Türkiye Eğitiminde Parmak Kaldırma Sorunsalı

Başlatan Tiversonus, 29 Ocak 2010, 12:51:44

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus

Türkiye Eğitiminin, varmayı amaçladığı uzak ve yakın hedeflere bir türlü ulaşamamasının birinci ve asıl nedeni,elbette ki eğitim işini gerçekleştirmesi beklenen kadroların büyük çoğunluğunun yaptıkları işi sevmiyor olmasıdır. Atalarımızın,sevmeyerek ve istemeyerek yapılan işin nereye varacağını tek celsede ve mümkün olan en güçlü biçimde özetleyen harika bir sözü vardır: "Gönülsüz tutulan işten sakat çocuk doğar". Buradan anlıyoruz ki sevmediği bir işle meşgul kişinin,o işi tam olarak yapabilmesi mümkün değildir. Bu noktada da yine atalarımızın, mesleklerini tam anlamıyla yapmayan yahut yapamayanlarla ilgili olarak dillendirdikleri "Yarım hoca yarı boş,vur boyunduruğu çifte koş" sözü bir kez daha kulaklarımızı çınlatmaktan geri durmaz.
 
O halde bunun tam tersini düşündüğümüzde diyebilmeliyiz ki insan, sevdiği işe büyük bir merak ve ilgiyle yönelir. Sevdiği işi yaparken sarf ettiği çabayı yorgunluk saymaz. Sevdiği işin alanına giren, bu iş için gerekli olacak tüm yöntem, teknik ve nesneleri tanımaya ihtiyaç duyar, her zaman o işi daha iyi yapabilmenin imkânlarını araştırır. Böylece, bu halde bir işi gerçekleştirmenin derdinde olan insan, yaptığı işi öncelikle kendisi çokça önemsiyor olacağından, diğerlerini de bu işin önemine inandırma olanağına sahip olur. Ve saygın bir icra faaliyeti ancak böylece hayata geçebilir. Bu durumda sevmenin bir yüksek derecesi olan aşk hali ise verimli bir icraat için en arzu edilir hazır bulunuşluk hali olacaktır. Yani aşkla işlenen toprak,ürünlerin en güzelini verecektir.
 
Denilebilir ki bir işi yüksek düzeyde başarabilmek için, o işi seviyor olmak yeterli mi ? Elbette ki değil. Ancak unutulmamalı ki insan bir işi severek yaptığında,yüksek düzeyde bir başarı onun için bir olasılık haline gelir,aksi taktirde ise başarısızlık neredeyse kesindir. \"O halde başarı için, bir işi sevmekten başka neler gerekir?\" sorusunun muhtemel cevaplarına bir göz atalım.
 
Bir işte başarılı olabilmenin koşullarını dört aşamada değerlendirirsek; o işi yapmaya samimi olarak niyetlenmek bu koşullardan birincisinin gerçekleştiğine işaret eder.Bundan sonraki aşama ise, bir işi yapmaya samimi olarak niyetlenen kişinin, bu işi yapmak için gerekli olacak potansiyele sahip olması aşamasıdır. Daha sonra metot bilgisi,ve daha sonra da sebatla çalışma gelir.
 
Yukarıdaki dört aşamadan birinci,ikinci ve üçüncüsü Türkiye'nin eğitimci yetiştirme ve yerleştirmesine,dördüncüsü ise eğitimcilerin, diğer eğitimcileri takip ve denetimine uyarlanabilir. Ancak her iki durumda da bu gün içinde bulunduğumuz laçkalık, su yüzüne çıkmakta gecikmeyecektir.
 
Misal: Öğrencileri en değerli cevherler, eğitimcileri de o cevherleri mücevher yapması öngörülen ustalar olarak ele alırsak, Türkiye'de mevcut eğitimci kadrosunun bu günkü görünümüne ilişkin şunları söylememiz zorunlu olur. Türkiye'de asıl ve en önemli sorun yetkin eğitimci yetiştirememek olmakla birlikte, bu gün eğitimci yerleştirmede yaşanan trajik komedi bu asıl sorunu görülmez,ya da ertelenir bir konumda saklı tutmaktadır.Şunun gibi: Türkiye İlköğretim Sisteminde, herhangi bir dört yıllık fakülte mezunu, ilköğretim birinci kademeye ( eğitimci (!) olarak ) atanabilmekte. Ve yine herhangi bir sınıf öğretmeni,ilköğretim ikinci kademede ( eğitimci (!) olarak ) derse girebilmektedir.Bu durumu bu paragrafın girişindeki benzetmelere bağlayacak olursak, inciyi yakut ustasına, yakutu zümrüt ustasına teslim ettiğimiz gün ışığına çıkar. İşte tam da bundan dolayı ki, Türkiye'de ehil olmayan bir çok sınıf ve de branş öğretmenine ehliyet veriliyor oluşu, görünmez veya ertelenir bir asıl sorun halindedir demek fazlaca bir çaba gerektirmez.
 
Şimdi,bu günkü yetkin olmayan eğitimcileri ayıklayıp dışlamak sistem gereği mümkün olmadığına,ve hatta çözüm olmayacağına göre şimdi ve sonrası için neler söylenebileceğine bir bakalım. İsterseniz dil bilmezliğin en başat göstergelerinden birine işaret eden,eğitimcilerin "öğrenciler susmuyor", "öğrencileri susturamıyorum" şeklinde kullanageldikleri cümlelere bir göz atalım. Burada eğitimcinin,öğrencileri konuşturmaktan çok onları susturmayı dert edindiği gerçeğiyle karşılaşırız.Sınıfı orkestraya,programı besteye,eğitimciyi şefe benzettiğimizde,şu sonuç karşımıza çıkar.Besteyi yüzünden okumasını bilen,ancak bu bestenin kaynağını ve maksadını kavrayamamış olan şef,orkestradan mümkün tüm sesleri açığa çıkarıp güzel bir armoniyle disipline ederek zengin ve coşkun bir icra yaratmak yerine,idrak edemediği ve belki de böyle bir derdinin dahi olmadığı kimi sesleri susturmanın peşinde olacaktır.Böylece ortaya gayet yavan ve verimsiz bir icra faaliyeti çıkacaktır.Ve evet, "Öğrenciler susmuyor", "Öğrencileri susturamıyorum" şeklindeki serzenişler,dil bilmezlikten başka hiçbir şeye denk gelmez.
 
Ve Türkiye'nin, ve hatta dünyanın, susmayı öğrenmiş insanlardan ziyade,öncelikle bilen,ama hemen arkasından, bildiklerini uygun bir dil bulup ifade edebilen insanlara ihtiyacı varsa, ki vardır;eğitimcilerin dilsiz olduğu bir toplumda eğitilenler nasıl dil öğrenecek ? Sorusu bu noktada sorulmayı hak eden ve cevabı aranması gereken bir soru olarak karşımıza çıkar.
 
İletişim,muhataplar arasında bir ortak dil yaratısı ise,eğiten,eğitilenle arasında bir ortak dil oluşturabildiğinde iletişim kurmayı başarabilecektir.Bu noktada ortak dil,öğrenciye sonraki yaşamında gerekli olacak,ancak öğrencinin şimdiden bunu idrak etmesinin mümkün olmadığı davranış biçimleri ve bilgilerle,öğrencinin şimdiki hayatında bildiği,sevdiği ve önemsediği şeyleri kaynaştıracak olan etkinlikler bütünüdür.Yoksa nitelikli bir eğitim,öğrencide koca bir hiçliğe denk gelecek olan, "Ailemizi sevmeliyiz", "Ülkemizi sevmeliyiz", "Arkadaşlarımızı sevmeliyiz", "Çok çalışmalıyız", "Bilgi faydalıdır" gibi hazır önermelerle gerçekleştirilemez.
 
Türkiye'de eğitimcilerin neden bu denli başarısız olduklarını – ki onların yetiştirdiği doktorlar bu gün insan sağlığını pazarlık konusu edebiliyor,onların yetiştirdiği mühendisler daha çok kazanmak için inşaat alanına gitmeden sağlam raporu verebiliyor,onların yetiştirdiği... – insanları doğru düşünmeye alıştırması beklenen matematik dersinin, ilköğretimin dördüncü sınıfında nasıl bir yer edinebildiğini belirterek göstermek ve böylece sözü toparlamak istiyorum (zira aklın ilkelerini içeren, ve sözcüklerden oluşan dil ile sembollerden oluşan matematik dili arasında,sözden sonra sembolden önce öğretilmesi gereken mantık dilinin ortalarda hiç görülmemesi konusuna girecek olursak bu yazının burada bitmeyeceği gün gibi aşikârdır).İlköğretimin dördüncü sınıfında haftalık ders saati otuz.Matematik dersi ise tamı tamına haftada dört saat.Başka söze ne hacet.
 
Hülasa bu gün öğrenci olsaydım,bilim ve sanatlara aşina ve hatta aşık olmayan,dolayısıyla bana bu heyecanı duyuramayan ve belli ki bana önemsemediği şeylerin önemini anlatmaya çalışan bir eğitimcinin,hangi sözünü duyar,hangi yanına hayran kalır ve ne maksatla gösterdiği yoldan giderdim diye düşünmekten kendimi bir türlü alamıyorum. Ve neden susmam gerektiğini anlayamayacağım kadar,neden konuşmam gerektiğini de anlayamazdım diye düşünüyorum.          


Erkinozan

Tiversonus

#1
Bu gün toplumlar için o kadar çok sınıf teorileri var ki kafaların karışmaması handiyse mümkün değil.Kendi siyasetini politize etmek isteyen her güç bir sınıf teorisi ortaya koymuş.Oysa ben ortadan baktığımda şunu görüyorum.


Bir toplumda insan yahut topluluklar dörde ayrılabilir.




Paralı (elinde güç olan) akıllılar

Paralı akılsızlar

Parasız akıllılar

Parasız akılsızlar




Şimdi;


İnsanlar paralı ve akıllı olduğu sürece toplumdaki cereyanlar o insanları yerlerinden edemiyor ve bu insanlar üst sınıfı oluşturmaya devam ediyor.


İnsanlar paralı fakat akılsızsa para,mal mülk,makam mevki vs kaybetmeye başlıyor ve düşüşe geçiyor.


İnsanlar parasız ama akıllıysa paralı akılsızların mevkilerine yerleşmeye başlıyor,güçlerini emiyor ve dolayısıyla çıkışa geçiyor.


Parasız ve akılsız olanlarsa toplumdaki cereyanlara rağmen oldukları yerde yani dipte yaşamaya devam ediyor.


Bir toplumda yaşanan hareketliliğin ve gürültünün en büyük kaynağı,paralı akılsızlarla parasız akıllıların yer değiştirme süreçlerinin yarattığı sürtüşmelerdir.


Kanımca rejim yahut sistem her ne olursa olsun işler böyle yürür.Arzu edilen odur ki;bir toplumda azlık bir çok zengin,azlık bir çok fakir,çokluk bir orta halli grup olsun.


Sanırım sürekli rejim ve sistemlerle göz boyamak yerine bu inancı ve bilinci oluşturacak bilinci desteklemek, insanoğlu için şimdi olduğundan daha hayırlı sonuçlar doğuracaktır.


 
Erkinozan

Tiversonus

#2
süfyan


sevgili sonsuz varlık..beni ay ışığının alaca karanlığından kurtar..ve büyük bir yıldızın aydınlatıcı ışığını gönder bana..ve sen ey büyük yargıç..duyarlı ve olgun bir vicdan için kapılarını çalıyorum şimdi senin..beni kurtar..beni kurtar çeşitli toplumların aldatıcı iyilik ve kötülük yargılarıyla sıkışıp kalmaktan..bana herkes için ve bana her şey için doğru olacak eşsiz yargıyı söyle..ve çünkü böylece bir vicdan kurmak istiyorum kendi benliğimde..kendimi ve diğerlerini böylece yargılamak istiyorum çünkü her seferinde..



 


varlık


sevgili süfyan..ben kendi kendini aynı eşsiz yasalarla sürdüren bir sonsuz varlığım..ve eş sürelidir benim için yasama yürütme ya da yargı dediğin..ve eş sürelidir akıl irade ya da vicdan dediğin..işte bunlar senin koyduğun ayrımlardır..çünkü kendi varoluşunu sürdürmek istersin benim ölümsüz varlığımda..çünkü benim sonsuz ve sonrasız varoluşuma ortak olmak istersin..



 


süfyan


evet..ortak olmak istiyorum senin sonsuz varoluşuna..ve ancak acılar içinde değil..ve ancak sefalet ve onursuzluk içinde değil..bana doğrunun yolunu göster..bana kutlu bir yaşantının kapısını aralayacak olan vicdanı kurmak için bir şans ver..



 


varlık


sevgili süfyan..o halde dinle beni..tüm şeylerin önceliği sürdürmek üzerinedir kendini..sen de bu önceliği koy aklının en üstüne..ve bu ilkeyi koy bütün ilkelerinin baş köşesine..ve çünkü boşa söylenmiş değildir "önce sağlık" lafı..ve çünkü hayatta kalmak için yapacağın her şey doğru ve iyidir senin için....vicdanın rahat olsun bunun gibi konularda ..sonrasında mümkündür çünkü zenginleştirmek ve derinleştirmek yaşantının hazlarını sevinçlerini..



 


süfyan


ey aklı vicdanından ve vicdanı aklından olan varlık..ey hareketi kendisinden ve kendisi hareketinden olan varlık..benim için başkaca doğruların yok mudur senin..kendimi var kılmak adına yapacağım şeylerden üzüntü duymayacağım diyelim..peki öbür şeylerin iyiliğinden yahut kötülüğünden nasıl emin olacağım..



 


varlık


sevgili süfyan..her varlık kendi varoluşunu sürdürmek ve genişletip derinleştirmek için çaba göstermek yolunda azimlidir..ve her varlık kendi varoluşunu destekleyen ve zenginleştiren şeyler için iyi yargısını geliştirecektir..varlıkların kendilerini olumlayan..özlerindeki bu varolma ve zenginleşme isteklerini destekleyen şeyleri iyi olarak algılaması boşuna değildir..ve çünkü böylece artar bir varlığın yaşadığı eşsiz ve zenginleştirici hazlar..ve mutluluk veren sevindirici duygular..kötü ise yukarıda saydıklarımın tersi olan durumlar için gerçek olan bir yargıdır varlıklar için..ki acıları artırır..ki yaşama sevincini ve umudunu köreltir..bu ise varlıkların kaçmak istedikleri bir şeydir..



 


süfyan


ancak..sana karşı bir kötülük işlemekten korkarım..sevgili varlık..söyle bana..vicdanım beni bu konuda nasıl rahat tutacak..



 


varlık


sevgili süfyan..sevgili küçük ölümlü..çaba göster ve aklını zorla ki kavrayasın..ölüm ortadan kalktığında tüm yargılar anlamsızdır..iyi ve kötü silinir sonsuz yaşamda..ve sen benim sonsuz varoluşumda bir unsur olarak her ne yaparsan yap bana karşı kötü bir amel işlemiş olmayacaksın..ve çünkü tüm davranışların beni olumlamaktan öteye geçmeyecektir asla..beni bırak..beni bırak ey süfyan.. sen yaşadığın çağın yargılarını anla...



Erkinozan

Tiversonus

#3

kurulu bir kum saati felli..işte masamın üzerine koydum..işte kalan süreyi gösteriyor..işte ikimizin ortak zamanını akıyor kutsal boğazdan..birbirine arzuyla koşan iki şeyin zamanı..işte kum saatinin gösterdiği..ama diğerleri felli..onların saatleri ayrıdır bizimkinden..işe gitme saatleri nikah kıyma saatleri çocuk doğurma saatleri..yaşayıp gitme saatleri olduğu kadar saatleri..boyun eğme saatleri

taze evin yapısını kurdum felli..işte kimsenin bilmediği körpe ve saklı ada..ne güruh ne kargaşa ne de yeni felsefeler..işte orada..kayınlar ve gürgenler arasında beyaz boyalı..işte orada..yamacın kenarında denizin kıyısında bir saklı beyazlık..ahşap kapı taş duvar güzel avlu yediveren güller..işte sonbahar kamelyası ve kimi dirençli çiçekler..belki haşim havuzu belki fransız havuzu..ama ille pencereler..ille de pencereler..ay ışığına açılan sonsuz bir gece için

bir boşluğu sahiplendik felli..bizim sevgili soylu boşluğumuzdur o..yoksa yuvarlanıp gidiyorduk..yoksa diğerlerini tekrarlıyorduk durmadan..yoksa eğitimli bir hayvan gibi yapıyorduk cümle yaptıklarımızı..nasıl ölmemiz istenmişse öyle ölecektik..nasıl öğretilmişse öyle bilecektik..ama taş değildik taş değildik..ve bir boşluk çaldık yaşamdan..ve bir saat kurduk.. işte şimdi masamdadır benim

sevgili felli..biliyorum yalınayak gireceksin güzel avludan..kamelyada seni bekliyor olacağım biliyorum..bir vakti suskun ve güzel yüzünde ağırlayacağım senin..bir vakit uzun uzun konuşacağız akşam olacak..belki kamelyada küçük bir havuz olacak meltem olacak..ve ağaçlar olacak..yalancı erik..yalancı elma..yalancı portakal..sonra da tatlı okşayışların ölümsüz ve kutsal zamanı

kurulu bir kum saati felli..terasta ve cumbada başımızın ucunda..sonsuz gecenin sabahına değin bizi uyaracak bize bir şeyler anlatacak..kumlar boşalacak felli..kumlar boşalacak..kumlar boşalacak..ta ki tan yeli ılık yorganıyla gövdelerimizi sarana değin..ta ki son kum tanesi büyük bir gürültüyle bizi uyandırana değin


Erkinozan