"İç" Çatışması ve Şiddet ( Rıfat Kayın)

Başlatan Moderator, 27 Haziran 2010, 13:39:21

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Moderator

Her insanoğlu binlerce yıllık insanlık geçmişinin belleğini taşır. Biz ne kadar fiziksel özelliklerimizle, rengimizle, cinsiyetimizle, ayrı karakterlerimizle, ayrı yeteneklerimizle farklı görünüp, farklı bireyler olduğumuzu iddia etsek de binlerce yılın korkularını, koşullanmalarını, birikimini, deneyimini, geleneklerini, kültürünü, alışkanlıklarını ve bağımlılıklarını taşırız. İçinde yaşadığımız toplumun bütün değerlerine uygunluk göstermeye çalışırız. Toplumda kabul gören inançlara, yetkelere, ideolojilere, fikirlere, ilkelere, yaşam biçimine uyumlu davranarak bu toplum içinde güvende olacağımızı düşünürüz. Toplum içinde varlığımızı sürdürebilmek için genellikle boyun eğmeyi yeğleriz. Çünkü dışlanmaktan, yalnız kalmaktan korkarız.



Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmez, hep toplumun istediği, onayladığı, ödüllendirdiği, beğendiği, takdir ettiği biri gibi olmaya çalışırız. Başarılı, hırslı, zengin, güçlü ve yarışmacı olmaya özendiriliriz. Aksi takdirde ayakta kalamayacağımızdan korkarız.



Sürekli biri gibi olmaya çalışmak ve geçerli değer yargılarına göre bir hiç olarak yaşama korkusu içimizde büyük çatışmalara neden olur. Çatışma ve kaos içindeki insan bu iç çatışmasını daha büyük çatışma ve şiddet olarak dışa yansıtır.



İnsanın arka tasarında ne kadar yetke, ideoloji, inanç, fikir, koşullanma, ilke, ideal, bağımlılık, gelenek, doğma, töre varsa o kadar da iç çatışması vardır. Bazen bunlardan birine veya birkaçına meydan okunduğunda kişi bu saldırının kendine yapıldığını ve bu uğurda şiddet uygularken veya şiddete maruz kalırken haklı olduğunu düşünür.



Kendinin bilgisinden yoksun, içindeki şiddettin farkında olmayan insan şiddetin doğuşunu ve izlediği yolu, giderek daha da artan bir öfkeye dönüşünü ve yıkıma varan sonuçlarını da göremez.



Karların aniden erimesiyle dağların eteklerinde başlayan su akıntısının önce ince dereleri doldurması ve ince derelerin giderek daha büyüyen ve kabaran sularla sele dönüşmesi gibi öfkemiz de sonu yıkıma varan şiddete dönüşür.



Bizim bağlandığımız şeylere, özdeşleştiğimiz değerlere, koşullanmalarımıza, dinimize, bayrağımıza, milliyetimize, mezhebimize, töremize, yetkemize, ideolojimize, tuttuğumuz futbol takımına kadar daha onlarca, yüzlerce şeyimize bir saldırı olduğunda veya biz öyle algıladığımızda önce zihnimizde bir tepki olarak başlayan ve buna karşı kendimizi savunma düşüncesi, bağımlılığımızın derecesine göre öfkeye ve kendimize başka yandaşlar bulduğumuzda da toplu eyleme ve şiddete dönüşür. Düşüncenin  izlediği bu yolu, geçtiği aşamaları bilmeden, bunların farkında olmadan şiddet sona ermez.



İnsan, bağlandığı, özdeşleştiği, onlarsız kendini bir hiç olarak gördüğü, yalnız ve dışlanmış hissettiği değerleri saldırılara karşı korumak için şiddete başvurmaktan kaçınmaz. Çünkü bağlandığı şeylerde kendine sürekli ve kalıcı bir güvenlik arar.



Belki de insanoğlunun en büyük yanılsaması budur. Bu dünyada kalıcı ve sürekli bir güvenlik yoktur. Fakat insanın bu arayıştaki ısrarı insanlık tarihinin başlangıcından bugüne kadarki şiddetinin de nedenidir.



Bu uğurda insanlık önce topraklarını bölmüş, sınırlarını kilometrelerce devasa kalelerle, surlarla düşman gördüklerinden ayırmıştır. Coğrafi sınırlarla başlayan bölünmeleri başka bölünmeler izlemiş ve insanlığın her bölünmesi büyük çatışmalara, büyük savaşlara neden olmuş, kan, gözyaşı, acı ve ölüm getirmiştir.



Dilini ve kültürünü o sınırlar içinde geliştirmiş, kendine özgü, inançlar, ritüeller, yetkeler, gurular, simgeler, bayraklar ve koşullanmalar yaratmıştır. Sahip olduğu bu değerleri başkalarına da bazen şiddet kullanarak, bazen gücünü göstererek kabul ettirmeye zorlamış veya canı pahasına korumaya çalışmıştır.



Oysa uğruna savaşlar verilen, milyonlarca insanın ölümüne neden olan bu değerler sadece insan düşüncesinin ürünüdür. Hava, toprak, su gibi yaşamsal bir gerçekliği yoktur.




Düşünce Ben Merkezlidir



İnsan yaşamı boyunca yarattığı imgesine sıkı sıkıya bağlanır. İmgesi olmadan bir hiç olduğunu varsayar. İnsan için kendi imgesi ne kadar önemli ise toplumlar için de yarattığı medeniyetler ve kültürler o kadar önemlidir. Bunların hepsi de insan düşüncesinin ürünüdür.



İnsanlık tarihi klan, ırk, din, milliyet, ideoloji, siyaset, medeniyet savaşları ile doludur. Binlerce yıl süren bu savaşlarda büyük acılar, ıstıraplar çekmesine rağmen ne bir ders almıştır ne de bir sonuç.



İnsanlığın, nedeni ne olursa olsun ister coğrafi, ister ırk, dil ve kültür, ister din, mezhep, ideoloji, fikir, parti, ister şimdiden öngörülemeyen başka bölünmeleri de, günümüzde sahip olduğu modern teknoloji ve ölüm kusan makineleri ile giderek büyüyen bir şiddet, acı ,ıstırap, ölüm ve yıkım getirecektir.



İnsanın kendisinde bir farkındalık gelişmedikçe ülkelerin idare biçimleri, rejimleri, ideolojileri, fikirleri değişse bile insanın arka tasarında bağlılık ve bağımlılıklar olduğu sürece iç çatışması, korkuları dolayısıyla şiddeti de olacaktır.



İnsan düşüncesinin bir ürünü olan kendi kültürü  ve medeniyeti aynı zamanda kendi bağımlılığının ve kendi korkularının, kendi şiddetinin de nedenidir.



Dünyada şu gün  birçok yerde yaşanan terörün, kargaşanın, çatışmanın, savaşın ve yıkımın özünde, belleğimizde kök salmış bu bağımlılığın ve bölünmenin, bizler ve onlar ayrımının, giderek düşüncelerimizde yarattığımız korkuların, düşmanlıkların izlerini kolaylıkla görebiliriz.



Yarattığımız korkular ve düşmanlıklar her geçen gün hem içsel hem dışsal özgürlüğümüzü kısıtlıyor. Enerjimizin çoğunu hiçbir gerçekliği olmayan, sadece düşüncelerimizle, fikirlerimizle beslediğimiz düşmanı yok etme, sindirme, boyun eğdirme isteğimiz ve öfkemiz için harcıyoruz.



Daha büyük ordularımız, daha gelişmiş silahlarımız, daha hırslı siyasetçilerimizle her an savaşa hazırız. Eğer sınırlarımız, ırkımız, dinimiz, milliyetimiz, bayrağımız ya da koşullanmalarımız, kültürümüz, ideolojimiz, simgemiz, gurumuz, önderimiz, kurtarıcımız bizim için vazgeçilmezler ise ve biz onlara derinden bağlanmış isek ordumuzla, silahımızla, bütün gücümüz ve enerjimizle bu uğurda savaşıyoruz.



Sonuç genellikle kocaman bir hiç oluyor.



Geride sayısız ölümler, acılar ve yıkım kalıyor.



İnsanoğlunun geçmişi bu tür acılar ve yıkımlarla doludur.



Şimdiye kadar hiçbir devrim, hiçbir din, hiçbir ideoloji, hiçbir felsefe, hiçbir fikir, hiçbir akım, hiçbir savaş bu durumu değiştirememiştir. Asıl devrim, asıl değişiklik insan zihninde olur. Dıştan gelen bu rüzgarlar suyun yüzeyini dalgalandırmaktan öteye gidemez. Dalgalar durulduğunda, suyun derinliklerinde her şey eskiden olduğu gibi devam eder.



Sahip olduğumuz enerjiyi, bilgiyi, gücü, teknolojiyi bu Dünyadaki açlığa, susuzluğa, yoksulluğa, cehalete, doğanın korunmasına çare olarak kullanacağımıza savaşlar ve yıkımlar için kullanıyoruz.



Dünya savaş yangınlarıyla kirleniyor, zihnimiz acılarla.



Her savaştan sonra kinimiz, nefretimiz biraz daha artıyor.



İnsanlığın ve doğanın geleceğine dair endişemiz büyüyor, umudumuz azalıyor. İntikam, kin duyguları, sindirme, yok etme isteği, güç ve nüfuz sahibi olma isteğiyle şiddet bütün topluma yayılıyor.



Sağlıklı, soğuk kanlı düşünen insanlar azalıyor ya da seslerini duyuramıyor, dışlanıp, suçlanıyorlar. Hatta hain ilan ediliyorlar.



Bitti gibi görünen her savaş başka savaşlar doğuruyor.



İçimizdeki şiddet  eğilimi o kadar baskın ki savaşların acı ve yıkımdan başka bir sonuç getirmediğini bir türlü göremiyor, ya da zaman içinde unutuyoruz.



Biz geçmişin ürünüyüz. Genlerimizde bütün insanlığın bilgisini taşıyoruz. Şiddet yüklüyüz. Ters elektrikle yüklü bulutlar gibi bizim bağlı olduğumuz değerlere ters bir elektriklenme sezdiğimizde bütün şimşeklerimizi üstüne salıyor, yani sahip olduğumuz enerjiyi bu uğurda harcıyoruz.



İçimizdeki şiddetin dışa vurumu olan çatışma ve savaş için sayısız bahanemiz, bir o kadar da fikrimiz var. Olmasa da yaratıyoruz.  Toplumu oluşturan insanların bağımlılıklarının sayısı kadar korkumuz ve şiddet için nedenimiz var.



Bu bazen bir bayrak, bazen bir ideoloji, bazen bir inanç veya tarikat, bazen bir renk, bazen bir simge, bazen bir madde, bazen de bir hiç olabilir.



İçimizdeki şiddetin varlığını bilmek ve hareketini gözlemlemek, izlediği aşamaların farkında olmak, şiddetimizden kurtulmaya çalışarak veya şiddete karşı savaşarak başka şiddetler yaratmaktan daha gerçekçi bir yoldur.



Şiddet bizden ayrı bir  şey değildir.



Biz şiddetiz, şiddet biziz. Şiddetimizin, hırsımızın, açgözlülüğümüzün, kinimizin, nefretimizin, öfke-mizin, kıskançlığımızın farkında olmak ancak 'kendinin bilgisiyle' yani kendini bilmekle olur. Kendinin bilgisinden yoksun kişi korkularından, iç çatışmalarından kurtulamaz ve bunları  şiddet olarak dışa yansıtır.



İçsel ve dışsal bir düzen kuramaz. İç çatışmalarıyla, kaos içinde yaşarken, nasıl dışsal bir düzen kurabilir, nasıl kaos yaratmadan yaşayabilir?



İç, daima dışa yansır ve daima dıştan daha güçlüdür.



Zihnimizin en önemli etkinliği düşüncedir. Düşünce hızlı ve kurnazdır.



Düşüncenin zihnimizdeki her hareketini gözlemlemek ve her an büyük bir dikkatle farkında olmak ancak kendinin bilgisi yani kendini bilmekle olur. Kendinin Bilgisi insanın en büyük devrimidir.

 

Moderator

#1
Kendini Bilmek



"Kendini bil" öğüdü Delphoi tapınağındaki bilgece sözlerden biri. Bu söz aynı zamanda Sokrates'in felsefeye kazandırdığı yeni yönü ifade ediyor. Sokrates dış dünyayı, evreni, doğayı araştırmadan önce kendimizi araştırmamız gerektiğini düşünüyor ve felsefeyi doğanın araştırılmasından yani fizikten kendimizin araştırılmasına yani ahlaka yöneltiyor. Bu alan değişimi felsefenin yönteminin de değişmesini gerektiriyor. Doğayı araştıran filozoflar monolog halinde uzun kitaplar yazıyordu, kendini araştıran Sokrates kısa sorular ve yanıtlarla ilerleyen söyleşiler, diyaloglar halinde felsefe yapıyor. Sokrates'le ilgili bu bilgileri Platon'a borçluyuz elbette. Platon iki diyalogunda, Kharmides ve Alkibiades'te, doğrudan "kendini bil" ifadesini tartışıyor ve bu tartışmalar kendini araştırmakla diyalog halinde felsefe yapmak arasındaki ilişkiyi açığa çıkarıyor.



Kharmides ve Alkibiades arasında pek çok benzerlik var. İki diyalogda da metne adını veren genç ve yetenekli tipler var. İki genç de soylu ve güzel, bunların ruhlarının ne durumda olduğu tartışılıyor. Ayrıca bilmek, bilmemek ve bilmediğini bilmemek yani bildiğini sanmak ayrımları iki metinde de önemli bir rol oynuyor. İki diyalogda da birbirine benzer, birbiriyle bağlantılı sorular ortaya atılıyor. Örneğin: kendini bilmekten ne anlıyoruz? Kendimiz sadece ruhumuz mu, duygularımız düşüncelerimiz mi, yoksa bedenimiz de kendimizin bir parçası mı? Sahip olduğumuz şeylerin, ekonomik durumumuzun, toplumsal konumumuzun kendimizle ne ilgisi var? Kendini bilmenin yolu kendi üzerine düşünmekten mi ibaret, kendinin bilgisi tek başımıza elde edebileceğimiz bir bilgi mi, yoksa bu bilgiye ulaşmak için başkalarının yardımına mı ihtiyacımız var? Kendinin bilgisi ne işe yarar, bu bilginin bilimlerle, politikayla ilgisi ne? vb. vb. Bu soruların bazıları uzun uzun yanıtlanacak, bazıları ancak metaforlarla, benzetmelerle geliştirilecek, bazıları da yanıtsız kalacak. İki diyalog bir bakıma birbirini tamamlıyor aslında. Kharmides'te kendini bilmenin problemli yanı, kendini bilmedeki güçlük gösteriliyor, ama sorun çözüme kavuşturulmuyor. Alkibiades sorunu Kharmides'in bıraktığı yerden alıyor ve kısmen metaforik de olsa bir çözüm öneriyor. Kısacası Kharmides'in çözemediğini bir bakıma Alkibiades çözüyor.



Kharmides'te "kendini bilmek"ten Kritias söz ediyor. Önce Sokrates çürütme yöntemiyle Kritias'ı köşeye sıkıştırıp onu bilgeliğinin farkında olmayan bir bilgeliğin varlığını kabul etmeye zorluyor. Bunu kabul etmek de kendini bilmeden bilge olmanın mümkün olduğunu kabul etmek aslında. (Burada doğanın araştırılmasına odaklanmış Sokrates-öncesi felsefeye yönelik örtük bir eleştiri de var gibi. Doğayı araştırmakla işe başlayanlar kendini bilmeden bilge olmanın mümkün olduğunu varsayıyorlar bir bakıma.) Ama Kritias kendini bilmeyen bir bilgeliği kabul edeceğine yanıldığını itiraf etmeyi seçiyor ve Delphoi'deki yazıdan söz etmeye başlıyor. Kritias'a göre bu söz bir öğütten çok bir selam (164d'den itibaren oluyor bu son dediğim).



Özetlersek, Kritias ilk yenilgisinin ardından tekrar Sokrates'le tartışmaya giriyor ve bu sefer bilgeliğin kendini bilmek olduğunu savunuyor. Bu tezin güçlüğü şu: her bilginin ya da bilimin kendi konusu, nesnesi var. Oysa kendini bilmenin böyle somut bir nesnesi yok. Kendimizi nesneleştiremiyoruz çünkü. Üstelik kendinin bilgisi diğer bilgileri koşulluyor gibi. O yüzden, Kritias diyor ki kendini bilmek "hem öbür bilimlerin bilimi hem kendi kendinin bilimidir" (166c, bu arada tüm Platon alıntıları hep eski M.E.B. çevirilerinden). Bu da açıkça çelişik bir tez. Bir bilim aynı anda iki şeyin bilimi olamaz, bütün bilimlerin bilimi hiç olamaz, çünkü bunun için bilimlerin incelediği bütün alanları tek bir bilimin inceleyebileceğini varsaymak gerek. Alkibiades diyalogu kendini bilme sorununu işte bu çelişkilere düşmeden açıklamaya çalışacak.



"Kendini bilmek" deyimi Alkibiades diyalogunun ortalarını geçince karşımıza çıkıyor (124b). Oraya gelmeden, daha önce neler olup bittiğine bakalım. Diyalog iki kişi arasında geçiyor: Sokrates ve Alkibiades. Metne adını da veren Alkibiades, Sokrates'in genç aşıklarından biri, daha doğrusu bunların en ünlüsü, politikaya atılmayı kafasına koymuş hırslı bir tip. Diyalogun başlarından öğrendiğimiz kadarıyla Sokrates, aşık olduğu bu gencin peşinden hiç ayrılmıyor, sessizce onu gözetleyip duruyor. Neden? Diyalog Sokrates'in bu soruya yanıt vermesiyle başlıyor işte. Sokrates'in yanıtı Alkibiades'in kim olduğuyla ve kim olmadığıyla ilgili. Başka bir deyişle onun "kendini bilip bilmediğiyle" ilgili.



1) Alkibiades kim değil? Olduğunu sandığı şey değil. Alkibiades'in birçok başka aşığı var, onlara da yüz vermiyor ama. Onları da küçümsüyor, kendine layık görmüyor. Kendisinin yakışıklı, soylu, zengin biri olduğunu düşünüyor; üstelik o iktidar sahibi kişilerin, her şeyden önce de Perikles'in yakını. Alkibiades kendini böyle biliyor işte. Oysa diyalogun son bölümleri bunların Alkibiades'in kendisi olmadığını gösterecek.



2) Alkibiades kim? Bu sorunun da daha tam yanıtı diyalogun sonunda. Ama Sokrates şimdiden Alkibiades'i Alkibiades'ten daha iyi tanıdığını iddia ediyor. Görünüşte Alkibiades'e üstünlük veren özellikler, yani yakışıklılık, zenginlik, soyluluk vb. değil Sokrates'i etkileyen şey. "Bütün hayatını yalnız bunlardan faydalanarak geçirmek istediğini sezmiş olsaydım sevgimden çoktan vazgeçerdim" diyor ona (104e).



Sokrates, ondaki derin arzuyu, politikaya atılma, ünü bütün dünyaya yayılacak bir politikacı olma arzusunu Alkibiades'in kendisinden de açık bir biçimde görüyor. Onun zaten sahip olduklarını değil, ondaki temel eğilimleri görüyor. Alkibiades'in kim olduğu da işte bu temel eğilimlerle bağlantılı. Sokrates'in onun peşinde dolanıp durmasının nedeni de bu. Alkibiades kim olduğunu bilmiyor, "kendini bilmiyor". Sokrates hem onun kim olduğunu çok daha iyi biliyor, hem ona yardım edebileceğini söylüyor.



Tüm bunlar Alkibiades'i ikna etmeye yetmiyor elbette. O kendini tanıdığını düşünüyor, Sokrates'e direnç gösteriyor. O halde yapılması gereken ilk şey bu direnci kırmak, Alkibiades'e aslında kendisini hiç tanımadığını göstermek. Diyalogun bu noktasından (106b'den) itibaren Sokratesçi "çürütme" yönteminin alışıldık örneklerinden biri başlıyor. Bu yöntem kısa sorular ve yanıtlarla işliyor hep. Sokrates (kendisi hiçbir tez savunmadığı halde) sorularıyla durmadan karşıdakini çelişik tezleri savunmaya zorluyor. Bu da karşıdakinin bilgisizliğinin farkına vardığı psikolojik bir şokla son buluyor. Akıl yürütmelerin monologla değil de soru-yanıt şeklinde ilerlemesi ve karşıdaki kişinin çelişik tezleri bizzat savunması bu psikolojik şokun oluşması için temel önemde. Tüm bunlar Alkibiades'in de başına geliyor. Politikaya hangi bilgiyle atılacak, bu ne tür bir bilgi, nereden edinilmiş vb. konularında Alkibiades'in hiç de yeterli olmadığı çıkıyor ortaya. Üstelik iyi, kötü, güzel, çirkin, faydalı üzerine de söyleyecek sözü yok. Kısacası Alkibiades nihayet bilmediğinin farkına varıyor: "Sokrates, ne söylediğimi artık bilmiyorum, aklımı kaybettim sanıyorum. Sorduklarına birbirini tutmayan, başka başka cevaplar veriyorum" (116e).



Bu tartışma sırasında çürütme yöntemine bütün anlamını veren temel bir ayrım da yapılıyor. Esas ayrım bilenle bilmeyen arasında değil. Hatta şaşırtıcı bir biçimde bunlar hata yapmamak bakımından birbirlerine benziyorlar. Bilenler bildikleri için bildikleri konularda hata yapmıyorlar. Bilmeyenler de bilmedikleri konuda bir şey yapmaya kalkışmadıkları için hatadan uzaklar. İkisinin arasında Alkibiades gibi bildiklerini sananlar var, bunlar kendilerini tanımadıkları için bilmedikleri alanlarda öne çıkıp durmadan hata yapıyorlar. Çürütme de bildiğini sanmadan bilmediğini bilmeye bir geçiş aslında, başka bir deyişle bilgisizliğinin farkına vararak hatadan kurtulma (117b – 118a; bu tema Platon'un başka birçok diyalogunda da karşımıza çıkıyor).



Ardından söyleşi başka bir yöne gidiyor: Alkibiades politikada kimlere karşı ispat edecek kendini? Bu yeni soru Hellenlerle ezeli düşmanları Spartalılar ve Persler arasında uzun bir karşılaştırmaya neden oluyor. Sokrates uzun uzun Perslerin zenginliklerini, güzelliklerini, soyluluklarını, güçlerini, Spartalıların cesaretlerini, dayanıklılıklarını övüyor (120e–124b). "Kendini bilmek" ifadesi de işte burada kullanılıyor: "Hadi, dostum, hadi, beni dinle, Delphoi'daki yazıya inan: kendinin ne olduğunu bil; şunu da bil ki bizim düşmanlarımız olan bu saydıklarım, senin sandıkların değil. Onlardan üstün olmak için de bilgi edinmekten ve kendinle ilgilenmekten başka hiçbir yol yok". Görüldüğü gibi, kendini bilmenin önce olumsuz, sonra olumlu bir anlamı var: olumsuz anlamıyla kendini bilmek kendinden daha güçlü olan karşısında sınırlarının farkına varmak demek; olumlu anlamıyla kendini bilmek ise güçlüden daha güçlü olmak için, "onlardan üstün olmak için" bir araç. Ayrıca olumlu anlamda kendini bilmeyle kendiyle ilgilenme birbirine bağlı şeyler. Kendiyle ilgilenmenin koşulu önce kendinin ne olduğunu bilmek. Kendiyle ilgilenme de başkası karşısında nasıl üstünlük kazanılacağıyla, mücadeleyle, iktidar ilişkileriyle ilgili bir tartışmanın orta yerinde önerilen bir yol. Bu "kendini bil!" öğüdüne iki açıdan bakalım:



1) Kendini bilmek genel olarak çekişmeli bir alanda üstünlük sağlıyor gibi. Bu ilk yön diyalogun başıyla şu anki tartışmayı birbirine bağlıyor. Hellenlerin, düşmanları Spartalıların, Perslerin üstünlükleri karşısındaki çaresizliği, aşıklarının Alkibiades karşısındaki çaresizliğine benziyor: soyluluk, zenginlik, güzellik gibi başkasının sahip olduğu (ve bizim sahip olamadığımız) şeyler karşısındaki çaresizlik. Önce olumsuz sonra olumlu anlamda, iki aşamalı bir süreç olarak kendini bilmek bireysel ilişkilerde de politikada da kendini ispat etmenin en iyi yolu. İktidar karşısında güçsüz olan için zaten bundan başka bir yol yok. Kendini bilmek, kendiyle ilgilenmek düşmanları kadar güçlü olmayan Alkibiades'in politikayla ilgili arzularını gerçekleştirmesinin tek yolu.



2) Sahip olunamayan şeylerin yarattığı çaresizliğe karşı "kendini bilmek", kendini araştırmak öğütleniyor. Çünkü kendini bilmek zaten sahip olunan değil kazanılan bir şey. Alkibiades olduğundan daha soylu hale gelemez, ama kendini bilerek soylu olan karşısında üstünlük elde edebilir. Hellenlerin düşmanlarına karşı verdikleri mücadelede de benzer bir durum söz konusu. Diyalogun sonlarında şu açıkça ortaya çıkacak: kendimiz denebilecek şey sahip olduklarımıza, kullandıklarımıza indirgenebilecek bir şey değil. Alkibiades'in "kendisi" zenginliğinden, soyluluğundan ibaret değil. Aynı şey Spartalılar ve Persler için de geçerli değil mi? Sokrates bu düşmanların güçlerini överken aslında onları eleştirmiş de oluyor. Sahip olunan şeylerden gelen güç belki de kendiyle ilgilenmeyi önlüyor, ondan da önce bu konudaki bilgisizliğin farkına varmaya izin vermiyor.



Bu bölümü tekrar çürütme yönteminin sergilendiği, sahip olmakla kendini bilmek arasındaki karşıtlığın geliştirildiği bölümler izliyor. Önce Alkibiades'in politikadaki, şehir-devletindeki iyinin ne olduğunu bilmediği iyice ortaya çıkıyor: "Sokrates, ne dediğimi artık ben de bilmiyorum. Deminden beri de hiç farkında olmadan kendimi belki utanç veren bir hale sokuyorum" (127d). Sonra kendiyle ilgilenmenin ne demek olduğu tartışılıyor (128a'dan itibaren), çünkü iyinin ne olduğunu bilmek için kendimizi bilmemiz gerek. Kendimizle ilgilendiğimizi sanıyoruz, ama aslında yapmıyoruz bunu. Neden? Buradaki önemli ayrım yine kendimizle kendimize ait olan arasındaki ayrım, bir bakıma olmakla sahip olmak arasındaki fark. Kendimizle ilgilenmek de kendimize ait olanlarla, sahip olduklarımızla değil olduğumuzla ilgilenmek. Sürekli kendimize ait olanlarla ilgilendiğimiz için kendimizi bilmiyoruz.



Kendimize ait olanlar sadece eşya, mal mülk de değil Sokrates için. Bedenimiz de bize ait. Marangoz çekici kullandığı gibi ellerini de kullanıyor. Peki bedeni kullanan kim o zaman? Kendimiz nerede? Bedende değilse ruhta mı, ruhla bedenin bütünlüğünde mi? Sokrates'e göre ruhta, çünkü bedenle ruhun bütünlüğünde de kullanılan, ait olan, kendimiz olmayan bir yan var (130b). O halde kendini bilmek de ruhu bilmek, ruhla ilgilenmek demek.



Diyalogun sonunda Delphoi tapınağındaki sözün nasıl yorumlanacağı konusuna geri dönülüyor. Bu bölüm Sokratesçi felsefenin neden diyalog yöntemini benimsediğini de gösterecek. Kendini bilmenin ruhu bilmek olduğu, bunun da politikada üstün olmanın koşulu sayılabileceği ortaya çıktı. Ama esas sorun henüz çözülmedi: kendi kendimin bilgisine nasıl ulaşabilirim, ruh kendi kendisini nasıl tanıyabilir? Kendimi tanımam için kendime dışımdaki bir nesneye bakar gibi bakmam gerek, oysa bunu yapmam imkansız çünkü kendi kendimi nesneleştiremem. Kendime bakarken bakan kendimi göremem. Sokrates bu güçlüğü bir benzetmeyle çözmeye çalışıyor. Gözüm aynaya baktığında kendini olduğu gibi görür, başka bir göze baktığında da gözbebeğinde yine kendini görür. Aynı şey ruh için söylenemez mi? Bir ruh başka bir ruha bakarak kendini görebilir. Başkasının ruhu benim ruhumla aynı olduğu için ona bakarak kendimi tanıyabilirim. Başka bir ruha bakmak da onunla söyleşiye girmek demek. Ama benzetmeler burada durmuyor: göz için gözbebeği neyse ruh için de ruhtaki erdemli, akıl sahibi kısım o. O halde kendini tanımak isteyen ruh karşısındaki ruhun erdemine bakmalı. Son bir benzetme bu benzetmeler dizisini tamamlıyor: göz için kendini rahatça görebileceği ayna neyse ruh için de tanrı o. "Çünkü ayna gözün aynasından nasıl daha parlak, daha temiz, daha aydınsa tanrı da ruhumuzun en iyi parçasından daha temiz, daha aydındır" (133c). Tanrı son kertede iki ruhun aynılığını temellendiren şey. Kendini bilmek kendine özgü olanı, kendi tekilliğini bilmek değil, kendindeki tanrısal yanı bilmek. Bu nedenle kendinin bilgisi aynı zamanda erdemin, adaletin bilgisi. Bu bilginin iktidar karşısında bize kazandırdığı güç de başka bir iktidarın gücü değil, erdemin gücü, adil olmaktan gelen güç. Böylece Sokrates'in Alkibiades'e nasıl yardım edebileceği ortaya çıkıyor: diyalog sayesinde Sokrates'in ruhu Alkibiades'in ruhuna ayna olacak, ona kendindeki erdemi gösterecek. Üstelik Sokrates daha önce birkaç kez kendisini bir tanrının yönlendirdiğini de söylemişti. Dolayısıyla asıl ayna Sokrates'in ruhundaki tanrı:



- [...] bu halden nasıl kurtulabilirsin, biliyor musun?
- Biliyorum.
- Nasıl?
- Sen istersen, Sokrates.
- Bak gene iyi söylemedin, Alkibiades.
- Ne diyeyim?
- Tanrı isterse (135c-d).



Neden Kharmides'in çözemediğini Alkibiades çözüyor dedim? Bunu söylememin en az iki nedeni var:



1) Kharmides'te Kritias Sokrates'le ikinci tartışmasında bilgeliğin kendini bilmek olduğunu savunmuştu. Bu tezde iki güçlük var gibi:

a) her bilginin ya da bilimin kendi nesnesi var, oysa kendini bilmenin böyle somut bir nesnesi yok. Çünkü kendimizi nesneleştiremiyoruz.

b) kendinin bilgisi diğer tüm bilgileri koşulluyor. O yüzden, Kritias kendini bilmenin "hem öbür bilimlerin bilimi hem kendi kendinin bilimi" olduğunu söylemek zorunda kalıyor (166c).



Alkibiades göz, gözbebeği, ayna; ruh, erdemli ruh, tanrı benzetmeleriyle en azından ilk sorunu aporiye düşmeden çözmeye çalışıyor. Kendi ruhumu başkasının ruhu dolayımıyla tanıyarak belki de Kharmides'teki kendini bilmenin somut bir nesnesinin olmamasıyla ilgili aporiyi bir ölçüde çözmüş oluyorum. Çünkü kendimi başkasıyla kurduğum diyalog sayesinde bir ölçüde de olsa nesneleştirmem mümkün. Bunun tam bir çözüm olmadığını düşünebiliriz elbette, ama en azından bu şekilde sorun daha iyi ifade edilmiş oluyor. Ayrıca Sokratesçi felsefenin neden diyalogu bir yöntem haline getirdiği de anlaşılıyor. Öte yandan, Alkibiades bilimlerle değil politikayla ilgilendiği için ikinci sorun gene çözümsüz kalıyor.



2) Kharmides'te çözümsüz kalan bir başka soru da bilgeliğin ya da kendini bilmenin ne işe yarayacağı sorusuydu. Bu bilginin statüsü belirsiz olduğu için henüz bir faydası da yoktu. Neyi bilip neyi bilemeyeceğimizi gene belli bir konusu olan kısmi bilimlerden öğrenebiliyorduk. Kendinin bilgisi 1b'de sözünü ettiğim sorun aşılsa bile faydasız kalıyordu. Oysa Alkibiades bu bilginin politikayla, iyilik ve mutlulukla bağını kuruyor. Sahip olmakla olmak arasındaki ayrım sorunu daha açık ifade etmeyi sağlıyor: kendimize ait olana dayanan iktidara karşı kendimiz olmaya dayanan erdemi savunmak mümkün artık.



Peki Sokrates kendini bilmenin ne olduğu konusunda haklı mı gerçekten? Ona bazı itirazlar yöneltemez miyiz? Sokrates'te (ya da Platon'da) kendini bilme sorunu üç açıdan karşımıza çıktı: kendini bilmenin iktidar karşısında erdemin tarafında yer alması, kendini bilmenin sahip olma karşısında olmanın tarafında yer alması, kendini bilmenin monolog karşısında diyalogun tarafında yer alması. Sokratesçi kendini bilmenin bu üç ayırt edici özelliğine daha yakından bakalım:



1) Kendini bilmek kimin için iktidar karşısında erdemden yana olmayı sağlıyor? Herkes için mi? Yoksa yalnızca soylular için mi? Kharmides de Alkibiades de zaten soylu insanlar. Sokrates soylulara, zenginlere kendini bilmenin sahip olduklarının ötesinde olduğunu öğretiyor. Peki kölelere, el emeği harcayarak çalışanlara, kadınlara... aynı bilgiyi vermeye çalışıyor mu? Jacques Rancière Le maître ignorant adlı kitabında köylülerin, zanaatkarların özgürleşmelerinin kendini bilmekten geçtiğini söylüyor ve Platon'un bunun tam tersini öğütlediğini gösteriyor. Kendini bilmek kolay, hatta fazlasıyla kolay bir şey gibi görünebilir, ama ancak felsefenin Platon'un sözcülüğünde emekçilere dayattığı yazgının ağırlığını hissedemeyen birine. Rancière'e göre Platon zanaatkarlara özünde şunu diyor: "Kendi işinden başka bir şeyle uğraşma, kendi işin de ne olursa olsun herhangi bir şey düşünmek değil, varlığının tanımını tüketen şeyi yapmak yalnızca; ayakkabıcıysan ayakkabılar ve senin gibi olacak çocuklar yapmak. Delphoi kahini kendini bilmeyi sana öğütlüyor değil ki" (Le maître ignorant, Fayard, 1987, s. 59; Rancière Devlet'te zanaatkarlar, askerler ve yöneticiler arasında yapılan üçlü ayrıma dayandırıyor yorumunu. Menon diyalogunda Sokrates'in köleye matematik öğrettiği pasaj üzerinden buna itiraz etmek mümkün, ama Rancière bu pasajı da bence tartışmalı bir biçimde tekrar yorumluyor: bkz. s. 51-54). Michel Foucault da 1981-1982 yılında verdiği derslerde bu konudan söz ediyor ve kendini bilmenin belli bir toplumsal konumu zaten varsaydığını gösteriyor. Foucault'nun aktardığına göre, kendini bilmek öğüdü Atinalılardan önce Spartalılarda da varmış. Spartalılara o kadar geniş topraklara sahip oldukları halde neden bu toprakları işlemedikleri, başkalarını bu işte çalıştırdıkları sorulmuş. İçlerinden biri de "kendimizle ilgilenmemiz gerek, dolayısıyla toprakla uğraşacak vaktimiz yok" diye yanıt vermiş (Herméneutique du sujet, Gallimard Seuil, 2001, s. 32-33 ve s. 37; ayrıca kendini bilmenin toplumsal koşullarıyla ve sınırlarıyla ilgili olarak bkz. s. 73-74; Atina'da kendini bilmenin toplumsal-politik koşullarıyla ilgili olarak s. 43 vd.). Bu anekdotun gösterdiği şey şu: kendini bilmek için boş zamana ve paraya ihtiyaç var, dolayısıyla kölelerin, parasızların kendini bilmesi mümkün değil. Başka bir deyişle Alkibiades'teki bütün ayrımlara rağmen olmak için önce sahip olmak gerek.



2) Tamam, kendi olmanın dışsal koşulu sahip olmak olsun. Ama kendimiz sahip olduklarımızdan tümüyle bağımsız bir şey mi? Kim olduğumu ruhum kadar bedenim, içinde yetiştiğim ortam, birlikte olduğum insanlar vb. de belirlemiyor mu? Sokratesçi kendilik insan doğası gibi bir şey. Sokrates'in yaklaşımı yalnız ruhun akıl sahibi yanına odaklanıyor ve bütün maddi koşulları, "dış" koşulları, bu arada da bedeni dışarıda tutuyor. Bu durumda Stoacıların neden Sokrates'ten bu kadar etkilendiklerini anlamak kolay. Sokrates'in ruhun akıl sahibi kısmı dediği şey aradaki büyük farklara rağmen Stoacıların hegemonikon dedikleri şeye oldukça benziyor aslında. Ya da Pierre Hadot'nun "içimizdeki kale" dediği şeye (La Citadelle intérieure, Fayard, 1997, özellikle bkz. s. 130-142). Kendimizin ne olduğunu düşünmenin tek yolu bu değil elbette. Kendiliği değişen koşullara rağmen değişmeden kalan içsel bir kale gibi değil de bu dünyada yaşayan, durumlara göre değişiklikler gösteren, daha dinamik bir yapı olarak düşünmek de mümkün. Aristo'nun Nikomakhos'a Etik'te önerdiği kendilik kavramı tam buna yakın işte. Etik'in ilk kitabında Aristo mutluluğun zorunlu olarak dış iyilere de bağlı olduğunu söylüyor: "Dostlarla, zenginlikle, siyasal güçle pek çok şey yapılır, aletlerle yapıldığı gibi; bazı şeylerden -sözgelişi soyluluktan, iyi çocuklardan, güzellikten- yoksun olmak ise kutluluğu lekeler. Nitekim çok çirkin olan, iyi soydan gelmeyen ya da sipsirvi olan çocuksuz biri pek mutlu olmaz; çok kötü çocukları ya da dostları olan ya da iyi dostları olduğu halde onların ölümlerini gören, daha da az mutlu olur herhalde. Öyleyse mutluluk, dediğimiz gibi, ayrıca böyle koşulları da gerektirir gibi görünüyor" (1099a 33 - b 7, çev: S. Babür). Aristo bu pasajda kendi olmaktan değil mutluluktan söz ediyor evet. Ama aynı kitapta "kendine yeter" olmaktan da söz ediliyor. Alıntılanan mutluluk tarifi aslında belli bir kendilik anlayışına dayanıyor. Sokratesçi ve Stoacı kendilikten koşulsuz bir mutluluk anlayışı çıkıyor. Aristocu kendilikten ise koşullu bir mutluluk. Birinci kitap bu koşulların nereye dek uzandığını da ayrıntısıyla tartışıyor. Bir kez beden, çevre vb. kendiliğe dahil edildiğinde kendilik soyut bir insan doğasına özdeş olmaktan çıkıyor, dünyaya yerleşiyor. Kendim olmam artık yalnız kendimi bilmekle değil olgunlaşmakla mümkün. Olgunlaşmak için de yalnızca soyut olarak insana özgü olanı öğrenmem değil, beni ben yapan ilişkiler ağını deneyimlemem gerek. Artık bilgi kadar deneyim de önemli ve bu deneyim "kendiyle ilgilenme"nin anlamını tümüyle değiştiriyor.



3) Kendini bilmek monologa değil diyaloga dayanıyor. Sokratesçi perspektifte, kendimi başkasının ruhunda bulmam için diyalogun kısa sorular ve yanıtlarla ilerlemesi gerek, söyleşinin canlılığını her an koruması gerek. Ama bu diyalog her zaman felsefi olmak da zorunda, akıl yürütmelere ve çürütmelere dayanmak da zorunda. Böyle olmayan bir diyalog ilerleyemez, rastlantılarda kaybolur. Oysa kendini bilmek ruhun akıl sahibi yanını bilmekten ibaret değilse, kendi olmak bilgi kadar deneyime de dayanıyorsa diyalogun yalnızca felsefi olmaması gerek. Dünyayla kurduğum ilişki yalnızca felsefi değil ki, karşılaştığım insanlar yalnızca filozoflar değil ki. Diyalogun felsefi olmayanı, hatta bir ölçüde gevezeliği, dedikoduyu da içermesi gerek. Kendimi sadece ruhun akıl sahibi kısmında değil bu dünyada arayacaksam gevezelikten bile bir şeyler "öğrenmem" mümkün demektir. O halde sorun felsefi diyalogdan felsefi olmayan tüm öğeleri atmak, söyleşiyi felsefi olmayandan arındırmak değil, felsefe kadar felsefi olmayan ilişki biçimlerini de kullanmayı öğrenmek.



Kendini bilme çağrısının eşit biçimde herkese yönelmiyor oluşu, kendilikten kastedilen şeyin içinde yaşadığımız dünyayla örtüşmemesi ve diyalogun felsefi olmayan öğeleri dışlaması; şimdilik Sokrates ve Platon'a yöneltilebilecek itirazlar işte bunlar.