ve iman nasip eylesin.

Kaynak: meltem haber


bozadi

#2
3 Temmuz 2017

700 yıllık yalan


Tahsin Aydın




Son yıllarda 'Yeni Osmanlılar' diye bir zihniyet ve bu zihniyeti savunan kişiler ortalıkta dolaşmaya başladı. Sloganları ise 'Osmanlı geri geliyor'. Bu sloganlarını da Balkanları, Musul ve Kerkük'ü içerisine alan yeni Osmanlı haritaları ile reklam ediyorlar. 

Bu haritaları hangi kafayla çizdiler bilmiyorum ama bu zihniyet; "Osmanlı'yı, Atatürk yıktı Cumhuriyeti kurdu. Şimdi biz, Osmanlı'yı yeniden kuracağız" gibi günümüz siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri imkânsız olan bir hayalin peşine düştüler.

"Osmanlı'yı Atatürk yıktı", konusunu sonraki yazılarımda, Osmanlı'yı gerçekte kimin yıktığını yazacağım ve Atatürk'e niye iftira atıyorlar anlatacağım ama işe baştan başlayalım ve 'Osmanlı'yı kim kurdu?' dan başlayalım.

Maalesef toplum olarak tarihi, film ve dizlerden öğrenir hale geldik. Osmanlı ile ilgili çekilen film ve dizilerde Osmanlı'yı kuranların Kayı'lar olduğu anlatılır. Her tarafa Kayı amblemi yapmaya, Kayı bayrakları asmaya başlanıldı. Sosyal medyada bir çok kişi Kayı amblemini profil resmi yaptı bile.

Türk devletlerinde egemenliğin kaynağı ilahidir ki buna, Kut geleneği denir. Her Türk topluluğunda Han-Kağan sülaleleri vardır. Mesela Kök Türklerde Kağanlar, Aşina soyuna mensup, Uygurlar'da Yağlaklar kabilesi, Selçuklular'da Kınık soyu devleti kurmuş ve yönetim yetkileri bunlara verilmiştir. Osmanlı ise kendilerinin, Kayı soyundan geldiklerini söylemelerinin sebebi de budur.

Kim bu Kayılar: Kaşgarlı Mahmut'un yazdığı Divan-ı Lügatı Türk kitabında ve Reşidüddinin kitabında 24 Oğuz boyu anlatılmıştır. Reşidüddin kitabında Kayı amblemini şuandakinden çok farklı olarak belirtmiştir. Yani Kayı amblemi 'IYI' şeklinde değildir 'IVI' şeklindedir, ok ve yaydan oluşur.

Oğuz Kağan'ın altı oğlu vardır Günhan, Ayhan, Yıldızhan, Dağhan, Denizhan ve Gökhan. Oğuz Kağan'ın bu altı oğlundan 24 Oğuz boyu oluşacaktır. Kayılar bu 24 Oğuz boyunun Bozok koluna bağlı Günhan sülalesindendir. Kayıların, Oğuz boyları arasında itibarlı olduğu Oğuz nameden anlaşılmaktadır.

Kayılar, Malazgirt savaşından sonra doğudaki Moğol baskısından dolayı diğer Türkmen beylikleri gibi batıya hareket ederek Anadolu'ya gelmişlerdir. I. Beyliklerden olan Artuklu beyliğini kuran Kayılardır. II. Beyliklerden olan Çobanoğulları da, Kayı boyundandır.

Peki, Ertuğrul Gazi Kayı boyundan mıdır? Osmanlı'nın kuruluşu ile ilgili maalesef yazılı kaynak olmadığından bu konuda birçok faraziyeler ortaya atılmıştır.

Tarihçilerin kutbu olarak kabul edilen ve Osmanlı tarihi üzerine çalışmaları olan Prof. Dr. Halil İnalcık, Ertuğrul Gazi'nin Oğuz Türklerinden olduğunu ama Kayı boyuna mensup olmadığını yazmıştır. İnalcık, Osmanlı'nın kuruluşunun bilindiğinin aksine 1299 değil 1302'de Koyun Hisar savaşından sonra olduğunu söylemiş ve bu görüş tarihçiler arasında kabul görmüştür.

Üniversitelerde okutulan tarih kitaplarında Prof. Dr. Mehmet Öz'ün yazdığı 'Osmanlı Devlet Teşkilatı' adlı kitapta da yine Ertuğrul Gazi'nin Kayı boyundan olmadığı anlatılmaktadır.

Ertuğrul Gazi'nin babasının kim olduğu konusunda da tartışmalar bulunmaktadır. Halil İnalcık,  Ertuğrul Gazi'nin Babası Süleyman Şah olmadığı, Gündüz Alp olduğunu yazmaktadır. Halil İnalcık Hoca bu şekilde bir söylemin amacı Osmanoğullarının kendilerini, Selçuklu hanedanına bağlayıp, varlıklarına meşruiyet kazandırmak için olduğunu yazmaktadır.

Niye Osmanlı soyunun Kayılara dayandığı söylenmekte, sorusunun cevabı 1402'deki Ankara savaşıdır.

Bu savaşta Osmanlı, Timur'a yenilmiş ve çökme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı, Anadolu'da kurulan Beylikler üzerinde yeniden otorite kurmak ve Timur'un karşısında yeniden itibar kazanmak için Kayı boyuna mensup olduklarını, söylemişlerdir. 
Peki, niye Osmanlı Timur'a karşı güçlü olmak istiyordu?

O dönemlerde Osmanlı Tarihçilerinden Mustafa Ali evrensel hükümdar olarak İskender, Cengizhan ve Timur'u saymaktadır. Timur, Osmanlı Padişahlarından üstün bir konumda olması Osmanlı'ya, 'Biz de Kayı aşiretindeniz' demesinin sebebidir.

Kuruluş döneminde Kayı soyuna yaslanmaya çalışan Osmanlı XVI. yüzyılda bu soydan kurtulmaya çalışmıştır. Sokullu Mehmet Paşanın soyundan gelenleri hükümdar yapmak veya Osmanlı'nın başına Kırım Hanı'nı geçirmek gibi çalışmalar da yaşanmıştır.

Bugün Osmanlı devletinin kuruluşu ile ilgili ortalıkta dolaşan yalanları sıralayalım;

1- Osmanlı Kayı boyundandır. Bu bir yalandır sonradan uydurulmuştur.

2- Ertuğrul Gazi'nin Babası Süleyman Şah'tır, bu da bir yalandır, Gündüz Alp'tir

3- Kayı amblemi 'IYI' değildir. Ok ve yaydan oluşur.

4- Osmanlı 1299 değil 1302'de kurulmuştur.

Yarınki yazımızda Osmanlı soyuna ait diğer doğru bildiğimiz yalanları yazalım...


Kaynak: Yeni Mesaj


bozadi

#3
4 Temmuz 2017

Osmanlı'nın soyu


Tahsin Aydın




Milletimiz üzerinde öyle bir tabu oluşturuldu ve Osmanlı soyu öylesine kutsallaştırıldı ki adeta Padişahları eleştirmek (hâşâ) Peygamberi eleştirmek şeklinde bir algı ve tepki düzeyine ulaştı. Düşünsenize! Bu coğrafyada din, iman tartışıldı ama Osmanlı asla tartışılmadı. Daha doğrusu tartışılmasına izin verilmedi.

Kutsallaştırılan Osmanlı soyu kimdir? Bu sorunun cevabı biraz karışık. Osmanlı'yı kuranlar şüphesiz ki Müslüman Türkler ancak fazla zaman geçmeden bu Türk soyuna başka soylar da karışmıştır.

Osmanlı devletinin kurucusu Osman Bey'in oğlu Orhan Bey, Bizans İmparatorunun kızı Teodara ile evlenmesine annesi karşı çıkmıştır. Eşi Osman Bey'e bu evliliğe izin vermemesi gerektiği aksi takdirde devleti kuran Türk soyunun bozulacağını söyleyerek evlilik durumunda hakkını helal etmeyeceğini de söyleyecektir.

Gelin görün ki Orhan Bey ilk Teodara ile sonra yine Bizans'lı Holofira ile evlenecektir. Artık soy bozulmuştur Osmanlı Padişahlarının anneleri farklı milletlerden ve dinlerden insanlar olmuştur.

O toz kondurmadığımız Padişahların anneleri kimlerdir?

Osman Bey                       

Hayma Hatun

Orhan Bey         

Annesi Mal Hatun

I. Murat                             

Bizanslı Horofira / Nilüfer Hatun

I. Beyezıd           

Bulgar Marya / Gülçiçek Hatun

I. Mehmet         

Bulgar Olga Hatun

II. Murat                           

Voronika Hatun

Fatih Sultan Mehmet   

Sırp Maria Despina / Huma Hatun

II. Bayezıd                         

Rum Kornelya

Yavuz Sultan Selim                       

Rum Beti / Ayşe veya Gülbahar Hatun

Kanuni Sultan Süleyman             

Polonyalı Helga / Hafza Sultan

Sarı Selim                           

Roksana / Hürrem Sultan

III. Murat

Rasel / Nurbanu Sultan

III. Mehmet                     

Venedikli Bafo / Safiye Sultan

I. Ahmet

Helen / Handan Sultan

I. Mustafa                         

İspanyol Violetta

II. Osman                           

Sırp Evdoksiya / Mahfiruz Sultan

IV. Murat                                         

Rum Anastasya / Kösem Sultan

I. İbrahim

Rum Anastasya / Kösem Sultan

IV. Mehmet                     

Rus Nadya / Turhan Sultan

II. Süleyman                     

Sırp Katrin / Dilasub Sultan

II. Ahmet                           

Polanyalı Eva / Hatice Sultan

II. Mustafa

Rum Evemia / Ematullah Rabia Gulnuş

III. Ahmet                         

Rum Evemia

I. Mahmut

Aleksandra / Saliha Sultan

III. Osman                         

Sırp Mari / Şehsuvar Sultan

III. Mustafa                       

Fransız Janet / Mihrişah Sultan

I. Abdülhamit                   

Rum İda / Sermi Sultan

III. Selim                             

Cenevizli Agnes / Mihrişah Sultan

IV. Mustafa

Bulgar Sonya

II. Mahmut

Fransız Rivery / Nakşidil Sultan

Abdülmecit                       

Rus Suzi / Bezmi Alem Sultan

Abdülaziz                           

Romen Besime / Pertevniyal Sultan

V. Murat                                           

Fransız Vilma

II. Abdülhamit                 

Ermeni Virjin / Tirimüjgan Sultan

Mehmet Reşat               

Arnavut Sofi / Gülcemal Kadın

Mehmet Vahdettin                     

Henriet / Gülistan Hatun

Padişah anneleri bunlar. Hürrem Sultan yani Yahudi Roksana'dan itibaren Osmanlı devletinde kadınlar, devlet yönetiminde tamamen söz sahibi olmuşlardır.

Tabi şunu söyleyenler olacaktır, bunlar Müslüman oluyorlar, Müslüman ismi alıyorlar. Bu mantık ortadaki gerçeği din ile aklama mantığıdır.

Kanuni Sultan Süleyman, Yahudi Roksana yani Hürrem Sultanla evlendikten sonra saraya giren Yasef Nassi diye biri var. Nassi, Siyonizmin fikir babası olarak kabul edilir. Kanuni, Yasef Nassi'ye Filistin'de, Tiberya bölgesini vererek, Yahudilerin buraya yerleşmesine izin vermiştir.

Kanuni'nin baş danışmanı Yasef Nassi, Yahudi Raşel'i saraya getirerek Hürrem Sultan'la tanıştırdı. Hürrem Sultan, Raşel'e "Tanrının ışığını saçan kraliçe" anlamına gelen Nurbanu adını takacaktır. İşte bu ışık saçan kraliçe Sarı Selimin karısı III. Murat'ın annesi oldu.

Roksana yani Hürrem Sultan'ın Lehistan kralına gönderdiği mektup da ilginçtir.

Lehistan tahtına yeni çıkan Zygmund August'a gönderilen mektupta Hürrem; "Pederinizin vefatı üzerine Lehistan kralı olduğunuzu öğrendik. Tanrı her şeyin doğrusunu bilir ki çok sevindik ve memnun olduk, kalbimize nur, gönlümüze neşe geldi. Saltanatınızın hayırlı bereketli ve uzun ömürlü olmasını dilerim. Emir Yüce Tanrınındır" ifadelerini kullanmıştır.

Yine Hürrem Sultan gönderdiği bir başka mektupta; "Tanrı kral Hazretlerinin ömrünü uzun, bir gününü bin eylesin. Kıymetli mektubunuz ulaştığında öylesine mesrur olduk ki ifade edemiyorum. Padişah âlempenah hazretleri de yakınlık ve iltifatlarınızdan öyle memnun kaldılar ki sözle anlatılmaz. Dediler ki, vefat eden kral ile iki kardeş gibiydik. İnşallah bu kral ile de Ata oğul gibi olalım."

Evet, yarın da Osmanlı Sarayı'nda olan devlet adamlarının kimler olduğunu ve misyonlarını özetle yazalım...

Kaynak: Yeni Mesaj


bozadi

#4
5 Temmuz 2017

Osmanlı yönetiminde Türkler var mıydı?


Tahsin Aydın




Dünkü yazımızda Osmanlı Padişahlarının eşlerinin ve annelerinin yabancı olduklarını yazmış, Osmanlı soyunun Türk soyundan uzaklaştığını belirtmiştik.
Sarayın içinde olan Harem böyle iken yine dış saray dediğimiz Birun ve Enderun'da görev yapanların da pek farklı olması beklenemezdi.

Osmanlı devletinin kuruluşunda tamamıyla Müslüman Türk unsurlar mevcuttur. Anadolu'da bulunan Gaziyanı Rum (Gazi Dervişler) teşkilatları, Ahi teşkilatları, Abdal teşkilatları ve Hacı Bektaşı Veli'nin talebeleri, Osmanlı'nın kuruluş yıllarında dine hizmet maksadıyla görev yapmışlardır.

Orhan Bey'den itibaren devlet teşkilatlanmasının başlaması ile bu kuruluşlar devlet teşkilatında da görev almışlardır. Divana ilk vezir olarak atanan Alaeddin Paşa, Şeyh Edebali'nin torunudur ki, Osmanlı'nın kurumsallaşmasını başlatan kişi odur. Daha sonra Müslüman Türk olan Çandarlı ailesi, Osmanlı devlet kademelerinde görev almaya başlamışlardır. Çandarlı Kara Halil Hayrettin Paşa'dan başlayarak Çandarlı Halil Paşa'ya kadar yaklaşık 150 yıl Osmanlı devlet teşkilatında görev yapacak ve devletin kurumsallaşmasını sağlayacaklardır.

İstanbul'un alınmasından sonra Fatih Sultan Mehmet, Çandarlı ailesini, Osmanlı ailesine rakip görmüş ve Çandarlı sülalesini 7'den 70'e, çoluk-çocuk, yaşlı-kadın demeden tamamen ortadan kaldırmış ve bütün mallarına el koymuştur.

Çandarlı'dan sonra Fatih, devlet kademelerine devşirme kökenlileri getirmeye başlayacaktır.  Bu dönemde ilk devşirmeler Sadrazam Mahmut Paşa ve Gedik Ahmet Paşalardır. Bu süreçle II. Bayezıd döneminden itibaren devlet yönetimi tamamen devşirmelerin eline geçecektir.

Hepimizin bildiği Pargalı İbrahim Paşa ve yine Sokullu Mehmet Paşa birer Sırp devşirmesidir. Hocam, 'Sokullu Mehmet Paşa iyi şeyler yaptı' diyebilirsiniz. Doğrudur ama şunu da bilelim ki, Kıbrıs'ın Fethinden sonra bizzat Sokullu Mehmet Paşa tarafından Yahudilerin niye Kıbrıs'a yerleştirildiğinin bilinmesi birçok yanlışı da düzeltecektir.

Yine Kuyucu Murat Paşa ki bu kişi, Anadolu da 150 bin Türkmen'i katletmiştir. Hatta 10 yaşlarında bir çocuğu huzuruna getirip bunu da mı kuyuya atacağız sorduklarında; "Atın onu da. O bir Türk değil mi" diyerek, Türklere olan düşmanlığını da gizlemeyecektir.

Osmanlı'da 117 sadrazam Rum, Ermeni, Gürcü, Hırvat, Sırp, Arnavut, Fransız, Macar, Bulgar asıllı olmak üzere devleti yönetmişlerdir.

XVIII. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren de devlet kademelerinde Fransız teknik uzmanlar görev yapmaya başlamıştır. Böylece Osmanlı ordusu, Fransızlara teslim edilmiştir. Daha sonra ise orduda Alman subayları görmekteyiz.

Comte de Bonavel, Baron Dö Tot, Mister Sang, Helmut Van Moltke, Dimitraşko Morozbeyzda gibi bir çok kişi Osmanlı ordusunda görev yapmıştır. I. Dünya Savaşı öncesi Osmanlı ordusunda görev yapan Alman subayının sayısı ise 800'dür.

II. Abdülhamit döneminde Ermeniler çok hassas görevlerde bulunmuşlardır. Örneğin Sultan'ın güvenini ve takdirini kazanmış olan Agop Kazazyan, Ohannes Sakız ve Mikail Paşalar, Abdülhamit'in özel hazinesine yani Hazine-i Hassa'ya bakanlık yapmışlardır.

Bunun yanında Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) ve Hariciye Nezareti (Dışişleri Bakanlığı) gibi devletin birçok kademesinde Ermeniler göreve getirilmiştir.

Hemen hatırlatalım II. Abdülhamit'in annesinin de; Ermeni Virjin yani Tiri Müjgan hatun olduğunu.

Görüldüğü gibi Fatih'ten itibaren devletin yönetim kademeleri devşirme kökenli azınlıkların eline geçecektir. Türklere genelde İlmiye sınıfında kadı ve müderrislik görevleri verilecek ve Türklerin büyük çoğunluğu köylü olacak ve sadece tarımsal faaliyetlerde bulunulacaktır. Ticaret bile Rum, Ermeni ve Yahudilerin tekeline geçecektir.

Son olarak İlber Ortaylı Hoca katıldığı bir TV programında Osmanlı devletini bir Türk İmparatorluğu olarak görmenin yanlış olacağını söyleyerek, Osmanlı'nın bir Balkan İmparatorluğu olduğu tespitine katılmamak mümkün değildir.

Kaynak: Yeni Mesaj


bozadi

#5
7 Temmuz 2017

Tabuların esiri değil gerçeklerin savunucusu olalım


Allah (c.c), Nisa Suresi 93. ayette buyuruyor ki; "Kim bir mü'mini kasten öldürürse cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır."




Allah (c.c), Nisa Suresi 93. ayette buyuruyor ki; "Kim bir mü'mini kasten öldürürse cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır."

Kur'an ayetleri kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlar içindir. Ayetin aksine fetva vermek, hüküm koymak; Allah'a muhalefet etmek, hükmünün karşısına koymak anlamına gelir. Bu duruşun İslam dinindeki yeri de her Müslüman'ın malumudur.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul un fethinden sonra örfi hukuku yazılı hale getirirken Kanunname-i Ali Osman da; "Evladımdan her kimseye saltanat müyesser ola, karındaşların nizamı-ı âlem için katletmek münasiptir, ekser ulema dahi tecviz etmiştir, anınla amil olalar." hükmünü koymuştur.

Fatih bu fetvayı verdikten sonra 3 yaşlarında olan kardeşi Hasan'ı öldürttü. Ayrıca hamile olan bazı rivayetlerde 2, bazı rivayetlerde 9 kardeşini de erkek çocuk dünyaya getirebilirler, diye boğdurttu.

Fatih'ten önce de taht için cinayetler işlenmiştir. I. Murat tahta çıktığında ilk önce kardeşleri İbrahim ve Halil'i öldürtmüş, daha sonra tahtta gözü olduğunu varsaydığı oğlu Savcı'yı öldürtmüştür.

Kosova savaşından sonra tahta çıkan I. Bayezid, Haçlı ordusunu takip eden kardeşi Yakup Bey'i otağa çağırıp, boğduracaktır.

II. Murat kardeşi Mustafa'yı tahtta hak iddia ettiği için astıracaktır.

Fatih kanunnamesi ile kardeş katlinin yasal hale gelmesi üzerine gelen Padişahlar daha rahat hareket edecektir.

II. Bayezid, kendine isyan eden Cem Sultan'ın tüm ailesini katledecektir.

Yavuz Sultan Selim, babası ll. Bayezid'i zorla tahttan yani darbeyle indirip, tahta oturduktan sonra, kardeşleri Ahmet, Korkut dahil 8 kardeşini ve bunların ailelerini de katledecektir.

Yavuz ayrıca İran seferi sırasında Anadolu'da 40 bin Müslüman Türk'ün katline neden olacak, yine Müslüman bir memleket üzerine sefer düzenleyerek, Müslüman kanının akmasına neden olacaktır.

Kanuni Sultan Süleyman tahta oturduğunda erkek kardeşi olmadığı için kardeş kanına girmeyecek ama daha sonra Hürrem Sultan'ın (Roksana) kışkırtmaları üzerine evlat katili olacak, Mustafa'yı boğacaktır.

II. Selim, daha tahtta oturmadan kendisine rakip olacak kardeşi Bayezid'i aynı zamanda Bayezid'in çocuklarının da katledilmesi emrini verecektir.

III. Murat tahta çıktığında 6 kardeşini katletti. Ayrıca Venedikli Bafo (Safiye Sultan), Polonyalı Mona, Macar Ninuşka, Rus Olga, Romen Meri hariç diğer cariyelerden doğan çocukları, doğumdan sonra anneleri ile birlikte öldürttü.

III. Murat'ın 130 cariyeden 112 çocuğu vardı. III. Murat öldüğünde hamile olan 10 cariyesi de hemen öldürülmüştür.

III. Mehmet ise tahta çıktığında 19 erkek kardeşini, 7 kız kardeşini ve 6 da yeğenini boğdurtmuş, Topkapı sarayından 33 tabut aynı anda çıkartılmıştır.

I. Ahmet kardeşkanı dökülmesinin önüne geçmek için Ekber ve Erşad sistemini getirmiştir. Şehzadeler sarayda şimşirlik yerde kafes hayatı yaşayacaklar, sırası gelen en yaşlı ve en akıllısı tahta oturacaktı.

Bu olaydan sonra bu sefer Saray'da entrikalar daha da artacak, kendi oğlunun tahta çıkmasını isteyen Valide sultanlar diğerlerini saf dışı bırakmak için her türlü yolu deneyecektir.

İlk başta Allah'ın ayetini yazdık Allah'ın ayetinin olduğu yerde hiç kimseye söz söylemek düşmez. Hüküm ortada, tarih kayıtlı. Onun için tabuların esiri değil gerçeklerin savunucusu olalım...


Kaynak: Mesaj Haber


bozadi

#6
10 Temmuz 2017

Yahudileri Filistin'e Osmanlı yerleştirdi


Gazeteci-Yazar Tahsin Aydın Yeni Mesaj gazetesindeki köşesinde bilinmeyen ve gizlenen yönleriyle "Filistin" gerçeğini kaleme aldı. İşte "Yahudileri Filistin'e Osmanlı yerleştirdi" yazısı...




İspanya'daki son İslam devleti olan Beni Ahmer Devleti yıkılınca burada yaşayan Müslüman ve Yahudiler, kilise mahkemesi olan Enginizasyon mahkemelerinde yargılanmıştır. Kilise mahkemeleri, Yahudileri sürgüne gönderme kararı çıkarırken, 3 milyon Müslüman'ın ise katledilmesine hükmetmiş ve Müslümanlar katledilmiştir.

1490'lı yıllarda gerçekleşen bu olaylar sırasında Osmanlı tahtında II. Beyazıd oturmaktadır. Osmanlı, İspanya'da yaşanan bu zulme karşı herhangi bir tepkide bulunmamıştır. Akdeniz'de bulunan bazı korsan Müslüman gemiciler, İspanyolların zulmünden kurtulan Müslümanları alıp Kuzey Afrika sahillerine taşırken, Yahudileri de, II. Beyazıd'ın izniyle Anadolu'ya getireceklerdir.

II. Beyazıd, Yahudileri Anadolu'ya yerleştirmedeki amacının, ülkenin daha da zenginleşmesi olarak hedefliyordu. Anadolu'ya getirilen 200 bin civarındaki Yahudi, başta İstanbul ve Edirne olmak üzere İzmir, Manisa, Bursa, Amasya gibi yerlere yerleştirilecekti.

Osmanlı'nın hüküm sürdüğü topraklara ve özellikle Anadolu'ya getirilen Yahudiler kısa sürede kendi içlerinde organize olarak ticarette güçlendiler ve Osmanlı'nın ticaretinde söz sahibi oldular. Çok zaman geçmeden de başlattıkları lobi faaliyetleriyle Osmanlı sarayında da etkin olmaya başladılar.

Yavuz Sultan Selim'in, Mısır seferinden sonra Memluklu Devleti'nin yıkılmasına en çok memnun olan o bölgedeki Yahudiler olacaktır. Memluklu Devleti'nin yıkılmasıyla Filistin coğrafyası da Osmanlı hâkimiyetine girecektir.

Memluklu baskısı altında yaşayan Yahudiler artık rahat bir nefes alacak ve Yavuz Sultan Selim'in bölge halkına gönderdiği Adaletnâme sonrası güçlenmeye başlayacaklardır.

Yine o yıllarda Yavuz, İstanbullu Yahudi Abraham Kastro'yu,  Mısırın sarraf başı olarak atayacak, Jozef Hamon ise sarayın Hekimbaşısı olacak her daim padişahın yanında bulunacaktır.

Yahudilere tam bir güveni olan Yavuz Selim para basma ve sarraflık gibi birçok mali işleri de Yahudilere bırakacaktır.

Yahudilere bu sahiplenme ve güven Yavuz Selim'in ardından tahta geçen Kanuni devrinde de devam edecektir.

Kanuni Sultan Süleyman'ın, İran seferleri sonucunda Tebriz ve Bağdat alınmış ve İran'ın baskısı altında olan Yahudiler rahat bir nefes almışlardır. Bu dönemde Kanuni, Yahudi Yasef Nassiy'i başdanışman olarak saraya alacak ve Filistin'de Tiberya gölü civarını Nassiy'e verecektir.

16. yüzyıldan itibaren Osmanlı yıkılana kadar ülkedeki ticaretin tamamı nerede ise Yahudilerin eline geçmiştir. İstanbul, Edirne, Selanik, Bursa, İskenderiye önemli ticaret merkezleri haline gelecek ve buralardaki ticaretin kontrolü tamamen Yahudilerin eline geçecektir.

Yahudiler, Osmanlı sayesinde kendilerini güvene almış, bir başka tabirle yok olmaktan kurtulmuş ve yine Osmanlı eliyle ticaretle zenginleşmişlerdir. Tabi bu güven ve zenginleşme sonrası lobi faaliyetlerini arttırmışlar, padişahların desteğini de alarak sistemli bir şekilde koloniler halinde Filistin'e yerleşmeye başlayacaklardır.

Nasıl yani, diyenler için 1864 yılında çıkartılan Vilayet Nizamnamesi ile daha önce Filistin'de Yahudilere toprak satışı yasağı kaldırılmış ve Yahudilerin bu yasa ile toprak satın almalarının önü açılmıştır. Bu kanun sonrası Filistin topraklarında Yahudi yerleşimci sayısı gün geçtikçe artmış ve bugün geldiğimiz noktanın adeta tohumları o gün atılmıştır.

Daha sonra (1883 yılında) Osmanlı bir toprak kanunu daha çıkardı...

(Devamı yarın)...


Kaynak: meltem haber


bozadi

#7
10 Temmuz 2017

Denize düşen Osmanlı, Yahudi bankerlere sarıldı


Tahsin Aydın




...(Dünden devam)

Evet, Osmanlı Devleti 1883 tarihinde yeni bir toprak kanunu çıkardı. Bu kanun ile daha önce çıkarılan toprak kanununa sınırlama getirilerek, Osmanlı Devleti'nin izni olmadan milliyetini değiştiren Yahudilere ve başka bir devletin vatandaşı olan Yahudilere toprak satılamaz, hükmü konuldu. 

Bu kanundan sonra Avrupa ve Amerikan vatandaşı olan Yahudiler, Filistin'de toprak satın alma haklarını kaybettiler. Fakat Osmanlı Yahudileri üzerinde böyle bir sınırlama yoktu.

Osmanlı Yahudileri toprak alımı konusunda yabancı uyruklu Yahudilere yardım ettiler. Görünürde senetler, Osmanlı vatandaşı olan Yahudiler adına düzenlenirken gerçekte, mülkiyet yabancı uyruklu Yahudilere ait oluyordu.

Bu şekilde kolonileştirme süreci devam etti. 1896'da Rothschild ve Baron Hirsch'in kurduğu Yahudi Kolonizasyon Birliği ve Siyon Aşıkları gibi kişi ve kuruluşların çalışmaları neticesinde Yahudilerin, Filistin'e göçü hızlandı.

1897 yılında Basel'de toplanan I. Siyonist kongresinde dünyadaki tüm Yahudilerin, Filistin'e getirilmesi ve Filistin topraklarında Yahudi devleti kurmak değil Yahudilere bir vatan oluşturma ile ilgili kararlar alınmış ve bu konuda Avusturyalı gazeteci Theodorl Herzl işin başına geçmiştir.

II. Abdülhamid ile iki defa bu konuda görüştüğü söylenen Herz, Osmanlı borçları karşılığında Filistin coğrafyasının kendilerine verilmesini isteğini ll. Abdülhamid ret etmiştir.

Ancak dönemin şartları II Abdülhamid'i, Yahudilerle antlaşmaya götürdü. 5 Şubat 1892'de II. Abdülhamid, Theodorl Herzl'i yeniden saraya çağırdı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun kapılarını Yahudilere açmaya hazır olduğunu söyledi. Ama bazı şartları vardı;

1- Gelecek olan Yahudiler, Osmanlı İmparatorluğuna gelmeden önce "Osmanlı uyruğunu" kabul edeceklerdi.

2-  Yahudi halkı nereye isterse oraya yerleşebilecekti fakat Filistin toprakları hariç.

Yahudiler bu şartları kabul ettikleri takdirde Yahudi bankerler, Osmanlı borçlarını yeniden yapılandıracaklar, bunun karşılığında ise madenlerin işletilme hakkına sahip olacaklardı. Mevcut madenler ve yeni maden ocakları Yahudiler tarafından işletilebilecekti.

II. Abdülhamid'e göre Yahudi bankerlere borçlu olmak, büyük güçlere borçlu olmaktan kat be kat daha iyiydi. Yahudiler herhangi bir devletin koruması altında olmadığından ya da bir devletleri olmadığından, Yahudi bankerlere borçlu olmak, Osmanlı Devleti açısından bir tehdit oluşturamazdı.

Herzl'den sonra Yahudilerin başına geçen Wolfson, 1907 tarihinde yeni bir teklifle İstanbul'a geldi. Teklifi; Kudüs hariç 50.000 Yahudi aile Filistin'e yerleştirilmesiydi. 

Buna ilaveten göç eden Yahudiler, Osmanlı vatandaşlığını kabul edecek ve askeri görevlerini yerine getireceklerdi. Yerleşimlerin nerelere yapılacağına ise hükümet karar verecekti. Bunun karşılığında ise Osmanlı Devleti'ne 2 milyon Pound yardımda bulunacaklardı.

Görüldüğü üzere II. Abdülhamid, Filistin'de Yahudilere toprak satmadı iddiası yalan ve asılsızdır. Abdülhamid yabancı uyruklu Yahudilere toprak satmayacak ama onların, Filistin bölgesine yerleşmesine müsaade ederken Osmanlı uyruklu Yahudilere toprak satışı yapılacaktır.

Özetle, Yahudilileri koruma altına alan, her türlü hak veren ve Filistin coğrafyasına yerleştiren Osmanlı Devleti'dir.

Tarihi biraz okursak bugün fedailiğine soyunduğumuz kişi ve anlayışların neler yaptıkları ortaya çıkacaktır.


Kaynak: Yeni Mesaj


bozadi

#8
22 Ağustos 2017

Rothschild ailesiyle Osmanlı Devleti'nin yakın ilişkileri


Furkan Talay




Öncelikle bize öğretilen Osmanlı Devleti ve padişahlarını maalesef yıllarca evliya statüsünde yad ettiğimizi üzülerek kabul etmek zorundayız. Fakat tarihin gerçek kaynakları gösterdi ki Orhan Gazi ve Osman Gazi dışındaki bütün padişahların annesi Yahudi, Hıristiyan. Hal böyle olunca biz de Osmanlı Devleti'nin ve yeni Osmanlıcıların dinsiz ilan ettiği Mustafa Kemal Atatürk'ün gerçek kimliklerini daha çok araştırıp milletimize anlatmaya çalışıyoruz.

Bundan yaklaşık 1 yıl önce 6 Eylül 2016 tarihinde yazdığım 'Rothschild Ailesi' başlıklı köşe yazımda dünya servetini tamamına yakının sahibi olduğunu ve İsrail Devleti'nin bu ailenin kurduğunu kaynaklarıyla anlatmıştım.

Araştırmalarım sonucunda İsrail Devleti'nin kuruluşunda da en büyük pay sahiplerinden birinin Osmanlı Devleti olduğuna ve bize cennet mekan diye anlatılan padişahların, Arz-ı Mev'ud hayaliyle dünya insanlığının kanını akıtıp ekonomisini elinde bulunduran Rothschild ailesiyle yakın ilişkilerine şahit oldum.

Sayfalarca, hatta bir kitap yer tutabilecek bu gerçeği köşe yazısı statüsünde en basit şekilde ve kaynaklarıyla birlikte anlatmaya çalışacağım. Kaynak isteyen okurlarımız bizlere ulaşırlarsa geniş kapsamlı olarak bilgilendirebiliriz.

İlk olarak Osmanlı Devleti'nin 1852 ve 1854 yılında Abdülmecid yönetimi zamanında Rothschild ailesinden borç almaya başlayarak ekonomik çöküşe başladığını bilmemiz gerekir. 8 Ağustos 1855 tarihinde ilk büyük ve uzun vadeli borç Rothschild'lerden alınmıştır. Alınan borçtan devlet hazinesine giren miktar 2.286.285 İngiliz lirasıydı. Yıllık %6 faizi olan borcun süresi 33 yıldı. (Donald C. Blaisdell, Osmanlı İmparatorluğunda Avrupa Mali Kontrolü, Çev. Hazım Atıf, İÜHFM, 7, 1932, s.37).

Osmanlı Devleti'nden yüklü miktarda alacaklı olan Rothschild'ler, Osmanlı Devleti'ne 15 Ekim 1856 tarihinde Osmanlı Bankası'nı kurup dış borçları ve kendilerine ait olan borçları ödeyip mali düzene sokmaları için teklif verdiler ve sonucunda İngiliz-Rothschild sermayeli Osmanlı Şahane Bankası kuruldu. (Andre Autheman Bank-ı Osman-i Şahane, Çev. Ali Berktay, İstanbul 2002, s.20).

10 Ekim 1875 tarihine gelindiğinde Osmanlı Devleti toplam 220 milyon sterlin borçlanmış fakat eline 116 sterlin geçmişti. Bu borçların büyük kısmı Rothschild'lerden, diğerleri Palmer ve ortaklarınca finanse edilmiştir. Bunun adı mali iflas demekti. Bu iflastan kısa süre sonra Padişah Abdülaziz 30 Mayıs 1876'da tahttan indirilmiş yaklaşık 1 ay sonra da gözetimde tutulduğu Feriye Sarayı'nda ölü bulunmuştur. 93 gün kadar saltanat süren yeni padişah 4. Murat, Rumluk ideallerine ve Fransa Maşrık-ı Azamı'na bağlı olarak Osmanlı Devleti'nde faaliyet gösteren, Mason Proods Locası'nın mensubuydu. (Paul Osmanlıcılık Ulusçu Akımlar ve Masonluk, Yapı Kredi Yayınları İstanbul 2000, s.34).

Sonrasında son padişaha deli damgası vurarak tahta gelen 2. Abdülhamid 1891 ve 1894 tarihlerinde 2 defa Rothschild'lerden borç almıştır. Sonrasında bizzat Abdülhamid'in Rothschild'lerle yaptığı borç mukavelesi sonucunda toplamı 280.622 sterlin olan borç 6 taksite bölünmüştür. 1894 yılında alınan borcun miktarı ise 329.249 sterlindir ve bu borç da 10 takside bölünmüştür. (BOA, Y.EE, No: 120/13, leff 8;2 Mart 1891'te Sultan 2. Abdulhamid tarafından yürürlüğe giren mukavelenamenin Fransızca metni ve tercümesi için ayrıca bkz. Y. EE No:73/10).

Osmanlı Devleti'yle Rothschild ailesinin gelişen ilişkileri sonucu, Padişah Abdülmecid, Sultan Abdulaziz ve Sultan 2. Abdülhamid tarafından Rothschild ailesine kendi dönemlerinde şeref nişanı verilmiştir. (BOA, DH. MKT, No:1471/65, 9 R 1305/25 Aralık 1887; Ben bassat, agm, s.59).

27 Temmuz Cuma 1888 tarihinde Baron Rothschild, 2. Abdülhamid'le görüşmüş ve padişah, Rothschild'e Anadolu Demiryollarının yapım işini üstlenmesini teklif etmiştir. Görüşmenin sonunda 2. Abdülhamid hususi olarak imal ettirdiği on bin sigarayı Rothschild'e hediye etmiştir. Abdülhamid daha sonra 4 Temmuz 1902 yılında ünlü Siyonist Theoder Herzl'le görüşmüştür. (BOA, Y. PRK. TKM, No: 12/38/30 Temmuz 1888. Druck age, s. 133, 137).

Osmanlı Devleti'nin, Yahudi Rothschild ailesiyle ilişkilerinin derecesi anlatmakla bitmez.

Aynı Rothschild ailesinin Atatürk zamanındaki baronu da hatıra kitabında 'Atatürk yüzünden planlarımızı 100 yıl ertelemek zorunda kaldık' ifadesini kullanmıştır.

Şimdi at gözlüklerinizi çıkarıp firasetli bir Müslüman olarak tarihinize bakın, cennet mekan olan Osmanlı padişahları mı? Yoksa "geldikleri gibi giderler" deyip onları vatanımızdan kovan Mustafa Kemal Atatürk mü?


Kaynak: Yeni Mesaj


bozadi

#9
23 Ağustos 2017

İsrail'in kuruluşunda Osmanlı Devleti'nin payı


Furkan Talay




1799 yılında Napolyon, Akka kuşatması sırasında, Filistin'deki Yahudilere, Suriye'nin işgalinden sonra, Kudüs ve civarında bir hükumet kurmayı vaad etmişti. Rothschild'ler de Filistin'de bir hayli zamandır devlet kurmak istiyordu. Fakat Filistin'de bir Yahudi devleti kurulması fikrini hayata geçiren ilk kişi Haham Zevi Hirsch Kalischer'dir. Kalischer, 1836 yılında Mayer von Rothschild'e Kudüs'ü satın almasını rica etmiştir. Bunun içinde Osmanlı Devleti'nde yaşayan Yahudilerle ilgili saraydan imtiyazlar almışlardır. (Arslan, agm, s.12).

Osmanlı Devleti 16 Haziran 1869 tarihinde "Ecanibe Toprak Satışı" isimli bir kanunu yürürlüğe sokmuştur. Bu kanun Rothschild ailesinin ekmeğine yağ sürmüştür. Kanuna göre yabancılar Hicaz bölgesi dışında kalan Osmanlı topraklarında mülk edinebileceklerdi. Rothschild ailesi bu kanun sayesinde Filistin'de yüz binlerce dönüm arazi satın almıştır. 1918 yılındaki raporlarda Filistin'in 650.000 dönüm toprağı Museviler'e aittir. Bu rakam da Yahudiler'in kısa sürede aldığı mesafenin ispatıdır. (Osmanlı Belgelerinde Filistin, BDAGMY, İstanbul 2009, s.258).

Abdülhamid 1880'li yıllarda toprak satışı ve bina yapımını yasaklasa da bu yasaklar yapılan icraatlarla uygulanmamıştır. Rothschild ailesinin Filistin'de kurduğu 150'ye yakın koloninin bazılarının ismi şöyledir:

Uyun el–Kara (Rishon le Zion), Ekron el–Betty (Mazkeret Batya/Bathiah), Bat Shelomo, Ca'une, Zübeyd ve diğerleri. (BOA, ŞD, No:2292/34, 7 Teşrin–i Sani 1316/20 Kasım 1990).

Burada dikkat edilmesi gereken 2 husus vardır, Abdülhamid'in yasağına rağmen dinlenilmemesi onun otoritesinin olmadığını gösterir fakat yine Abdülhamid'in Rothschild'lerle olan yakın ilişkisi ve bağına bakılırsa yasaklar sadece göstermeliktir.

Rothschild ailesi Filistin'deki icraatlarını devam ettirirken, 1854 yılında Kudüs'te Misgav la–Dakh isminde bir hastane, 1888 yılında Safed kazasında Rothschild Hastanesi isminde başka bir hastane yaptırmıştır. 1854 yılında ise Kudüs'te erkekler ve kızla için iki ayrı yerde Rothschild okulu açmıştır. (BOA, İ. MMS, No:110/4726, leff 9, 4 Mart 1306/16 Mart 1890).

Garip olan başka bir gerçek ise Osmanlı padişahlarının yakın ilişkilerine rağmen 1. Dünya Savaşında Rothschild ailesinden 5 kişinin İngiliz ordusuna katılarak Osmanlı ordusuna karşı savaşmasıdır.

Osmanlı Devleti'nin verdiği imtiyazlar ortadadır bunlara kimse itiraz edemez, bunlarla birlikte birçok kaynakta mevcut. Yıkılan Osmanlı İmparatorluğu'ndan bir devlet kuran Atatürk'ün Filistin konusundaki görüşlerini de iyi analiz etmek gerekir. 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyet–i Milliye gazetesine verdiği demeç O'nun bu konudaki hassasiyetinin göstergesidir:

"Ortadoğu'da bütün bir bölgede çıban başı olacak bir Yahudi devletinin kurulma aşamasında olduğunu sezinledikten sonra Filistin'e el sürülemez. Türkler bölgedeki yabancı işgali kabul edemez. Hz. Muhammed Efendimizin ve kutsal değerlerimizin hürmetine İslam'ın mukaddes topraklarının Yahudilerin ve Hıristiyanların nüfuzuna girmesine engel olacağız. Ordumuzun buna gücü yeter."

Atatürk'ün Filistin konusundaki görüşü ve Yahudi devletine karşı olduğu apaçık bir gerçektir. Zaten Cumhuriyet'i kurduktan sonra Mason localarını kapatması da bunun en büyük ispatıdır.

Ekonomisini ve saltanatını Yahudi ve Hıristiyanlara peşkeş çekmiş Osmanlı'yı öve öve bitiremeyenlerin neden Mustafa Kemal Atatürk'e iftira attıklarını kavrayıp, Cumhuriyet'e ve kurucumuza sahip çıkarsak bu oyunu bozarız. Allah milletimize tez zamanda gerçekleri görerek ayıkmayı nasip etsin.

Kaynak: Yeni Mesaj


bozadi

#10
23 Ağustos 2017

Kardeş kanında yüzen Osmanlı saltanatı


Mehmet Emin Koç




Osmanlı'nın, medeniyetimize ve İslam'a dönük en ağır tahrifatı, Kur'an ve Sünnet'in apaçık ve muhkem naslarını ortadan kaldırarak kardeş katlini pervasızca uygulaması ve siyaseten katli yasalaştırmasıdır, devlet geleneğine dönüştürmesidir.

Saltanat uğruna sürdürülen bu devlet geleneği, Muaviye ve oğlu Yezid'in batıl siyasetinin taklit edilmesi, Ortaçağ Hristiyan engizisyonuna İslam kisvesi giydirilmesidir.

Yüce Allah'ın bu husustaki hükmü nettir:

"Kim bir mümini taammüden öldürürse, onun cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır" (Nisa Suresi, 93).

"Kim, bir insanı, bir kişiyi katletmesine karşılık veya yeryüzünde çıkardığı bir fesada mukabil olmaksızın öldürürse; o sanki bütün insanları öldürmüştür" (Maide Suresi, 32).

Bu ayetlerin hükmü, mutlak, muhkem ve sarihtir; hiç kimseye yorum ve ictihad imkanı

tanımaz.

Hiç kimse de, Yüce Allah'ın "ebedi cehennemlik" diye tescilleyip lanetlediği bu cinayetlerin faillerine ve katillere, "cennetmekân" diyemez; derse, Allah'ı ve Kur'an'ın ahkamını inkâr etmiş olur. Küfrü boylar.

İslam hukukunda, adam öldürme yasağı, asla sakıt olmayan, işlenmesine hiçbir şekilde cevaz bulunmayan yasaklardandır (Âtıf bey, Mecelle Şerhi, s. 28, İstanbul 1327).

Mutlak yasaktır; zaruretler, bu hayatın ifnasını (sonlandırılmasını) mübah kılmaz (İbn Nüceym, el-Eşbah ve'n-Nezair, s. 95, Dımeşk, 1983).

Sırf tevehhüm üzerine hiçbir ferdin katli ve ifnası caiz değildir. Hele masum küçükler için böyle bir fetva asla verilemez (Ali Himmet Berki, İstanbul'un Fethinin 500. Yıldönümünde Sultan Mehmet ve Adalet hayatı, s. 146).

Bu bağlamda tüm ezberleri bozarak ve uydurulmuş tarihi adeta yeniden yazarak bütün bu gerçekleri Türk milletine yeniden anlatan, belleten ve istikamet üzere tutan Prof. Dr. Haydar Baş'a ne kadar teşekkür etsek azdır.

Fatih Sultan Mehmet, yukarıda zikrettiğimiz değişmez ilahi ahkamı ve insani gerçekleri, memedeki 2 yaşında kardeşi Ahmed'i ve amcası Orhan'ı katlederek sadece ortadan kaldırmakla kalmamış; yaptığı kanunnâme ile, Allah'ın ahkamını kendisinden sonra topyekun ortadan kaldıran bir küfür çığırı açmıştır...

"Ve her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı âlem içün katl etmek münasibdir... Anınla âmil olalar" hükmünü yasalaştırmıştır (A. Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, c. 1, s. 328).

İlahî ve hukuki hakikatlere rağmen Osmanlı tahtı, asırlar boyunca kardeş kanı üzerinde yüzdürülmüştür.

İşte nizam-ı âlem ve tahtı koruma uğruna evladını yahut yakınlarını katleden padişah ve katlettikleri kimseler:

I. Murad: Savcı (oğlu), İbrahim ve Halil

(kardeşleri).

I. Bayezid: Yakub (kardeşi).

II. Murad: Mustafa (amcası), Mustafa (kardeşi).

Fatih Sultan Mehmet: Ahmed (iki yaşında kardeşi), Orhan (amcası).

II. Bayezid: Oğuzhan (Yeğeni).

Yavuz Sultan Selim: II. Bayezid (babası), Korkut ve Ahmed (kardeşleri), Mehmed, Musa, Orhan, Emir, Osman, Mustafa, Osman ve Kasım (yeğenleri).

Kanunî Sultan Süleyman: Mustafa ve Bayezid (oğulları), Orhan, Mehmed, Osman, Abdullah, Mahmud, Murad (torunları), Murad (yeğeni), Cem (yeğeninin oğlu).

III. Murad: Abdullah, Cihangir, Mustafa, Osman ve Süleyman (kardeşleri).

III. Mehmed: Mahmud (oğlu), Mustafa, Osman, Bayezid, Selim, Cihangir, Abdullah, Abdurrahman, Hasan, Ahmed, Yakub, Alemşah, Yusuf, Hüseyin, Korkut, Ali, İshak, Ömer, Alaaddin, Davud (kardeşleri).

II. Osman: Mehmed (kardeşi).

IV. Murad: Bayezid, Süleyman, Kasım

(kardeşleri).

III. Osman: Mehmed (yeğeninin oğlu) (Bkz. Mehmet Akman, Osmanlı Hukukunda Kardeş Katli Meselesi, s. 23 vd., Doktora Tezi, Marmara Unv. Sosyal Bil. Ens., İstanbul, 1995; Dr. Ahmet Mumcu, Osmanlı'da Siyaseten Katl, s. 34 vd, Ankara Unv. Hukuk Fak. Yay., 1963).

Tarihçi Alderson, yukarıda saydıklarımıza ek olarak daha birçok kardeş katli vakalarını nakletmektedir (A. D. Alderson, The Structure of The Ottoman Dynasty, 1982, 2. Baskı).

Kardeş ve siyaseten katl olaylarının detayına baktığımızda; katledilenlerin birçoğunun yeni doğmuş sabî ve beşikteki masumlar oldukları, İslam hukukundaki bağy (isyan) suçuna çeşitli yorumlarla sokulabilecek sadece yedi vak'a olduğu görülecektir.

Hiç kimse, saltanat uğruna sergilenen böylesi bir seri vahşete ve mezalime sarık sararak yahut kırmızı fes takarak, İslam diye yutturamaz. Kardeş kanı üstünde yüzen saltanat tahtını, cennet tahtı diye yutturamaz.

Şeytanın hiçbir avukatı, böylesi bir vahşi saltanata İslam külahı giydirerek, Gazi M. Kemal Atatürk'ün ilan ettiği onurlu Cumhuriyetle ve kurduğu devletle Türk milletini karşı karşıya getiremez. Zira Prof. Dr. Baş ile artık oyunlar ve ezberler bozulmuştur.

Kaynak: Yeni Mesaj


bozadi

#11
17 Ağustos 2017

Osmanlı padişahlarının içki hayranlığı


Muharrem Bayraktar




Osmanlı padişahlarını yüceltme ve adeta kutsallık atfetme hastalığından maalesef halen kurtulabilmiş değiliz. Körü körüne bir Osmanlı hayranlığı, Saray'ın pislik dolu tarihini de görmemize mani oluyor.

Aşağıda belgelendireceğiz, Fatih'ten, Kanuni'ye, Yavuz'dan, Dördüncü Murat'a Saray, alkol tutkunu sultanların elinde idi.

İyi bilin ki, bugünün fesli tarihçilerinin aşk-u meşk ilan ettiği, şeriat devleti Osmanlı'yı yıkan amillerin başında içki gelir.

Bunu ben söylemiyorum.

Bunu Osmanlı halifesi olan Abdülmecit Efendi bizzat kendisi söylüyor!

Halife Abdülmecid Efendi, 1920'li senelerde kaleme aldığı risalesinde şöyle yazar:

"Osmanlı Devleti'nin çöküşüne sebep olan dertlerin başında, içki gelir. İçki, dinen de yasaklanmıştır ve haramdır. Halife çocuğu olan şehzadeler bunu asla unutamazlar ve unuttukları takdirde hem ilâhî emirlere karşı gelmiş, hem de millete ve Osmanlı Hanedanı'na verilmiş olan hilâfet ile saltanata ihanet etmiş olurlar. İçki içenlerin hilâfette ve saltanatta hiçbir hakları yoktur."

Halife Abdülmecit Efendi, "içki içen şehzadelerin Allah'a karşı geldiklerini, hilafete ve saltanata ihanet ettiklerini ve bunların saltanatta hiçbir hakları olamayacaklarını" ifade eder.

Ben söylemiyorum, Abdülmecit Efendi söylüyor!

Peki Abdülmecit Efendi'ye göre "içki içerek Allah'a karşı gelen, hilafet ve saltanata ihanet eden ve bu makamlarda aslında hiçbir hakları olmayan" padişahlar, sultanlar kimlerdir?

Abdülmecit bizzat kaleme aldığı bu risalede içki içen hanedan mensuplarını şöyle eleştiriyor:

"İkinci Bayezid, millete karşı vazifelerini yerine getirememesi ve içkiye olan düşkünlüğü yüzünden devletin geleceğini büyük bir felâket ile karşı karşıya bıraktı.  Felâketinin başlıca sebebi, içmesi idi.

Kanunî Sultan Süleyman gibi büyük bir padişahın yegâne hatası devleti, İkinci Selim gibi bir sefih bir serhoşa bırakması idi ki, yükselmenin sona ermesi işte böyle başlar.

İkinci Selim, Kıbrıs şarabı ile serhoş olan ve hiçbir işe yaramayan başını, eski sarayda hamam mermerlerine çarparak parçalamış ve bu suretle lâyık olduğu manevî cezayı görerek vücudunu dünyadan kaldırmıştı.

Dördüncü Murat, geleceğin en büyük hükümdarı olmaya namzet iken içtiği rakının kurbanı olmuştur.

Üçüncü Ahmet devletin en hassas zamanlarını Lâle Devri'ne çevirerek bütün milleti zevk ve sefahatle mest etti, günlerini, Sâdâbâd safâlarında içki ile geçirdi."

Yukarıdaki satırları Abdülmecit'in risalesinden kısaltarak aldım.

Peki ya diğer içkici padişahlar?

Soner Yalçın'ın aktardığına göre, Taib Ahmet Efendi'nin "Telhisü Mehasini'l-adab" kitabında bu konuda ilginç bilgiler var:

"Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan Bayezid-i Veli, komutanları ve vezirleriyle arada sırada iyşü nuş (içki álemi) ederlerdi. Hatta Bayezid-i Veli, Sadrazam Gedik Ahmed Paşa'yı işret (içki) sırasında katletmişti."

Fatih Sultan'ın içki alemi yaptığını öğrenip şaşırdık, şaşırmaya devam edelim:

"Yavuz Sultan Selim içki kadehine fazla iltifat etmezdi, ancak ara sıra içerdi. Heyhat, çabuk sarhoş olup şiir okurdu. Bir gün bir eğlence sırasında yine sarhoş oldu; ayağa kalktı; elindeki kadehi öne doğru uzattı ve üzümden ilk şarabı çıkardığı iddia edilen İran Şahı'nı hatırlatan bir şiir okudu.

Kanuni Sultan Süleyman'ın, ilk zamanlarında musiki dinlerken içki içmişliği vardı. Ancak daha sonra içkiyi yasakladı." (Soner Yalçın, 18 Kasım 2007, Hürriyet)

Yani Osmanlı'nın büyük padişahları Fatih, Yavuz ve Kanuni dahil çoğu içki sofralarının müdavimi idi.

Mustafa Kemal'in içkisinden girip annesinin namusundan çıkan ahlaksızlar, yakalandığı sirozun sebebi alkol olmamasına rağmen 80 yıldır O'na içki üzerinden iftira atanlar, hayran oldukları padişahların alkolikliklerini neden gizliyorlar?

Abdülmecit'e göre Allah'a isyan eden, halifelik makamına ihanet eden bu kişileri neden yazmıyorlar?

"Yazı namusu" bu mudur?

Kaynak: Yeni Mesaj


bozadi

#12
4 Ağustos 2017

Yeni Osmanlıcılık niçin empoze ediliyor?


İcmal Gençlik Derneği'nin düzenlediği geleneksel yaz kampında eğitimci Asude Havuzlu, son dönemde sürekli empoze edilmeye çalışılan Yeni Osmanlıcılık akımının dayandığı temeller hakkında çarpıcı bir konuşma yaptı




İcmal Gençlik Derneği tarafından Afyon'da düzenlenen geleneksel yaz kampındaki oturumda konuşan Asude Havuzlu, birbirinden çarpıcı konulara değindi. Yeni Osmanlıcılığın diriltilmeye çalışıldığını belirten Havuzlu, bu akımın dayandığı temellerin gerçek yüzünü deşifre etti. 

Sayın Asude Havuzlu'nun çarpıcı konuşmasını Yeni Mesaj okurlarının dikkatine sunuyoruz:

"Eskilerin bir sözü vardır, "Mazisi olmayanın âtisi de olmaz" derler. Yani geçmişini bilmeyenin geleceği de olmaz. Tarihimizi doğru bilmek ve geçmişte olan olaylardan ders çıkarmak, ibret almak geleceğe yönelik alınacak kararlarda, dostunu düşmanını, doğruyu yanlışı ayırt etmek çok önemlidir. Son dönemde halkımıza sürekli empoze edilmeye çalışılan Yeni Osmanlıcılık akımının dayandığı temelleri gelin birlikte tahlil edelim.

Burada vaktimiz sınırlı olduğu için bütün padişahların dönemlerine tek tek göz atamayacağız tabi ama birkaçından örnekler vererek ne demek istediğimizi açıklayalım.

Önce cennet mekan vasfıyla anılan Fatih Sultan Mehmet'le başlayalım. Ünlü Kanunnamesiyle kardeş katlini meşru kılan padişahtır kendisi. Şunu da belirtmeden geçmeyelim, Fatih'ten önce de taht kavgaları vardı. Ama kardeşlerinin gözlerine mil çektirmek veya Bizans'a rehin vermek gibi yöntemlerle rakiplerini geride bırakıyorlardı. Ancak Fatih, öldürmeyi meşru hale getirdi. Yeni Osmanlıcılar bu durumu savunmak için diyorlar ki, "öyle büyük insanlar ki bu padişahlar devlet için, millet için kendi kardeşlerinden, evlatlarından bile vazgeçiyorlar. Hangimiz böyle bir fedakarlık yapabiliriz? Hangimizde var böyle bir vatan sevgisi?"

Suçsuz insanları öldürenlerin ayetlerdeki yeri

"Kim bir insanı (suçsuz yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de suçsuz bir insanı ölümden kurtarırsa, sanki bütün insanları ölümden kurtarmış gibidir." (Maide, 5/32) "Kim bir mü'mini kasdi olarak öldürürse, o kimsenin cezası cehennemde (ebedi) kalmaktır." (Nisa, 4/93)

Allah kelamının üstüne söz söyleyecek halimiz yok. Şimdi bu ayetler varken bu kanunu haklı gösterebilir misiniz? Zira kardeş ve evlat katli öyle bir noktaya geliyor ki, kundaktaki bebekler, hatta hamile olan cariyelerin öldürülmesine kadar gidiyor; ola ki erkek bebek dünyaya getirirler diye. Örneğin 3. Mehmet tahta çıktığı gün 19 kardeşini boğdurtarak tarih sayfalarına kara bir leke bırakmıştır. Kanuni'nin, oğlu Şehzade Mustafa'yı öldürdüğü sahneler meşhur diziyi izlerken hepimizin kanını dondurdu ama birçoğumuzun bunu 500 sene sonra bir TV dizisinden öğrenmiş olmamız da trajikomik bir durumdu. Kanuni, Mustafa'nın oğlu Mehmet'i, Şehzade Beyazıt'ı ve 5 oğlunu da daha sonra boğdurtuyordu. Bu arada hanedan kanı kıymetli ve kutsal görüldüğünden boğarak öldürüyorlardı, kanları akıtılmıyordu.

'Fatih'in annesi Ortodoks bir Hıristiyan olarak ölmüştür'

Fatih tahta çıktıktan sonra memleketi Sırbistan'a geri dönmek isteyen annesi Maria Despina'yı, Sırbistan'ın Toblica ve Glubotçitsa bölgelerini, dedesi Curac Brankoviç'e verdiğini bildiren bir fermanla Sırbistan'a gönderir. Dedesi ölünce annesini Osmanlı Ülkesine geri getirir ve Selanik'teki Küçük Ayasofya Manastırı ile çevresindeki geniş araziyi bir fermanla annesine tahsis eder.

Aslı bugün Topkapı arşivinde bulunan bu fermanda Fatih şöyle buyurmaktadır: "Bu devrin Hıristiyan kadınlarının en yücelerinden olan anam Despina Hatun, Selanik'te Küçük Ayasofya adıyla bilinen manastırı şeriat kurallarına göre satın almış. Gerekli belgesi de varmış. Ben de uygun bulup bu fermanı verdim ki manastıra sahip olsun. Dilerse satsın, dilerse bağışlasın, hiç kimse engel olmasın, bozmasın, değiştirmesin, içindekilerden vergi alınmasın. Kimse tedirgin etmesin. Bu fermanı görenler gerçek olduğuna inansın."

Bizlerin Haseki Hüma Sultan olarak bildiğimiz Maria Despina ömrünün sonuna kadar bu manastırda rahibe hayatı yaşamış ve 1487 yılında Ortadoks bir Hıristiyan olarak ölmüştür.

Fatih'in, Kayser-i Rum unvanını birçok mektubunda kullanması, üzerinde kendi silueti olan bronz madalyon bastırması -madalyon denmiş çünkü o zamana kadar sikkelerde sadece Osmanlı tuğrası bulunuyor- kendini Rum Bizans hükümdarı olarak gördüğü şeklinde yorumlanıyor.

"Fatih'in mezarının bulunduğu Fatih Camii'nin ve türbenin inşa edildiği alanın çok önemli bir özelliği var: İstanbul'un kurucusu olduğuna ve şehre ismini verdiğine inanılan İmparator Konstantin de, 337'deki ölümünden sonra aynı yere defnedilmişti. İstanbul'da inşa edilmiş ilk Hıristiyan mabedi olan Havariler Kilisesi, bugün Fatih Camii'nin olduğu alanda bulunuyordu. Fetih sırasında kilise harap haldeydi. Fatih, kendi ismini taşıyacak olan caminin, kilisenin yerine inşa edilmesini, öldüğünde de camiin avlusuna defnedilmeyi istedi. Hükümdarın arzusunun sebebi hâlâ tartışılıyor ama en kuvvetli görüş, Fatih'in kendisini "Osmanlı hükümdarı" değil, "Roma İmparatoru" olarak görmesi ve "Yeni Roma" olan Bizans'ın kurucusu Konstantin ile aynı yerde yatma arzusu ve bir yerde de kendisinin "Roma'nın son imparatoru" olduğunu ilân etmekti." diyor tarihçi Murat Bardakçı.

'Sahte fetvayla Müslümanlar katledildi'

Gelelim Yeni Osmanlıcıların çok sevdiği diğer bir padişah Yavuz Sultan Selim'e... Babası Beyazıt döneminde 20 yıl Trabzon valiliği yapan Yavuz, doğu hakkında ciddi bilgi sahibi olmuş ve İslam ülkelerinin başına geçmeyi kafasına koymuştu. Tahta geçer geçmez de yüzünü doğuya çevirmiştir. Savaşacağı kişilerin de Müslüman olmasından dolayı tepki almamak için şeyhülislamı olan Müftü Nurettin El Hamza'ya 1512 yılında Kızılbaşlarla ilgili fetva verdirtmiştir.

Bu fetvada, Kızılbaşlar kâfir ve dinsiz olarak tanımlanmış, onları öldürmenin vacip ve farz olduğu, öldürenlerin gazi, bu yolda ölenlerin şehit olacağı söylenmiştir. Fetva'da ayrıca bu topluluğun durumu kâfirlerin halinden daha kötüdür. Bu topluluğun kestiği ve avladığı hayvanlar murdardır. İslam'ın Sultanının onlara ait kasabalardakileri bütün insanları öldürüp mallarını, miraslarını, evlatlarını alma hakkı vardır denilmekteydi.

Bilmem bu fetvalar size yakın tarihten ne hatırlatıyor. Suriye'de savaş ilk çıktığı zamanlarda oradaki Şii halk için benzer fetvalar verildiğini hepimiz hatırlıyoruz sanırım. İşte Çaldıran ve Ridaniye savaşları sonrası bu sefer Mısır'a yöneliyor Yavuz. O dönem Mısır'da aynen Anadolu'da katlettiği Kızılbaşlar gibi Türk soyundan olan Memluklular var ve himayelerinde Abbasi Halifesi bulunuyor.

Yavuz Mısır'ı işgal ediyor ve halifelik unvanını alıyor. Fakat Arap dünyası halifeliğin bir Türk hükümdara geçmesine sıcak bakmıyorlar. Yavuz da başta Ebu Suud olmak üzere 2000 kadar Arap ulemayı İstanbul'a davet ederek, onlara maaş, mal, arazi vererek Osmanlı topraklarına yerleşmelerini sağlıyor. Bundan sonra Osmanlı Sarayı'nda bu ulemanın etkisiyle Sünni bakış açısı baskın hale geliyor. Bunun yanında Türk'üm Türkmen'im diyen Kızılbaş denip aşağılanıyor. Çünkü Türk olmak Hacı Bektaşi Veli kültüründen gelmek ve Ehl-i Beyt'i sevmek anlamına geliyordu.

Kuyucu Mehmet Paşa Türkleri diri diri gömdü

Bu ekolü sonraki padişahlar da devam ettirdiler. Örneğin; 1. Ahmet dönemi paşalarından olan Hırvat asıllı Kuyucu Murat Paşa bu lakabını Anadolu'daki Türk halkı kuyulara doldurup diri diri gömdüğü ya da kafalarını kesip kuyulara attığı için almıştır. 158 bin insanı bu şekilde kuyulara gömdüğü rivayet edilmektedir.

1603 yılında çıkarılan bir kanunla Ehl-i Beyt ekolünden gelen Türk Tekkeleri kapatılır ve yasaklanır. Yerine Halidi Nakşi tekkeler kurulur. Türkler saraydan ve ordudan tasfiye edilir. Bir taraftan da sarayı ele geçiren Halidi Nakşi şeyhülislamlar verdikleri fetvalarla Osmanlı'nın geri kalmasına sebep olurlar. Batı'da Rönesans yaşanırken örneğin matbaa bize onlardan 240 yıl sonra gelir.

Nakşiler İngilizlerin lehine fetvalar veriyor

1826'da 2. Mahmut'un girişimi ile Yeniçeri ordusunun dağıtılması ve Vakayi Hayriye denilen olayın ardından başlayan iman yoklamaları ile beraber artık Tekkeler ve Dergahlar tamamen Nakşileşmiş hatta Kadiri Bektaşi kökenli olanların bazıları varlık gösterebilmek için Nakşi olduklarını söylemek zorunda kalmışlar ve zamanla dönüşmüşlerdir. Diğerleri kapatılmış, itiraz edenler ciddi işkenceler görmüş, öldürülmüşlerdir.

Kurtuluş Savaşı sürecine gelindiğinde bu Nakşi tekkelerin ve şeyhlerinin İngiliz himayesinin hayırlı olduğuna dair verdikleri fetvalar ve Kuvayi Milliye aleyhinde yaptıkları konuşmalar düşünüldüğünde Yeni Osmanlıcıların hiç sevmediği, dinsiz dedikleri Atatürk'ün 30 Kasım 1925'te Tekke ve Zaviyeleri kapatmasının ne kadar doğru bir karar olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Çünkü Atatürk aslında Ehl-i Beyt İslam'ına, Türk birliğine ve tam bağımsızlığa karşı olan tekkeleri kapatmış oldu.

'Atatürk, Türklere itibarını iade etmiştir'

Yine 29 Ekim 1933'te 10. Yıl Nutku'nda "Ne mutlu Türk'üm diyene" derken de aslında Anadolu'daki Türk halka taa Yavuz zamanından beri maruz kaldıkları muameleyle kaybettiği itibarını iade etmiştir. Türk'üm demekten korkmayın, gurur duyun demiştir. Çünkü onun için de Türklük Hacı Bektaşi Veli'nin temellerini attığı gibi bir üst kimliktir. Türk demek Müslüman olan ve bu topraklar üzerinde yaşayan Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arnavut, Boşnak vs. ne kadar halk varsa hepsini bir ve beraber yapmak anlamı taşıyordu.

'Bir de Abdülhamit'e bakalım'

Yeni Osmanlıcıların Atatürk'e dinsiz derken bir başka gerekçeleri de onun içki içmiş olmasıdır. Biz haşa içki içmek haram değildir demiyoruz. Ancak Yeni Osmanlıcıların sürekli anlattıkları, gençlere bir idol gibi sundukları Sultan Abdülhamit'e bir bakmak lazım.

Cumhuriyetten daha 22 sene önce Abdülhamit'in başmabeyincisi Sarıcazade Ragıp Paşa Tekirdağ'da ilk rakı fabrikasını üstelik de dönemin şeyhülislamının onayıyla kurmuştur. İlk bira fabrikası da Abdülhamit döneminde kurulmuştur. Ne tesadüftür ki ilk şampanya fabrikası da. Ama kendisi Rom içermiş çünkü "Kur'an'da şarap diyor, bu şekerden yapılıyor" diyerek, Rom içmenin günah olmadığını söylediğini kendi torunu ifade ediyor. Bu arada Abdülhamit'in aynı zamanda İslam halifesi olduğunu unutmayalım. Ayrıca 622 yıllık imparatorluk döneminde Osmanlı'nın en çok toprak kaybettiği padişahtır. Tahtta kaldığı sürede 1 milyon 592 bin kilometrekare toprak kaybetmiştir. Yani bugünkü Türkiye'nin iki katı kadar. Koca bir imparatorluğu ağır yenilgiye uğratan, askeri olarak hiçbir başarı gösteremeyen Abdülhamit kahraman, cennetmekan ama büyük mücadeleler ve başarılarla yepyeni bir devlet kuran Atatürk cehennemlik, dinsiz. Bu reva mıdır soruyorum sizlere...

Nü resim çizen Halife!

Gelelim son halife, dedemiz diye ifade edilen Abdülmecit'e. Kendisi ressamdı. Paris'te sergi bile açmıştı. Nü resimler çizer, çıplak model kullanırdı. Hatta haremdeki kadınları sarayın bahçesindeki havuzun etrafında çıplak olarak resmettiği 'Avluda Kadınlar' isimli tablosu, 2013'te açık arttırmayla 1 milyon 600 bin liraya satıldı. Kesinlikle yanlış anlaşılmasın sanata ve sanatçıya saygımız sonsuz. İsteyen istediği resmi çizebilir, ama İslam halifesi sıfatı taşıyan bir kişinin nü resimler yapmasının yorumunu sizlere bırakıyorum. Bu halife örneklerine bakılınca 3 Mart 1922'de Atatürk'ün hilafeti kaldırmasının ne kadar isabetli olduğu da sanırız ki açıktır.

Osmanlı'da halkın durumu

Ayrıca Osmanlı Osmanlı diyenler saraydaki ihtişama vurulanlar acaba biliyorlar mı? 1923'te Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne kalan miras neydi? Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu. Toplam 4 bin 894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, 23 lise vardı. Türkiye'nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, Darülfünun. O da bilimsellikten çok uzaktı.

Hani Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik diyorlar ya, hani Atalarımızın mezar taşlarını okuyalım diye Osmanlıcayı ders olarak koydular ya okullara. Görüyoruz ki Harf Devriminden önce de herkes Osmanlıcayı sular seller gibi okumuyordu. Ülke nüfusu 13 milyon civarıydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu. Traktör sayısı sıfırdı, karasaban vardı. Doğan her iki bebekten biri ölüyordu. Memlekette sadece 337 doktor vardı. Sadece 60 eczacı vardı ve sadece 8'i Türk'tü. Diş hekimi sıfırdı. Ortalama ömür 40 yıldı. Yani sizin anlayacağınız Osmanlı'da halkın yaşadığı hayat hiç de parlak değildi. Filmlerde izleyip hayran olduğumuz saraydaki o ihtişamlı hayattan eser yoktu. Halk ağır vergiler altında eziliyordu. Ticareti genelde gayrimüslimler yapardı ve zenginlerdi.

'Atatürk derin İslami bilgiye sahipti'

Bütün bunları gözden geçirdiğimizde Atatürk'ün böyle bir haldeki halktan ve çökmüş bir imparatorluğun küllerinden nasıl yeniden bir cumhuriyet doğurduğuna, sanayileşme kalkınma, eğitim, sağlık, tarım gibi bir sürü alanda ülkeyi nereden nereye getirdiğine hayret etmemek, hayran olmamak imkansızken nasıl olup da ona böyle düşmanca davranılabildiğini anlamak mümkün değil. Hafızı Kelam olan, camide saatlerce Cuma hutbesi verebilecek kadar İslami bilgiye sahip bir insana dinsiz damgası vurup ona cehennemlik demek bu vatana ihanettir.

'Geçmişi doğrularıyla yanlışlarıyla değerlendirmek lazım'

Yanlış anlaşılmasın Osmanlıyı reddetmek ya da kötülemek değil asla amacımız. Osmanlının mimaride, sanatta, askeri alanda müthiş eserleri var ve hepsiyle de gurur duyuyoruz. Ancak bizim tarih bilincinden anladığımız geçmişimizi doğrularıyla yanlışlarıyla, hatalarıyla sevaplarıyla beraber değerlendirip dersler çıkarmak, geçmişte yapılan hataları tekrarlamamak, doğru ve güzel şeyleri de alıp geliştirerek sürdürmektir.

Örneğin tarihte ilk üstün zekalılar okuludur Enderun. Birçok ülkede örnek alınmıştır. Bizim şu an üstün zekalılar eğitimine dair yaptığımız pek bir şey yok mesela.

Ancak devşirme yöntemiyle öğrenci alması, Türk öğrenci alınmaması oradan yetişen paşaların ilerleyen zamanlarda saray entrikaları içinde yer alıp Osmanlı'nın sonunu hazırlamaları ile sonuçlanmıştır. Bizler tabi ki Osmanlı'nın devamı niteliğinde, aynı topraklarda hüküm süren bir devletiz. Dolayısıyla onların torunlarıyız. O yüzden de Osmanlı'yı çöküşe sürükleyen tehlikelerin birçoğu bizim için de geçerli. Onun için dikkatli olmalıyız.

Örneğin Osman Gazi ve Orhan Gazi dışında hiçbir padişahın annesi Türk değildi. Hepsi farklı ülkelerden gelmiş cariyelerdi. Padişahların hareminde Türk kadın neredeyse yoktu. Bu da Osmanlı'nın sonunu hazırlayan faktörlerin başında geliyordu. Türk ve Müslüman'ın örf adet ve değerlerini bilmeyen bir anne ve devşirme lalalarla büyüyen padişahların İslami ölçülerle yetişmesini beklemek herhalde onlara haksızlık olur.

'Osmanlı devri kapanmıştır'

Daha pek çok şey söylenebilir ama tarih bilgisi ve bilinci her vatandaşta olması gerekir ki bize her anlatılana inanmayalım. Bizi yanlış yönlendirmek isteyen herkese inanıp kanmayalım. İç ve dış kaynaklı oyunlara gelmeyelim. Bir programda Mehter marşı duyduğumuzda hepimiz duygulanıyoruz, içimiz coşuyor ama bu, Osmanlı'yı yeniden diriltmemiz gerektiği anlamına gelmez. Osmanlı devri kapanmıştır.

Onun içinden kahramanlar çıkarmaya çalışmak beyhude bir çabadır. Buna ihtiyacımız da yok. Türkiye Cumhuriyeti devletinin zaten Mustafa Kemal Atatürk gibi bir kahramanı var. Bizim sadece onu doğru tanımaya ve anlamaya ihtiyacımız var. Bugün bizler toplumda bu bilince sahip nadir insanlarız. Bu bilinci kazanmamızı sağlayan, bizi gerçek Atatürk'le buluşturan, doğru bakış açısını bize kazandıran Hoca Atatürk Prof. Dr. Haydar Baş'a bu vesileyle şükranlarımızı sunuyoruz. Bugüne kadar kafamızı karıştıran, ikileme düşmemize sebep olan her noktayı netleştirip, taşları yerine oturttuğu, geleceğe güvenle bakmamızı sağladığı için ona minnettarız.

'Son söz Atatürk'ten olsun'

Son söz yine Atatürk'ten olsun. 1927'de Ankara'da yaptığı bir konuşmasında:

"Efendiler! Biz tekke ve zaviyeleri din düşmanı olduğumuz için değil, bilakis bu gibi yapılar din ve devlet düşmanı oldukları, Selçuklu ve Osmanlı'yı bu yüzden batırdığı için yasakladık. Çok değil yüz yıla kalmadan eğer bu sözlerime dikkat etmezseniz göreceksiniz ki bazı kişiler bazı cemaatlerle bir araya gelerek bizlerin din düşmanı olduğunu öne sürecek, sizlerin oyunu alarak başa geçecek, ama sıra devleti bölüşmeye geldiğinde birbirlerine düşeceklerdir. Ayrıca unutmayın ki o gün geldiğinde her bir taraf diğerini dinsizlikle ve vatan hainliği ile suçlamaktan geri kalmayacaktır."

Atatürk bu konuşmayı yapalı tam 90 yıl oldu. Teşekkürler..."

Kaynak: Yeni Mesaj


bozadi

#13
Bunları söyleyen Alevi ve/veya Solcu bir grup olsa, hemen buna karşı linç koşulları oluşturulmaya çalışılır Osmanlı "aşığı/fedaisi" birileri tarafından. Ama bunları söyleyen Sünni, muhafazakar, Türk-İslamcı bir grup. Bu dürüstlüğü, özeleştiriyi, özgüveni, yanlıştan dönme ve döndürme gayretini sergilemiş olmalarından dolayı ne kadar takdir edilseler az. Kanserli dokulara bu neşteri ancak gerçekten sağlam bir akıl ve yürek vurabilir.

bozadi

#14
28 Ağustos 2017

Osmanlı Arşivi'nden çıktı: 2. Abdülhamid, Museviler'in Filistin'den toprak alımına izin vermiş


Tarihçi Doç. Dr.Sezai Balcı ile Prof.Dr. Mustafa Balcıoğlu ikilisi tarafından Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki belgelerin gün yüzüne çıkartılmasıyla hazırlanan "Rothschildler ve Osmanlı İmparatorluğu" başlıklı çalışmada, Yahudi kökenli Rothschild Ailesi'nin Osmanlı padişahları ile olan gizli ilişkilerine ışık tutuluyor. 2. Abdülhamid zamanında Rothschildler'in, Filistin'de koloniler kurdukları, Abdülhamid'in Filistin'de yaşayan yerli ve yabancı Museviler'in toprak satın almalarına izin verdiği gün yüzüne çıkartılıyor..




Gizli örgüt İlluminati'nin 13 üyesinden biri olduğu öne sürülen Rothschild Ailesi'nin Osmanlı Padişahları ile para ilişkileri gün yüzüne çıkartıldı. Tarihçi Doç. Dr.Sezai Balcı ile Prof.Dr. Mustafa Balcıoğlu ikilisi tarafından Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki belgelerin gün yüzüne çıkartılmasıyla hazırlanan "Rothschildler ve Osmanlı İmparatorluğu" başlıklı çalışmada, Yahudi kökenli Rothschild Ailesi'nin Osmanlı padişahları ile olan gizli ilişkilerine ışık tutuluyor.

Türk ordusunu finanse etmişler

Milliyet gazetesinden Mert İnan'ın haberine göre Rothschild Ailesi ile Osmanlı Devleti arasındaki ilk temas, 2. Mahmut döneminde başlamış. Bu ilişki 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan itibaren kesintisiz devam ediyor. Osmanlı, Temmuz 1853'te 40 bin tüfek, 2 bin şişhane, 10 milyon fişek, 50 milyon kapsül satın alırken, bu silahlar için Rothschildler'e 10 milyon 514 bin 976 kuruşluk ödeme yapıldığı Maliye Nezareti'nin orijinal nüshalarında yer alıyor. Kitapta; Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Tuna kalelerindeki Türk ordusuna gerekli olan finansmanın Avusturyalı Stametz-Şirketi üzerinden, Rothschild Ailesi tarafından üstlenildiği, Rothschildler'in temsilcisi Nathaniel de Rothschild'in, 1834'te Yunanistan'ın Osmanlı Devleti'ne ödeyeceği tazminatı teslim etmek için İstanbul'a gelip Sultan II. Mahmut'la görüştüğü, Rothschild Ailesi'nden borç alınması için yapılan girişimlere Prens Metternich'in destek sağladığı da belgelerle ortaya konuluyor.

Padişah yüzde 4 faizle borç almış

Dikkat çeken bölümlerden birini ise 2. Abdülhamid'in Rothschild Ailesi'nden iki kez borç aldığına dair belgeler oluşturuyor. 1891'de alınan 6 milyon 316 bin 920 sterlin tutarındaki borcun faizi belgelerde yüzde 4 olarak belirtiliyor. Söz konusu geri ödeme süresinin 60 yıl olarak tanzim edildiği arşivlere yansımış. 2. Abdülhamid tarafından 1894'te alınan ikinci borç tutarı ise 8 milyon 212 bin 340 sterlin. 61 yıl vadeli alınan borcun 15 Ekim 1955'e kadar geçerli olduğu, her yıl 329 bin 249 sterlin tutarındaki meblağın İngiltere Bankası'na ödeneceği belgelerde yer alıyor.


 

Osmanlı'dan devrolan borçları Türkiye Cumhuriyeti ödemiş

Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyeti'ne intikal eden Rothschild borçları, Lozan Antlaşması gereğince Rothschild Ailesi'ne geri ödeniyor. Rothschild üyeleriyle görüşen Osmanlı hükümdarları 2. Mahmut, Abdülmecid ve 2. Abdülhamid aile üyelerine birçok defa nişan takdim ediyor. Ayrıca, 2. Abdülhamid zamanında Rothschildler'in, Filistin'de koloniler kurdukları, Abdülhamid'in Filistin'de yaşayan yerli ve yabancı Museviler'in toprak satın almalarına izin verdiği gün yüzüne çıkartılıyor.

10 bin sigara hediyesi

2. Abdülhamid'in 1888'de, Baron Rothschild ile görüşmesi o dönem Beyoğlu'nda çıkan Moniteur Européen gazetesi tarafından tespit edilirken, gazetenin, 30 Temmuz 1888 tarihli haberine kitapta yer veriliyor.

2. Abdülhamid, Rothschild ile 27 Temmuz 1888 Cuma günü öğleden sonra gerçekleşen görüşmede kendisinden Anadolu Demiryolları'nın yapım işinin üstlenmesi teklif ederken, Rothschildler'e hususi olarak yaptırdığı 10 bin sigarayı hediye ediyor. Bu görüşmenin detayları o dönemki Moniteur Européen Gazetesi tarafından şöyle aktarılıyor:

"Bilhassa imal ettirilmiş sigara..."

"Baron Rothschild ile kerimesi dün Talya vapuruyla Dersaadet'i terk eylemişlerdir. Talya Vapuru Pire'ye uğrayıp sonra Ancona ve Marsilya'ya gidecektir. Baron Rothschild'in geçen Cuma selamlığından sonra [27 Temmuz 1888] Yıldız Sarayı Hümâyûnu'nda gördüğü iltifat Hazret Cihanbânî ve huzûr Hümâyûn'a kabulden fevkalgaye mahzûz olduğu temin ediliyor. Zât Hazret Padişahî Baron ile bir saat kadar müddet mülakat ederek envai ulunmuştur ve Anadolu şimendiferlerinin Baron tarafından teşkil edilecek bir heyetsarrafiye tarafından inşa arzusunu dermiyân buyurmuşlardır. Bu arzu Cihanbanî Mösyö Rothschild'ce büyük mahzûziyeti celbetmiş olup mumaileyh tedkik keyfiyet edeceğini vaad eylemiştir. Baron'un mazhar olduğu envai iltifatlardan başka avdeti esnasında ZâtHazret Padişahî kendisine bilhassa imâl ettirilmiş on bin aded sigara hediye buyurmuşlardır."

Kaynak: CNN Türk