Haberler:

🎉 BaskalarinaHizmet.com 17. Yaşında! 🎉

Ana Menü

Beyinde Yolculuk

Başlatan Tiversonus, 21 Ocak 2010, 11:42:53

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus

ABD'li bilim adamlarının yeni araştırması, yalan söyleyen insanların beyninin, doğruyu söyleyenlere oranla büyük değişiklik gösterdiğini ortaya koyuyor.FMRI ya da Fonksiyonel Manyetik Rezonans Imaging (görüntüleme) yöntemi kullanılarak yapılan araştırma, sadece yalan söylerken beyinde neler olup bittiğini göstermekle kalmıyor, yalan makinası konusunda yeni bir teknoloji sağlıyor.


Philadelphia Ünversitesi Tıp Fakültesi'nde yapılan araştırmayı yürütenlerden Dr. Scott Faro, yalan söylerken beynin bazı özel bölgelerinin değişiklik gösterebileceğini ve bunun da fMRI ile ölçülebileceğini belirterek, ayrıca doğruyu söylerken de yine bazı bölgelerin değişikliğe uğrayabileceğini kaydetti.


Deneyde, gönüllülere oyuncak tabancayla ateş etmeleri ardından da bunu yapmadıklarını söylemeleri, diğer gönüllülerden de gerçeği anlatmaları istendi. Beynin gerçek zamanlı görüntüsünü veren fMRI teknolojisinin kullanıldığı deneyde, yalan söyleyenlerle doğruyu anlatanların beyinleri arasında açık bir değişiklik saptandı. Doktorlar, yalan sırasında beynin 7, doğruyu söylerken de 4 bölgesinde faaliyet saptadıklarını belirterek, ayrıca yalan söylemenin doğruyu söylemekten daha çok çaba gerektirdiğini belirlediklerini kaydettiler.


BEYNİN ÖN TARAFINI ETKİLİYOR


ABD'li araştırmacılar, yalan söylemenin beynin ön tarafında, orta iç, ön-merkez, "hippocampus" ve orta geçici bölge ile limbic bölgelerinde faaliyete yol açtığını belirterek, doğruyu söylerken de beynin ön yuvarlak, geçici yuvarlak ve "cyngulat gyrus" bölgelerinin faaliyete geçtiğini söylediler. Bilim adamları, bu teknolojinin etkin bir yalan makinası olarak kullanılabileceğini, özellikle terör zanlıları ve karmaşık kriminal vakaların çözümünde yararlı olabileceğini belirtiyorlar.






Belleği Düzenlemek


Anımsamanın dağal yasaları bellekte tutulacak şeyler hakkında iyi düşünceler almak, bellekte tutulacak şeyleri birbirlerine bağlamaktır. Belleğimizde tutmak istediğiniz şeyler hakkında derin, acık izlenimler edinin. Bunun için:


Düşüncelerinizi bir şey üzerinde derleyip toplayın. Roosvelt''in çok güçlü bir belleğe sahip olmasının nedeni buydu.


Bir şeyi dikkatle inceleyince onun hakkında sağlam düşünce edinin. Bir fotoğraf makinesi sis içinde resim alamaz. Zihin de sisli izlenimleri tutmaz.


Bir şey hakkında, duygularınızın kaçıyla mümkünse, o kadarıyla izlenimler edinmeye calisin. Lincoln, belleğinde tutmak istediği her şeyi yüksek sesle okurdu. Ve böylece hem gözünü, hem de kulağını kullanarak belleğini güçlendirirdi.


Her şeyden fazla, gözle edindiğiniz bilgilere önem verin. Çünkü gözün aldığı şeyler bellekte yer eder. Göz ile beyin arasındaki sinirler, kulakla beyin arasındaki sinirlerden yirmi kere büyüktür.


Mark Twain, notlar kullandığı zaman, konuşmasının asil noktalarını anımsayamıyordu ama notlarını atıp konunun noktalarını anımsamak için resim kullanmaya başladığı zaman sorun hallolmuştu.



·Belleğin ikinci yasası yinelemektir. Binlerce Müslüman Kur''an''í ezberlemektedir. Ve buna, ancak, yinelemek suretiyle imkan bulunmaktadır. Biz de yinelediğimiz her şeyi belleğimizde tutabiliriz. Ama bunun için de su noktalara dikkat etmemiz gerekir:

.Bir şeyi belleğimizde tutmak için bir kenara çekilerek onu yineleyip durmayın. Onu bir iki kez yineledikten sonra bırakın, sonra başka bir zaman ona bir kere daha donun. Aralıklı yinelemeler, zaman harcamaya meydan vermeden, bir çırpıda ezberlemek için harcanacak zamanın yarısında, istenen şeyi ezberlemeye yardim eder.

.Bir şeyi belleğinize koyduktan sonra bu olayı izleyen sekiz saat içinde olduğu gibi otuz gün sonra da onu unuturuz. Onun için, konuşmamızı yapmadan birkaç dakika önce de notlarınızı birkaç kere gözden geçirin.

.Bellekle ilgili uçuncu yasa bellekte tutulacak şeyleri birbirlerine bağlamaktır. Bir şeyi anımsamak için onu başka bir olayla bağlamak, anımsamayı kolaylaştırır. Profesör James der ki:"Zihne gelen her şey, kesinlikle, orada bulunan bir şeye kendini bağlar. Deneyimleri üzerinde çok düşünen insan, bunların birbirleri arasındaki ilişkileri kolayca bulur ve böylece en iyi bellek sahiplerinden biri olur."

·Bir olayı, zihninizde bulunan diğer olaylara bağlamak istediğiniz zaman, yeni olayı her yönden göz önüne alin. Onun için, yeni bir olay karsısında kaldınız mi su soruları sorun: Niçin böyledir? Nasıl böyledir? Ne zaman böyledir? Nerde böyledir? Böyle olduğunu kim söyledi?

·Bir yabancının adini anımsamak için onunla ilgili sorular sorun. Onun adinin nasıl hecelendiğini, anlamının ne olduğunu anlamaya calisin. yabancının diş görünüşüne dikkat edin. Onun adıyla yüzünün sekli arasında bir ilişki bulun. Onun mesleğiyle adini birleştiren bir söz uydurun.

·Tarihleri anımsamak için onları aslında belleğinizde tuttuğunuz tarihlerle ilgilendirin. Örneğin Kristof Kolomb Amerika''yi 1492''de keşfetti. Bunu belleğinizde kolay kolay tutamıyorsanız Amerika'nın İstanbul'un (1453) fethinden otuz sekiz yıl sonra feth olundugunu öğrenin. O zaman Amerika'nın keşfinin tarihini kolaylıkla anımsayabilirsiniz.

·Konuşmanızın en belli baslı noktalarını anımsamak için bunları en mantıklı diziye koyunuz. Bu sayede her nokta, size, daha sonraki noktayı anımsatır. Sonra, konunun baslarını anımsamak için, "İnek Napolyon''un önünde bir sigara içti!" gibi saçma bir cümle de yapabilirsiniz.

·Bütün önlemlerinize karsın ne diyeceğinizi unutursanız, kesin bir bozguna uğramamak için, son cümlenizin son sözlerini şişirebilir ve arada asil konunuza dönmek için zaman kazanabilirsiniz.







Beynin Gelişimi ve Özellikleri



Beynin yapısı ve gelişimi üzerindeki çalışmalar çok gerilere gitmemektedir. İlk çalışmalarda uzmanlar, hafıza kaybı, cücelik, felç gibi hastalıklardan ölen kişilerin beyinlerinden aldıkları kesitlerde incelemeler yapmışlar ve beynin hangi bölümlerinin hangi görevleri üstlendiklerini bulmuşlardır.



Çalışmalar, parçalanan hasta beynin, sağlıklı olanla karşılaştırılması esasına dayanmaktadır. Özel laboratuvarların ve tekniklerin son yıllarda gelişmesiyle, beyin üzerinde somut deneyler yapılmaya başlanmış, zihinlerde çözümü bekleyen birçok sorunun cevabı verilmiştir.İlk ipuçları, hastalıklı beyinlerin hastalıkları nedeniyle geçirdikleri ruhsal değişikliklerini gözlemleyerek elde edilmiştir.

Beyin, merkezi sinir sisteminin en önemli bölümü olarak, kafatasının içinde saklı bulunur. Böylelikle de dış koşullardan ve darbelerden korunmuş olur.Evrimsel gelişimi itibariyle beynin en eski bölümü, diğer bölümler tarafından neredeyse tamamen örtülmüş olan ''ana beyin'' dir.

Her canlı türünün ortaya koyduğu, kendine özgü tepkileri mevcuttur.Bu tepkiler canlıların gelişimi ile orantılı olarak karmaşıklaşır ve alternatiflerini doğurur.En basiti; bir salyangozun antenlerine dokunduğumuz zaman, hayvanın derhal antenlerini içeri çekmesi, birkaç saniye sonra da eski konumuna getirmesidir. Bunu her tekrarlayışımızda aynı tepkiyi verecektir; üretebileceği bir alternatifi olmayacaktır.Aynı deneyi gelişmişlik düzeyi daha üst sınıfta olan bir canlı üzerinde denediğimiz zaman, farklı sonuçlarla karşılaşmamız mümkündür. İlkinde muhtemelen kendini korur,tekrarı halinde ise herhangi bir şekilde bizi etkisiz hale getirmeye çalışır ya da kendini oradan uzaklaştırır. Bu durum salyangoz deneyinden çok farklı neticelerin ortaya çıkması olarak  değerlendirilebilir.

'Davranış' dediğimiz şey aslında, temelde programlanmış, yeme, içme, çiftleşme, kaçma ve uyku gibi özelliklerden meydana gelir. İlkel canlılarda içgüdü olarak isimlendirilen davranışlar, belli işaretler yaratılmasıyla start alacak, tıpkı bilgisayar programı gibi otomatik davranışlar ortaya konacaktır.İşte  bu hoşlanılan ve hoşlanılmayan duygulardan oluşan değerler, o canlıda ''Temel bilinç alanı''nın doğmasına neden olur.Hemen insanın aklına, 'bu temel bilinç alanı, beynin neresinde yer alır?' sorusu geliyor...

Evrimsel gelişim içinde yükselerek gelişen hayvanların beyinleri incelendiğinde, beynin evrimleşmesi ile birlikte ''eylemlere duyguları katma'' ilkesinin de artan oranda başarıldığı görülmektedir.Duyguların işe karışmaları öylesine gelişmiştir ki, sonuçta duygular özelliklerini değiştirmiş ve geliştirmiştir. ''Bilinç'' haline gelen duygular, insanlarda, düşünmek, planlamak, kıyaslamak, fikir üretip geliştirmek, karar vermek, gözlemleyip sonuç çıkarmak gibi son derece karmaşık işlemlerin gerçekleştirilebilmesine yardımcı olur.

Duygusal hayatımızın en eski kökü, koklama duyusuna dayanır  ya da diğer bir deyişle kokuyu alıp inceleyen, koku lobudur. Koku lobundan, duyguya yol açan eski merkezler gelişmeye başlayıp beyin sapının baş kısmını çevreleyecek kadar genişledi. Kokuların büyük ölçüde hatırlatma gücüne sahip oldukları bilinir.Örneğin, bazı anahtar kokular, kişilerin çocukluğundaki birçok olayın yeniden hatırlanmasını sağlar. Bundan başka beyindeki nöronlar arasında yeni bağlantıların kurulması ile oluşan beyin ağı, daha önceden depolanmış bilgilerle bağlantı kurulup yeni çıkarımların ortaya konmasını sağlar. Birtakım yeni düşünce ve duyguların oluşması ve bunların farkına varmak da insanda benlik bilincinin hissedilmesi sonucunu doğurur.

Beynin isimlendirilmiş bölümlerinin görev ve fonksiyonları hakkındaki bilgiler de şöyle:

Ensemizin arkasına denk gelen bölgede beynimizin, beyincik (küçük beyin) adı verilen bölümü yer alır. Bütün istemli ve istemdışı (otomatik) kas hareketlerinin koordine edilmesinden sorumludur. Motorik düzenleme ve denge merkezidir.Vücudun duruşu ile iskelet kaslarının kasılma derecesini düzenler.Duyu organlarından gelen tüm impulslar ve büyük beyinden gelen tüm emirler, beyincikte  toplanır.Emirleri ve impulslari koordine eden beyincik, sonucu kaslara iletir.

Acı, sıcaklık ve belirli diğer duyusal değişiklikler (impulslar) talamus içersinde duyu olarak benlik kazanır.Gelen uyarıların ''iyi'',''kötü'' olarak değerlendirilebilmesi için beyin korteks (dış beyin) inin ilgili merkezlerine iletilir. Buraya ulaşan yüzlerce uyarı arasından hangisine konsantre olabileceğimizi saptar.Korku ve sevinç duygularının algılanması da talamusta olmaktadır.

Talamusun altında yer alan hipotalamus bölümü, vücut sıcaklığı, su dengesi, iştah, karbonhidrat ve yağ metabolizması, uyku, vücut ağırlığı ve heyecan mekanizmalarından sorumludur.Bu bölümde oluşacak en ufak aksaklık, direkt ölümle sonuçlanır.

Hipotalamusun görevini yerine getirmedeki en büyük yardımcısı, hipofiz'dir.Hemen hemen tüm hormonal dengeyi yönetir. Cinsel tavır ile cinsel davranışları belirler. Ayrıca tiroid, sindirim organları ve cinsel organların çalışmalarını yönlendirir. Stres reaksiyonlarının bir bölümünün yönetilmesi, etkilerinin saptanması ve gri beyin hücrelerine (korteks=dış beyin) yollanması da hipofizin görevleri arasındadır.

Epifiz talamusun üst yüzeyinde, yuvarlak yapılı bir bezdir. Beyin yarım kürelerinin arasında yer alır.Epifiz salgısı yumurtalıkların işlevlerini ya doğrudan doğruya ya da hipofiz üzerindeki etkisi nedeniyle dolaylı olarak etkiler. Bu salgı, yumurtalıkların çalışmasını durdurucu niteliktedir. Ayrıca, insanın günlük yaşam ritmini ayarlar, gece ve gündüze, ışık değişimlerine karşı tepki gösterir.

Üstten baktığımız zaman, beynin, ortasından derin bir yarıkla ikiye ayrılmış olduğunu görürüz. Biri diğerinin simetrisi görünümündeki bu iki lob ''Corpus Callosum=Nasırlı cisim) adı verilen bir köprü ile bağlanmıştır. Beynin iki loblu yapısının izdüşümü, morfolojik yapıda da gözlenmektedir. İki gözümüz, iki kulağımız, iki bacağımız ve kolumuz vardır. Bunların bütün işlevlerini koordine eden iki ''hareketli'' merkez vardır. Yürümek, tutmak ve çiğnemek gibi hareketleri yönlendiren bu merkezlerin yanı sıra beyinde, kasların dokunma ve eklem yerlerinin şekil alma duyarlılıklarını yöneten iki de ''duyumsal'' merkez bulunmaktadır. Korteksimizde (Üst beyin) yine buna benzer biçimde iki görme ve işitme merkezimiz vardır. İşitme merkezini ele alalım: Sağ ve sol lobda birer işitme merkezi bulunur. İlginç bir nokta, gürültü ve müzik sağ yarım küredeki işitme merkezince daha iyi değerlendirilmekte, buna karşılık soldaki merkezde, konuşma, anlatma ve açıklama gibi vasıflar daha başarılı olarak algılanıp, gerçekleştirilmektedir. Görme merkezimizde de bu asimetrik durum göze çarpmaktadır. Soldaki merkez daha çok yazıları (kelime ve harfleri) değerlendirirken, beynin sağ yarım küresinde yer alan görme merkezi ise, figürler, formlar (biçimler) konusunda aktif olmaktadır.

Bedenimizin sağ ve sol tarafındaki bazı organlar, beynin kendisine göre ters olan bölümü tarafından yönetilirler.

"Temel Bilinç Alanı' nın beyinde bir merkezi var mı?" sorusuna gelelim. Beyinle ilgilenen bilim adamları, beyinde bu yönde bir merkezin olmadığı düşüncesindeler. Pribram için hologram ile beynin işleyiş biçimi arasında benzerlik çok çarpıcı idi. O, hatıraların, beynin içinde belirli bir bölgede yerleşik bulunamayacağı, hologram prensibine uygun şekilde homojen dağılarak snapslara yazılacağı görüşündeydi.

İndiana Üniversitesinde bu kurama inanmayan ve öfkeyle karşı çıkan biyolog Paul Pietsch'nin deneyleri Pribramı doğrular nitelikteydi. Deneylerinde semenderi denek olarak kullanan Pietsch, beyni çıkartılmış bir semenderin ölmediğini biliyordu. Semender beyni dışarda olduğu süre içinde baygın yatıyor, ama beyni yerine konduktan sonra hemen normale dönebiliyordu. Pietsch eğer semenderin beslenme davranışı beynimizin içindeki belirli herhangi bir merkezden yönetilmiyorsa,mantıksal olarak beynin yerleştirilme biçiminin hiçbir önemi olmayacağını düşünüyordu. Eğer bir sorun yaratacaksa, Pribram'ın kuramının yanlış olduğu ortaya çıkacaktı. Pietsch, semenderin beyninin sağ ve sol yarımkürelerinin yerlerini değiştirdi, ama büyük bir şaşkınlıkla semenderin normal  beslenme davranışlarına kısa bir sürede döndüğünü gözlemledi. Başka bir semenderin beynini baş aşağı  yerleştirdi. İyileşince onun da normal biçimde beslenmekte olduğunu gördü. 700'e yakın deneğin beyinlerini dilimledi,fiskeledi,ameliyatla çeşitli bölümlerini aldı; ama sonuç hiç değişmedi. Bu deneylerdeki bulgular, Pietsch'i Pribram'a inanmış hale getirdi.

Bu yüzden, beynin birçok merkezinin yerini kesin olarak bilmek ve tanımlamak mümkün olamamaktadır.Beyne gelen impulslar, enformasyonlar ve bilgiler, o bilgi türü için görevli merkezlerce algılanır. Daha sonra snaptik bağlantılardan yararlanarak, bütün yüzeyine yayılır ve aynı anda değişik yerlerde saklanır.

Beyin bir halogramdır. Beynin işleyiş yasaları, tek boyutlu ve nedenselliğe dayalı bir mantıkla kavranılmayacak derece komplekstir. Onu anlayabilmek için yeni sibernetik yasalara gerek duymaktayız.








[navy]Beyni Kullanmadan Öğrenme[/navy]


1960yıllarının ortalarında Houston (Texas), Baylor Üniversitesinde farmakolog olan Prof. georges ungar ilginç bir seri deneme yapmıştır. Fanus içerisine kapatılan beyaz bir fare, belirli aralıklarla fanusun üzerindeki bir gongla rahatsız edilmekteydi. Fakat fare alışmaya yatkın bir hayvandır.


Günler ve haftalarca devam eden bu gong sesine belirli bir süre sonra alışmaya başlamıştır. Bu şekilde alıştırılmış yüzlerce fare�nin beyni dondurularak saklanmış ve içerisinde alışmayı sağlayan maddenin birikip birikmediği a rastı n l maya başlanmıştır. UNGAR'ın savma göre, canlılarda alışma ve öğrenme RNA birikimi şeklinde saklanmaktaydı. Değişik amaç için kullanılmak üzere yapabildiğince çok RNA izole etti. ikinci Dünya Savaşı sıralarında isveç'i! holger hyden kalıtımın biyolojik yapısının belleğin ruhsal yapısıyla parelellik gösterdiğini kanıtlamıştı. Bir türün evrimsel gelişim süreci içerisinde öğrendikleri, kalıtımla daha sonraki döllere aktarılmaktaydı "Türün Belleği". hyden,DNA'nın türün belleğinin, RNA'nın ise bireyin belleğinin oluşmasında rol oynadığım ta o zamanlar savunmaktaydı. Yaptığı çalışmalarda eğitilmiş hayvanların beynindeki RNA miktarının eğitilmeyenlere göre çok daha fazla olması bu yaklaşımı doğrulamıştır.

Daha sonra ruhbilimci james mcconnell, yassı solucanlarla (özellikle Planaria) denemeler yapmıştır.Bir ışık uyanmının arkasından, yassı solucanın vücuduna zayıf elektrik şoku verilmiştir. Belirli sürelerle (bir iki dakikada bir) tekrarlanan bu denemenin sonucunda (bir iki hafta sonra), yassı solucan ışığın yandığım görünce büzülmeye başlamış, yani ışıktan sonra elektrik sokunun geleceğini öğrenmiştir. Eği�tilen bu yassı solucanları öldürerek, etlerim eğitilmemiş solucanlara yediren mccon�nell, eğitilmemiş solucanların, eğitilmişler gibi davrandığım hayretle gördü. Bu etler�le beslenen eğitilmemiş solucanlar da ışıktan sonra elektrik sokunun geleceğin! dav�ranışlarıyla göstermekteydiler. Bu akıl almaz bir sonuçtu: Bellek nakledilmişti. HYDEN'nın savma dayanarak, eğitilmiş yassı solucanlardan çıkardığı RNA özütünü (ekstraktını), eğititmemişlere enjekte ettiğinde, sonuç yine aynıydı. Eğitilmemişler ya kısa bir süre sonra ya da anında eğitilmişler gibi davranıyorlardı. 1950 yıllarında yapı�lan bu denemenin sonucuna inananların sayışı oldukça azdı. Amerika'da yayınlanan bir mizah dergisinde "Profesörünüzü Yiyiniz" başlığı altındaki bir yazı konuyu san�sasyonel bir şekilde tekrar gündeme getirmiştir. Bunun üzerine birçok laboratuvarda yapılan denemeler, McCONNELL'in savının doğru ofduğunu kanıtlamıştır. Elektrik şoku ve ışıkla eğitilmiş bir Planaria birkaç parçaya ayrılırsa; bir zaman sonra her parça kendini rejenere ederek yeni bir hayvan yapar, ilginç olanı beyni taşıyan baş kısmı eski alışkanlıkları hatırlamasının yanısıra, beyinle ilgisi olmayan kuyruk kısmından meydana gelen (yeni bir beyin oluşturan) hayvan bu engrammı, yani öğretileni hatır�layabilmektedir. Demek ki bir madde bağlanmasıyla açıklanan bellek, sadece beyin hücreleri nde değil, aynı zamanda vücut hücrelerinde de oluşmuştur.

Eğer bellek RNA şeklinde ya da RNA aracılığıyla bağlanıyorsa, ribonukleaz enzimi ile (yalnız RNA'yı temel taşlanna kadar parçalar, diğer bileşiklere etkisi yok�tur) bu engrammı bozmak mümkün olacaktır. Nitekim parçalanmış hayvanlar ribo-nukleazlı bir suda yetiştirilirse beyin kısmım taşıyan parçanın belleğini yitirmediği; diğer kısımdan gelişen hayvanların eski koşullanmayı hatırlayamadığı görülmüştür. Keza vücut içerisine enjekte edilen RN-az (ribonukleaz) da aynı etkiyi gösterir. Bu, belleğin RNA aracılığıyla saklandığım göstermekle beraber tam kanıtlayamaz. Çünkü RN-az sadece bellekle ilgili RNA'yı değil, tüm RNA'lan ve dolayısıyla protein sentezi için gerekli olanları da parçalar. Bu nedenle bellek silinmesini ya da zayıflamasını sadece RNA'ya bağlamak sakıncalı olabilir (bir protein bağı olmaması için de neden yoktur!). Bundan sonraki tartışmalar, nakledilen maddenin salt bir bellek nakli mi olduğu, yoksa var olan belleğin belirli bir doğrultuda kuvvetlendirilmesi ve düzeltil�mesi şeklinde mi olduğuydu? Bu tartışmalar sürerken, 1965yılında UNGAR'ın yaptığı denemeler gündeme geldi.

Belleğin Nakli

ungar, eğitilen farelerden çıkardığı RNA özütünü eğitilmemiş farelere enjekte etti. Enjekte edilen fare gong sesine tepki göstermiyordu ya da çok kısa süren bir denemeden sonra alışıyordu, ungar, sonradan elde edilen bu alışkanlığın bellek olarak naklini yeterli bulmuyordu. Bu nedenle ikinci bir deneme daha yaptı. Doğuştan gelen bazı özelliklerim, eğitilmek suretiyle değiştirerek bellek şeklinde nakletmeyi amaçladı. Fareler doğuştan gelen bir özellikle ışıktan kaçarlar. Küçük bir kafesin içe-risinde birbirine geçişti iki bölme yapılmış; bölmenin biri karartılmış, diğeri aydınlık tutulmuştur. Karanlık bölmedeki besin maddelerinin bulunduğu yere elektrik telleri döşenmiş ve zayıf akım verilmiştir. Bir zaman sonra fareler, doğal yapıtanna aykırı olmakla beraber aydınlık bölmede kalmayı tercih etmeye başlamışlardır. UNGAR'a göre "karanlıktan korkma maddesi"nin RNA şeklinde beyinde bağlanmış olması gerekmektedir. Nitekim eğitilmiş farelerin beyinlerinden izole edilen RNA eğitilmemiş farelere enjekte edildiğinde, tüm fareler önceden eğitilmiş gibi, yani karanlık böl�mede elektrik akımının varlığından haberdarmış gibi davranmaya başlamışlardır. Bu deneme ile kuşkuya meydan vermeyecek şekilde, çok özel bir durum için oluşan bellek, kimyasal olarak bir canlıdan diğer canlıya nakledilmiştir.

Aynı atadan çoğalmış fareler eğitildikten sonra eterle öldürülmüş; çok hızlı ameliyatla, özel bölgelerden 1 gr. kadar beyinleri alınmış ve özel yöntemlerle RNA özütleri (0.7 -1.1 mgr) yapılmıştır. Vücut sıvısı içine hızlı alınsın diye bu özütler diğer farelerin karın boşluğuna enjekte edilmiştir. Enjekte edilen bu farelerin aynı koşullara çok daha hızlı uyum sağladıkları görülmüştür. Tam uyum görülmez; çünkü özütleme yaparken ve karın boşluğundan emilirken birçok madde yitirilmiştir. Hatta, belirli bir molekül şeklinde bağlanmış bellek engrammtan bu işlemler sırasında yapısal olarak bozulmalara uğramıştır. Bu öğrenme birçok yönden aynı zamanda gerçekleştirilirse; örneğin, besinini bulurken ses, ışık, koku ve renk faktörleri ayrı ayrı öğretilirse, sonuç çok daha kuvvetli olur. Çünkü her öğretim simgesi için birikmiş mikro bellek, esas belleği oluşturur ve çok şiddetli simgelerle öğrenilmiş bir bellekte ise RNA birikimi çok daha fazla olur.

Japon balıklarına elektrik şoku ile bazı şeyler öğretilebilir. Bu bellek aylarca saklanır. Fakat eğitim sırasında ya da eğitimin hemen ardında puromycin püskürtülür ya da bu maddeyle vücut ovulursa, belleğin oluşmadığı görülecektir. Çünkü puro�mycin bir antibiyotiktir ve protein sentezin! önler. Eğitimden 1 -2 saat sonra verilecek puromycin'in belleğe herhangi bir etkisi gözlenmemiştir. Burada belleğin protein şeklinde bağlandığı ve puromycin'in kısa süreli belleğin, uzun süreli bellek haline geçmesini önlediği görülür.Bu belleğin hangi maddelerden oluştuğu konusundaki tartışmalar bugüne dek gelmektedir. ungar, yıllarca süren karmaşık denemeler sonucunda, aydınlığa uyum yapmak için eğitilmiş farelerden elde ettiği yeterince RNA'nın yanısıra, kimyasal ola-rak saffaştırılmış ve kendi deyimiyle "S k o t o p h o b i n" Karanlıktan Korkutan Madde denen yeni bir madde daha elde etti. Bu yeni madde çekirdek asidi değil, bir proteindi. özünde, bu şaşılacak bir sonuç değildi; çünkü proteinin sentezi de RNA ile yapılmaktaydı. Demek ki yaşanılarak öğrenilen her olay RNA yardımı ile be�yinde özel bir protein bağı veya zinciri şeklinde resmediliyor ve bir iz "E n g r a m m" halinde saklanıyordu. Daha sonra anımsanan olaylar, bu bağlanan moleküllerin tek�rar okunması şeklindeydi. ungar, bellek maddesi skotofobini laboratuvarda yeniden yapmayı başarmıştır (doğal olarak amino asitlerin sırası, taşıdığı bilgiye göre, belirli bir dizilime sahiptir). Bu yapay madde farelere enjekte edildiğinde yine karanlıktan korkma ve aydınlığı sevme ortaya çıkmaktadır. Eğer yapılan bu denemeler olayın açıklanmasında ilk basamaklar ise, önümüzdeki yüzyıllarda yapay belleklerin sentez-lenmesi kaçınılmaz olacaktır. Belleğin RNA şeklinde bağlandığına dair kanıtlar olma-sına karşın, ayrıntılı bir açıklama için daha dikkatli olmak gerekir. Fakat RNA'nın bel�lek için gerekli olduğunu kabul ettiğimizde, belleğin evrimsel gelişiminde önemli bul�gular ortaya çıkacaktır.

RNA'ca insan beyninin doğumdan 40 yasma kadar zenginleştiği, 40 - 60 yaş aralığında sabit kaldığı ve 60 yaşın üstünde, gittikçe azaldığı bilinmektedir, öğrenme kapasitesi de bu RNA birikimine bir parelellik göstermektedir.

Bellek,beynin bir ürünü değildi; bundan iki milyar yıl önce merkezi sinir sistemi-nin gelişmediği devirlerde, anılar yine bu moleküller yardımıyla maddeleşiyordu. Beyin, bu yapı taşlarının bir araya toplanmasıyla oluşmuştur. Bilindiği gibi, evrimde bütün zorluk bir mekanizmanın ortaya çıkmasıdır; geliştirilmesi yalnız zaman mesele�sidir, Bellek ise ta moleküler düzeyde yaratırken vardı, geliştirilmesi ise zamanla olmuştur. "Yani bellek tüm beyinlerden daha eskidir". Daha önce değindiğimiz gibi beynin en alt tabakalarında yatan bu jeolojik bellek birimleri, üst beyin tarafından organize edilerek birey için en iyi şekilde kullanılmasına çalışılır. Diğer ruhsal davra-nışlanmızı da aynı şekilde açıklamak için elimizde kanıt yok! Fakat aynı düşünce sis�temi içerisinde, her ruhsal davranışın, ilkel birimler şeklinde, moleküler yaratılışa kadar uzanacağı ve bu alt birimlerin büyük beyin tarafından organize edilmek sure�tiyle daha karmaşık yapıların ortaya çıktığı savunulabilir. Bu, ruh denen kavramın ayrı bir güç gibi düşünülmesin! ve metabiyolojik olarak açıklanmasını ortadan kaldıra�cak bir savdır.

TRANSDUKSiYONUN EVRiMDEKi ÖNEMİ

Bilgi ve bellek her zaman yaşanılarak kazanılmayabılir; insanda bilgi alış-verişi bunun tipik örneğidir. Hayvanlarda, sözle ve diğer iletişim (kominikasyon) araçlarıyla bilgi ve bellek aktarımı, yüksek organizasyonlu hayvanların bir kısmı hariç hemen hemen yok gibidir. Bazı davranışlar atalannın eğitimiyle kazanılır. Fakat canlılar ara-sında kazanılmış deneyimlerin maddesel olarak nakledilmesi geçmişte ve şimdi yapılmısmıdır? Bunun açıklamasın! yapmadan önce bazı araştırmaları gözden geçirmemiz gerekmektedir.

G. anderson, 1970 yılında, evrimde devrim yapacak ve bizim ruhbilimimizi kökünden sarsacak bir araştırmayı gerçekleştirdi. "Viral Transduksiyon == Virüsle

Taşınma"nın evrimsel açıdan ne denli önemli olduğunu buldu. Virüslerin ancak canlı hücrelerde çoğalabileceğini biliyoruz. Virüs girdiği hücreye, çok defa, kendi kalıtsal materyalini bağlayarak, hücrenin sentezleme programım bozar ve virüsü oluşturacak moleküllerin sentezinin yapılmasını sağlar. Meydana gelen yeni virüsler diğer hücrelere girerek çoğalmalarına devam ederler (virüslere bkz. !). 1958 yılında Amerika'lı biyolog joshua lederberg, 1952 yılında gerçekleştirdiği bir çalışmadan dolayı nobel aldı. Çalışmanın özeti şuydu: Virüsler bir hücreden diğer hücreye geçer�ken, önce bulunduğu ve çoğaldığı hücrenin kalıtsal materyalinden (DNA parçaların-dan) bir kısmım da sürükleyerek götürebiliyordu. Bu olaya "Transduksiyon" denir. Daha sonra yapılan ayrıntılı çalışmalarda, taşınan bu parçaların oldukça uzun olabile�ceği 3, 4 ve hatta 5 komple genin bu şekilde taşınabileceği saptanmıştır.

anderson, 1970 yılında bu çalışmalara dayanarak dünyadaki canlı türleri ara-sında, kalıtsal deneyimlerin, virüsler aracılığıyla birbirlerine nakledilmelerinin, evrim�de küçümsenemeyecek bir mekanizma olduğunu ileriye sürdü. Bunun anlamı şudur:

Dünyadaki sayısız denebilecek canlıda meydana gelecek bir kalıtsal değişiklik, bir buluş, bir gelişim, er veya geç diğer canlılar tarafından kopye edilecektir. Bu açık�lama araştırıcıların gözlerindeki perdeyi kaldırdı. Dünyadaki tüm canlıların neden aynı genetik kodu kullandıkları aydınlandı. Birinde. mutasyon-seleksiyon mekanizmasına göre meydana gelen bir yenilik, ortak alfabeyi kullanan diğer canlılar tarafından da kullanılabilecektir. Böylece bir virüs tarafından saldırıya uğrayan hücre (eğer virüse karşı tam bir savunma mekanizmasına sahipse), o virüs tarafından getirilen DNA parçasın kendi amacı için deneme olanağım bulur. Belirli bir tür organizmada kalıtsal olarak meydana gelecek ilerleme veya değişiklik, böylece diğer tüm canlıların emrine sunulabilecektir. Madde değişimi için kullanılan binlerce enzimin takası ve evrensel kullanımı da bu şekilde açıklanabilir. Fakat en büyük yardımı, evrimdeki gelişimlerin açıklanmasındadır. öyle ki, canlılığın ortaya çıkışından bugüne dek geçen 3 milyar yıl, bu denli gelişim ve dallanma için az bir zaman olarak kabul ediliyordu. Mutasyon-seleksiyon mekanizmasının rastlantılara bağlı olarak birhücreliden çok hücreliye, su yaşamından kara yaşamına geçmesi ve insana kadar gelişmesi çok daha uzun bir zamana gereksinme gösterir. Çünkü ilkel bir canlı türünün ve döllerinin değişimiyle (rastlantılarla) bu denli gelişmiş bir canlı türünün ortaya çıkması çok büyük bir olası�lığı gerektirmektedir. Bu da bazı kuşkuların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Hal�buki herhangi bir canlı türünde ve bir türün herhangi bir bireyinde meydana gelecek evrimsel (kalıtsal) ilerleme veya değişim, yukarıda anlatılan şekilde diğer canlı türüne aktanlabiliyorsa ve bu yenilik belirli ölçüde tüm canlıların hizmetine sunulabiliyorsa, o zaman evrimsel değişimde çok büyük sıçramalar görülecektir. Bu da bu kısa süre içerisinde neden bu kadar dallanma ve ilerlemenin ortaya çıktığım açıklayabilir. Çünkü dünyadaki herhangi bir canlıya (sayısız denecek kadar birey vardır denilebilir

tesadüfen rastlayan yenilik diğerlerine aktarılabiliyordu. Yani bugün bizde hastalık yapan virüslerin akrabaları (hastalık yapmayanları), insanın bu denli karmaşık olma�sın! ve gelişmesin! sağlayan en büyük faktör olarak varsayılmaktadır.

SOYUT DÜŞÜNCEYE GEÇİŞ

insanın en büyük özellikleriden biri de soyut düşünebilmesidir. Soyut düşün-meye (abstraksiyon) ulaştıkça içgüdülerimizi daha etkin olarak kontrol altına almaya başlıyoruz. Fakat uyarının çok güçlü olduğu durumlarda bu soyut düşünme yitirilebi-lir (kızdtğımızda, korktuğumuzda ve eşeysel olarak uyarıldığımızda vs.). Bu konuda en ilginç araştırma Freiburg'lu biyolog bernhard hassenstein'o aittir. Kafesin içeri-sınde eğitilmiş bir kuş, bakıcısının elinden besinim' almakta, özellikle un kurtlarım büyük bir iştahla yemektedir. Bakıcı, kafesin kapışım açmakta ve kapının tam karşı-sına (aksi taratma) gelen kısımdaki tef örgünün önünde, elinde bulunan un kurtlarım kafese doğru uzatmaktadır. Kuş, bu un kurtalarına ulaşmak için tel örgüyü zorla�makta veya yırtmaya çalışmaktadır. Fakat açık kapıdan çıkıp bekçiye ulaşmayı bece-rememektedir. Bakıcı elindeki kurtlarla birlikte tel örgüden yavaş yavaş uzaklaşmaya baslarsa, belirli bir uzaklıktan sonra, kuş, açık kapıdan çıkıp kurtlara ulaşabilmeyi düşünebilmektedir. Bu deneme çeşitli defalar tekrarlanmış, her defasında aynı sonuçlar alınmıştır. Sonuç ilginçtir: Kuvvetli uyarı, kuşta, bir an önce besine ulaşma içgüdüsünü uyandırmakta ve bu içgüdü o denli güçlü olmaktadır ki, kuş daha önce öğrendiği, uçarak ve açık kapıdan çıkarak besine ulaşma deneyimini kullanamamak�tadır. Bakıcı yavaş yavaş kafesten uzaklaştığında uyan devam etmekte; fakat git�tikçe zayıflamaktadır. Belirli bir uzaklığa, yani zayıflığa ulaştığında,kuş, içgüdüsünün etkisinden kurtularak, deneyimle öğrendiği yolu kullanmaya başlamaktadır. Kızdığımızda, korktuğumuzda ve eşeysel olarak uyarıldığımızda, davranışlanmızın bir çeşit mantıksal çizginin dışarısına çıkması bu nedenledir. Gelişmişliğin derecesi bu içgüdü�lerin büyük beynin kontrolü altında kullanılması (baskısı) demektir. Soyut düşünme ise içgüdülerin azaldığı ölçüde evrimleşerek gelişmiştir. Bu da çevre etkilerinin düşünce sistemimiz üzerindeki baskısı kalktığı oranda gerçekleşebilir. Kitabın basın�da değindiğimiz gibi "beş duyunun dışında düşünme, gerçek düşünmedir" sözcüğü bu anlamda kullanılmıştır. Soyut düşünfne "Benliğin" ortaya çıkmasını sağlar;

çünkü çevreden soyutlanmaya başlamıştır. Benlik ise belleğin, öğrenme yeteneği-nin, bilincin (şuurun), deneyimlerin takasının, fantazisinin ve soyut düşünmenin bir kompleksi olarak ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak çevremizdeki cisimleri şekillendi-rebilme yeteneğin! kazandık. Bu konuşmanın ilk adımıdır. Daha sonra da konuşmayı harflerle şekillendirdik.

BİLİNCİN GELİŞMESI "Taş Devrinden Bir Kesit"
NARKOZ ÎLE EVRİMSEL GERÇEKLERİN AÇIKLANMASI

Narkoz, canlıyı öldürmeden belirli duyuların uyuşturulması anlamında kullanı�lır. Beyinin her bölgesi narkoz maddelerine farklı tepki gösterir. En tipik ve eski narkoz, eterle bayıltmadır. Bir insan bu maddeyle bayıltırken değişik davranış evreleri gösterir. Kural olarak beynimizde en son gelişmiş merkezler ve bölgeler, daha eski olanlara göre, narkoz maddelerine ve diğer tehlikelere karşı daha dayanıksızdır. Tek�nik bir aygıtın geliştirilmesiyle birlikte bozulma olasılığının artması gibi.

Bir narkoz seansında, ilk olarak şuur (bilinç) yitirilir. Çünkü bilinç beynin en son ve en karmaşık evrimsel aşamasıdır. Dolayısıyla narkoz maddesine en az dayanaklı�dır. Bilinçten sonra yitirilen ikinci duygu, korku ve kendini savunma duygusudur. Dolayısıyla bilinci yitiren hasta ilk olarak çırpınmaya, yırtınmaya ve bağırmaya başlar. Narkozun bu evresine 'Eksitasyon Evresi' denir ve bu nedenle narkoz başlamadan önce, hasta, ellerinden ve kollarından sıkıca bağlanır. Hasta bilincim yitirdiği için kendi cinnetinden ve durumundan habersizdir, ilk evrede büyük beyin, yani beynimi-zin en üst tabakası uyuşturulmuştur; dolayısıyla bilincimizi yitirmişizdir. Bunun üze-rine daha alttaki beyin tabakası, yani beyin kökü 'lüzum üzerine" komutayı eline almıştır. Beyin kökü, beynin eski kısımlarındandır; balıklarda ve sürüngenlerde de gelişmiştir Büyük beyne göre daha eski ve daha az karmaşık olduğu için, karşı koyma gücü daha fazladır. Bu bölge içerisinde içgüdü ve kalıtsal tepkimelerin merkezi bulunur. Çevrenin uyarmalarına karşı otomatik olarak cevap verilmesi sağlanır. insanda bu içgüdü ve otomatik tepkimeler, büyük beynin süzgecinden geçtik�ten sonra ortaya çıkar. Kalıtsal tepkimeler bazı hallerde büyük beynin yargılaması sonucu baskı altında tutulabilir, örneğin vücudumuzu kurtarmak için çok kızgın bir demir parçasını elimizi yitirme pahasına uzaklaştırmamız gibi. Eksitasyon evresinde büyük beynin yargılayıcı-süzücü özelliği kalktığı için, beyin kökü tamamen kalıtsal özelliklerin! göstermeye başlar. Bu nedenle artan narkoz zehirinden kurtulmak için kendiliğinden çırpınma, kaçma ve bağırma hareketleri ortaya çıkar. Hasta bu hare�ketlerin hiçbirini bilinçli yapmaz. Doğal olarak bu durumda ameliyat yapılamaz. Dola�yısıyla anestezist narkoz maddesin! vermeye devam etmelidir. Eter miktarı kanda git�tikçe yükselir ve belirli bir düzeye ulaştığında beyin kökünü de uyuşturarak içgüdü ve refleksleri durdurur. Hasta yeniden sakinleşir ve kaslar gevşer. Ameliyat bu evrede başlar. Anestezi uzmanının becerisi, ameliyat boyunca hastayı daha fazla uyuştur�madan bu evrede devamlı tutmaktır.

Büyük beyin ve beyin kökü bu son evrede tamamen uyuşuktur. Fakat beyin kökümüzün en eski kısmı (en alttaki kısmı) hala uyuşmamıştır. Bu bölgede dolaşım sisteminin, solunum sisteminin, sıcaklık ve diğer madde değişimiyle ilgili yaşamsal öneme sahip otomatik düzenleyici merkezleri bulunur. Bu merkezler bireyin biyolojik olarak yaşamasın! devam ettirirler. Diğer beyin bölgelerine göre çok daha dayanıklı�dırlar. Bu nedenle bir bireyi öldürmeden bayıltmak mümkündür. Bugün ameliyat�larda çok daha etkin narkoz maddeleri kullanıldığı için. eksitasyon (çırpınma) evresi hemen hemen hiç -görülmez. Kullanılan ilacın terapatik (therapeutik) genişliğinin fazla olmasına dikkat edilir; yani yaşamsal merkezleri uyuşturmadan, acı ve bilinç merkezlerim' hızlı olarak uyuşturabilmelidir.

Narkoza göre beynin gösterdiği tepki ile yapışı arasında bir ilişki kurulursa en karmaşık ve en yeni kısminin üstte, en kaba ve en eski kısminin da altta olduğu görü�lür (Şekil 8.2). En içte temel yaşamsal işlevleri düzenleyen merkezlerin bulunduğunu söylemiştik. Bu merkezler uzun evrimsel gelişim süreci içerisinde dış çevrenin etki-sinden koparak iç çevrenin etkisi altına girmiştir. En eski merkez olarak tanımlanan vücuttaki su mikalarım düzenleyen ve kontrol eden merkez, böbreğin süzdüğü sıvı�nın yoğunluğunu, dokulardaki su miktarım, ter salgılamasın! ve susuzluk duygusuyla ortaya çıkan su alınmasın) koordine eder. Yine aynı tabakada sıcaklık düzenleyen merkez bulunur. Bu merkez sıcakkanlıların, çevrenin sıcaklık değişimlerinden etki-lenmemesini sağlar ve dolayısıyla madde değişimi sabit hızla yürütülür. Bu, aynı zamanda çevrenin etkisinden büyük ölçüde kurtularak kendibaşına hareket etmeyi ve bireysel bilincin (benliğin) ortaya çıkmasını sağlar. Bu merkeze ısı gözü de denir. Kanın sıcaklığına göre düzenleyici mekanizmayı çalıştırır. Eğer ısınırsak, su içeriz ve terleme suretiyle ısı kaybım sağlarız. Burada su miktarı ite ısı düzenleyici merkezin, diğer işlevlerde de olduğu gibi bir sıraya göre ya da eşgüdüm çalışması gereklidir. ısındığımızda yüzümüz kızarır; çünkü derideki kılcal damarlar genişletilerek vücudu-muzun iç tarafındaki fazla ısının kan aracılığıyla yüzeye taşınarak bir radyatörde olduğu gibi soğutulması sağlanır. Soğukta renk uçuklaşırve titreme başlar. Merkez, kas hareketlerin! hızlandırarak fazla ısının açığa çıkmasını sağlar. Dolayısıyla ek

BİLİNCİN GELİŞMESİ

insanda bu içgüdü ve otomatik tepkimeler, büyük beynin süzgecinden geçtik�ten sonra ortaya çıkar. Kalıtsal tepkimeler bazı hallerde büyük beynin yargılaması sonucu baskı altında tutulabilir, örneğin vücudumuzu kurtarmak için çok kızgın bir demir parçasını elimizi yitirme pahasına uzaklaştırmamız gibi. Eksitasyon evresinde büyük beynin yargılayıcı-süzücü özelliği kalktığı için, beyin kökü tamamen kalıtsal özelliklerin! göstermeye başlar. Bu nedenle artan narkoz zehirinden kurtulmak için kendiliğinden çırpınma, kaçma ve bağırma hareketleri ortaya çıkar. Hasta bu hare�ketlerin hiçbirini bilinçli yapmaz. Doğal olarak bu durumda ameliyat yapılamaz. Dola�yısıyla anestezist narkoz maddesin! vermeye devam etmelidir. Eter miktarı kanda git�tikçe yükselir ve belirli bir düzeye ulaştığında beyin kökünü de uyuşturarak içgüdü ve refleksleri durdurur. Hasta yeniden sakinleşir ve kaslar gevşer. Ameliyat bu evrede başlar. Anestezi uzmanının becerisi, ameliyat boyunca hastayı daha fazla uyuştur�madan bu evrede devamlı tutmaktır.

Büyük beyin ve beyin kökü bu son evrede tamamen uyuşuktur. Fakat beyin kökümüzün en eski kısmı (en alttaki kısmı) hala uyuşmamıştır. Bu bölgede dolaşım sisteminin, solunum sisteminin, sıcaklık ve diğer madde değişimiyle ilgili yaşamsal öneme sahip otomatik düzenleyici merkezleri bulunur. Bu merkezler bireyin biyolojik olarak yaşamasın! devam ettirirler. Diğer beyin bölgelerine göre çok daha dayanıklı�dırlar. Bu nedenle bir bireyi öldürmeden bayıltmak mümkündür. Bugün ameliyat�larda çok daha etkin narkoz maddeleri kullanıldığı için. eksitasyon (çırpınma) evresi hemen hemen hiç -görülmez. Kullanılan ilacın terapatik (therapeutik) genişliğinin fazla olmasına dikkat edilir; yani yaşamsal merkezleri uyuşturmadan, acı ve bilinç merkezlerim' hızlı olarak uyuşturabilmelidir.

Narkoza göre beynin gösterdiği tepki ile yapışı arasında bir ilişki kurulursa en karmaşık ve en yeni kısminin üstte, en kaba ve en eski kısminin da altta olduğu görü�lür (Şekil 8.2). En içte temel yaşamsal işlevleri düzenleyen merkezlerin bulunduğunu söylemiştik. Bu merkezler uzun evrimsel gelişim süreci içerisinde dış çevrenin etki-sinden koparak iç çevrenin etkisi altına girmiştir. En eski merkez olarak tanımlanan vücuttaki su mikalarım düzenleyen ve kontrol eden merkez, böbreğin süzdüğü sıvı�nın yoğunluğunu, dokulardaki su miktarım, ter salgılamasın! ve susuzluk duygusuyla ortaya çıkan su alınmasın) koordine eder. Yine aynı tabakada sıcaklık düzenleyen merkez bulunur. Bu merkez sıcakkanlıların, çevrenin sıcaklık değişimlerinden etki-lenmemesini sağlar ve dolayısıyla madde değişimi sabit hızla yürütülür. Bu, aynı zamanda çevrenin etkisinden büyük ölçüde kurtularak kendibaşına hareket etmeyi ve bireysel bilincin (benliğin) ortaya çıkmasını sağlar. Bu merkeze ısı gözü de denir. Kanın sıcaklığına göre düzenleyici mekanizmayı çalıştırır. Eğer ısınırsak, su içeriz ve terleme suretiyle ısı kaybım sağlarız. Burada su miktarı ite ısı düzenleyici merkezin, diğer işlevlerde de olduğu gibi bir sıraya göre ya da eşgüdüm çalışması gereklidir. ısındığımızda yüzümüz kızarır; çünkü derideki kılcal damarlar genişletilerek vücudu-muzun iç tarafındaki fazla ısının kan aracılığıyla yüzeye taşınarak bir radyatörde olduğu gibi soğutulması sağlanır. Soğukta renk uçuklaşırve titreme başlar. Merkez, kas hareketlerin! hızlandırarak fazla ısının açığa çıkmasını sağlar. Dolayısıyla ek besine gereksinmemiz olur. Soğukta daha çok acıkmamızın nedeni budur. Keza bu beyin katmanında, tepe gözden değişerek bez özelliği kazanmış epifiz bulunur. Epifi-zin salgıları, dış ortama bağımlı olmadan, vücudun gelişmesi için zaman düzenten-mesini sağlar.

Sonuncu bölgenin üzerinde de beyin kokunun üst kısmı "büyük gangliyon kökleri" ve "thalamus" bulunur. Milyonlarca sinir hücresinin bir araya gelmesiyle, bir zamanlar öğrenilen işlevlerin, bir çeşit bilgisayar merkezin! oluşturur. Kaba bir tanımlama ile, beynin bu kısmı, geçmiş atalanmızın deneyimlerinin programlandığı ve depolandığı bir yerdir. Bu program, dış uyarılar sonucu belirli davranış şekillerinin ortaya çıkmasını sağlar, örneğin, düşmanca bir bakış veya tavıra veya karşı eşeyden bir bireyin yaptığı kura, İlgili hormonları salgılayacak programı devreye sokmakla (daha önce hazırlanmış programı) yanıt verilir ve bu da belirli davranış şekillerinin ortaya çıkmasına neden olur. Daha önce, narkoz sırasında hastanın bilinçsiz olarak kendini savunması ve kaçma hareketinde bulunması gibi.

KOŞULLANDIRMA

Bu otomatik programlamanın üzerinde yapılan çalışmaların en görkemlisi 1962 yılında ölen davranış araştıncısı erıch von HOLST'un tavuklarda yaptığı denemelerdir. holst, bayıltılmış tavukların beynine uçları çıplak; fakat yanları lakla izole edilmiş saç inceliğinde teller soktu. Birkaç sene denemede tutulan hayvanları, bu teller rahatsız etmiyordu. Tellerin ucu, işlevi tanımlanmak istenen beyin kısmına sokulmuştu. Tel�lerden gönderilen çok zayıf akımlar, hayvanda, sanki dışarıdan herhangi bir impuls almış gibi tepkiler meydana getiriyordu, impulsun verildiği yere ve şiddetine göre tavuklar uzaktan kumandalı bir robot gibi hareket ettirilebiliyordu. Sonuç şuydu:

Telin uçunun girdiği beyin kısmı, akım verilince. depo ettiği programı devreye soku�yordu. Belirli yerler uyarıldığında horozlar, sanki bir düşman varmış gibi, kanatlarım germeye, yeri eşelemeye, gaklamaya ve mahmuzlarıyla saldınya geçiyordu. Horoz, düşmanına karşı programlanmış tüm tepki silsilesin! gösteriyordu. Fakat bu yapay uyarı sırasında tilki, sansar veya diğer bir düşmanca hayali, gerçek gibi görüyor muy�du ya da hangisini, nasıl görüyordu? Bunun yanıtım hiçbir zaman kesin olarak vere�meyiz. Bu evrede elektrik (uyarı) kesilince, sonuç daha da ilginçti. Birdenbire sakin-leşen horoz, ilk olarak şaşkın bakışlarla düşmanım arıyordu ve daha sonra zafer ötüş�leri çıkarıyordu.

Hiç bir beyin kendine ulaşan impulsun (uyarının) doğal mı yoksa yapay bir kaynaktan mı geldiğin! anlayamaz, insanı da ameliyat sırasında veya bayılt�madan bu şekilde yapay olarak uyardığımızda değişik tepkiler gözleyebiliriz, örne�ğin, görme merkezin! uyardığımızda renkli şimşekten, manzaraya kadar değişik görüntüler elde edebileceğimiz gibi; diğer bi bölgeyi uyardığımızda hastanın sesli ola�rak devamlı güldüğünü görürüz. Üzerinde deneme yapılan canlı bunun yapay mı yoksa doğal mı olduğunu anlayamaz. Tavuklarda, bu yolla, birdenbire, kızana gelme, dövüşme, temizlenme, doyma, acıkma, uyuma vs. yaratılabilmiştir. Bu, bir�çok hareketin yaratılışımızdan bugüne dek evrimsel aşamalar şeklinde programlana-rak depolandığım göstermektedir. Çünkü değişik türler arasında aynı olaya gösteri�len tepkiler açısından benzerlikler vardır (özellikle kızmada, korkmada vs.'de).

Mutasyonlarla ortaya çıkan değişik davranışların doğal seleksiyonla ayıklanması sonucunda, bir türün ataları ve geçmiş dölleri boyunca belirlenmiş bir tepki mekaniz-ması yaratılmış ve benzer durumlarda bu mekanizmanın harekete geçirilmesi, o can�lının davranışlarının doğmasına neden olmuştur. Evrim süresince bu mekanizma geliştirilmiş ve davranış programı gittikçe zenginleştirilerek çevreye uyum daha güçlü olarak sağlanmıştır. Çekirdeksiz hücreden tütün da, hücresel simbiyozise (fotosente�zin ve oksijenli solunumun ortaya çıkışı) ve çok hücreliliğe geçişin tüm kademelerin�deki deney birikimi ve davranış çeşitleri (mutasyon ve seleksiyon mekanizmasıyla arta kalan) bugünkü bünyemize davranış programı olarak verilmiştir. Biz bu davra�nışları içgüdü, doğal itilim (şevki tabii), doğuştan gibi terimlerle açıklamaya çalışırız. insanlar içgüdüye sahip olmakla beraber, diğer hayvanlarda olduğu kadar geniş ölçüde kullanamaz, işte insanın içgüdülerini kullanamaması, onun zeki olmasını sağ�lamıştır.

örneğin, soğuğun ne zaman geleceğin! bilmediği halde, yolunu şaşırmadan güneye göç eden bir kuşun içgüdüsü bizde yoktur. Fakat gelişen büyük beynin dış kısmı (korteks), bize. bilinci ve kendi içgüdülerimizi yasayarak öğrenmemize olanak vermiştir. Sevincimizi, üzüntümüzü, korkularımızı, açlığımızı, susuzluğumuzu, eşey�sel çekimi ve diğer birçok davranışımızı bu şekilde yasayarak öğreniriz. Hatta bazıları-mızın kurbağanın yumuşak ve kaygan derisini bir güzellik otarak kabul ederken, bazı-tarımızın nefret etmesi bu kazanılan özelliğin ilginç bir yanıdır. Taş devrinin başlama�sıyla birlikte ve ondan belirli bir süre önce deneyimlerimize dayanılarak kazandığımız bireysel bilgi birikimi, içgüdülerin yerini almaya başlamış ve geçmişte içgüdü olarak belirtilen kazanılmış davranışlar, yeni durumun sadece yapıtaşı ve malzemesi olarak kullanılmaya başlanmıştır, içgüdü yerini zekaya, bilgiye bırakmaya başlamıştır.

Vücuttan bir kablo demeti şeklinde sinirleri getiren omuriliğin ön kısmı gelişe-rek ilk olarak vejetatif merkezleri, daha sonra geçen yüz milyonlarca yılda sinir hücre-lerinin yoğunlaşması ile beyin kökünü meydana getirmiştir. Bu bölgenin de gelişme�siyle büyük beyin meydana gelmiştir. Beyin kokunun üzerindeki ilk ek yapı, balık�larda sadece koku alma ödevin! gören kısımdır. Bu ek yapı daha sonra tahmin edile�meyecek kadar gelişerek büyük beyni yapar, ilk defa maymunlarda büyük beyin diğer tüm beyin kısımlarım örtecek kadar büyümüştür .

Buna paralel otarak işlevleri de gittikçe organize olmaya başlar, insanda beynin dış yüzü o kadar büyümüştür ki, kafatasında yer bulabilmek için kıvrımlar meydana getirmiştir. Buna bağlı olarak sinir hücreleri arasındaki sinaps sayısında da çok büyük artmalar ortaya çıkmıştır. Abstrak (soyut) düşünmenin bu sinaps sayışma bağlı ola�rak gelişme gösterdiği bilinmektedir. Ancak bu organizasyona ulaşmış beyin, çevreyi objektif olarak tanıyabilme gücüne ulaşmıştır. Bu bilincin kendisiydi. Bu bilinç gök�ten gelmemişti; en az dört milyar yılın denenerek-seçilerek birikmiş görkemli bir tor-tusuydu. Geçmişteki sayısız atanın, sabırla, özveriyle biriktirdiği deneyimlerinin ürü-nüydü. Bireylerin kazandığı bu kalıtsal deneyimlerin eşgüdümü (koordinasyonu) bilincin ve bir anlamda ruhun ortaya çıkmasına neden oldu. Ruh, bireye özgü gibi görünmesine karşın, geçmiş tüm ataların kalıtsal mirasım taşır. Ulaştığı en son aşama ise, atalarından miras aldığı bilgi ve program birikiminin eşgüdümü ile ortaya çıkan yargı, yorumlama ve yaratma niteliğidir. Daha sonra göreceğimiz gibi gele�cekte bu gelişmenin en son aşaması evrensel düşünmenin ortaya çıkması olacaktır. Çünkü evrendeki her değer, her yapı, her varlık bu düşünmenin bir halkasını oluşturacaktır.

Prof. Dr. Ali Demirsoy