DNA Konuları

Başlatan Tiversonus, 08 Mayıs 2009, 13:46:30

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 0 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus

DNA\'ın Dili



1990 yılında Moskova da bir grup bilim adamı insan genomunun fazlaca biyokimya düzeyine indirildiği görüşü ile; insan DNA\'sı üzerinde bir çalışma başlattılar. Bugüne kadar oluşmuş olan Ortodoks düşünce tarzının birçok bilgiyi \"gizlediğini\" fark etmişlerdi.


Bu grupta çoğunluğu Rus bilim akademisinden olan üstün yetenekte bilim adamları vardı. Tanınmış Lebedev Enstitüsünden Fizikçilerin dışında moleküler biyolog, biyofizikçi, genetik uzmanı, embriyolog ve dilbilimci de bulunuyordu. Projenin yönetimi bir biyofizikçi ve moleküler biyolog olan Dr. Pjotr Garjajev, kendisi Rus bilim akademisinin olduğu kadar New York Bilim akademisinin de bir üyesidir.


1990\'dan bu yana oluşturulan bu projenin neticesinde Moskovalı grup devrimci bir farkındalıkla karşılaştı bu durum bizim DNA ve insan genetiğine olan anlayışımıza yepyeni bir ışık tuttu.


DNA\'mızın sadece %10\'nunu protein oluşturmakta kullanırız diğer %90\'nı işe yaramaz DNA diye kabul edilir, oysa bu Rus araştırmacı grup doğanın aptal olmadığına inanarak araştırmaları başlattı ve neticeler devrim yaratacak nitelikte.


DNA\'mızın alkalinlerinin bildiğimiz normal lisanda kullanılan grameri takip ettiğini ve aynen lisanlarımız gibi kalıpsal kuralları olduğunu keşfettiler. Dolayısı ile insan lisanı tesadüfen oluşmadı da, içsel DNA\'mızın yansıması. Bu araştırmacı grup aynı zamanda DNA\'nın titreşimsel tabiatını da inceledi.


Kısaca özetlemek gerekirse \"yaşayan kromozomlar içsel olarak DNA lazer radyasyonu kullanarak aynen holografik bilgisayarlar gibi çalışıyor\". Bunun anlamı şu; deneylerde belirli frekans desenlerini lazer ışınına ayarlayıp bununla DNA frekansını etkilediler ve dolayısı ile genetik bilginin kendisini etkilediler.


DNA-alkalin eşleri ve lisanın temel yapısı aynı olduğuna göre, DNA\'yı deşifre etmeye gerek yok. Basit bir şekilde insanın kullandığı lisandaki kelime ve cümleleri kullanabilirsiniz. Yaşayan dokudaki DNA maddesi, eğer gerekli frekanslar kullanılırsa, lisana ayarlanmış lazer ışını ve hatta radyo dalgalarına her zaman tepki verecektir. Bu ise düşünce ve kelimelerin, cümlelerin, enerji çalışmalarının neden hayatımızı etkileyebildiği ve neden iyileştirici neticeler elde edildiğini açıklamakta. Batılı araştırmacılar DNA sarmalımızdan tek genleri keserek atıp başka yerlere yerleştirirken, Ruslar ayarlanmış radyo ve ışık frekansları ile hücre metabolizması nı etkileyerek genetik yanlışlıkları düzeltiyor.


Garjajeva\'nın araştırma grubu bu metotla X ışınının zarar verdiği kromozomların onarılabilineceğini ispat etti. Hatta belirli bir DNA\'nın bilgi desenini yakalayıp başka birine aktardılar, böylece hücreleri başka bir genoma programladılar. Mesela kurbağa embriyosunu salamander embriyosuna, sadece DNA bilgi deseninin frekansını ileterek aktardılar. Böylece tüm bilgi kesip biçme olmadan dolayısı ile hiçbir uyumsuzluk ve yan etki oluşmadan aktarılmış oldu. Tüm bunlar sadece vibrasyon ve lisan kullanarak yapıldı.


Spritüel öğretmenler bedenlerimizin kelime, düşünce, ses ve titreşimlerden etkilendiğini ve tekrar programlanabildiğini asırlardır bilirler ancak bunun bilimsel olarak ta ispat edilmesi yolumuza daha da somut bir ışık tutmakta.


Rus bilim adamları bu kadarla kalmayıp DNA\'mızın vakumda bozucu desenlere neden olabileceğini böylece manyetik solucan delikleri yaratabileceğini de keşfettiler. Solucan deliklerine Einstein-Rosen köprüleri de denilir, yanarak sönmüş olan yıldızların bıraktığı kara deliklerin mikroskobik eş değeridir. Bunlar bilginin uzay zaman dışında iletilmesini sağlayan tüneller, evrenin tamamıyla değişik bölgeleri ile oluşan bağlantılardır. DNA bu bilgi parçacıklarını çeker ve bizim bilincimize aktarır.


Bu tarz Hiper bağlantı en çok gevşemiş ve dingin bir durumda oluşur. Stres, korku, üzüntü veya Hiper aktif bilinç hali bilginin akışını engeller ve hiper bağlantı oluşumunu engeller. Doğada Hiper bağlantı milyonlarca yıldır yapılır. Böceklerin organize hayat akışı bunu dramatik bir şekilde ispatlar.


Doğadan bir örnek ; Kraliçe karınca kolonisinden ayrılırsa, yapılanma planlandığı gibi delicesine devam eder. Şayet kraliçe öldürülürse kolonideki tüm çalışma durur. Kraliçenin uzaktan bile olsa grup farkındalığı ile işçilere imar planlarını gönderdiği belli, ölmedikçe istediği kadar uzakta olsun hiper komünikasyon sağlanır.


Hiper komünikasyon insanlar arasında his, ilham, sezgi, duru görü, şifacılık olarak deneyimlenir.

Tiversonus

#1
İnsan DNA'sında "Dünya Dışı" Genler


İleri insan varlikların uygarlığı Galakside yayılıyor mu?

John Stokes

Insan Genom Projesinde calisan bir grup arastirmaci, cok sasirtici bilimsel bir kesif yaptiklarini belirtiyor: Insan DNA sindaki % 97 kodlanmamis dizilerin dunyadisi yasam formlarinin genetik kodlarindan daha azi olmadigina inaniyorlar.


Kodlanmamis diziler kuflerden baliklara, insanlara dek Dunyadaki tum canli organizmalarda ortaktir. "Insan DNA'sinda, toplam genomun daha buyuk bolumunu olustururlar", diyor grup lideri Prof. Sam Chang.
Orijinal olarak "cop/hurda DNA" olarak bilinen kodlanmamis diziler yillar once kesfedildi ve fonksiyonlari gizem olarak kaldi.


Insan DNA sinin sasirtici cogunlugunun kokeni "Dunya-disi"dir. Gorunuse gore "dunya disi hurda/cop genler" yalnizca nesilden nesile aktarilan cok calisan aktif genler ile "gezintiden zevk aliyor" Diger bilim adamlarinin, bilgisayar programcilarinin, matematikcilerin ve diger bilgili alimlerin yardimi ile yaptigi kapsamli analizden sonra profesor Chang gorunur "hurda Insan DNA si"nin bir tur "dunya disi programci" tarafindan yaratilip yaratilmadigini merak etti. Profesor Chang, Insan DNA sindaki yabanci parcalarin "kendi damarlarina, atardamarlarina ve tum anti - kanser haplarimiza guclu sekilde direnc gosteren kendi bagisIklik sistemine sahip" oldugunu gozluyor.


Cop/hurda DNA'nin kaynaklarini ve anlamini anlamaya calisirken, Prof. Chang oncelikle "cop/hurda"nin tanimina gereksinimi oldugunu kavradi. Cop DNA gercekten hurda mi (faydasiz ve anlamsiz), yoksa hangi nedenle olursa olsun DNA nin kalani tarafindan sahip cikilmayan bazi bilgileri mi iceriyor? Bir keresinde bu sorudan bir tanidigina, Wall Street turev guvenlikleri uzmani genc bir teorik fizikci olan Dr. Lipshutz'a bahsetti. "Kolay" diye yanitladi Lipshutz. "Pazar verilerini analiz etmek icin kullandigim yazilim ile diziyi isletiriz ve dizilerin tamamen copluk mu oldugunu yoksa iclerinde mesaj olup olmadigini goruruz." Matematik, fizik ve istatistikte guclu bir gecmise sahip olan bu yeni nesil analist Wall Street firmalarinda gittikce daha cok populer oluyor.


Aksamlari ve hafta sonlari calisarak, Lipshutz kodlanmamis dizilerin hic de copluk olmadigini, bilgi tasidigini gostermeyi basardi.


Tum dunyadaki genetikciler tarafindan gelistirilen binlerce veri dosyasina sahip Insan Genom Projesinin cok buyuk veritabanini birlestirerek, kodlanmamis dizilerin Kolmogorov entropisini hesapladi ve bunu duzenli, aktif genlerin entropisi ile karsilastirdi. Yarim yuzyil once unlu Rus matematikci tarafindan takdim edilen Kolmogorov entropisi, radyo lambalarindaki gurultu zaman siralamalarindan 19 ncu yuzyil Rus siirlerindeki harflerin dizilisine kadar bir cok cesitli dizilislerdeki gelisiguzellik seviyesini belirlemek icin basarili sekilde kullanildi. Genelde, teknik arastirmacilarin cesitli dizilisleri nicel olarak karsilastirmasini ve hangisinin digerinden daha fazla bilgi icerdigi sonucunu cikarmasini saglar. "Sasirtici sekilde, kodlanmis ve kodlanmamis DNA dizilerinin entropisi farkli degildi" diye devam ediyor Lipshutz. "Her ikisinde de gurultu/ses vardi, ancak hic de copluk degildi. Eger pazar verileri bu kadar duzenli olsaydi, coktan emekli olmustum". Lipshutz ile bir yil isbirliginin ardindan, Chang cop/hurda DNA da gizli bilgi oldugu sonucuna vardi. Ancak, asla kullanilmamis olan bilginin ne anlama geldigi nasil anlasilabilirdi?


Aktif diziler ile hucreleri gozlemeye ve bilgiyi kullanan hangi proteinlerin yapildigini gormeye calisirsiniz. Bu, uyuyan genlerde islemez. Bir hipotezi test etmek icin deneyler vardir: bu dusuncenin gucune guvenilmelidir. Harfler oldugu icin, bazi eski lisanlar, belki Sumer, Misir, Ibrani vs lisanlari test edilmelidir. Prof. Sam Chang bu alandaki uzmanlardan yardim istedi, ancak hic biri bir cozum bulamadi. Kulturel ipuclari, diger bilinen lisanlara referanslar yoktu, dilbilimciler icin cok yabanciydi.


"Kendime sordum: baska kim gizli bir mesaji desifre edebilir?" diye devam ediyor Chang. "Suphesiz, bir kriptolog! Ilave olarak, Ulusal Guvenlik Ajansindaki arastirmacilar ile konusmaya basladim. Cagrima yanit vermeleri birkac ay surdu. En sonunda, genc bir adam sorularima yanit vermek icin tahsis edildi. Dinledi, sorularimi yazmami istedi, birkac ay sonra yanitladi, mesaji kibardi, ama "Cilgin fikirlerinle cehenneme git. Biz ciddi bir ajansiz, cok mesguluz." Anlamina geliyordu.


Bilgisayar guvenlik danismanlari ile gorusmeye basladim. Samimi sekilde ilgilendiler, bir kaci projem uzerinde calismaya bile basladi, ama bir ay sonra hevesleri kayboldu. En sonunda Prof. Chang eski Sovyet Ermeni cumhuriyetinde yetenekli bir kriptolog olan Dr. Adnan Mussaelian'a muracaat etti. Dr. Adnan ayda 15 $ aylik ile yasamaya calisiyordu. Bu arastirma onun icin bir sansti ve cok calismaya basladi.


Adnan, Lipshutz'un daha onceki calismalarini onayladi. Entropi tonlarca bilgiyi gosteriyordu, cok guclu bir kriptografik sistem degildi, cetin bir problem olarak gorunmuyordu. Adnan farkli kriptoanalizler ve benzer standart kriptografik teknikler uygulamaya basladi. Projenin ikinci ayinda, tum kodlanmamis dizilerin genellikle tek bir kisa DNA dizisinden once geldigini fark etti. Genellikle cop/hurda DNA yi cok benzer bir dizi takip ediyordu. Biyologlarin alu (artithmetic logic unit - aritmetik mantik birimi) olarak bildigi bu parcalar tum insan genomunda idi. Kodlanmamis, hurda dizilerin kendileri olarak alu, tum genlerin en genel olanlarindan biridir.


Kriptograf ve bilgisayar programcisi egitimi alan ve mikrobiyoloji bilgisine sahip olmayan Adnan genetik koda bir bilgisayar kodu olarak yaklasti. 0 ve 1 ikili kodlari yerine 0,1,2,3 (genetik kodun dort bazi) ile ugrasmak bir cesit dertti, ama tum yasami boyunca bilgisayar kodunu analiz ve desifre etmisti. Tanidik sularda idi. Eylemsizlige neden olan koddaki en genel sembolu uyuyan bir kod yigini takip ediyordu. Bu nedir? Sadece analoji ile oynayarak, Adnan programlardan birinin kaynak kodunu yakaladi ve bunu mesajlari desifre etmekte sIkca kullanilan bir arac olan sembollerin ve kisa dizilerin istatistiklerini hesaplayan programa girdi. En genel sembol ne idi? Suphesiz, "/" idi, yorum sembolu! Bir Paskal kodunu aldi ve o {ve} idi ! Suphesiz, C deki iki taksim isareti arasindaki kod asla uygulanamadi/isletilemedi; o kod degildi, kodun yorumu idi!


Analoji ile daha ileri oynamanin cezbediciligine direnemeyen Adnan bilgisayarda ve genetik koddaki yorumlarin istatiksel dagilimlarini karsilastirmaya basladi. Carpici bir fark olmaliydi. Bu, istatistiklerde gorunmeliydi. Bununla birlikte, istatiksel olarak, cop/hurda DNA aktif, kodlanmis dizilerden cok farkli degildi. Emin olmak icin, Adnan analiz ediciye bir program girdi: sasirtici sekilde, kodun ve yorumlarin istatistikleri hemen hemen ayni idi. Kaynak koda bakti ve bunun nedenini anladi: taksim isaretleri arasinda cok az yorum vardi, kodlarin yazari icradan (yurutmeden) en fazla C kodunu cikarmaya karar vermisti, programcilar arasinda genel bir uygulama.


Dine egilimli olan Adnan ilahi el'i dusunuyordu - ama dizilerin icindeki spagetti kodu analiz ettikten sonra, kucuk kodu yazanin Tanri olmadigina ikna oldu. Insan genetik kodunun aktif, kucuk sifrelenmis bolumunu yazan cok iyi organize olmamisti, daha cok ozensiz/dikkatsiz bir programci idi. Sanki Mikrosoft'tan biri gibiydi, ama insan genetik kodunun yazildigi zamanlarda, Dunyada Mikrosoft yoktu.


Dunyada mi? Sanki bir isik yanmisti. Dunyadaki tum yasamin genetik kodu dunya disi bir programci tarafindan mi yazildi, sonra isletme/uygulama icin bir sekilde buraya mi birakildi? Bu fikir cilginca ve korkutucu idi ve Adnan gunlerce buna direndi. Sonra devam etmeye karar verdi. Eger kodlanmamis diziler yazar tarafindan iskartaya atilan veya terk edilen programin parcalari ise, onlarin calismasinin bir yolu vardir. Yapilmasi gereken tek sey yorum sembollerini cikarmak ve eger /*......*/ sembolleri arasindaki bolum anlamli bir rutin ise, o derlenebilir ve isletilebilir! Bu dusunce cizgisini izleyerek, Adnan sadece aktif genler gibi tam olarak ayni sembol frekans dagilimina sahip olan kodlanmamis dizileri secti. Gercek genlere en cok benzeyen 200 adet kodlanmamis dizi secti, bunlardan /*, //, ve benzerlerini cikardi ve birkac gunluk tereddutten sonra, Amerikali patronuna e - mail gonderdi ve bunlari E - coli veya benzeri bir ev sahibine koymanin ve calistirmanin bir yolunu bulmasini istedi. Chang iki hafta yanit vermedi. "Isten atildigimi dusundum" diye itiraf ediyor Dr. Mussaelian. "Onun her gecen gundeki sessizligi ile fikrimin ne kadar cilgin oldugunu daha cok kavradim. Chang sizofren oldugum sonucuna varmis ve kontrati bitirmis olmaliydi. Chang sonunda cevap verdi ve beni isten atmadi. Dunya disi teorime inanmadi, ama dizilerimi calistirmayi denemeyi kabul etti."


Biyologlar yillardir hurda dizileri aciklamaya calistilar, basaramadilar. Bazen bir sey meydana gelmiyordu; bazen tekrar hurda oluyordu. Bu sasirtici degildi. Cikarilmis bir bilgisayar kodunun rasgele secilmis bir bolumunu alin ve onu derlemeye calisin. Olasi olarak basarisiz olur. Ya da, garip sonuclar uretir. Kodu dikkatle analiz edin, yorumlardan tum fonksiyonu cekip cikarin, calismasini saglayabilirsiniz. Mussaelian'in sectigi 200 diziden 4 unun dikkatli istatistiksel analizi nedeniyle, calismaya basladi, kimyasal bir bilesenin minik miktarlarini uretti.


"Chang'in yanitini endise ile bekliyordum" diyor Dr. Mussaelian. "Asagi yukari normal bir protein mi yoksa sira disi bir sey mi olacakti?" Yanit sok ediciydi: o, insanlarda ve hayvanlarda bircok kan kanseri tipi tarafindan uretildigi bilinen bir madde idi. Sasirtici sekilde, diger uc dizi de kanser ile iliskili kimyasallar uretti.


Artik bu bir tesadufe benzemiyordu. Herhangi birisi varligini surdurebilir uyuyan bir geni uyandirdiginda, o kanser ile iliskili proteinler uretir. Arastirmacilar hurda DNA dan izole ettikleri dort gen icin Insan Genom Projesini arastirmaya basladi. En sonunda, dordunden ucu orada bulundu, aktif, hurda - olmayan genler olarak listelenmisti. Bu buyuk bir surpriz degildi: cunku kanser dokulari protein uretir, gende bir yerde bunu sifreleyen bir yer olmaliydi! Surpriz sonra geldi: Sorgulanan gende kodun aktif, hurda - olmayan bolumu ( arastirmacilar bunu hurda insan kan kanseri geni icin "jhlg1" olarak adlandirdi) alu dizisinden once gelmiyordu, ornegin /* sembolu kayipti. Ancak, "jhlg1" in sonundaki kapatma */ sembolu oradaydi. Bu, "jhlg1" in neden hurda DNA nin derinlerinde ifade edilmedigini, ama genomun normal, aktif bolumunde iyi calistigini acikladi. Insanlar icin temel genetik kodu yazan, /*... */'da kapsayarak buyuk kodun parcasini cikardi, ama acilis /* sembolunun bir kismini atladi. Onun derleyicisinin de copluk oldugu gorunuyordu: dunyadaki Mikrosofttan olan iyi bir derleyici bile, boyle bir programi derlemeyi reddederdi.


Prof. Sam Chang ogrencileri ile birlikte cesitli kanserler ile iliskili genleri arastirmaya basladi ve hemen hemen tum orneklerde, o genleri alu dizisinin izledigini (ornegin yorum kapatma sembolu */ olarak protein), ancak asla yorum acilis /* geninden once gelmedigini kesfettiler! Bu, kanserler hucre yeniden uretimini ve buyumesini yonetirken, neden hucre hasarinda ve hucre olumlerinde hastaliklarin sonuclandigini aciklar. Buyuk koddan sadece az sayida parca ifade edildigi icin, asla tutarli buyumeye goturmezler. Kanser ile elde ettigimiz sey, insanlara yabanci olan birkac genin ifadesidir ve mantiksiz, garip ve gorunurde anlamsiz canli hucre yiginlarina neden olan bakteri parazitlerinin bazi genleri ile sembiyozdur (ortak yasamdir). Yiginlarin kendi damarlari, arterleri tum anti - kanser haplarina direnen kendi bagisIklik sistemi vardir.


Profesor Chang "Bizim varsayimimiz su, daha yuksek dunyadisi bir yasam formu yeni yasam yaratmakla ve bu yasami cesitli gezegenlere ekmek ile mesgul" diyor. Dunya bu gezegenlerden sadece bir tanesi. Belki, programlamadan sonra, yaraticilarimiz bizim Petri kaplarinda bakteri yetistirdigimiz gibi bizi yetistiriyor/buyutuyor. Onlarin gudulerini bilemeyiz - bu bilimsel bir deney mi, yoksa kolonilestirmek icin yeni gezegenler hazirlamanin bir yolu mu ya da evrende uzun sure devam eden yasami tohumlama isi/gorevi mi?


Profesor Chang "Eger bunu insan terimleri ile dusunursek, gorunur "dunya disi programcilar" muhtemelen bir cok projeden olusan "tek bir buyuk kod" uzerinde calisiyorlardir ve projeler cesitli gezegenlerde cesitli yasam formlari uretmis olmali" diye belirtiyor. Onlar ayrica cesitli cozumler denemekteler. "Buyuk kodu" yazdilar, uyguladilar, bazi fonksiyonlarini begenmediler, bunlari degistirdiler veya yenilerini eklediler, tekrar uyguladilar, daha cok gelistirdiler, tekrar tekrar denediler."


Profesor Chang'in arastirma ekibi su sonucu cikariyor, "gorunur "dunyadisi programcilar"a "Dunya projesi"nde yogunlastiklari zaman, son teslim tarihini karsilamak icin, gelecek icin tum idealistik planlarini durdurmalari emredilmis olabilir. Cok muhtemel olarak, gorunur bir acele icinde "dunya disi programcilar" buyuk kodda azaltmalar yapmis ve Dunya icin niyet edilen temel programi teslim etmis olabilir." Ancak, o zamanlar daha sonralari buyuk kodun hangi fonksiyonlarinin gerekli olabileceginden (belki) emin degillerdi, boylece hepsini orada biraktilar. Buyuk kodun tum hatlarini silerek temel programi temizlemek yerine, bunlari yorumlara donusturduler ve acele ile, orada burada yorumlarda birkac /* sembolunu unuttular; bu nedenle insanlara kanser olarak bildigimiz hucre kitlelerinin mantiksiz buyumesini sundular."


Problemin uc secenegi var. Ya tum /* sembollerini ve yorumlari silmek ve bu sekilde temel kodu temizlemek veya kayip */ 'i eklemek ve temel kodu buyuk kod ile mantiksiz sekilde karistirmaktan kacinmak. Alternatif olarak, ucuncu secenekte, tum / sembollerini cikarmak ve temel kodu buyuk kod ile tam bir program olarak calistirmak. Maalesef bu seceneklerin hicbirini yapabilecek kapasitede degiliz. Eger canli bir insanin kromozomlarina genler sokabilseydik, yenilikci kesfimiz gelecekteki tum kanser vakalarini aninda tedavi etmek anlamina gelirdi, en azindan programci gorus acisindan. Teorik olarak, bunu laboratuarda yapabiliriz, ancak yasayan bir ozneye onarilmis DNA asilamak icin pratik araclara sahip degiliz. "Hurda DNA"nin gizemi ve kanserin cozulebilecegi goruluyor, ama hizli bir tedavi beklenmemeli. Simdi yapabilecegimiz en iyi sey kademeli olarak kusurlari giderilecek temel genetik koda sahip insanlarin yeni, kansersiz neslini beslemeye calismaktir. Bu uzun zaman alir.


Bizim icin ve cocuklarimiz icin ufukta umut gorunmuyor. "Ancak, programcinin bakis acisindan, ayrica bunda pozitif bir sonuc vardir. DNA mizda gordugumuz sey iki versiyondan olusan bir programdir, buyuk kod ve temel kod." Bay Chang sonra, "Ilk gercek su ki, komple 'program' kesin olarak Dunyada yazilmadi; bu simdi dogrulanmis bir gercektir. Ikinci gercek ise, genlerin kendileri tekamulu aciklamak icin yeterli degildir; 'oyunda' daha fazla bir seylerin olmasi gereklidir" diye onayliyor. Onun ne oldugunu veya nerede oldugunu bilmiyoruz. Ucunu gercek Marstan veya Mikrosofttan ister bir besteci, muhendis veya programci olsun yeni bir calismanin yaraticisi, calismasini gelistirme veya guncelleme secenegi olmadan birakmaz. Buradaki zeka, guncellemenin onceden icine konulmasidir - "hurda/cop DNA" temel kodumuzun gizli ve uyuyan guncellenmesinden baska bir sey degildir! Bir suredir bazi kozmik isinlarin DNA yi modifiye etme gucune sahip oldugunu biliyoruz. Bunu aklimizda tutarak, makul bir cozum elde edilebilir. Dunyadisi programcilar, tum /*.*/ sembollerini uzaklastirmak, kendisini buyuk kod (Hurda DNA) ile kaynastirmak ve tum DNAmizi calistirmak icin temel koda talimat veren Evrende herhangibir yerden dogru enerjiyi kullanabilirler. Bu bizi ebediyen degistirir, bazilarimizi birkac ayda, bazilarimizi sonraki nesillerde. Degisim cok fazla fiziksel olmayabilir, (artik kanser, hastalik ve kisa omur olmaz), ancak bizi entelektuel olarak firlatir. Aniden, Neanderthaller ile Cromagnonlarin birlikte varolmasi ile karsilastirilan zamanda oluruz. Eski, yeni donguye dogum vererek yer degistirir. Butun program, Evrenin eskimez enerjisi ve bilgeligi ile baglantida olan oldukca ileri biyolojik bir bilgisayar icin zarif, cok akilli kendini - organize edici, oto- icraci, oto - gelistirici ve oto - duzeltici yazilimdir.


Icimizdeki yazilim, ya kisa ve hastalikli bir omur veya uzun ve saglikli bir yasama sahip super - zeki super bir varligin potansiyelini tasiyor. Bu sasirtici sorulari tetikliyor - temel kodun indirgenmesi acele icindeki ozensiz/dikkatsiz programcilar tarafindan mi yapildi, yoksa buyuk kodun yetkisizligi, istendiginde "uzaktan kontrol" vasitasi ile iptal edilebilen kasitli bir eylem mi idi?" Profesor Chang Insanliktaki dunya disi kaynaklari kesfeden diger arastirmacilardan sadece bir tanesidir.


Profesor Chang ve arastirma arkadaslari, Dunyada insan yasami yaratmak icin acele edilmesi ile olusan DNA daki gorunur "dunya disi programlama" eksIkliklerinin insanliga kanser olarak bildigimiz hucre kitlelerinin mantiga aykiri buyumesini sundugunu gosteriyor.


"Er gec", diyor Profesor Chang "Dunya uzerindeki her yasamin bu dunya disi kuzenlerinin genetik kodunu tasidigi ve tekamulun dusundugumuz sey olmadigi inanilmaz fikri ile ciddi bir sekilde ilgilenmek zorunda olacagiz."


Insan Genom Projesi Kesfinin sakli anlamlari "Insana - benzeyen Dunya disi varliklar" ile iliskili.


Bu bilimsel kesiflerin sakli anlamlari, "dunya - disindan" insan gorunuslu dunya disi varliklar ile temasi olan diger bilim adamlari ve gozlemcilerin iddialarini destekleyecektir.


Dunya - disindan" insana benzeyen dunya disi varliklarin insanin tekamulu icin genetik materyal sagladigi ve bu dunya disi varliklarin cogunun, kendi personelinin Dunyadaki insan ailelerde 'yildiz tohumlari' olarak enkarne olmasina izin verdikleri iddia edilmisti. Bu "yildiz tohumlari", "yildiz cocuklari" veya "yildiz insanlari" Brad ve Francie Steiger tarafindan 'ruhlari' diger yildiz sistemlerinin dunyalarinda bicimsel olarak enkarne olan ve sonra Dunyaya yolculuk yapan ve insanligin spirituel tekamulsel gelisimini "itelemek/desteklemek" icin Dunyada enkarne olmaya karar veren bireyler olarak tanimlandi.


Insanligin cogunlugu bu dunya disi varliklar grubunu, George Adamski, Orfeo Angelucci, George Van Tassell, Howard Menger, Paul Villa, Billy Meier ve Alex Collier gibi "dunya disi varliklar ile temas kuranlar" tarafindan tanimlandigi gibi 'yardimsever' olarak dusunuyor. Bu temascilar cogu zaman dunya disi irklarla temaslarina fotograf, film ve/veya taniklarla fiziksel kanitlar sunuyor. En kapsamli dokumante edilen ve arastirilan temasci, arastirmacilari icin cok fazla fiziksel kanitlar sunan Eduard 'Billy' Meier'dir.



Kadim astronotlar' İle İlgili Tasvirler


Gercegi soylemek gerekirse, 'kadim astronot' yazarlari uzak gecmiste zeki dunya disi varliklar irkinin Dunyayi ziyaret ettigine ve/veya kolonilestirdigine inaniyor, burada Homo sapienler olarak bildigimiz insan irkini yaratmak icin genetik muhendislik vasitasi ile ilkel hominid Homo erectusu gelistirdiler.


Bu fikrin kaniti;

(a) Ortodoks Darwinizm'in prensiplerine gore Homo sapienlerin bu kadar ani ortaya cikmasinin ihtimal disi olmasinda; ve
(b) cennetlerden inen ve insani 'kendi suretlerinde' yaratan insana - benzer tanrilari tanimlayan kadim uygarliklarin mitlerinde, bulundu. Homo sapienlere, Homo erectusun dunyasal genlerinin ve "tanrilar irki"ndan dunya disi genlerin karisimindan olusan melez bir varlik olarak bakilir.


Uzay yolculugu ve genetiklerin modern cagindan once, insanligin kaynagi icin bu teori hayal edilemezdi. Ve simdi 21 nci yuzyilda bile, buna bilim kurgu olarak bakan bir cok insan var. Ancak, insan tekamulunun Ortodoks teorisindeki problemlerin isiginda, (kendileri daha inanilir bir zaman cercevesinde baska bir gezegende tekamul etmis olan) zeki insana - benzer bir turun genetik mudahalesi fikri, gizemin potansiyel cozumu olarak ciddiye almayi gerektirir.


Kadim astronot mudahalesinin en unlu savunuculari Isvicreli yazar Erich von Daniken ve Amerikali yazar Zecharia Sitchin'dir. Ozellikle, Sitchin durumu buyuk ayrintilar ile tartisti.



"Exopolitik" Gruplardan Akademisyenlerin Aciklamasi


Dr. Micheal E. Salla, Evrende sosyal olarak sorumlu varliklar olarak insanligin yasam kalitesi ve "kuresel demokrasi"nin onaylanmasi icin Dunya disi varliklar uzerine ve onlarla acik ve bilgili diyalog isteyen Exopolitik hareketin kurucularindan biridir. Dr. Salla "Su anda Dunya ve insan nufusu ile karsilikli temasta oldugu bilinen [cesitli arastirma enstituleri ve ajanslar tarafindan] buyuk sayida dunya disi irklar var" diyor.


Dr. Salla ayrica 'Exopolitikler: Dunyadisi Mevcudiyetin Politik Mudahaleleri' kitabinin yazaridir. Avustralya Ulusal Universitesinde ve Washington DC, Amerikan Universitesinde ful zamanli akademik gorevlerde/makamlarda bulundu. Avustralya Queensland Universitesinden Ph.D si vardir. Profesyonel akademik kariyeri sirasinda, ABD Baris Enstitusu ve Ford Vakfi tarafindan fon saglanan Dogu Timor catismasi icin bir seri vatandas diplomasisi girisimleri ile tanindi. Ayrica Exopolitikler Enstitusu'nun kurucusudur; ve 'Exopolitics Dergisi'nin Bas editorudur ve 'Dunya disi varliklar ve Dunya Barisi Konferansinin' katilimcisidir.


1998 deki bir gorusmede, ABD ordusuna 22 yil hizmet etmis olan ve yere dusen dunya disi gemilerini ve dunya disi biyolojik varliklari ele gecirme operasyonlarina katilan emekli ABD ordusu cavusu Clifford Stone [cesitli enstituler ve ajanslar] tarafindan bilinen cesitli turde dunya disi irklar oldugunu ortay serdi. Dr. Salla "farkli dunya disi irklar uzerinde en zorlayici tanikliklar Sergeant Stone gibi insanlardan ve ayrica dunya disi varliklarla direkt fiziksel temasi olan ve onlarla iletisim kuranlardan geliyor" diyerek ayrintilara giriyor.


Dr. Salla, Bascavus Bob Dean'in askeriyenin en kidemli alanlarinda yirmi yedi yillik seckin bir kariyere sahip oldugunu not ediyor; bilinen dunya disi varliklarindan bir grup icin "bize o kadar cok benziyorlar ki, ucakta veya restoranda yaniniza oturduklarinda asla farki anlayamazsiniz" diyor.


AsIkar olarak "Dean ve digerlerinin tanimladigi sekilde insansi dunya disi irklar kolayca insan toplumuna entegre olabilir ve diger insanlardan ayirt edilemez." diye ekliyor Dr. Salla.


"Bir temasci" oldugunu iddia eden Alex Collier'e gore, cesitli turdek-i dunya disi irklar 'insan deneyi' icin genetik malzeme sagladilar. Alex Collier "Dunya insanlarinin dunya disi genetik manipulasyon urunu oldugunu ve bu dunya disi varliklar bir cok farkli irka - en az 22 farkli irktan olusan- ait hafiza bankasindan olusan buyuk bir gen havuzunun sahibidirler.


Insan ETlerin Dinsel Ruhsallik Vasitasi İle İnsanligin Birligini Gelistirme Çabalari


Alex Collier "Insan ETlerin kuresel insanligin hem kendisini hem de bir parcasi oldugu daha buyuk galaktik toplulugu tehlikeye atmadan sorumlu bir sekilde tekamul etmesini saglamaya cabaladigi" iddia ediyor. Exopolitik grup ve bagimsiz temascilar ayrica "Insan ETlerin insan bilincliligini yukseltmeyi ve dinlerin birligini tesvik etmeyi istediklerini" belirtiyorlar.


ETler ile temas kurdugunu iddia eden Alex Collier Hristiyanlik, Judaizm, Islam ve diger lurumsallasmis dinler ve ayrica 'kult' gruplardan gelen koktendinci mesajlarin insanligi manipule ve kontrol etmek icin "dusman unsurlar" tarafindan ozel olarak yerlestirildigini ileri suruyor.


Bir cok grubun "Insan ET" oldugunu iddia ettigi Isa, insanligin sosyal bilincliligini birlige dogru esinlemeye, uyandirmaya calisti, amaci "Hristiyan dinini" yaratmak degildi. Alex Collier ile temas kuran ETler ayrica Isa'nin gercekte yasadigini ve yasaminin kalanini Massada'da gecirdigini belirtiyorlar; ve Isa sadece dini doktrin tarafindan carmiha gerildi. Ornegin "kurtarici senaryosu" ile ilgili olarak, Alex Collier'e ETler tarafindan bunun "bizi gucsuzlestirmek" icin inanc sistemlerimize konuldugunu anlattilar.


Kurumsallastirilmis dinlerin dogmasindaki kurtarici senaryolari, kendilerini "ahlakliligin yargilayicilari" olarak tayin eden elit- gudulu ezici guc yapisinin yaratilmasini yasallastirir. Bu dini elitler hukumetten is girisimlerine dek diger elitlerle acgozluluk - yonelimli kendini - buyutme ortak islerini tamamlayan kapsamli bir sosyal kontrol sistemi uygulamak icin kendi tayin ettikleri rolleri tarihsel olarak kullandilar.


"Kapitalistlerin" cabalari, sosyal olarak ilerici Insansi ETlerin spirituel ve diger "temsilciler" vasitasi ile 'Dunya Insanlarinin' yasam kalitesinin kabulunu ilham etme cabalarina zarar verdi.


Insansi ETler, "egitim ve bilincliligin yukselisi vasitasi ile insanligi baskici yapilardan ozgurlestirmeye yardim etmeye cabaliyor"
Dunyada "Insansi ET" karsilasmalarinin iddialari


Dr. Salla'nin Ekim 2006'da yayinlanan "Dunya Disi Varliklar Aramizda" makalesinde, " Belli bir sayidaki bagimsiz kaynaklardan ''insan gorunuslu' dunya disi ziyaretcilerin bizimle butunlestiginin ve son zamanlara dek buyuk nufuslu merkezlerde yasadiklarinin ve bunun bazi enstituler tarafindan bilindiginin cok sasirtici kanitlari var.


Bascavus Robert Dean gibi tanikliklarin yani sira, bir sayida ozel sahsiyet, gezegende buyuk sehirlerde siradan vatandaslar gibi yerlesen dunya disi varliklar ile karsilastiklarini iddia ediyor.


Insan nufusu arasinda gizlice yasayan dunya disi varliklardan bahseden ilk kisi George Adamski idi. Dunya disi varliklar ile karsilasma deneyimlerini anlattigi ikinci kitabinda, "Ucan Dairelerin Icinde", Adamski insana benzeyen dunya disi varliklarin insan nufusu icinde nasil yerlestiklerini anlatiyor. "Bize cok benziyorlar", Dr. Salla not ediyor "ise girebiliyorlar, komsulari oluyor, araba kullaniyorlar ve insan nufusuna kolayca karisabiliyorlar."


Dr. Salla "Adamski dunya disi araclarla unlu ucusuna goturen toplantilari duzenlemek icin onunla nasil temas kurduklarinin yazdi" diyor. Dr. Salla acikliyor "Adamski'nin temas deneyimleri ve inanirligi uzerine tartismalar devam ederken, etkileyici sayida taniklar, fotograflar ve filmler ile desteklenen Adamski'nin UFO karsilasmalarinin aldatmaca olmadigi sonucuna varildi"


Dr. Salla ilave olarak, "Adamski'nin tanikligi, dunya disi varliklarinin nasil kilik degistirerek insan nufusu arasinda yasayabileceginin onemli anlayislarini sunuyor" diyor. Adamski vakasini ve onu destekleyen en guclu kaniti tartistiktan sonra, Dr. Salla makalesinde, siradan vatandaslar gibi davranana dunya disi varliklar ile karsilastiklarini iddia eden diger temascilari tartisiyor. Son olarak, Dr. Salla siradan Dunyaya - bagli bireyler arasinda yasayan dunya disi varliklari ile ilgili resmi tanikliklari inceliyor.


Tiversonus

#2
Adem'in Uzaylı Genleri



Ünlü araştırmacı Zecharia Sitchin, insan geniyle ilgili yeni bulguları eski Sümer metinlerindeki Anunnaki mitleriyle ve kendi teorisiyle buluşturarak farklı ve heyecan verici noktalara götürüyor! Modern insanın, homo sapiens'in prototipi olan Adem, "kimin suretinde" yaratıldı? Kutsal Kitap, Elohim'in "Adem'i kendi suretimizde ve görünüşümüzde yaratalım" dediğini belirtir. Ama eğer insanın sahip olduğu muamma genler konusunda şimdilik de olsa bir açıklama kabul edilecekse, insanın genetik kodunun çözüldüğü açıklaması yapıldığı sıralarda, Şubat ortalarında belirtildiği gibi, marifetin bir grup bakteride olduğu üzerinde karar kılındı! İnsan genetik yapısının şimdiye dek sanıldığı gibi 100.000 ila 140.000 arası değil, yalnızca 30.000 dolayında, yani basit bir meyve sineğinden iki kat fazla ya da bir solucanın yüzde elli fazlası gene sahip olduğu açıklandığında, bu büyük buluş karşısında medyanın ve bilimsel çevrelerin seçtiği sıfat "alçaltıcı" oldu. Görkemli Hayat Ağacı'nın zirvesinden ne büyük bir düşüştü bu! Dahası, insan genetik yapısının pek de "eşsiz" olmadığı ortaya çıktı. Şempanzeye yakınlığımız sanıldığı gibi yüzde 95 değil, yüzde 99 dolayındaydı; fareyeyse, yüzde 70. İnsan geni, diğer omurgalılarda ve omurgasızlarda, bitkilerde, mantarlarda, hatta bakterilerde olandan fonksiyon açısından hiç de farklı değildi. Bulgular yalnızca dünyadaki yaşam türlerinin hepsi için tek bir ortak DNA kaynağı olduğunu ortaya koymakla kalmadılar, aynı zamanda bilim adamlarına, homo sapiens ile en üst aşamasına varan evrim sürecinin izlerini sürme, daha basit organizmalardan daha kompleks olanlarının ortaya çıkması sürecinin her aşamasında aşağı olanın daha kompleks, yüksek yaşam biçimine varacak genler yaratmasını anlama olanağı sağladılar.


Kafa karıştırıcı buluş; Bilim adamları, tam da bu noktada, insanın ve analiz edilmiş diğer canlıların evrim kayıtlarının izlerini sürerken bir bilmecenin ortasına düşüverdiler. Science dergisince "kafa karıştırıcı buluş" olarak adlandırılan bu muamma şuydu: İnsan genetik yapısında bulunan 223 genin, genetik evrim ağacında bulunması gereken evrimsel öncelleri yoktu! İnsan, nereden geldiği belli olmayan bu genleri nereden almıştı acaba? Bakteriden omurgasızlara (sözgelimi solucanlara, mantara, sineklere vb - yani genetik kodu deşifre edilmiş olanlara)ve ardından omurgalılara (fare, şempanze) ve nihayet modern insana doğru uzanan evrimsel gelişmede, bu 223 gen omurgasız aşamada hiçbir biçimde yoktu. Bu nedenle, bilim adamları bu genlerin varlığını açıklamak için "görece daha yakın bir dönemde" (evrim süreci ölçülerine göre) "muhtemelen bir bakteriden yatay olarak transfer edildiklerini" ileri sürdüler. Bir başka deyişle, evrim sürecine göre yakın denebilecek bir zamanda modern insan, bu 223 geni aşamalı evrimle ya da Hayat Ağacı'ndan dikey olarak değil, bir bakteriden yatay olarak almıştı.


Sınırsız farklılık Şimdi, ilk bakışta bu 223 gen çok da önemli değilmiş gibi görünebilir. Oysa bir tek gen bile bireyler arasında çok büyük farklılıklara yol açabilirken, 223 gen bizim gibi canlı türleri üzerinde sınırsız etkilere sahiptir. İnsan genomu 3 milyar dolayında nükleotidden (dünyadaki yaşamı sağlayan dört nükleik asitin baş harfleri olan A-C-T-G harfleri) oluşmuştur. Bunların, yüzde birden biraz daha fazlası, fonksiyonel genler olarak gruplanmıştır (her gen, binlerce "harften" oluşur.) Bir insanla bir diğer insan arasındaki fark, DNA "alfabe"sindeki binlerce "harften" yalnız birisi kadardır. İnsanla şempanze arasındaki farksa, genetik benzeşmeye göre yüzde 1 dolayındadır ve 30.000 genin yüzde biri, 300 eder. Yani, 223 gen, siz, ben ve bir şempanze arasındaki farkın üçte ikisinden fazladır! Bu genlerin, içerdikleri protein açısından, Public Consortium ekibince yapılan ve Nature dergisinde yayımlanan analizi gösterdi ki, yalnızca fizyolojik değil, psikiyatrik açıdan da önemli proteinler içeriyorlardı.


Dahası, yalnızca DNA'nın mitokondri bölümünden kaynaklanan bazı çok önemli nörolojik enzimlerden de bu genler sorumluydular: "Havva DNA'sı", yani insanların yalnızca anne kanalıyla aldıkları ve geriye doğru bir tek "Havva"ya dek dayanan miras. Yalnızca bu bulgu bile, şu bakteri transferi tezini şüpheyle bakılacak hale getiriyordu. Sarsak bir teori Bilim adamları insan yararına bu denli önemli ve kompleks genlerin "görece yakın bir zamanda" bir bakteri enfeksiyonuyla alındığından nasıl bu kadar emin olabiliyorlar? "Bu, güncel evrim teorisini izlemeyen bir sıçramadır" diyor Steven Scherer, Baylor Tıp Fakültesi'ndeki İnsan Genomu Sıralama Merkezi'nin direktörü. "Yatay olarak transfer edilmiş genlerin kaynağı olarak bakterileri gösteren biz değiliz" diyor Nature dergisindeki röportajda. Ayrıntılı bir araştırmayı yöneten Public Consortium ekibi 113 genin (bu 223 gen içinden) omurgasızlarda bile görünmemekle birlikte bakterilerde çok yaygın olduğunu buldu. Bu muamma genlerin açığa çıkardığı proteinlerin analizi gösterdi ki, saptanabilen 35 taneden yalnızca 10 kadarı omurgalılarda (balıktan ineğe dek yayılan geniş bir yelpazede) görülebiliyordu. Bu 35#8242;in 25 tanesiyse, yalnızca insana özgüydü. "Transferin bakteriden mi insana, insandan mı bakteriye doğru olduğu çok açık değil" diyor.


Washington Üniversitesi'nin Genom Sıralama Merkezi'nin yardımcı direktörü Robert Waterson, Science dergisine yaptığı açıklamada. İyi ama, eğer insan bu genleri bakteriye verdiyse, o bunları nereden aldı? Anunnaki'nin rolü Benim kitaplarımı okumuş olanlar şu anda gülümsüyorlardır, çünkü onlar yanıtı biliyorlar. Biliyorlar ki Adem'in yaratılışıyla ilgili Kutsal Kitap ayetleri, çok daha detaylı açıklamalar içeren, kil tabletlere yazılmış Sümerce ve Akatça metinlerin yalnızca özetlenmiş versiyonlarıdır ve Genesis'teki (Tekvin/Yaratılış) "Elohim" rolü, Anunnaki tarafından stlenilmiştir yani, "Göklerden Dünyaya Gelenler" tarafından. "12th Planet" ile başladığım ve "Genesis Revisited", "Cosmic Code" ile detaylarına girdiğim gibi, Anunnaki dünyaya Nibiru gezegeninden 450.000 yıl kadar önce geldi. Bizim güneş sistemimize ait ama yörüngesini 3600 yılda tamamlayan bir gezegendi bu.


Buraya atmosferlerini korumak için gerekli olan altını almaya geldiler. Altın çıkarma faaliyetinden yoruldukları ve enerjilerini tükettikleri bir anda, şeflerinden bilim adamı Enki, ilkel işçiler üretmek için genetik bilgilerini ortaya koymayı önerdi. Diğer Anunnaki liderleri sordu: Yeni bir varlığı nasıl yaratacaksın? "İhtiyaç duyduğumuz varlık zaten var, bütün yapmamız gereken, üzerine kendi işaretimizi koymak." Bundan 300.000 yıl kadar öncesiydi.


Aklındaki çözüm, varolan hominid'i, birkaç Anunnaki geni ekleyerek genetik olarak geliştirmekti ve bu yaratık evrim sürecini yaşıyordu dünya üzerinde. Bundan 450.000 yıl önce uzayda yolculuk yapabilen Anunnaki'nin, şu an bizim ancak kıyısına yaklaşabildiğimiz genetik ilgisine o zaman sahip olduğu yalnızca eski metinlerde değil, DNA'yı gösteren ikili sarmalın birbirine sarmalanmış çift yılan olarak gösterildiği çizimlerde de (sağlık ve tıp simgesi) son derece açıktır. Anunnaki liderleri projeyi kabul ettiğinde (Kutsal Kitap'taki "Adem'i yaratalım" ayeti) Enki, Anunnaki'nin Tıp Bilimleri Yöneticisi Ninhursag'ın da yardımıyla bir genetik mühendislik projesi üzerinde çalıştı ve varolan ilkel hominide bir miktar Anunnaki geni aktardı.


Oldukça uzun süren deneme yanılma süreçlerinin sonunda, eski metinlerde belirtildiği gibi, "kusursuz model" geliştirildi. Ninhursag haykırdı: "Ellerimle yaptım onu!" Bu sahne, eski silindir mühürler üzerinde de çizilidir. İşte bu ekstra genlere nasıl sahip olduğumuzla ilgili benim açıklamam bu. Adem ve Havva, Anunnaki'nin suretinde biçimlendirildi, bir bakterinin değil. Son derece önemli bir mesele Daha derin bilimsel araştırmalar, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde bu ekstra genlerin kaynağının gerçekten bir bakteri olduğunu ve yatay transferin insandan bakteriye değil bakteriden insana doğru geçtiğini kanıtlamadıkça, tek seçeneğimiz, binlerce yıl önce yazılan Sümer metinlerinin önerdiği çözümü kabul etmektir. O zamana dek, bu muamma 223 yabancı gen bir alternatif olarak kalacak ve Anunnaki'nin dünya üzerinde gerçekleştirdiği genetik ustalığın kanıtı olacaktır


Ali Aslan Dumanol


Tiversonus

#3
Dna Genel Bilgiler



Deoksiribonükleik asit ya da kısaca DNA, tüm hücreli canlıların ve bazı virüslerin biyolojik gelişimleri için gerekli genetik bilgiyi taşıyan bir çeşit nükleik asittir. DNA, canlının özelliklerinin soydan soya geçmesini sağladığı için bazen kalıtım molekülü olarak da adlandırılır.


Bulunduğu yerler


Bakterilerde ve diğer basit hücreli canlılarda DNA hücrenin içinde dağınık biçimde bulunur. Hayvanları ve bitkileri oluşturan daha karmaşık hücrelerde ise DNA'nın çoğu hücre çekirdeğindeki kromozomlarda bulunur. Enerji üreten kloroplast ve mitokondri organellerinde ve pek çok virüste de bir miktar DNA bulunur.


Moleküler yapı


Bazen "kalıtım molekülü" olarak adlandırılsa da, DNA aslında tek bir molekül değil, bir çift moleküldür. Bu çift molekül, bir sarmaşığın dalları gibi birbiri çevresinde dönerek bir sarmal oluştururlar.


Sarmaşık dalına benzer her molekül, bir DNA "ipliği"dir. Bu iplikler birbirlerine kimyasal olarak bağlanmış nükleotidlerden oluşur. Nükleotidler ise bir şeker, bir fosfat ve bir de dört çeşit azotlu bazlardan birisinden oluşur.


Bu dört çeşit baz, adenin, timin, sitozin ve guanindir. Sırası ile A, T, C ve G harfleri ile kısaltılırlar.


Bir DNA ikili sarmalında, iki polinükleotid (çok nükleotidli) iplik hidrofobik etki ile bağlanabilirler. Hangi ipliklerin birleşik kalacağı zıt eşleşme ile belirlenir. Her baz diğer bazların yalnızca bir çeşidi ile hidrojen bağları kurabilir (A ile T, C ile ise G bağ kurabilir) böylece bir iplikteki bazın niteliği kurulan bağın gücünü belirler; zıt bazlar ne kadar çok olursa kurulan bağ da o kadar güçlü ve uzun ömürlü olur.


Hücre mekanizması DNA ikili sarmalını birbirinden ayırıp her iki DNA ipliğini de yeni birer ipliği sentezlemek için şablon olarak kullanma yeteneğine sahiptir. Yeni üretilen iplikler öncekilerle hemen hemen tamamen aynıdır, ancak mutasyon adı verilen hatalar oluşabilir. Hücrenin bu özelliğini laboratuvar ortamında taklit eden işleme de PCR (polimeraz zincirleme tepkimesi) adı verilir.


Eşleşme nedeniyle nükleotidlerdeki bazlar sarmal eksenine doğru dönüktür. Bu yüzden şeker ve fosfat grupları sarmalın dış tarafında yer alır, ve oluşturdukları iki zincir sarmalın "iskeleti" olarak adlandırılır. Gerçekte, bir nükleotidi DNA ipliğinde bir sonrakine bağlı tutan fosfat ve şekerler arasındaki kimyasal bağlardır.


Nükleotid dizisinin önemi


Bir gen içerisinde DNA ipliği üzerindeki nükleotid dizisi her canlının yaşamı boyunca üretmek ve "ifade etmek" zorunda olduğu proteinleri tanımlar. Nükleotid dizisi ile proteinlerdeki amino asit dizisi arasındaki ilişki basit çeviri kurallarıyla belirlenir, bu kurallara topluca genetik kod adı verilir. Genetik kod, kodon denilen, üç nükleotidden oluşan, üç harfli 'kelimeler'den meydana gelir (Örneğin ACT, CAG, TTT). Bu kodonlar haberci RNA (mRNA) ve taşıyıcı RNA (tRNA) aracılığıyla ribozomlarda her kodon bir amino aside denk gelmek üzere proteinlere çevrilirler. 64 değişik kodon olasılığı ve sadece 20 değişik amino asit olduğundan birçok amino asidin birden fazla belirtici kodonu vardır. DNA üzerindeki nükleotidler mRNA ve daha sonra tRNA üzerine kopyalanırken timin nükleotidi (T) urasil (U) ile değiştirilir. Ayrıca protein sentezinin başlangıcını belirten bir başlatma kodonu (AUG, metionin amino asidini kodlar) ile bitimini belirten üç olası bitiş kodonu (UAA, UAG ve UGA) bulunur.


DNA'nın çoğalması


DNA çoğalması ya da DNA sentezi, hücre bölünmesi öncesinde çift sarmallı DNA'nın kopyalanması işlemidir. Kopyalanan yeni DNA iplikleri hemen hemen tamamen aynıdır, ancak zaman zaman çoğalmadaki hatalar nedeniyle kopyalama mükemmel olmaz (bkz. mutasyon), ve sonuçtaki her iki sarmal da bir eski ve bir yeni iplikten oluşur. Buna yarı korunumlu çoğalma denir. DNA'nın çoğalması işlemi üç adımdan oluşur: başlatma, ikileşme ve sonlandırma.





Tiversonus

#4
Sevgili Tgur'un yazısından sonra DNA ile ilgili şu alıntıyı buldum, gerçekten ilginç deneyler var içinde. Paylaşmak istedim:




BELLEĞİN TEMEL TAŞI (RNA)

1960yıllarının ortalarında Houston (Texas), Baylor Üniversitesinde farmakolog olan Prof. georges ungar ilginç bir seri deneme yapmıştır. Fanus içerisine kapatılan beyaz bir fare, belirli aralıklarla fanusun üzerindeki bir gongla rahatsız edilmekteydi. Fakat fare alışmaya yatkın bir hayvandır. Günler ve haftalarca devam eden bu gong sesine belirli bir süre sonra alışmaya başlamıştır. Bu şekilde alıştırılmış yüzlerce fare�nin beyni dondurularak saklanmış ve içerisinde alışmayı sağlayan maddenin birikip birikmediği a rastı n l maya başlanmıştır. UNGAR'ın savma göre, canlılarda alışma ve öğrenme RNA birikimi şeklinde saklanmaktaydı. Değişik amaç için kullanılmak üzere yapabildiğince çok RNA izole etti. ikinci Dünya Savaşı sıralarında isveç'i! holger hyden kalıtımın biyolojik yapısının belleğin ruhsal yapısıyla parelellik gösterdiğini kanıtlamıştı. Bir türün evrimsel gelişim süreci içerisinde öğrendikleri, kalıtımla daha sonraki döllere aktarılmaktaydı "Türün Belleği". hyden,DNA'nın türün belleğinin, RNA'nın ise bireyin belleğinin oluşmasında rol oynadığım ta o zamanlar savunmaktaydı. Yaptığı çalışmalarda eğitilmiş hayvanların beynindeki RNA miktarının eğitilmeyenlere göre çok daha fazla olması bu yaklaşımı doğrulamıştır.


Daha sonra ruhbilimci james mcconnell, yassı solucanlarla (özellikle Planaria) denemeler yapmıştır.     Bir ışık uyanmının arkasından, yassı solucanın vücuduna zayıf elektrik şoku verilmiştir. Belirli sürelerle (bir iki dakikada bir) tekrarlanan bu denemenin sonucunda (bir iki hafta sonra), yassı solucan ışığın yandığım görünce büzülmeye başlamış, yani ışıktan sonra elektrik sokunun geleceğini öğrenmiştir. Eği�tilen bu yassı solucanları öldürerek, etlerim eğitilmemiş solucanlara yediren mccon�nell, eğitilmemiş solucanların, eğitilmişler gibi davrandığım hayretle gördü. Bu etler�le beslenen eğitilmemiş solucanlar da ışıktan sonra elektrik sokunun geleceğin! dav�ranışlarıyla göstermekteydiler. Bu akıl almaz bir sonuçtu: Bellek nakledilmişti. HYDEN'nın savma dayanarak, eğitilmiş yassı solucanlardan çıkardığı RNA özütünü (ekstraktını), eğititmemişlere enjekte ettiğinde, sonuç yine aynıydı. Eğitilmemişler ya kısa bir süre sonra ya da anında eğitilmişler gibi davranıyorlardı. 1950 yıllarında yapı�lan bu denemenin sonucuna inananların sayışı oldukça azdı. Amerika'da yayınlanan bir mizah dergisinde "Profesörünüzü Yiyiniz" başlığı altındaki bir yazı konuyu san�sasyonel bir şekilde tekrar gündeme getirmiştir. Bunun üzerine birçok laboratuvarda yapılan denemeler, McCONNELL'in savının doğru ofduğunu kanıtlamıştır. Elektrik şoku ve ışıkla eğitilmiş bir Planaria birkaç parçaya ayrılırsa; bir zaman sonra her parça kendini rejenere ederek yeni bir hayvan yapar, ilginç olanı beyni taşıyan baş kısmı eski alışkanlıkları hatırlamasının yanısıra, beyinle ilgisi olmayan kuyruk kısmından meydana gelen (yeni bir beyin oluşturan) hayvan bu engrammı, yani öğretileni hatır�layabilmektedir. Demek ki bir madde bağlanmasıyla açıklanan bellek, sadece beyin hücreleri nde değil, aynı zamanda vücut hücrelerinde de oluşmuştur.


Eğer bellek RNA şeklinde ya da RNA aracılığıyla bağlanıyorsa, ribonukleaz enzimi ile (yalnız RNA'yı temel taşlanna kadar parçalar, diğer bileşiklere etkisi yok�tur) bu engrammı bozmak mümkün olacaktır. Nitekim parçalanmış hayvanlar ribo-nukleazlı bir suda yetiştirilirse beyin kısmım taşıyan parçanın belleğini yitirmediği; diğer kısımdan gelişen hayvanların eski koşullanmayı hatırlayamadığı görülmüştür. Keza vücut içerisine enjekte edilen RN-az (ribonukleaz) da aynı etkiyi gösterir. Bu, belleğin RNA aracılığıyla saklandığım göstermekle beraber tam kanıtlayamaz. Çünkü RN-az sadece bellekle ilgili RNA'yı değil, tüm RNA'lan ve dolayısıyla protein sentezi için gerekli olanları da parçalar. Bu nedenle bellek silinmesini ya da zayıflamasını sadece RNA'ya bağlamak sakıncalı olabilir (bir protein bağı olmaması için de neden yoktur!). Bundan sonraki tartışmalar, nakledilen maddenin salt bir bellek nakli mi olduğu, yoksa var olan belleğin belirli bir doğrultuda kuvvetlendirilmesi ve düzeltil�mesi şeklinde mi olduğuydu? Bu tartışmalar sürerken, 1965yılında UNGAR'ın yaptığı denemeler gündeme geldi.



Belleğin Nakli


ungar, eğitilen farelerden çıkardığı RNA özütünü eğitilmemiş farelere enjekte etti. Enjekte edilen fare gong sesine tepki göstermiyordu ya da çok kısa süren bir denemeden sonra alışıyordu, ungar, sonradan elde edilen bu alışkanlığın bellek olarak naklini yeterli bulmuyordu. Bu nedenle ikinci bir deneme daha yaptı. Doğuştan gelen bazı özelliklerim, eğitilmek suretiyle değiştirerek bellek şeklinde nakletmeyi amaçladı. Fareler doğuştan gelen bir özellikle ışıktan kaçarlar. Küçük bir kafesin içe-risinde birbirine geçişti iki bölme yapılmış; bölmenin biri karartılmış, diğeri aydınlık tutulmuştur. Karanlık bölmedeki besin maddelerinin bulunduğu yere elektrik telleri döşenmiş ve zayıf akım verilmiştir. Bir zaman sonra fareler, doğal yapıtanna aykırı olmakla beraber aydınlık bölmede kalmayı tercih etmeye başlamışlardır. UNGAR'a göre "karanlıktan korkma maddesi"nin RNA şeklinde beyinde bağlanmış olması gerekmektedir. Nitekim eğitilmiş farelerin beyinlerinden izole edilen RNA eğitilmemiş farelere enjekte edildiğinde, tüm fareler önceden eğitilmiş gibi, yani karanlık böl�mede elektrik akımının varlığından haberdarmış gibi davranmaya başlamışlardır. Bu deneme ile kuşkuya meydan vermeyecek şekilde, çok özel bir durum için oluşan bellek, kimyasal olarak bir canlıdan diğer canlıya nakledilmiştir.


Aynı atadan çoğalmış fareler eğitildikten sonra eterle öldürülmüş; çok hızlı ameliyatla, özel bölgelerden 1 gr. kadar beyinleri alınmış ve özel yöntemlerle RNA özütleri (0.7 -1.1 mgr) yapılmıştır. Vücut sıvısı içine hızlı alınsın diye bu özütler diğer farelerin karın boşluğuna enjekte edilmiştir. Enjekte edilen bu farelerin aynı koşullara çok daha hızlı uyum sağladıkları görülmüştür. Tam uyum görülmez; çünkü özütleme yaparken ve karın boşluğundan emilirken birçok madde yitirilmiştir. Hatta, belirli bir molekül şeklinde bağlanmış bellek engrammtan bu işlemler sırasında yapısal olarak bozulmalara uğramıştır. Bu öğrenme birçok yönden aynı zamanda gerçekleştirilirse;
örneğin, besinini bulurken ses, ışık, koku ve renk faktörleri ayrı ayrı öğretilirse, sonuç çok daha kuvvetli olur. Çünkü her öğretim simgesi için birikmiş mikro bellek, esas belleği oluşturur ve çok şiddetli simgelerle öğrenilmiş bir bellekte ise RNA birikimi çok daha fazla olur.


Japon balıklarına elektrik şoku ile bazı şeyler öğretilebilir. Bu bellek aylarca saklanır. Fakat eğitim sırasında ya da eğitimin hemen ardında puromycin püskürtülür ya da bu maddeyle vücut ovulursa, belleğin oluşmadığı görülecektir. Çünkü puro�mycin bir antibiyotiktir ve protein sentezin! önler. Eğitimden 1 -2 saat sonra verilecek puromycin'in belleğe herhangi bir etkisi gözlenmemiştir. Burada belleğin protein şeklinde bağlandığı ve puromycin'in kısa süreli belleğin, uzun süreli bellek haline geçmesini önlediği görülür.
Bu belleğin hangi maddelerden oluştuğu konusundaki tartışmalar bugüne dek gelmektedir. ungar, yıllarca süren karmaşık denemeler sonucunda, aydınlığa uyum yapmak için eğitilmiş farelerden elde ettiği yeterince RNA'nın yanısıra, kimyasal ola-rak saffaştırılmış ve kendi deyimiyle "S k o t o p h o b i n" Karanlıktan Korkutan Madde denen yeni bir madde daha elde etti. Bu yeni madde çekirdek asidi değil, bir proteindi. özünde, bu şaşılacak bir sonuç değildi; çünkü proteinin sentezi de RNA ile yapılmaktaydı. Demek ki yaşanılarak öğrenilen her olay RNA yardımı ile be�yinde özel bir protein bağı veya zinciri şeklinde resmediliyor ve bir iz "E n g r a m m" halinde saklanıyordu. Daha sonra anımsanan olaylar, bu bağlanan moleküllerin tek�rar okunması şeklindeydi. ungar, bellek maddesi skotofobini laboratuvarda yeniden yapmayı başarmıştır (doğal olarak amino asitlerin sırası, taşıdığı bilgiye göre, belirli bir dizilime sahiptir). Bu yapay madde farelere enjekte edildiğinde yine karanlıktan korkma ve aydınlığı sevme ortaya çıkmaktadır. Eğer yapılan bu denemeler olayın açıklanmasında ilk basamaklar ise, önümüzdeki yüzyıllarda yapay belleklerin sentez-lenmesi kaçınılmaz olacaktır. Belleğin RNA şeklinde bağlandığına dair kanıtlar olma-sına karşın, ayrıntılı bir açıklama için daha dikkatli olmak gerekir. Fakat RNA'nın bel�lek için gerekli olduğunu kabul ettiğimizde, belleğin evrimsel gelişiminde önemli bul�gular ortaya çıkacaktır.


RNA'ca insan beyninin doğumdan 40 yasma kadar zenginleştiği, 40 - 60 yaş aralığında sabit kaldığı ve 60 yaşın üstünde, gittikçe azaldığı bilinmektedir, öğrenme kapasitesi de bu RNA birikimine bir parelellik göstermektedir.


Bellek,beynin bir ürünü değildi; bundan iki milyar yıl önce merkezi sinir sistemi-nin gelişmediği devirlerde, anılar yine bu moleküller yardımıyla maddeleşiyordu. Beyin, bu yapı taşlarının bir araya toplanmasıyla oluşmuştur. Bilindiği gibi, evrimde bütün zorluk bir mekanizmanın ortaya çıkmasıdır; geliştirilmesi yalnız zaman mesele�sidir, Bellek ise ta moleküler düzeyde yaratırken vardı, geliştirilmesi ise zamanla olmuştur. "Yani bellek tüm beyinlerden daha eskidir". Daha önce değindiğimiz gibi beynin en alt tabakalarında yatan bu jeolojik bellek birimleri, üst beyin tarafından organize edilerek birey için en iyi şekilde kullanılmasına çalışılır. Diğer ruhsal davra-nışlanmızı da aynı şekilde açıklamak için elimizde kanıt yok! Fakat aynı düşünce sis�temi içerisinde, her ruhsal davranışın, ilkel birimler şeklinde, moleküler yaratılışa kadar uzanacağı ve bu alt birimlerin büyük beyin tarafından organize edilmek sure�tiyle daha karmaşık yapıların ortaya çıktığı savunulabilir. Bu, ruh denen kavramın ayrı bir güç gibi düşünülmesin! ve metabiyolojik olarak açıklanmasını ortadan kaldıra�cak bir savdır.



TRANSDUKSiYONUN EVRiMDEKi ÖNEMİ


Bilgi ve bellek her zaman yaşanılarak kazanılmayabılir; insanda bilgi alış-verişi bunun tipik örneğidir. Hayvanlarda, sözle ve diğer iletişim (kominikasyon) araçlarıyla bilgi ve bellek aktarımı, yüksek organizasyonlu hayvanların bir kısmı hariç hemen hemen yok gibidir. Bazı davranışlar atalannın eğitimiyle kazanılır. Fakat canlılar ara-sında kazanılmış deneyimlerin maddesel olarak nakledilmesi geçmişte ve şimdi yapılmısmıdır? Bunun açıklamasın! yapmadan önce bazı araştırmaları gözden geçirmemiz gerekmektedir.


G. anderson, 1970 yılında, evrimde devrim yapacak ve bizim ruhbilimimizi kökünden sarsacak bir araştırmayı gerçekleştirdi. "Viral Transduksiyon == Virüsle


Taşınma"nın evrimsel açıdan ne denli önemli olduğunu buldu. Virüslerin ancak canlı hücrelerde çoğalabileceğini biliyoruz. Virüs girdiği hücreye, çok defa, kendi kalıtsal materyalini bağlayarak, hücrenin sentezleme programım bozar ve virüsü oluşturacak moleküllerin sentezinin yapılmasını sağlar. Meydana gelen yeni virüsler diğer hücrelere girerek çoğalmalarına devam ederler (virüslere bkz. !). 1958 yılında Amerika'lı biyolog joshua lederberg, 1952 yılında gerçekleştirdiği bir çalışmadan dolayı nobel aldı. Çalışmanın özeti şuydu: Virüsler bir hücreden diğer hücreye geçer�ken, önce bulunduğu ve çoğaldığı hücrenin kalıtsal materyalinden (DNA parçaların-dan) bir kısmım da sürükleyerek götürebiliyordu. Bu olaya "Transduksiyon" denir. Daha sonra yapılan ayrıntılı çalışmalarda, taşınan bu parçaların oldukça uzun olabile�ceği 3, 4 ve hatta 5 komple genin bu şekilde taşınabileceği saptanmıştır.


anderson, 1970 yılında bu çalışmalara dayanarak dünyadaki canlı türleri ara-sında, kalıtsal deneyimlerin, virüsler aracılığıyla birbirlerine nakledilmelerinin, evrim�de küçümsenemeyecek bir mekanizma olduğunu ileriye sürdü. Bunun anlamı şudur:


Dünyadaki sayısız denebilecek canlıda meydana gelecek bir kalıtsal değişiklik, bir buluş, bir gelişim, er veya geç diğer canlılar tarafından kopye edilecektir. Bu açık�lama araştırıcıların gözlerindeki perdeyi kaldırdı. Dünyadaki tüm canlıların neden aynı genetik kodu kullandıkları aydınlandı. Birinde. mutasyon-seleksiyon mekanizmasına göre meydana gelen bir yenilik, ortak alfabeyi kullanan diğer canlılar tarafından da kullanılabilecektir. Böylece bir virüs tarafından saldırıya uğrayan hücre (eğer virüse karşı tam bir savunma mekanizmasına sahipse), o virüs tarafından getirilen DNA parçasın kendi amacı için deneme olanağım bulur. Belirli bir tür organizmada kalıtsal olarak meydana gelecek ilerleme veya değişiklik, böylece diğer tüm canlıların emrine sunulabilecektir. Madde değişimi için kullanılan binlerce enzimin takası ve evrensel kullanımı da bu şekilde açıklanabilir. Fakat en büyük yardımı, evrimdeki gelişimlerin açıklanmasındadır. öyle ki, canlılığın ortaya çıkışından bugüne dek geçen 3 milyar yıl, bu denli gelişim ve dallanma için az bir zaman olarak kabul ediliyordu. Mutasyon-seleksiyon mekanizmasının rastlantılara bağlı olarak birhücreliden çok hücreliye, su yaşamından kara yaşamına geçmesi ve insana kadar gelişmesi çok daha uzun bir zamana gereksinme gösterir. Çünkü ilkel bir canlı türünün ve döllerinin değişimiyle (rastlantılarla) bu denli gelişmiş bir canlı türünün ortaya çıkması çok büyük bir olası�lığı gerektirmektedir. Bu da bazı kuşkuların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Hal�buki herhangi bir canlı türünde ve bir türün herhangi bir bireyinde meydana gelecek evrimsel (kalıtsal) ilerleme veya değişim, yukarıda anlatılan şekilde diğer canlı türüne aktanlabiliyorsa ve bu yenilik belirli ölçüde tüm canlıların hizmetine sunulabiliyorsa, o zaman evrimsel değişimde çok büyük sıçramalar görülecektir. Bu da bu kısa süre içerisinde neden bu kadar dallanma ve ilerlemenin ortaya çıktığım açıklayabilir. Çünkü dünyadaki herhangi bir canlıya (sayısız denecek kadar birey vardır denilebilir.
 

tesadüfen rastlayan yenilik diğerlerine aktarılabiliyordu. Yani bugün bizde hastalık yapan virüslerin akrabaları (hastalık yapmayanları), insanın bu denli karmaşık olma�sın! ve gelişmesin! sağlayan en büyük faktör olarak varsayılmaktadır.



SOYUT DÜŞÜNCEYE GEÇİŞ


insanın en büyük özellikleriden biri de soyut düşünebilmesidir. Soyut düşün-meye (abstraksiyon) ulaştıkça içgüdülerimizi daha etkin olarak kontrol altına almaya başlıyoruz. Fakat uyarının çok güçlü olduğu durumlarda bu soyut düşünme yitirilebilir (kızdtğımızda, korktuğumuzda ve eşeysel olarak uyarıldığımızda vs.). Bu konuda en ilginç araştırma Freiburg'lu biyolog bernhard hassenstein'o aittir. Kafesin içeri-sınde eğitilmiş bir kuş, bakıcısının elinden besinim' almakta, özellikle un kurtlarım büyük bir iştahla yemektedir. Bakıcı, kafesin kapışım açmakta ve kapının tam karşı-sına (aksi taratma) gelen kısımdaki tef örgünün önünde, elinde bulunan un kurtlarım kafese doğru uzatmaktadır. Kuş, bu un kurtalarına ulaşmak için tel örgüyü zorla�makta veya yırtmaya çalışmaktadır. Fakat açık kapıdan çıkıp bekçiye ulaşmayı becerememektedir. Bakıcı elindeki kurtlarla birlikte tel örgüden yavaş yavaş uzaklaşmaya baslarsa, belirli bir uzaklıktan sonra, kuş, açık kapıdan çıkıp kurtlara ulaşabilmeyi düşünebilmektedir. Bu deneme çeşitli defalar tekrarlanmış, her defasında aynı sonuçlar alınmıştır. Sonuç ilginçtir: Kuvvetli uyarı, kuşta, bir an önce besine ulaşma içgüdüsünü uyandırmakta ve bu içgüdü o denli güçlü olmaktadır ki, kuş daha önce öğrendiği, uçarak ve açık kapıdan çıkarak besine ulaşma deneyimini kullanamamak�tadır. Bakıcı yavaş yavaş kafesten uzaklaştığında uyan devam etmekte; fakat git�tikçe zayıflamaktadır. Belirli bir uzaklığa, yani zayıflığa ulaştığında,kuş, içgüdüsünün etkisinden kurtularak, deneyimle öğrendiği yolu kullanmaya başlamaktadır. Kızdığımızda, korktuğumuzda ve eşeysel olarak uyarıldığımızda, davranışlanmızın bir çeşit mantıksal çizginin dışarısına çıkması bu nedenledir. Gelişmişliğin derecesi bu içgüdü�lerin büyük beynin kontrolü altında kullanılması (baskısı) demektir. Soyut düşünme ise içgüdülerin azaldığı ölçüde evrimleşerek gelişmiştir. Bu da çevre etkilerinin düşünce sistemimiz üzerindeki baskısı kalktığı oranda gerçekleşebilir. Kitabın basın�da değindiğimiz gibi "beş duyunun dışında düşünme, gerçek düşünmedir" sözcüğü bu anlamda kullanılmıştır. Soyut düşünfne "Benliğin" ortaya çıkmasını sağlar;


çünkü çevreden soyutlanmaya başlamıştır. Benlik ise belleğin, öğrenme yeteneği-nin, bilincin (şuurun), deneyimlerin takasının, fantazisinin ve soyut düşünmenin bir kompleksi olarak ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak çevremizdeki cisimleri şekillendi-rebilme yeteneğin! kazandık. Bu konuşmanın ilk adımıdır. Daha sonra da konuşmayı harflerle şekillendirdik.



BİLİNCİN GELİŞMESI "Taş Devrinden Bir Kesit"
NARKOZ ÎLE EVRİMSEL GERÇEKLERİN AÇIKLANMASI



Narkoz, canlıyı öldürmeden belirli duyuların uyuşturulması anlamında kullanı�lır. Beyinin her bölgesi narkoz maddelerine farklı tepki gösterir. En tipik ve eski narkoz, eterle bayıltmadır. Bir insan bu maddeyle bayıltırken değişik davranış evreleri gösterir. Kural olarak beynimizde en son gelişmiş merkezler ve bölgeler, daha eski olanlara göre, narkoz maddelerine ve diğer tehlikelere karşı daha dayanıksızdır. Tek�nik bir aygıtın geliştirilmesiyle birlikte bozulma olasılığının artması gibi.


Bir narkoz seansında, ilk olarak şuur (bilinç) yitirilir. Çünkü bilinç beynin en son ve en karmaşık evrimsel aşamasıdır. Dolayısıyla narkoz maddesine en az dayanaklı�dır. Bilinçten sonra yitirilen ikinci duygu, korku ve kendini savunma duygusudur. Dolayısıyla bilinci yitiren hasta ilk olarak çırpınmaya, yırtınmaya ve bağırmaya başlar. Narkozun bu evresine 'Eksitasyon Evresi' denir ve bu nedenle narkoz başlamadan önce, hasta, ellerinden ve kollarından sıkıca bağlanır. Hasta bilincim yitirdiği için kendi cinnetinden ve durumundan habersizdir, ilk evrede büyük beyin, yani beynimi-zin en üst tabakası uyuşturulmuştur; dolayısıyla bilincimizi yitirmişizdir. Bunun üze-rine daha alttaki beyin tabakası, yani beyin kökü 'lüzum üzerine" komutayı eline almıştır. Beyin kökü, beynin eski kısımlarındandır; balıklarda ve sürüngenlerde de gelişmiştir Büyük beyne göre daha eski ve daha az karmaşık olduğu için, karşı koyma gücü daha fazladır. Bu bölge içerisinde içgüdü ve kalıtsal tepkimelerin merkezi bulunur. Çevrenin uyarmalarına karşı otomatik olarak cevap verilmesi sağlanır. insanda bu içgüdü ve otomatik tepkimeler, büyük beynin süzgecinden geçtik�ten sonra ortaya çıkar. Kalıtsal tepkimeler bazı hallerde büyük beynin yargılaması sonucu baskı altında tutulabilir, örneğin vücudumuzu kurtarmak için çok kızgın bir demir parçasını elimizi yitirme pahasına uzaklaştırmamız gibi. Eksitasyon evresinde büyük beynin yargılayıcı-süzücü özelliği kalktığı için, beyin kökü tamamen kalıtsal özelliklerin! göstermeye başlar. Bu nedenle artan narkoz zehirinden kurtulmak için kendiliğinden çırpınma, kaçma ve bağırma hareketleri ortaya çıkar. Hasta bu hare�ketlerin hiçbirini bilinçli yapmaz. Doğal olarak bu durumda ameliyat yapılamaz. Dola�yısıyla anestezist narkoz maddesin! vermeye devam etmelidir. Eter miktarı kanda git�tikçe yükselir ve belirli bir düzeye ulaştığında beyin kökünü de uyuşturarak içgüdü ve refleksleri durdurur. Hasta yeniden sakinleşir ve kaslar gevşer. Ameliyat bu evrede başlar. Anestezi uzmanının becerisi, ameliyat boyunca hastayı daha fazla uyuştur�madan bu evrede devamlı tutmaktır.


Büyük beyin ve beyin kökü bu son evrede tamamen uyuşuktur. Fakat beyin kökümüzün en eski kısmı (en alttaki kısmı) hala uyuşmamıştır. Bu bölgede dolaşım sisteminin, solunum sisteminin, sıcaklık ve diğer madde değişimiyle ilgili yaşamsal öneme sahip otomatik düzenleyici merkezleri bulunur. Bu merkezler bireyin biyolojik olarak yaşamasın! devam ettirirler. Diğer beyin bölgelerine göre çok daha dayanıklı�dırlar. Bu nedenle bir bireyi öldürmeden bayıltmak mümkündür. Bugün ameliyat�larda çok daha etkin narkoz maddeleri kullanıldığı için. eksitasyon (çırpınma) evresi hemen hemen hiç -görülmez. Kullanılan ilacın terapatik (therapeutik) genişliğinin fazla olmasına dikkat edilir; yani yaşamsal merkezleri uyuşturmadan, acı ve bilinç merkezlerim' hızlı olarak uyuşturabilmelidir.


Narkoza göre beynin gösterdiği tepki ile yapışı arasında bir ilişki kurulursa en karmaşık ve en yeni kısminin üstte, en kaba ve en eski kısminin da altta olduğu görü�lür (Şekil 8.2). En içte temel yaşamsal işlevleri düzenleyen merkezlerin bulunduğunu söylemiştik. Bu merkezler uzun evrimsel gelişim süreci içerisinde dış çevrenin etki-sinden koparak iç çevrenin etkisi altına girmiştir. En eski merkez olarak tanımlanan vücuttaki su mikalarım düzenleyen ve kontrol eden merkez, böbreğin süzdüğü sıvı�nın yoğunluğunu, dokulardaki su miktarım, ter salgılamasın! ve susuzluk duygusuyla ortaya çıkan su alınmasın) koordine eder. Yine aynı tabakada sıcaklık düzenleyen merkez bulunur. Bu merkez sıcakkanlıların, çevrenin sıcaklık değişimlerinden etki-lenmemesini sağlar ve dolayısıyla madde değişimi sabit hızla yürütülür. Bu, aynı zamanda çevrenin etkisinden büyük ölçüde kurtularak kendibaşına hareket etmeyi ve bireysel bilincin (benliğin) ortaya çıkmasını sağlar. Bu merkeze ısı gözü de denir. Kanın sıcaklığına göre düzenleyici mekanizmayı çalıştırır. Eğer ısınırsak, su içeriz ve terleme suretiyle ısı kaybım sağlarız. Burada su miktarı ite ısı düzenleyici merkezin, diğer işlevlerde de olduğu gibi bir sıraya göre ya da eşgüdüm çalışması gereklidir. ısındığımızda yüzümüz kızarır; çünkü derideki kılcal damarlar genişletilerek vücudu-muzun iç tarafındaki fazla ısının kan aracılığıyla yüzeye taşınarak bir radyatörde olduğu gibi soğutulması sağlanır. Soğukta renk uçuklaşırve titreme başlar. Merkez, kas hareketlerin! hızlandırarak fazla ısının açığa çıkmasını sağlar. Dolayısıyla ek


BİLİNCİN GELİŞMESİ


insanda bu içgüdü ve otomatik tepkimeler, büyük beynin süzgecinden geçtik�ten sonra ortaya çıkar. Kalıtsal tepkimeler bazı hallerde büyük beynin yargılaması sonucu baskı altında tutulabilir, örneğin vücudumuzu kurtarmak için çok kızgın bir demir parçasını elimizi yitirme pahasına uzaklaştırmamız gibi. Eksitasyon evresinde büyük beynin yargılayıcı-süzücü özelliği kalktığı için, beyin kökü tamamen kalıtsal özelliklerin! göstermeye başlar. Bu nedenle artan narkoz zehirinden kurtulmak için kendiliğinden çırpınma, kaçma ve bağırma hareketleri ortaya çıkar. Hasta bu hare�ketlerin hiçbirini bilinçli yapmaz. Doğal olarak bu durumda ameliyat yapılamaz. Dola�yısıyla anestezist narkoz maddesin! vermeye devam etmelidir. Eter miktarı kanda git�tikçe yükselir ve belirli bir düzeye ulaştığında beyin kökünü de uyuşturarak içgüdü ve refleksleri durdurur. Hasta yeniden sakinleşir ve kaslar gevşer. Ameliyat bu evrede başlar. Anestezi uzmanının becerisi, ameliyat boyunca hastayı daha fazla uyuştur�madan bu evrede devamlı tutmaktır.


Büyük beyin ve beyin kökü bu son evrede tamamen uyuşuktur. Fakat beyin kökümüzün en eski kısmı (en alttaki kısmı) hala uyuşmamıştır. Bu bölgede dolaşım sisteminin, solunum sisteminin, sıcaklık ve diğer madde değişimiyle ilgili yaşamsal öneme sahip otomatik düzenleyici merkezleri bulunur. Bu merkezler bireyin biyolojik olarak yaşamasın! devam ettirirler. Diğer beyin bölgelerine göre çok daha dayanıklı�dırlar. Bu nedenle bir bireyi öldürmeden bayıltmak mümkündür. Bugün ameliyat�larda çok daha etkin narkoz maddeleri kullanıldığı için. eksitasyon (çırpınma) evresi hemen hemen hiç -görülmez. Kullanılan ilacın terapatik (therapeutik) genişliğinin fazla olmasına dikkat edilir; yani yaşamsal merkezleri uyuşturmadan, acı ve bilinç merkezlerim' hızlı olarak uyuşturabilmelidir.


Narkoza göre beynin gösterdiği tepki ile yapışı arasında bir ilişki kurulursa en karmaşık ve en yeni kısminin üstte, en kaba ve en eski kısminin da altta olduğu görü�lür (Şekil 8.2). En içte temel yaşamsal işlevleri düzenleyen merkezlerin bulunduğunu söylemiştik. Bu merkezler uzun evrimsel gelişim süreci içerisinde dış çevrenin etki-sinden koparak iç çevrenin etkisi altına girmiştir. En eski merkez olarak tanımlanan vücuttaki su mikalarım düzenleyen ve kontrol eden merkez, böbreğin süzdüğü sıvı�nın yoğunluğunu, dokulardaki su miktarım, ter salgılamasın! ve susuzluk duygusuyla ortaya çıkan su alınmasın) koordine eder. Yine aynı tabakada sıcaklık düzenleyen merkez bulunur. Bu merkez sıcakkanlıların, çevrenin sıcaklık değişimlerinden etki-lenmemesini sağlar ve dolayısıyla madde değişimi sabit hızla yürütülür. Bu, aynı zamanda çevrenin etkisinden büyük ölçüde kurtularak kendibaşına hareket etmeyi ve bireysel bilincin (benliğin) ortaya çıkmasını sağlar. Bu merkeze ısı gözü de denir. Kanın sıcaklığına göre düzenleyici mekanizmayı çalıştırır. Eğer ısınırsak, su içeriz ve terleme suretiyle ısı kaybım sağlarız. Burada su miktarı ite ısı düzenleyici merkezin, diğer işlevlerde de olduğu gibi bir sıraya göre ya da eşgüdüm çalışması gereklidir. ısındığımızda yüzümüz kızarır; çünkü derideki kılcal damarlar genişletilerek vücudu-muzun iç tarafındaki fazla ısının kan aracılığıyla yüzeye taşınarak bir radyatörde olduğu gibi soğutulması sağlanır. Soğukta renk uçuklaşırve titreme başlar. Merkez, kas hareketlerin! hızlandırarak fazla ısının açığa çıkmasını sağlar. Dolayısıyla ek besine gereksinmemiz olur. Soğukta daha çok acıkmamızın nedeni budur. Keza bu beyin katmanında, tepe gözden değişerek bez özelliği kazanmış epifiz bulunur. Epifi-zin salgıları, dış ortama bağımlı olmadan, vücudun gelişmesi için zaman düzenten-mesini sağlar.


Sonuncu bölgenin üzerinde de beyin kokunun üst kısmı "büyük gangliyon kökleri" ve "thalamus" bulunur. Milyonlarca sinir hücresinin bir araya gelmesiyle, bir zamanlar öğrenilen işlevlerin, bir çeşit bilgisayar merkezin! oluşturur. Kaba bir tanımlama ile, beynin bu kısmı, geçmiş atalanmızın deneyimlerinin programlandığı ve depolandığı bir yerdir. Bu program, dış uyarılar sonucu belirli davranış şekillerinin ortaya çıkmasını sağlar, örneğin, düşmanca bir bakış veya tavıra veya karşı eşeyden bir bireyin yaptığı kura, İlgili hormonları salgılayacak programı devreye sokmakla (daha önce hazırlanmış programı) yanıt verilir ve bu da belirli davranış şekillerinin ortaya çıkmasına neden olur. Daha önce, narkoz sırasında hastanın bilinçsiz olarak kendini savunması ve kaçma hareketinde bulunması gibi.



KOŞULLANDIRMA


Bu otomatik programlamanın üzerinde yapılan çalışmaların en görkemlisi 1962 yılında ölen davranış araştıncısı erıch von HOLST'un tavuklarda yaptığı denemelerdir. holst, bayıltılmış tavukların beynine uçları çıplak; fakat yanları lakla izole edilmiş saç inceliğinde teller soktu. Birkaç sene denemede tutulan hayvanları, bu teller rahatsız etmiyordu. Tellerin ucu, işlevi tanımlanmak istenen beyin kısmına sokulmuştu. Tel�lerden gönderilen çok zayıf akımlar, hayvanda, sanki dışarıdan herhangi bir impuls almış gibi tepkiler meydana getiriyordu, impulsun verildiği yere ve şiddetine göre tavuklar uzaktan kumandalı bir robot gibi hareket ettirilebiliyordu. Sonuç şuydu:


Telin uçunun girdiği beyin kısmı, akım verilince. depo ettiği programı devreye soku�yordu. Belirli yerler uyarıldığında horozlar, sanki bir düşman varmış gibi, kanatlarım germeye, yeri eşelemeye, gaklamaya ve mahmuzlarıyla saldınya geçiyordu. Horoz, düşmanına karşı programlanmış tüm tepki silsilesin! gösteriyordu. Fakat bu yapay uyarı sırasında tilki, sansar veya diğer bir düşmanca hayali, gerçek gibi görüyor muy�du ya da hangisini, nasıl görüyordu? Bunun yanıtım hiçbir zaman kesin olarak vere�meyiz. Bu evrede elektrik (uyarı) kesilince, sonuç daha da ilginçti. Birdenbire sakin-leşen horoz, ilk olarak şaşkın bakışlarla düşmanım arıyordu ve daha sonra zafer ötüş�leri çıkarıyordu.


Hiç bir beyin kendine ulaşan impulsun (uyarının) doğal mı yoksa yapay bir kaynaktan mı geldiğin! anlayamaz, insanı da ameliyat sırasında veya bayılt�madan bu şekilde yapay olarak uyardığımızda değişik tepkiler gözleyebiliriz, örne�ğin, görme merkezin! uyardığımızda renkli şimşekten, manzaraya kadar değişik görüntüler elde edebileceğimiz gibi; diğer bi bölgeyi uyardığımızda hastanın sesli ola�rak devamlı güldüğünü görürüz. Üzerinde deneme yapılan canlı bunun yapay mı yoksa doğal mı olduğunu anlayamaz. Tavuklarda, bu yolla, birdenbire, kızana gelme, dövüşme, temizlenme, doyma, acıkma, uyuma vs. yaratılabilmiştir. Bu, bir�çok hareketin yaratılışımızdan bugüne dek evrimsel aşamalar şeklinde programlana-rak depolandığım göstermektedir. Çünkü değişik türler arasında aynı olaya gösteri�len tepkiler açısından benzerlikler vardır (özellikle kızmada, korkmada vs.'de).


Mutasyonlarla ortaya çıkan değişik davranışların doğal seleksiyonla ayıklanması sonucunda, bir türün ataları ve geçmiş dölleri boyunca belirlenmiş bir tepki mekaniz-ması yaratılmış ve benzer durumlarda bu mekanizmanın harekete geçirilmesi, o can�lının davranışlarının doğmasına neden olmuştur. Evrim süresince bu mekanizma geliştirilmiş ve davranış programı gittikçe zenginleştirilerek çevreye uyum daha güçlü olarak sağlanmıştır. Çekirdeksiz hücreden tütün da, hücresel simbiyozise (fotosente�zin ve oksijenli solunumun ortaya çıkışı) ve çok hücreliliğe geçişin tüm kademelerin�deki deney birikimi ve davranış çeşitleri (mutasyon ve seleksiyon mekanizmasıyla arta kalan) bugünkü bünyemize davranış programı olarak verilmiştir. Biz bu davra�nışları içgüdü, doğal itilim (şevki tabii), doğuştan gibi terimlerle açıklamaya çalışırız. insanlar içgüdüye sahip olmakla beraber, diğer hayvanlarda olduğu kadar geniş ölçüde kullanamaz, işte insanın içgüdülerini kullanamaması, onun zeki olmasını sağ�lamıştır.


örneğin, soğuğun ne zaman geleceğin! bilmediği halde, yolunu şaşırmadan güneye göç eden bir kuşun içgüdüsü bizde yoktur. Fakat gelişen büyük beynin dış kısmı (korteks), bize. bilinci ve kendi içgüdülerimizi yasayarak öğrenmemize olanak vermiştir. Sevincimizi, üzüntümüzü, korkularımızı, açlığımızı, susuzluğumuzu, eşey�sel çekimi ve diğer birçok davranışımızı bu şekilde yasayarak öğreniriz. Hatta bazıları-mızın kurbağanın yumuşak ve kaygan derisini bir güzellik otarak kabul ederken, bazı-tarımızın nefret etmesi bu kazanılan özelliğin ilginç bir yanıdır. Taş devrinin başlama�sıyla birlikte ve ondan belirli bir süre önce deneyimlerimize dayanılarak kazandığımız bireysel bilgi birikimi, içgüdülerin yerini almaya başlamış ve geçmişte içgüdü olarak belirtilen kazanılmış davranışlar, yeni durumun sadece yapıtaşı ve malzemesi olarak kullanılmaya başlanmıştır, içgüdü yerini zekaya, bilgiye bırakmaya başlamıştır.


Vücuttan bir kablo demeti şeklinde sinirleri getiren omuriliğin ön kısmı gelişe-rek ilk olarak vejetatif merkezleri, daha sonra geçen yüz milyonlarca yılda sinir hücre-lerinin yoğunlaşması ile beyin kökünü meydana getirmiştir. Bu bölgenin de gelişme�siyle büyük beyin meydana gelmiştir. Beyin kokunun üzerindeki ilk ek yapı, balık�larda sadece koku alma ödevin! gören kısımdır. Bu ek yapı daha sonra tahmin edile�meyecek kadar gelişerek büyük beyni yapar, ilk defa maymunlarda büyük beyin diğer tüm beyin kısımlarım örtecek kadar büyümüştür .


Buna paralel otarak işlevleri de gittikçe organize olmaya başlar, insanda beynin dış yüzü o kadar büyümüştür ki, kafatasında yer bulabilmek için kıvrımlar meydana getirmiştir. Buna bağlı olarak sinir hücreleri arasındaki sinaps sayısında da çok büyük artmalar ortaya çıkmıştır. Abstrak (soyut) düşünmenin bu sinaps sayışma bağlı ola�rak gelişme gösterdiği bilinmektedir. Ancak bu organizasyona ulaşmış beyin, çevreyi objektif olarak tanıyabilme gücüne ulaşmıştır. Bu bilincin kendisiydi. Bu bilinç gök�ten gelmemişti; en az dört milyar yılın denenerek-seçilerek birikmiş görkemli bir tor-tusuydu. Geçmişteki sayısız atanın, sabırla, özveriyle biriktirdiği deneyimlerinin ürü-nüydü. Bireylerin kazandığı bu kalıtsal deneyimlerin eşgüdümü (koordinasyonu) bilincin ve bir anlamda ruhun ortaya çıkmasına neden oldu. Ruh, bireye özgü gibi görünmesine karşın, geçmiş tüm ataların kalıtsal mirasım taşır. Ulaştığı en son aşama ise, atalarından miras aldığı bilgi ve program birikiminin eşgüdümü ile ortaya çıkan yargı, yorumlama ve yaratma niteliğidir. Daha sonra göreceğimiz gibi gele�cekte bu gelişmenin en son aşaması evrensel düşünmenin ortaya çıkması olacaktır. Çünkü evrendeki her değer, her yapı, her varlık bu düşünmenin bir halkasını oluşturacaktır.


Prof. Dr. Ali Demirsoy 



http://www.genetikbilimi.com/genbilim/beyinveogrenme.htm