Haberler:

Yeni celse yayınlandı! 25 Temmuz 2026🎉

Ana Menü

DNA VE HİSTONLAR

Başlatan Tgur, 22 Ağustos 2009, 20:24:37

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tgur

Aşağıdaki alıntı ile ilgili ,daha doğrusu histonlarla alakalı bir şeyler söyleyeceğim,
---------------------------------------------------------------------------------------------------


"Adenin, guanin, sitozin ve timin moleküllerinin oluşturduğu, sarmal ip merdiven biçimli yapı DNA\'dır. Adenin, guanin, sitozin ve timin maddecikleri kısaca A, G, C ve T harfleri ile gösterilirler. A, G, C ve T maddeciklerinin birbirine bağlanmasından, uzun sarmal ip merdiven biçimli DNA oluşur. İnsan DNA\'sında A, G, C, ve T harflerinden yani maddeciklerden 3 milyar tane var. İnsandan insana bu 3 milyar harften ancak 3 milyon tanesi farklıdır, bu 3 milyon molekül farklı şekillerde dizilmiştir. DNA\'yı oluşturan bu 3 milyar A, G, C ve T harfleri ile simgelenen moleküller dizilişlerine göre değişik bölgeler oluştururlar. Oluşan bu bölgelerin bazılarıda genlerdir. İnsan da dahil bütün canlıların sahip oldukları vücut özelliklerini belirleyen genleridir. Canlıların sahip olduğu gen sayıları farklıdır. Gen sayıları farklı olduğu gibi genlerin içinde bulunduğu DNA \'yı oluşturan A, G , C ve T harfleri ile simgelenen moleküllerin sayısı da farklıdır. Bakterilerin molekül sayıları daha azdır. Küçük bir bakteri yaklaşık 600 bin molekülle, yaşamını var edecek kadar gerekli genleri oluşturabilmektedir. Bütün canlılarda her bir gen bir protein sentezler.

Gen içerisinde yer alan harflerden üç tanesi bir amino asidi kodlar. Böylece 50, 100 ve daha çok sayıda amino asit ip üzerinde dizilen boncuklar gibi sıralanarak proteinlere dönüşürler. Küçük bir bakterinin moleküllerinin sayısı çeşitli nedenlerle artar. Bu fazlalık moleküller başlangıçta genlerin içinde yer alsalarda amino asit kodlamazlar. Amino asit kodlamayan molleküllerin sayısı çok fazla arttığında, artan bu moleküller, genlerin işlevli maddeciklerine dönüşürler. Genlerin içinde bulunan bazı harfler önceleri amino asit kodlarken, artık amino asit kodlamaz duruma gelirler. Yeni katılan harflerin hepsi amino asit kodlamasına katılmayabilirler. Farklı şekillerde ortaya çıkabilen, canlıların genleri içinde bulunan amino asit kodlamasına katılmayan bu harf bölgelerine intron bölgeler denir. Bakterilerin ortaya çıkışı yaklaşık 3 buçuk milyar yıl önce gerçekleşti. Bakteriler bölünerek çoğalırlar. Oğul bakterilerden bazılarının genleri değişir ve gelişmiş tek hücreli bir canlı türü ortaya çıkar. Bir canlı türünün içinden bazı bireylerin genleri değişir. Değişen genlerin yaptığı proteinlerde değişir. Proteinleri değişen bu canlı grubunun vücutları da değişir ve daha gelişkin yeni bir canlı türü oluşmuş olur. Böylece genleri değişen bir grup çok hücreli, değişerek solucanı meydana getirir. Sonra balıklar ortaya çıkar ve en son sıra memelilere gelir ve maymunlarla insan bu evrim serüveninin şimdilik son noktasıdır. Tek hücreli canlıların DNA\'ları tek bir parçadan oluşur. Kimi gelişmiş tek hücreli canlılarla, çok hücreli canlıların DNA\'ları birden çok parçalıdır. Bu parçalar hücre bölünürken bir araya gelerek katlanır. Bir kelebekten insana kadar bütün canlıların DNA\'ları, kromozomlar şeklinde katlanır.

Kromozomlar katlanırken, bir protein çeşidi olan histon proteinleri tarafından adeta paketlenirler. Nerdeyse bütün genlerin içinde amino asit kodlamayan harf bölgeleri bulunurken, kromozom katlanmasında görev alan histon proteinlerini yapan genler farklıdır. Bu proteinleri yapan genlerin içinde görev yapmayan yani amino asit kodlamayan harfler bulunmaz."



Özellikle son paragraftaki "histon proteinleri tarafından paketlenen kromozomlar" ve "genlerin içinde amino asit kodlamayan harf bölgeleri" dikkatimi çekti,
Yani bir hücredeki DNA faaliyetleri işlevini amino asit proteinlerini oluşturarak yürütür,
Bu husus maddesel orandaki bildik işlevler yanında ,elektro manyetizm dediğimiz ortamın yaratılarak dünya bilim insanlarının henüz karar verip kabul edemediği ancak bizlerin biraz anlaşılır bulduğumuz enerjisel döngü ve bilgilerin aktarılması konularında faaliyetleri  kapsamaktadır.
Mesela, aralarında belirli bir mesafe olan olan iki ayrı hücre DNA sı birbirini tanımaktadır,
Genetik çalışmalarda bu, tesbit edilen bir husus.

Konuyu fazla dağıtmadan ,
Acaba KH tarafından kopartılan DNA şeklinde anlatılan, o bulup bağlamaya veya döngü gelip yanaştığında ruhsal yükseliş yoluyla alınabilinecek ve etkinleştirilebilecek DNA bölümü  yukarıda anlatılan "Genlerin içindeki amino asit kodlamayan harf bölgeleri" olmasın..



Tgur

#1
HÜCREDEKİ İNTRON BÖLÜMLER,


Protein ve enzimler üretilirken , DNA üzerindeki genini harf dizilimi örnek alınarak onun benzeri bir RNA kopya dizilimi çıkarılır. Kopyalanan bu RNA' lar (mRNA -haberci RNA) yapılıken, genin harf dizilimi baştan sonra tümüyle okunmaz. Bir kısım dizilim okunup kopyası çıkarıldıktan sonra , uzun bir bölüm okunmadan atlanıp başka bir bölüme geçilir ve ordan devam edilir. Genin üzerindeki okunmadan atlanan bu bölüme intron adı verilir. Bu yüzden intronlar, mRNA ve protein kodlamasına katılmazlar. Genlerin kodlamaya katılmayan bu bölümü, toplam insan genomunun %98.8 lik bir kısmını oluşturuyor. Kodlamaya katılanlara exon adı verilir ve insan genomunun sadece %1.2 sini oluştururlar.

Gelişim Daha önceleri bu kısımların , DNA 'nın hiçbir işe yaramayan kısımları olarak düşünülüyordu (junk) .Fakat son birkaç yılın bulgularına göre bu bölümlerinde kodlandığı anlaşıldı. Protein yapımına katımayan intron (ve DNA nın genler dışında kalan bölümleri) hücre ve canlı yaşamında çok büyük görev ve fonksiyonlar üstleniyor. Bu bölümler binbir çeşit farklı RNA kodluyor. Yeni yeni bulunmaya başlayan bu RNA lar , doğrudan protein kodlamasalarda;

Hangi protein nerede, nasıl , ne kadar ve ne zaman kodlanacağını
Ne zaman durdurulup ne zaman başlanacağını
Hangi genin hangi genle ya da hangi proteinin hangi proteinle birleştirileceğini
Hangi hücre ve dokunun hangi organda ne kadar ve nezaman yapılacağını
Büyüme ve gelişmenin nerede nasıl düzenleneceğini
Kök hücrelerin nerede hangi hücre, doku ve organlara dönüşeceğini
Hangi genin hangi koşullarda susturulup çalıştırılmayacapını ya da daha önce sessiz kalıp fonksiyon göstermeyen hangi genin hangi koşullarda yeniden çalışmaya başlatılacağını
Bir gen okunurken hangi bölümün okunup hangi bölümün okunmayacağını, nezaman,nereden nereye atlanacağını
Hücrelerin hangi koşullarda çoğaltılıp ya da öldürüleceğini,
Ne zaman kanser geliştirileceğini
Hücre çoğalma ve bölünmesini
Kromozomların yapısını,
Kısaca canlının biyolojik yaşamının neredeyse tümünü , nasıl düzenleneceğini baştan sona sağlıyor.


Sonuç Bu durum bizden daha az kompleks canlılarda neden daha fazla ya da eşit sayıda genimizin bulunduğunu da açıklıyor. (insanda 20-25 bin gen, solucanda 19 bin, farede 20-25 bin) . Protein kodlamayan (intron) , protein kodlayan (ekson) dan ne kadar fazlaysa , canlı o kadar kompleksleşiyor. Öyle görünüyorki , neyin nasıl olacağını genler değil, işe yaramaz (junk) kısımlar diye bilinen intronların ürettiği RNA lar belirliyor.


Kaynak: Dr.Kenan Ateş - University College London / Moleküler ve hücre biyolojisi

------------------------------------------------------------------
Bu bilim adamımız görüldüğü gibi birçok adım öne geçmiş ve lineer trenden görebildiği manzarayı epeyi genişletmiş,yorumunun en son cümlesi bir sonuç aktarsa da biz konunun daha geniş pespektiften görünüşünün farkındayız.

İntron bölgeler mekanizması kasten devreden çıkartılmış ,
adeta bu kalıpların devreye girmesini zorlaştıracak bir perdelenme uygulanmış,ancak bilgilenen insanın bu perdeleri kaldıracak ve % 98 işlevden uzaklaştırılmış bölümünü kısım kısım yahut hız ile işlev yapacak hale getirecek kabiliyeti olduğunu bilmekteyiz, işte "bilgi korur" konusu bir başka anlatım ile bu şekilde yerini bulmakadır..

Tgur

#2
EVRENSEL MORFOGENETİK ALANLAR ÜZERİNE BİR ALINTI:

MORFOGENETİK ALANLAR

Morfogenetik alanlar teorisi, insan şuurunun nasıl bir paylaşım alanında olduğunu tanımlamak için kullanılabilir. Dolayısıyla morfogenetik alanlar, şu anda belli bir noktada bulunan insanlığın zamanla şuurlarında çarpıcı bir kolektif değişim yaşayacak oluşlarında önemli bir role sahiptir. Bu kolektif değişim, değişim için gereken minimum kütleye (kritik kütleye) erişildiğinde gerçekleşecektir, ya da başka bir deyişle dünya üzerinde ruhsal olarak uyanmış belli bir sayıda varlığa erişildiğinde bu gerçekleşecektir.

Morfogenetik Alanlar ve Rupert Sheldrake
Bitki fizyolojisi eğitimi alan Rupert Sheldrake, bitkilerin ve tüm canlıların mevcut şekillerini nasıl aldıklarıyla ilgilenmiştir. Basit bir hücreyken bölünüp iki özdeş kopyaya dönüştükten sonra bunların değişme uğramasına, bazı hücrelerin kendine özgü özelliklere sahip olmasına; örneğin bazılarının yaprağa dönüşürken bazılarınınsa bitkinin gövdesini oluşturmasına neyin neden olduğunu, bunun tam tersinin mümkün olamayışının nedenini, yani yaprakların yeniden gövdeye dönüşemeyişlerini neyin sağladığını merak etmiştir.

1960'ların ikinci yarısında ve 1970'lerde devam ettirdiği araştırması sırasında bu gelişmeleri neyin yönlendirdiği belirgin değildi. 1920'lerde, embriyoların yeniden oluşması ve söğüt filizlerinden tamamen yeni ağaçların oluşturulabilme kapasitesinin bu alanların ya da ortamda bulunan bir tür hafızanın varlığına işaret ettiği düşünülüyordu. Daha sonra DNA'nın keşfedilmesiyle buna bir açıklama getiriliyor gibi göründü ama DNA'nın bir organizmayla büyük oranda özdeş olduğu ortaya çıktı, dolayısıyla kendi kendine formu açıklayamayacaktı. DNA, hücrenin bir organizma olduğunu ama insanın bir parçası olan "düşünce" olmadığını ortaya koyuyordu. O dönemde, formların gelişiminden DNA'da kodlanmış mekanizmaların sorumlu olduğu düşünülüyordu, ama sistemin mutlak doğası gizemini koruyordu.

Sheldrake, bu problemi açıklayabilmek için tamamen yeni bir teori geliştirdi, bu teori bir nesnenin "temel modelinin" şifrelerinin kodlandığı evrensel bir alan üzerine temelleniyordu. Sheldrake'in görüşüne göre, bir formun varlığı o formun başka bir yerde de ortaya çıkması için yeterliydi. Sheldrake 1973'te buna "morfonegenik alan" adını verdi ve bu görüşe göre doğa bir yasalar bütünü değil, alışkanlıklar bütünü olabilirdi.



Bu düşünceye göre doğada bir tür hafıza vardır. Herşey, bir kolektif hafızaya sahiptir. Örneğin şu an New York'taki bir sincapı ele alalım. Bu sincap kendinden önce yaşamış bütün sincaplardan etkilenmektedir. Bu etkinin zamanda hareket edişi ve sincap hafızasının hem formunun, hem de içgüdülerinin iletilişi, morfik rezonans sayesinde gerçekleşiyor. Bu, doğada varolan bir kollektif hafıza teorisidir. Hafızanın ifade edildiği vasıtaya "morfik alanlar" adı verilir, bunlar her organizmanın içinde ve dışında bulunurlar. Hafızayla ilgili fonksiyonlar "morfik rezonansa" bağlıdır.

Temel olarak, morfik alanlar alışkanlık alanlarıdır ve düşünce, eylem ve konuşma alışkanlıkları vasıtasıyla kurulmuşlardır. Kültürümüzün çoğu alışkanlıklara bağlıdır, yani, kişisel hayatımızın çoğu ve kültürel hayatımızın da büyük bölümü alışkanlıklara bağlıdır.



Morfik rezonans düşüncesinin tamamı tekamülle ilgilidir ama morfik rezonansın bize sunduğu yalnızca tekrarlamalardır. Morfik rezonans bize yaratıcılığı sunmaz. Dolayısıyla tekamül, yaratıcılığın ve tekrarlamaların bir karşılıklı etkileşimidir. Yaratıcılık bize yeni formlar, yeni modeller, yeni fikirler ve yeni sanat formları sunar, ama bizler yaratıcılığın nereden geldiğini bilmemekteyiz. Acaba yukarıdan mı geliyor? Yoksa yerden mi fışkırıyor? Havadan mı alıyoruz yaratıcılığı? Ya nereden? Yaratıcılık her nerede karşılaşırsanız karşılaşın bir gizemdir, ister insan gerçekliğinde karşılaşın ya da biyolojik evrim gerçekliğinde, isterseniz kozmik tekamül gerçekliğinde.

Robert Gilman İle Morfogenetik Alanlar Üzerine
Morfogenetik alanlar temel olarak formlara hayat veren, fiziksel olmayan tasarımlardır. Morfogenetik alanlar enerji değil, yalnızca bilgi taşırlar ve oluştuktan sonra hiçbir yoğunluk kaybına uğramadan zamanda ve mekanda varolurlar. Morfogenetik alanlar fiziksel formların modelleri (kristal gibi maddeler ile biyolojik sistemler de dahil olmak üzere) tarafından yaratılırlar. Bunlar daha sonra ortaya çıkacak olan benzer sistemlerin oluşmasını yönlendirirler. Sonuç olarak, yeni oluşan bir sistem, içinde taşıdığı tohumla, önceden oluşmuş bir diğer sistemin sahip olduğu ve kendisininkine benzer bir tohumla rezonansa girerek önceden oluşmuş bir diğer sisteme "uyumlanır".



Dolayısıyla bu görüşe göre, canlı bir sistemin (örneğin bir meşe ağacının) genlerindeki DNA, o sistemi şekillendirmek için gereken bilginin tamamını taşımaz ama aynı türdeki daha önce oluşmuş sistemlerin morfogenetik alanlarına uyumlanan bir "uyumlanma tohumu" olarak fonksiyon görebilir. Dolayısıyla morfogenetik alanlar, genetik alışkanlıklar olarak tanımlanabilecek özelliklere ait havuzlardır.

Ayrıca, aynı kavramlar insan hafızasının gizemlerinin bazılarını açıklayabilmek için de kullanılabilir. Aslında, beyinlerimiz morfogenetik alanlarda mühürlenen bir dizi deneyimi ardında bırakan birer gönderme ve alma istasyonlarıdır ve daha önceki deneyimleri o deneyimlere uyumlanarak yeniden hatırlayabilmektedir. Dolayısıyla morfogenetik alanları taşınabilir bellek gibi kullanmak zihinler arasında hiçbir mutlak ayrılığın olmadığının göstergesi olmaktadır.

Bütün bunların yanı sıra, morfogenetik alanlar, kimliklerimizin düal (ikili) olduğunu da göstermektedir; tıpkı bir elektronun hem parçacık hem de dalga oluşu gibi. Bizler, eşi olmayan varlıklarız ve her birimiz farklı yönlere sahip olmakla birlikte düşünce ve davranışlarımızın çoğu kişisel ötesi morfogenetik alanları yaratmada, onu şekillendirmede ve ona katılmada etkin olmaktadır. Dolayısıyla bizler hem ayrı bireyleriz, hem de bir "grup zihninin yaratıcıları ve ifadeleriyiz"; tıpkı Jung'un "kollektif bilinçdışı" kavramı gibi, ama bu görüş ondan daha kapsamlı ve bazı açılardan daha çok değişkenliğe sahip.



Beyinlerimiz bizleri diğer türlere bağlayan bazı titreşim düzeylerine (memeliler, sürüngenler vs.) sahip olduğundan, bu grup zihni tüm hayatı kapsamaktadır. Hatta, bildiklerimizle ilişkili şuurun tüm olasılıklarını araştırdığımızda, örneğin cansız bir maddeyi düşünün, şuurumuz vasıtasıyla tüm yaratılışla bağlantı içinde olduğumuzu görebiliriz. Böylelikle sadece bedenlerimizdeki kimyasal maddelerle değil, aynı zamanda zihinlerimizle de, yıldızlarla bile bağlantı kurmamız mümkün.



Morfogenetik alan düşüncesini kabul etmek aynı zamanda şuurun ve zihinsel sürecin fiziksel destek olmadan da işlevini sürdürebileceği düşüncesine kapıyı açıyor. Bu da fiziksel olmayan varlıkların mevcut olduğunun göstergesi olmaktadır (tanrılar, melekler, ölüm sonrası hayat vs.) ki bunlar çoğu dinsel ve ruhsal geleneğin temel ilgi alanına konu olmaktadır.

Alıntı: www.experiencefestival.com
Çeviren: Işık UÇKUN

Yayın Tarihi: 01.Aralık.2008

Tgur

#3
Morfik rezonans düşüncesinin tamamı tekamülle ilgilidir ama morfik rezonansın bize sunduğu yalnızca tekrarlamalardır. Morfik rezonans bize yaratıcılığı sunmaz. Dolayısıyla tekamül, yaratıcılığın ve tekrarlamaların bir karşılıklı etkileşimidir. Yaratıcılık bize yeni formlar, yeni modeller, yeni fikirler ve yeni sanat formları sunar, ama bizler yaratıcılığın nereden geldiğini bilmemekteyiz. Acaba yukarıdan mı geliyor? Yoksa yerden mi fışkırıyor? Havadan mı alıyoruz yaratıcılığı? Ya nereden? Yaratıcılık her nerede karşılaşırsanız karşılaşın bir gizemdir, ister insan gerçekliğinde karşılaşın ya da biyolojik evrim gerçekliğinde, isterseniz kozmik tekamül gerçekliğinde.

---------------------

Yukarıdaki paragraftaki yaratıcılığın nereden geldiğini bilememekteyiz denmektedir ,kısıtlı bilgi ve zihni yorumumuzla,acaba bir üstteki (DNA daki intron bölgeler) yorumumuz bu soruya bir cevap gibi gelmekte midir ,düşünüyorum..

Tgur

#4
Ve Enel-hak diyen Hallacın bu anlarda yaşar olduğunu farzedersek ,yine derisini yüzüp Dicle nehrine atarlar mıydı.