Narsist Kişilerde Şu Özellikler Bulunur(Prof.YİĞİT

Başlatan Tiversonus, 28 Eylül 2009, 14:07:59

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus

Narsist Kişilerde Şu Özellikler Bulunur

1. Dinlemezler: Her şeyi bildiklerine inanırlar. Narsist bir kişi eğer bir kurumun üst yöneticisi konumundaysa yönetim toplantılarında, bir ya da iki ast elemanla yapılan toplantılarda hep o konuşur, diğerleri dinler.

2. Empati kurmazlar: Narsistlerde empati yani başkalarının ne hissettiğini anlama yeteneği gelişmemiştir. Son derece benmerkezci düşünürler.

3. Kendilerini her şeyden çok severler: Kendini beğenmiş kişiler başarılarını, yeteneklerini abartırlar. Kendilerini farklı ve özel bir kişi olarak algılarlar. Kendilerini her şeyden çok severler.

4. Eleştiriye kapalıdırlar: En dostça eleştiriden bile rahatsız olur ve kendisini eleştirenleri düşman kabul ederler.

5. Vefasızlık ve nankörlük normaldir: Kullandıkları kişiyle işleri bitince ona sırtlarını döner, vefasızca davranırlar. Vefasızlık ve nankörlük kendini beğenmişlere göre normal davranışlardır.

6. İnsanlara değer vermezler: Her başarı onların eseridir. Her türlü başarı onun öngörüsü, zekâsı, oluşturduğu stratejisi, güç ve kararlılık sayesinde kazanılmıştır.

7. Zenginlik, başarı, güç, ihtişam ararlar: Devamlı takdir edilme, itibar görme, iltifat arayıp durma çabasındadırlar. Övgü, kendini beğenmişlerin besinidir.

8. Amaçları, hayran kitlesi oluşturmaktır: Kendini beğenmiş kişiler muhatap aldığı kişiyi kendilerine hayran etmeye çalışır.

9. Hem kıskanır, hem kıskanıldığını düşünürler: Başkalarını kıskanır, başkalarının da kendilerini kıskandığına inanırlar. Kendi amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf taraflarını kullanırlar. Son derece menfaatçidirler.


PROF.DR.RAMAZAN YİĞİTOĞLU - Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimi

Tiversonus

#1
Jung'a göre Narsizm

Jung'un "analitik psikoloji" ekolü ,psikolojik sorunlara "paradigmatik olarak" bilinçdışı ruhsal güçlerin -bu güçleri bulunduran alana psykhe demektedir Jung-bu güçlerden habersiz olan veya öyle kalmaya çalışan bilinç alanına yaptığı baskı veya saldırı açısından yaklaşır.Bilinçdışı alan bir okyanus ise bilinç belki okyanusta bir adadır der Jung...Her birey ruhsal gelişimini tamamlamak ve bütünleşmek ister. Bu gelişim ancak bilinçdışını tanıyarak mümkün olur.Bilinçdışı alan bilinçli alan ile bütünleştikçe kişinin ruhsal derinliği artar.Jungian terapi ,nevrotik hastanın sağaltımını bilinçdışı alanı tanımasına yardım ederek yapar.

 

Jung'un ,Freud ile birlikte psikanalizin başlangıç devresinde iyi dost olduğu ve ortak çalışmalar yaptığı vakıadır.Ancak 1914'den sonra Jung ile Freud'un yolları ayrıldı.Jung Freud'dan ruh bilimi adına pek çok ilham almıştır ama görüşlerini paylaşmadığı pek çok konu da bulunur.Öncelikle Freud'un cinselliğin güdülenimde en ön sırada geldiği fikrine katılmaz.Libido'yu  dar (cinsel) anlamda ele almaz.Jung'a göre libido çok çeşitli görünümlere bürünebilen psişik /ruhsal bir enerjidir. Hatta hayatın anlamına dair bir araştırma duygusuna ve dinsel-ruhsal arayışlara yönelik enerji de libidodur Jung'a göre...

 

Jung'un bilinçdışını ikiye ayırdığını  söyleyelim önce;kişisel olay ve duyguların bastırılmasından oluşan kişisel bilinçdışı ile insan türünün gelişmesi esnasında türe özgü kayıtlardan oluşan , beyinde giderek kendine özgü bir yer edinen kolektif bilinçdışı..

 

Kolektif bilinçdışı, Jung'un "arketipler" adını verdiği, insan ırkının tüm varoluş süreci boyunca yaşadığı deneyimlerin tortusal bir  kalıntısı, bir mirası olarak doğuştan  varolan, enerji ile yüklü ilkel imgelerden oluşuyordu. (Tanrı,bilge adam, anne,güneş, büyücü , kahraman vb.) Bu imgeler bilinçli yaşamda doğrudan fark edilmese de, eş seçimi,yol ayrımları,ölümle yüzleşme gibi dönüm noktalarında insan hayatını, davranışlarını , kararlarını,seçimlerini derinden ve güçlü bir şekilde etkileyebiliyordu. Ayrıca, bilincin zayıfladığı ağır ateşli hastalıklarla,uyuşturucu kullanımı ile bilinçdışı içeriğin önünün açıldığı durumlarda arketipal imajlara ilişkin hayaller,sesler ortaya çıkabiliyordu. Şizofreni gibi gerçeklik algısının bozulduğu ağır psikotik hastalıklarda da işitsel ve görsel sanrılara kaynaklık edebiliyorlardı. Dinsel anlatılarda, efsanelerde, masallarda  arketiplerin izlerine rastlamak mümkündü.

 

Jung, Tanrı arketipi olarak isimlendirdiği ,insanın kolektif bilinç dışında yer alan, tarih öncesi dönemlerden kalma arkaik bir imgeden bahseder. Büyük enerjiye ve çekim kuvvetine sahip olan bu arketip libido tanımına uyan tüm ruhsal enerjiyi tek başına düzenleyebilme kabiliyetine sahiptir.Daha doğrusu Tanrı arketipinde vücut bulan, Öz'ün bilinçsizce algıladığı organizma içinde uğuldayarak akan ruhsal enerjinin ve yaşamsal gücün bilgisidir. Bu arketiple ilişkili ruhsal enerji dış dünyaya yansıtıldığında ise tabiata nüfuz eden ilahi bir güç duyumsanır.Tanrı'nın merkez alınmasıyla dinin etrafında yaşama ait değer, simge ve törensel unsurlar gelişir.İşte bu güçtür  insan yaşamına derin bir anlam  katan ve onu varoluş savaşında üstün kılan.

 

Burada Tanrı arketipi ve simgesinin insanın  tarihsel gelişim süreci esnasında esasen bilinçdışında şekillenmiş yaşama dair bir anlayış;insanın içersinde  hissettiği ruhsal varlığın doğadaki karşılığı ve muhatabı olduğu anlaşılıyor.Tanrı'nın varlığı ,insanla onun kendi anladığı biçimde ilişki kurmayan cansız doğaya kendi ruhunu yansıtarak kurmayı başardığı ilişkinin bir koşuludur belki de...Nihayetinde demek istiyor Jung , Tanrının varlığı ile ilgili bir imgeyi ruhumuzda yaşatıyor ve ruhsal dengenin bozulma riskini göze almadan ondan uzaklaşamıyoruz.

 

Peki bu güçlü arketipten uzaklaşmaya çalışırsak ne olur,ne ile karşılaşırız?..İşte bu noktada Jung'un dile getirdikleri narsizm kavramına yaptığı katkıyı da göz önüne sermektedir.

 

Ancak insanın bilinci son bin yılda iyice gelişip keskinleşmiş ve eleştiri okları daha önce hiç yönelmediği bir şeye,mitlerin,simgelerin ve Tanrı'nın gerçekliği ve anlamı üzerine dönmüştür.Bu sorgulamanın başlaması, ilkel insanın içgüdüsüyle katılıp bir parçası olduğu  doğal yaşam alanında,ona bu güne kadar gereksindiği tüm anlamları sunan o muhteşem mitsel ve simgesel  dünyanın sonunun gelmekte olduğunu göstermektedir. Eğer Nieztche'nin kehaneti doğruysa ve modern toplumların bilincinde bir Tanrı ölümü yaşanacaksa – ki yaşanıyor - insan ruhunun bu durumu bütünlüğü sarsılmadan atlatması ve her şeye rağmen ayakta kalması çok güç olacaktır. Bilinçdışına kök salmış güçlü Tanrı arketipi ve ona bağlı enerji artık dışa yansıtılamayacaksa içe dönecek ve içeri akan bu enerjiyle egoda bir enflasyon(şişme) ve  neticesinde bir çeşit megalomani , kaybedilen Tanrı'nın yerine insanın kendisini koyması  sonucu bir Tanrı olma sanrısı gelişecektir. Nieztche'nin yaşamının sonlarına doğru içine düştüğü çılgınlık hali bundan kaynaklanmaktadır  işte der Jung. Üstün insan , üstün ırkı yaratma gayesine dayanan Nazi çılgınlığının kökeninde de  bu psikopatoloji yatmaktadır.

 

 

Jung'un aşağıdaki sözlerine kulak verelim şimdi:

 

"Biz, "Tanrı"yı yaratmayız."Tanrı"ya ayırıcı niteliğini veren, onu tanımlayan bizim seçimimizdir. "Tanrı" her zaman insan yapımıdır. Bu yüzden, onun tanımı, sınırlıdır, yetkin değildir.(Yetkinlik düşüncesi bile yetkinliğin varlığını doğrulamaz.) Tanımlama bir imgedir. Gelin görün ki, bu imge, imlediği bilinme¬yen olguyu anlaşılabilirlik dünyasına çıkarmaz. Çıkarabilseydi, o zaman bir Tanrı yarattık deme hakkımız olurdu. Bizim seçtiğimiz "efendi" ona uzamla zamanda yansıttığımız imgeyle özdeş değildir. O, psykhenin derinliklerinde bulunan bilinmez bir nitelik gibi, eskiden nasılsa öyle işler durur.

 

Psykhenin en son ilkeleri bir yana, en yalın düşüncenin doğasını bile bilmiyoruz biz. Psykhenin iç yaşamını da denetleyemiyoruz. Bu iç yaşam, yapıca bağımsızdır; bizim ereklerimize, istencimize bağlı değildir. Bu yüz¬den, seçip tanımladığımız diri şey, istencimize karşı çıkıp sahneden, insan yapımı imgesinden ayrılabilir kolayca. O zaman biz de Nietzsche ile birlikte "Tanrı öldü!" diyebiliriz. Oysa, "Bizim imgemizin dışına çıktı, onun yeniden nerede bulacağız acaba?" desek daha iyi olurdu. Yönetim boşluğu tehlikelerle doludur. Çünkü, doğal olgular, türlü türlü -izm kılığında hak iddia etmeye başlarlar. Bu -izmler kargaşadan, yıkımdan başka bir şey üretmezler. Çünkü şişme ile bu izm'lerin arasındaki insanın kibri, gülünesi önemsizliği ile egoyu evrenin beyi yapmayı seçmiştir. Nietzsche'de, bütün bir çağın tekinsiz habercisinde durum buydu.

 

Dünyadan geri çekilen bütün yansıtmaları içine almak için bireyin egosu, pek küçük, beyni pek dermansızdır. Bu çaba sırasında ego ile beyin patlayıp paramparça olur. Psikiyatristler buna şizofreni demektedir. Nietzsche, "Tanrı öldü," derken, Avrupa'nın büyük bir bölümünde geçerli olan bir doğruluğu dile getiriyordu. İnsanlar salt Nietzsche böyle dedi diye etkilenmediler. Onun sözleri yaygın bir psikolojik olguyu dile getiriyordu. Bu olgunun sonuçlarının ortaya çıkması gecikmedi - önce izmlerin sisi çöktü, ardından felaket geldi. Kimse Nietzsche'nin sözünden en küçük bir sonuç bile çıkarmadı. Gene de o duyuruda, bazı kulaklar için eskil bir bağırtıya benzeyen, tekinsiz sesler vardı. Bu bağırtı denizler üzerinden, doğa tanrılarının sonunu duyurmak için yankılana yankılana geliyordu: "Büyük Pan öldü."

 

 

Jung,dış dünyaya yansıtılan arketipal imajlardan en önemlisinin-tanrı imgesinin yansıtıldığı yerden ego'ya geri çekilmesini benliğin şişmesi şeklinde yorumluyor.Bu yansıtmaların geri çekilmesi halinde ego'nun bu yükü kaldıramayacağına ve şizofrenik bir süreç içine gireceğine  Nietzsche örneğinden kalkarak dikkat çekiyor.

 

Bu ifadelerin Freud'unkilere  benzeyen yönü ise dış dünyaya yansıtılmış enerjinin egoya çekilmesi ve insanın kendi kendisiyle,kendi büyüklüğü ve kibri ile uğraşmaya  girişmesidir.Jung çizdiği  bu tablo ile narsizmle ilgili anlayışımıza katkıda bulunmaktadır.

Hazırlayan: Dr. Can Güngen

Tiversonus

#2
Narsizm Çağına Hoşgeldiniz...


Bu site içeriği ile çağımızın giderek en önemli sorunlarından birisi olan Narsizme yakından bakmayı amaçlamaktadır. Dünyaya hakim olan empreyal dönem-monarklar çağı büyük ölçüde kapandı.Aristokrasi ve ruhban sınıfının ayrıcalıklarına son verildi.Ancak modernizm ile birlikte, burjuva sınıfının ekonomik üretimi artırmak adına insanları "ekonomik-bilimsel-sanatsal vb" topluma fayda sağlayacak bütün bakımlardan birbirilerine rakip haline getirdiği bir döneme girildi.Büyük şeyleri başarmak için iddialı olmak "şart koşuldu".Tevazu tavsiye eden dinsel ve moral öğretilere ancak "boş zamanları değerlendirmek üzere okunan kimi kitaplarda" yer ayrılır oldu..Ne yazık,narsizm çağına girmiş bulunmaktayız.İddialı değilseniz hiç bir şeysiniz.Hatta bir anti-kapitalist; bir sosyalist öğretiyi savunabilmek bile bu günkü şartlarda "iddialı olmayı" gerektiriyor. ...

 

Freud,içgüdüsel yaşamın iki büyük kuvvet tarafından yönetildiğini öngörmüştü.Bunlardan birisi cinsellik (eros) diğeri ise yıkım/ölüm içgüdüsü (thanatos) idi.Yüzlerce yıl ortalama insan bireyselliğinin toplumsallık (cemaat) içinde kaybolduğu ,nasıl cinsel faaliyette bulunacağının ve kime düşman olabileceğinin kesin bilgisi ile yaşadı.Kişinin kapı komşusu ile kıyasıya rekabet içine girmeyi henüz bilmediği günlerdi bunlar...Karısı ve çocukları ile sınırlı mal varlığına sahip olarak,ekmeğini veren ve hayatta kalmasını sağlayan tanrısına,peygamberine şükrederek ; topraklarına saldıran düşmanlara karşı feodal beyinin veya kralının yanında savaşa katılarak , ailesinin hayatını ve dinini savunarak  yaşamını sürdü.Kendisi için toplum tarafından biçilen giysiden başkasını giymedi,giymeyi aklına bile getirmedi.

 

Kapitalizmin gelişmesi ve orta sınıfın (burjuva) ekonomi alanında öne çıkması ile ruhban sınıfının ve aristokrasinin insanlara biçtiği giysi giderek dar gelmeye başladı.En üst ve en alttakileri belirleyen şey eskiden olduğu gibi bir kast sistemi değildi artık.Dinin dünya hayatı üzerindeki etkisi sınırlandı.Para, insanlara üst sınıflardan aşağıya doğru belirli kıstaslara göre pay edilen bir değer olmaktan çıktı,ekonomik değere sahip üretim yapabilen herkesin eline geçebilir hale geldi...Rekabet üretimin temel güdüleyicisi oldu.

 

Peki üretim artışı ve rekabet ne getirdi insanlığa?

 

Freud'un içgüdüsel yaşamın iki büyük kuvveti olarak gösterdiği cinsel ve agresif dürtülerin yaşantılanmasında ne gibi değişiklikler oldu?

 

Cinselliğin bir meta haline gelişi,ekonomik gücün cinselliği satın alabilmesi ve dini-feodal düzenin tasfiyesi ile cinsel faaliyetler üzerindeki baskıların gevşemesi cinsel dürtüleri serbest bıraktı.Cinsel yaşantının bir tür güç gösterisine dönüşmesi ve cinselliğin bir posaya dönüşmüş insan ruhundan çekip çıkarılarak "sek tüketilmesi" günümüz batı tarzı kapitalist uygarlığın genel eğilimlerindendir. O halde narsizmin karşımıza  "ekonomik güç" ve "kozmetik-estetik takviyeler" ile desteklenmiş cinsel bir çekicilik şeklinde karşımıza çıkması bizi şaşırtmamalı.Günümüzün narsist bireyi ,karşımıza "çocuklarına- ailesine-kadınına-erkeğine"  bağlı bir birey olarak çıkmayacaktır karşımıza.Aksine bu değerlerle alay edecek,bu değerlere bağlılığı   güçsüzlük ve zayıflığın alameti farikası olarak görecek ve aşağılayacaktır..Böyle bir birey için evlilik sahip olduğu "güç ve statü durumunun" bir göstergesi olarak fayda sağlıyorsa sürdürülebilirdir.


Freud'un diğer temel dürtüsü olan saldırganlık cephesinden baktığımızda ,kapitalizmin dinler- krallıklar ve sonra uluslar arasındaki savaşı sonunda yararsız bularak tasfiye ettiğini ; dürtü olarak varlığını sürdürmek zorunda olan saldırganlığı ise üretim ve tüketim mücadelesi içindeki rekabete kanalize ettiğini görüyoruz. Uygar ülkelerde doğrudan saldırganlık hukuk ve emniyet tedbirleri ile oldukça kısıtlanmıştır. "Tarihin sonu ve son insan" isimli sansasyonel kitabın yazarı Francis Fukayama , Hegel'in "efendi-köle diyalektiğinin" çağlar içinde yaptığı yolculuğu ve günümüzde dönüştüğü hali  başarıyla inceliyor..Fukuyama'ya göre savaşların azaldığı ve burjuva cumhuriyetlerinin kurulduğu modern zamanlarda, ülkeler arasındaki yarış "asker ve silahlanma" üzerinden değil daha çok "milli gelir ve kredibilite" üzerinden yürütülüyor. Geçmiş hükümdarlar ve soylular ise yerlerini büyük holdinglere  ve dolar milyoner-milyarderlerine bıraktılar.

 

Görünen odur ki, artık biriken saldırganlık büyük ölçüde ekonomik rekabet üzerinden boşaltılmaktadır. Kapitalist toplum tüketme arzusuna sahip bireyler yaratmaktadır. Bir bireyin tüketim kabiliyeti göreli olarak diğerinden az veya çok olabilir.Bu kabiliyetten duyulan övünç ve statü farkının yarattığı kibir-küçümseme ile karışık haz duygusu saldırgan duyguların açıkça boşalmasına işaret etmektedir.Bu hal açıkça "büyük ve lüks bir evin" sadece bir ev ,kocaman bir jipin ise diğer taşıt araçları gibi  bir taşıt olmadığını, bunların aslında "fallik-intruzif" -rekabet ettiği diğerlerine adeta "saldıran bir nesne" olduğunu göstermektedir.


Marksist ideolojinin kapitalizmi eleştiri konusu olan "artı değer sömürüsü" denilen sonucunda sömürülen maddi açıdan haksızlığa uğratılmakta ve sınıfsal olarak da ezilmektedir.Bu tabirler,bir sınıfa (işçi) diğer bir sınıf (burjuva) tarafından şiddet ve eziyet uygulandığının saptandığını göstermektedir.Marksizm ruhsal değil ekonomik bir öğreti olduğundan saldırganlığın kendisinden çok maddi-konfor ile ilgili sonuçları ile ilgilenir.Ancak psikanaliz ortaya çıkan olumsuz sonuçların ekonomi ve konfor ile sınırlı olmadığını ortaya koyar.Bu mücadelenin içinde maddi refahın azalmasının yanı sıra ruhen çöküntüye yol açan psikolojik savaşlar da geçmektedir. .Üstelik bu saldırı sınırları belirgin biçimde birbirinden ayrılmış sınıflar arasında gerçekleşmez günümüzde.Burjuva sınıfının içinde de kıyasıya bir tüketim , tüketimin belirlediği statü yarışı ve bu yarış üzerinden saldırganlık boşaltımı söz konusudur.

İşte doyumun ve doyumsuzluğun başlıca kaynağı budur .Ekonomik seviye "statü endişesi" üzerinden saldırganlık dürtülerinin boşalmasında bir sübap görevi görmektedir.Bireylerin ruhsal olarak güçlü olabilmesi ancak diğerlerine üstün olabilmesi ile mümkündür.Bu gün diğer insanları,hatta iş arkadaşlarını,diğer aile üyelerini ezebilmek yüksek sesle söz konusu edilemese bile içten içe yaşanan en büyük arzu olabilmektedir.


Tek ve eşsiz olmayı başarmak , bir rüyaya sonuna kadar  inanarak gerçekleştirmek ,başarının zirvesindeyken görkemin ışığıyla gözleri alınan insanlar tarafından çılgınca alkışlanmak, kimsenin karşısında duramayacağı kadar güçlü olmak,size yakın olabilmek için kadın ve erkeklerin sıraya girmesi...vb .İşte günümüzün medyasında,edebiyatında,internet ortamında ,sinemasında ve sokağında sözü geçen -kışkırtılan hayaller ,fanteziler bunlardır.

 

O halde sadede gelelim...

Bu çağda iddialı değilseniz hiçbir şeysiniz. ..

O halde dost acı söyler ; "narsizm çağına hoş geldiniz!.."


Hazırlayan: Dr. Can Güngen

Tiversonus

#3
Bu konu gerçekten ilgimi çekiyor. Yaşadığım toplum ve Dünya'da, bundan etkilenmiş olabilir miyim? İşte açıkfikirlilikle, ön-yargısızca bende bulunan narsisit eğilimlerin farkına varabilmek adına ne olduğunu anlamay çalışıyorum.

Narsist çağda yaşayıp ta "ben bundan az da olsa etkilenmedim!" diyeniniz var mıdır?

Ve günsonunda; hangi hareketleri, hangi duygular, düşünceleri tekrarlı olarak yaptığımı düşünürüm, bir farkındalığa gelebilmek adına. Bunu Ra bilgileri'nden yazılı aldım (ancak önceleri de bildiğim bir şeydi) ve sonrasında tesbit ettiklerim arasında, bir zihinsel çalışma yaparım. Belirli bir zihinsel süreç sonrası bu ancak ruha dokunabilir.

Bilinçaltının en önemli özelliklerinden birisi, bilinçli zihnin farkedemeyeceği şeyleri taşıyor olmasıdır. O bir şekilde kişiyi ve kişiliği etkiler, biliçsizce. Bilinçaltı çalışmalarında bir özellik te; bilinçaltının "tekrarlar" ile ilgili olmasıdır. Ayrca bilinçaltı çalışması için size bir tüyo:)) "Bilinçalt, gerçek ile hayali ayırt edemez"... İşte bu özelliği hem onarıcı hem de bozucu olarak çalışır. Açıkfikirlilikle, kişi kendini gözlemleri; duygularını, davranışlarını, tekrarlarını v.b. Daha sonra bunların üzerinde zihinsel olarak, bu tekrarlı olanlarn enerjisini kullanarak, altarnatif düşünceyi düşünerek, ona odaklanarak -enerji nötrlenene kadar- bir denge yakalanbilir. Bir aşamadan sonra bu mekik gibi işlem yapan ruha dokunur ve değişim başlar.

Elbette bir "zaman" gerekir. Daha alınacak çok yolum olduğunun bilinci ile paylaşmak istedim...