Meleğin Duası (Olcay Halulu)

Başlatan Tiversonus, 15 Nisan 2010, 14:38:16

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus


"Bütün dünya bana bir yaşama borçlu."





           Melek, çalıştığı tuhafiyeci dükkânından geç vakit eve dönerken, başına geleceklerden habersiz değildi ama beklentilerini aşan bir durumla karşı karşıya kalacağını henüz bilmiyordu.



           Alınyazısının çeşitli değişkenleri hiç hesaba katmaksızın kendi bildiği yolda ilerlediğini, şu kısacık hayatında yeteri kadar deneyimlemiş olan Melek, eve vardığında olup bitene tepki vermek bir yana, her şeyi tevekkülle karşılamıştı. Yoksulların hayat karşısında uğradıkları yenilgi ve çaresizliklerinde sığınıp avuntu buldukları, alınyazısı denilen semavi limanın dingin sularına hızla kulaç atan Melek, bildiği tek şeyi yapmıştı.  Bu yüzden, Meleğin tutunduğu tek dalın kıyam duygusundan çok, bütün dinlerin vaaz ettiği sabırdan başka bir şey olmadığını öngörebiliriz.



           O kasvetli cumartesi günü sokak kapısını açtığında karşılaştığı gerçek dışı sessizliği algıladığında Meleği bir erinç sardı önce. Olayın fazla büyütülmeden ve babasının kulağına gitmeden unutulacağına dair bir erinçti bu. Sofada bir an durup evi dinledi. Annesinin Kuran okuyan sesini duyduğunda irkildi. Aynı esnada kara bir suçluluk duygusuyla başlayan bir sancı Meleğin genç kalbini sıkıştırdı, dizleri çözüldü. Güçlükle ayakta durdu. Kendisini biraz toparladığında, ayakkabılarını ve mantosunu çıkarıp, terliklerini arandı. Bir ayakkabı yığınının altında yıpranmış terliklerini bulup giydi, mutfağa yürüdü. Dışarıda yağmur başlamıştı. Salondan gelen bu inişli çıkışlı sesin meydana getirdiği ezgiye kulak verip, annesinin hangi sureyi okuduğunu anlamaya çalıştı. Yazları, küçük bir kızken devam ettiği Kuran kursundan aklında kalan ayetleri düşünmeye, sayfa sayfa ezberlediği Kitabın, hafızasında kalan soluk izlerini belirginleştirecek; -harflerin yan yana, arka arkaya gelişleriyle, birbirlerine çarpmaları, ileri atılmalarıyla, havada titreşerek sönmeleriyle oluşan ahenk arasında-, tanıdık bir sözcük yakalamaya gayret etti. Yüzyıllar öncesinden ulaşan ışığın aydınlattığı bu sözcüklerin, Tanrının vahyine dönüşmesini dinledi. Kitabın öğretisine zihninde bir düzen, bir açıklık, kendini kurtaracak bir im bulmaya, Tanrının bütün bu olup biten şeyler içinde kayrasının ne olduğunu anlamaya çalıştı.



           Bastıran karanlıkta Melek, çaresizliğin de kışkırtısıyla oyalanacak bir şeyler bakındı mutfakta. Ama annesinin giderek tekdüze bir uğultuya dönen sesi, önüne görünmez engeller koymaktaydı sanki. Sonra kararlı bir şekilde ocağın üzerinde duran çaydanlığa uzandı, ancak değmesi ile elini çekmesi bir oldu. Korku yüreğini yakıyor, olmayan şeyleri olduruyordu: Buz gibi çaydanlık elini yakmıştı. Bir yanılsamadan başka bir şey olmayan bu yakıcı soğukluk, sanki gövdesinin sağ yanını felce uğratmıştı. Şaşkın, karanlık mutfağın ortasında kalakalmıştı.

           

           Çalıştığı tuhafiye dükkânının evli patronu, cep telefonuna, bir süredir gönlünü tuhaf bir esrime ve heyecan içinde bırakan aşk sözcükleriyle dolu mesajlar göndermekteydi. Kimi aşk şarkılarından, kimi anonim şiirlerden alınmış, kimi de kırık dökük tanımlar, tasvirlerden meydana gelen birer ikişer mısralık mesajlardı. Yaşamı boyunca duymadığı sevgi sözcüklerini, güzelliğine yapılan övgüleri içeren tam yüz altı adet mesaj. Sonuncusunu dün gece almıştı. Odanın karanlığını aydınlatan cep telefonunun dijital ekranından, heyecan ve suçluluk sarmalı içinde, artık ezbere bildiği aşk suresinin yüz altı ayetini her gece yaptığı gibi, uykuya dalmadan önce tekrar tekrar okumuştu.



           Pencerenin yanındaki sandalyeye oturdu, bir ay öncesini anımsadı; Ceketinin cebinde bulduğu çiçeği anımsadı, bir irsaliye faturasının arkasına alelacele yazılmış "gülüşüne hayranım" sözcüklerini anımsadı, güneşli bir pazar günü deniz kenarında kız arkadaşıyla birlikte gezinirken, tesadüf olmadığını bildiği karşılaşmalarını ve mahcup merhabaları, nasılsınları anımsadı. Bir sinemada içi burkularak ve yakınlıklar kurarak izlediği "Meleğin Düşüşü" isimli filmden çıkarken, kalabalıkta birinin elini tutmasını ve dönüp baktığında adamla göz göze gelerek, bu kez içinin sevinçle dolmasını anımsadı.

Hüzünle pencereden dışarı baktı, kararmış göğün sönük ışıltısında, camda karmakarışık izler bırakan yağmur damlalarına eşlik eden bir damla gözyaşı aktı ve yeni tomurcuklanan memesini örten kumaşın üstüne düştü yavaşça. Kırmızı penye kumaşı geçerek pürüzsüz tenine ulaştığında, bir kezzap gibi dağladı ve hiç sevilmeyecek, okşanmayacak bedenini sonsuza dek kapatan bir mühür oldu: Büyük bir aldanışa, yenilmişliğe ve gövdesini aşka kapatan bir mühür.



           Tuhafiye dükkânının dar sınırları içersinde imalarla, kaçamak küçük dokunuşlarla oynanan, sonu kestirilemeyen gizli bir tutkunun güçlü akıntısıyla savrulmuştu ikisi de. Hemen her erkeğin cesaretinin ardında, yakalandığında davranışına bir şekilde göz yumulacağı kör inancı yatmaktadır. Evli olan patronunun bu cüretkâr tavrı bir yandan hoşuna giderken, içerdiği tehlikelerin de farkındaydı Melek. Kendince zararsız saydığı oynaşmaları herkesten saklamak bazen yoruyordu. Çünkü sevinçlerinin hemen arkasından gelen kapkara bir suçluluk duygusu onu boğmaktaydı. Bu duygunun, gönlüne el koyan patronla aşkı arasındaki bağı zayıflatan ama aynı zamanda görmezden gelmeye çalıştığı bir yanı da vardı. Yalanlar, gizlenmeler üstüne kurulan bütün oyunlar gibi bu durumun hep böyle süreceği yanılgısına düşmüştü Melek. Oysa aşk dalgınlığı asla kabul etmez.



           O gün telafisi mümkün olmayan -kapladıkları alan, ağırlıkları ya da hafiflikleri farklı- bir dizi olgu, bir zaman çizgisinde, ipe dizilen çamaşırlar gibi yan yana gelmeye başladığında, yanılgıların ve ufacık dalgınlıkların sonucunun ne kadar acımasız olabileceğini günün sonunda tartma imkânı bulabilecek mi Melek bilmiyoruz...

Adını dalgınlık koyduğumuz bir çarşaf, düzensizlik dediğimiz bir gömlek, adını gereksiz bir telaş koyduğumuz ipek bir çorap, rastlantı dediğimiz kırmızı renkte bir iç çamaşırı, zalim bir esintiyle ipte salınmaktaydı.



Yaklaşık öğle tatiline denk gelen bir zaman dilimi içersinde olup biter her şey. Sahne şu şekilde gelişir; Dükkân bir anda kalabalıklaşmış ve tezgâh, müşteriye göstermek üzere raflardan indirilmiş kutular, renk renk makaralar ve torbalarından çıkarılmış çamaşırlar, el yapımı ipek eşarplarla dolmuştur. Melek telaşla müşterilerin isteklerini yerine getirmeye çalışmaktadır. Bir müşteriye gösterdiği varis çorabının fiyatını söylediği sırada telefonu çalar. Arayan, kafede beklemekte olan arkadaşıdır. Yirmi dakikadır beklediğini ve ne zaman geleceğini sormaktadır. Melek siparişleri vermesini ve beş dakika içinde çıkacağını söyler. Bu sırada çorabı satın alan kadın parayı uzatır ve Melek kapatmam lazım diyerek uzatılan parayı almak için telefonu kapatıp, tezgâhın üstüne koyar. Aynı esnada başka bir müşteri başında denediği eşarbı tezgâhın üzerine bırakır. İpek bir eşarbın örttüğü telefon, gözlerden uzak çalacağı anı beklemeye başlar böylece. Son müşteri de gidince telaşla, tezgâhın üzerinde dağınık bir biçimde duran malları yerlerine yerleştirmeye çalışan Meleğin, bir an önce çıkmak istemesinin bir nedeni açlık ve bekleyen arkadaşı olduğu kadar, diğer nedeni de toptancıya mal almaya giden patronun karısının o sırada dükkânda olmasıdır. Kadın, gelişi güzel ve pek itinayla katlanmayan malları görünce "çıkabileceğini" belirtir. Bunu fırsat bilen Melek dükkândan hızla çıkıp uzaklaşır. Işıklara geldiğinde yeşil ışığın yanmasını bekleyen insanların arasına karışır. Aynı esnada kafede bekleyen arkadaşı onu aramaktadır. Sahipsiz telefon onu gizleyen ipek eşarbın altında bir felaket habercisi gibi ötmeye başlamıştır. Patronun karısı sonunda telefona ulaşır. Eline aldığı sırada söylenmesini bitirir telefon. Kadın telefonu bırakacakken vazgeçer ve merakla karıştırmaya başlar.



           Meleğin zaman zaman aklına düşen ve iç karartan, bu ilişkinin geleceğine ait kurgularında zihninin en kuytu köşelerine itmeye çabaladığı yakalanma mizansenleri de vardı. Fakat bu mizansenler içinde, kadının karıştırdığı telefonun mesajlar bölümünde, kocasının ondan esirgediği aşk sözcüklerini bulması yer alıyor muydu bilmiyoruz. Gerçeği kurgudan ayıran şey, onun hesap edilemezliği, olayların düzensizliği ve acımasızlığıdır. Yakalanma mizansenleri içinde unutkanlığın yol açtığı bir facia yoktu belki ama işte olmuştu. Bir an olsun yanından ayırmadığı ve yazılı tek belgeyi içeren telefon, kadının eline geçmişti.



Aynı esnada kafeye varan Melek kalabalığın arasından sıyrılıp sandalyeye otururken arkadaşının, "telefonu niye açmadın" diye şarlamasıyla, telaş içersinde ceplerini ve çantasını karıştırmaya başlar. Telefonun işyerinde kaldığını anımsar ve hemen insanları iterek, çarparak, tökezleyerek, bir araba altında bile kalmayı göze alıp, yeşil ışığı beklemeksizin kendini yola atarak, kalbi küt küt ata ata dükkâna doğru koşar. Koşarken bir sokağın köşesinden fırlayan bir boğanın boynuzlarıyla nerdeyse burun buruna gelir. Onu kovalayan kalabalıktan kaçmakta olan boğa, arabaların arasında peşinde bağırıp çağıran insanlarla birlikte gözden kaybolurken, Melek işyerine varır. Kıvılcımlı bir karşılaşma yaşanır dükkânda...

Aldatılan kadının ihanet ile yüz yüze geldiğinde duyduğu öfkenin ardında, unutulmuş olmaya duyulan öfke yatmaktadır. Ve o da, öfkesini yatıştırmanın tek yolunun, hasmına bir şekilde kötülük yapmak ve acı çektiğini görmek olduğunu bilmekteydi.



Bir skandal patlak vermişti. Kadın Meleği tehdit etmiş, ceza olarak saçını kesmiş, Meleğin annesi olay yerine çağrılıp her şey anlatılmış, koca evden, Melek de işyerinden kovulmuştu... Ancak dram burada bitmemişti.  



Melek, saatlerce tek başına sokaklarda dolaştıktan sonra eve dönmüş ve şimdi mutfakta karanlığın içinde kaybolmuş, yazgısının ne olacağını beklemekteydi. Annesi duasını bitirmişti. Ayaklarını sürüyerek içeri geçti. Namus, iffet, onur, fazilet, aile, şeref, sözcükleriyle örülü cümleler arka arkaya sıralandı, önceleri cesaretle göğsünü siper ettiği bu sözlerin ağırlığı karşısında geri çekilmek zorunda kaldı. Sözcükler en sonunda değersizleşmiş, yalnızca kuru bir yinelemeden oluşan kıstırılmışlık ve yanı sıra çaresizliğini açığa vuran prangalara benzemişti. Masumiyetin yitirilişi üstüne atılan bu tiratların coşkusuna, sözcüklerin şehvetine kapılan annesinin, Meleğin söylediklerine kulaklarını kapamasıyla, oyunun kahramanı olan Meleği, final sahnesinde sözsüz bir figürana dönüştürmüş, replikleri çalınan bir oyuncuya benzetmişti.



Babası gelmeden önce taş bir zindana dönüşen odasına kapanıp, uzun süre gözyaşı döktü. Gözü kapıda, kulağı kirişte, salonda neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. "Ne zaman masumiyetimi yitirdim?  Niye yalnızca benim üstümden tanımlanıyor namus?" gibi sorularla boğuşmaktayken, kalbinin derinliklerinde hissettiği şeyse, sanki aynı benzersiz dramın tekrar tekrar yinelendiği bir oyunun içine hapsedildiği ve bundan kurtuluşu olmadığı duygusuydu. Bir kıta kadar büyüyen yatağında giderek küçülen ve üşüyen Meleğin, adını hatırlayamadığı bir şairin yazdığı şiirden iki dize düşüverdi aklına.



"Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm,

Her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana..."



Zamanın bir türlü akmadığı, gecenin sabaha varmak için acele etmediği bitimsiz bir karanlıkta, bu iki mısra zihninde dönüp durarak tekdüze bir ninniye dönüşürken, yorgunluktan uyuyakalmıştı nihayet.



Annesinin dürtmesiyle uyandı. Ne kadar uyuduğunu bilemiyordu, dışarıda yağmur durmuş, şafağın ilk ışıklarına daha epey bir zaman vardı.

"Hadi kalk," diyen annesinin sesiyle gözlerini açtı. Ağlamaktan ve yorgunluktan şişmiş gözlerine baktı annesi. Başını okşadı, yüzüne düşen saçları düzeltti. Bu dokunuş bir umut patlamasına yol açtı Meleğin kalbinde. Her şeyin unutulacağına, bağışlanacağına dair bir umut; "bu yumuşak dokunuşların tınısı başka bir anlama gelemez," diye düşündü.

Annesi nihayet suskunluğunu bozdu;" Baban senin ölmeni kabullenebilir ama bu durumu kabullenemez," dedi, arkasından kararlı bir sesle ekledi. "İntihar etmelisin!"

Odanın içinde büyük bir gürültüyle bir şey kırılmıştı sanki. Hemen ardından gelen uzun sessizliği bozmaya korkar gibiydi ikisi de... Ama bu bir soru cümlesi değildi ve emir kipiyle söylenmişti. Yalnızca onaylanmayı bekleyen, hayatla ölüm arasındaki bağı incelten, birbirine yakınlaştıran ve aslında seçeneksiz bir evrene hapseden sözcüklerin gücünü ilk kez ve o an için kavradı Melek... Kuruyan ve birbirine yapışmış dudaklarını güçlükle açarak ve söylediği şeyin ağırlığını duyumsamadan, "Peki" dedi. Ona can veren annesi şimdi cellâdı olarak oturduğu yatağın ucunda, Meleğin saçlarını okşamaya devam etti. Bir erinç sardı Meleğin içini, hemen orada uykunun yenileştirici kollarına kendini bırakmak istedi. Artık her şey daha kolay olacaktı, yanından yöresinden dolaşılarak telaffuz etmekten korkulan cümleler sonunda dillendirildiği ve karar verildiği için. Bir süre sonra, 'Anne kendimi suya atayım mı?' diye sordu. Annesi bu fikri düşündü, sonra yaşamının en yakıcı sorusuyla karşılaşmamış gibi, sanki bir matematik denklemini çözmüş gibi aklını öven bir eda ve rahatlıkla konuştu, "Su alıp götürür, cenazeni bulmamız zor olur". "Sen en iyisi fare zehri ve ilaç iç yat' dedi. "Bak sana çocukluğunda olduğu gibi ılık süt hazırladım. Hadi baban gelmeden önce iç ve yat onun tüm bu olanlardan haberi olması gerekmiyor. Yüreğine iner adamcağızın valla!"



Babasının kalp ilaçları ve zehirle hazırlanıp, şekerle tatlandırılmış kokteyli, gözlerini sıkı sıkı yumarak bir yudumda içti. Gözünü kapalı tutarken karanlığın içinde yıldızlar yanıp söndü, delicesine bir hızla dönerek beraberinde uzaklarda kalmış anıları getirdi. Onları tutamaktan ve hızla kaybolmalarından dayanılmaz bir acı duydu.

Bazı günler vardır; uzun bir kuraklık sonrası toprağa düşen ilk yağmurla gelen kokuları içinde barındırır, duru ve sağlıklı bir neşeyle doldurur insanın içini. Böyle günlerde ölümü hiç düşünmezsin.

Bazı akşamlar vardır; kıyıcıdır ve kasvetiyle size ölümü çağrıştırır. Melek de sabahın ilk ışıklarıyla güne başlarken aklına ölümü getirmiş miydi? Yaşamının bu anında hem ölümü hem de kendi hayatının başladığı ilk günün sabah ışıklarını düşlemeye çalışıyordu, beceriksizce ve korkarak. Zihnini ve göz kapaklarını açık tutmakta zorlanırken, uykunun kardeşi ölümün onu şefkatle kucaklamasını umarak dipsiz ve karanlık bir kuyuya yuvarlandığını hissetti...



Babası çoktan eve gelmişti. Her şeyden habersiz televizyon karşısında uyuklamaya başlayınca, karısı adamın söylenmelerine aldırmadan, güç bela tatlı uykusundan uyandırıp, yatağına yatırdıktan sonra sabaha kadar gözlerini kırpmadan beklemişti.



Tan sökümünün alacakaranlığında, Meleğin yaşayıp yaşamadığını anlamak için odasına gitti. Kızının kalp atışlarını, soluklarını dinledi karanlığın içinde. Hala yaşadığını anlayınca, bir yastık aldı ve yüzüne bastırdı. Bir yandan da boşta kalan eliyle boğazını sıkıyordu. Hiç karşı koymadı Melek. O son saniyelerde bir an için uyanan darmadağın zihninden şunlar geçti: Dünyanın bir imgesini yanında götürmek isteyip istemediğini düşündü; tıpkı bir çorap, bir diş fırçası, bir kitap gibi, yanında götürebileceği ve tıka basa doldurabileceği bir bavul alıp alamayacağını düşündü. Soluğu kesilirken, ciğerleri havasızlıktan içeri doğru çökerken acı içinde güldü: Hayatında ilk defa ve son kez gölgelerine sığındığı karanlığın, ilahi bir ışıkla, tansıkla aydınlanmasını ve her şeyin kötü bir düş olduğunu düşledi.





                                                                                                             
Olcay Halulu

                                                                                                             İstanbul-2009