Korku Kültürü ve Yeni Etiket (Alkım Saygın)

Başlatan Tiversonus, 24 Eylül 2009, 14:37:14

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus

Canterbury Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden Frank Furedi, Korku Kültürü isimli çalışmasıyla, günümüz insanının içinde bulunduğu koşulları analiz ederek geniş halk kitlelerinin nereye doğru ve niçin sürüklenegelmekte olduğunu aydınlatmaya çalışmakta. Bu yapıtta ortaya koydukları etrâfımızda olup bitenlerin nedenlerini dert edinenler için oldukça iyi bir rehberlik edebilecek türde. Furedi bireyin yaşamını etkileyen toplumsal sorunlara birey ile toplumu birlikte ele alan bir bakış açısıyla yaklaşarak ortaya bir dizi önemli saptama koyuyor:



Furedi'nin dilinde korku herhangi bir beklenmedik ve/veya öngörülemeyen bir durumla karşılaşan insanın zihnini yoğunlaştırmasını sağlayan bir mekanizmadır. Ne var ki günümüz insanının yaşadığı birçok korkunun kaynağında kendi kişisel deneyimleri değil; başka faktörler var. Bu faktörlerin sayısının artışına ilişkin algılama biçimleri de güvenlik sektörüne ilişkin hizmetlerin sayısında bir artış yarattı, artık korku günlük hayat üzerinde geçmişte hiç olmadığı kadar fazla egemen bir durumda. Böylelikle korku insan ruhunu denetimi altına almakta ve ona yok edici güçlerle çevrelenmişlik duygusu yaşatmakta.



İmdi küreselleşme de bunun yaygın kabûl görmesini sağlayacak bol örnek yarattı. Günümüz insanı artık salt mevcut riskleri incelemekle yetinmiyor, olası tehlikeler hakkında da konuşuyor. Bunun en somut örneği birbirlerine anlatageldikleri rivâyetler. Böylelikle topluma büyük bir korku ve şüphe atmosferi siniyor. (age. syf: 8) Hâl böyle olunca insan ilişkilerine korkunun gölgesi düşüyor ve aşırı güvenlik paranoyası içinde her bir tekil olumsuz olaylardan aşırı genellemeler yapılarak yeni tehlikelerle ilgili rivâyetler oluşturuluyor. Bu yolla hem insanların korku ve şüpheleri artıyor hem de mevcut olanlar güçleniyor. (syf: 11) Nitekim eş-zamanlılık ile nedensellik arasındaki ince çizgi kayboluyor ve herşey altüst oluyor. Örneğin korku başı boş şiddete yol açıyor. (syf: 12) Hâl böyle olunca korku kültüründe en istisnâî olaylar bile normâl bir risk hâline getiriliyor. Söz gelişi artık İngilizler âşık olmayı bile riskli bir durum olarak görmekte. Nitekim risk altında ifâdesinin kullanımı da İngiltere'de 1994'ten 2000'lerin başlarına kadar geçen sürede yaklaşık dokuz kat artmış. (syf: 14)



Furedi'ye göre korku bir kez zihinlere hâkim olmaya başlayınca dünyâdaki sorunlar ve zorluklar abartılmaya ve olası çözümler göz ardı edilmeye yüz tutar; bunun nedeni: korkunun kendini haklı çıkartan bir iç dinamiğe sâhip olmasıdır (syf: 13). İmdi korku kültüründe en güvenilir korunma yolu olarak beklentileri azaltma görülmekte, bu yolla kültürel soğuma ortaya çıkmakta ve örneğin hiçbir hayâl kırıklığı yaşamamak için ötekinden uzak durulmakta (syf: 17). Ne var ki kültürel soğumanın yayılmasıyla insanlar birbirlerine yabancılaşıyor, korku ve şüphe atmosferi de insanları daha fazla girdabına çekiyor (syf: 19). Güvenliği sağlamak için yapılan her türlü girişim de kendini meşru gösterecek koşulları berâberinde getiriyor. İmdi riskleri ortadan kaldırma çabası altında yenilik yapma şansı boğazlanıyor. Böylelikle insanlık pasif bir yaşam tarzını benimsemeye zorlanıyor. (syf: 24)



Furedi'ye bakılırsa özellikle de 90'lardan bu yana güvenlik baş değer hâline geldi. Artık dünyâyı değiştirme çabalarının yerini güvenliği sağlama çabaları aldı. Hâl böyle olunca kişisel güvenliğin sağlanması için çalışan dev bir sektör ortaya çıktı ve sigortacılık sektörü de kârlarını geometrik artışlarla katladı. Olası tehlikelere karşı insanları uyandırmaya çalışan gönüllü uzmanların sayısında da müthiş bir enflasyon yaşandı. (syf: 25) Ne var ki risk altında bulunmak artık herhangi bir spesifik sorundan bağımsız bir durum olarak düşünülmekte, belirli bir soruna özgü unsurlar genelleştirilerek yeni risk algıları yaratmakta ve toplum dinamikleri değişen risk algısı nedeniyle olur olmaz her olaya aşırı bir tepki vermeye sürüklemekte (syf: 32). Oysa ki güvensizlik aslında riskten kaçınmaya yol açmaz; ancak bu güçlü bir ihtiyat duygusuyla birleşince ihtiyatlılık ilkesi giderek abartılıyor ve tüm toplum yapısı için bir dizi sakınca doğuyor; söz gelişi önceden kestirilemeyen durumlarda riske girmemek en doğru yol olarak görülüyor; imdi bu ilke her türlü deneyimi engelleyici bir rol üstleniyor. Bu bakımdan Furedi içinde bulunduğumuz bu dönemi ıralayan özelliği onun bir güvensizlik ortamı sunmasında değil; bu ortamın muhafazakâr bir biçimde yaşanmasında görüyor. (syf: 36) Artık insanlar başarısızlıkları ders alınacak birer deneyim olarak değil; yaşamla baş edemeyen bir varlığın doğal durumu olarak görüyor. Ne var ki riskten kaçınmaya ve güvenliği abartılı bir biçimde arttırmaya çalışanlar sonuçta kendi saplantılarının arttığına tanıklık ediyor. (syf: 39)



Furedi bu saplantı artışındaki enflasyonu şu şekilde irdeler: aslında risk belirli bir tehlikeyle bağlantılı olarak hasar, yaralanma ve ölüm gibi olumsuzlukların meydana gelme olasılığıdır. Tehlike ise insanlara ve onların değer verdiği varlıklara yönelik bir tehdittir. (syf: 43) Herhangi bir şey hakkında belirli bir riskten bahsedildiğinde onun tehlikeye yol açma olasılığından bahsedilmiş olur. Ne var ki toplumun geleceği konusunda belirli bir dönemde geçerli olmuş bâzı inançlar risk algısını etkiler ve daha tehlike dolu bir dünyâya doğru gidilmekte olduğunu düşündürür. Böylelikle gelecek endişesi risk hakkında olumsuz bir tavır almaya sürükler; riskin salt tehlike doğuracağı sanılır ve riskten kaçınma stratejileri benimsetilmeye çalışılır. İmdi bu yolla olasılık da yerini tehlikeden kaçmaya bırakır ve riskten top yekûn uzak durmaya özen gösterilir. Oysa ki risk yaşamın temel bir zorunluluğudur. (syf: 44) Bu zorunluluk hesâba katılmadığında ortaya bir dizi saplantı çıkıyor ve bunlar günlük hayâtı etkisi altına alınca dünyâ yaşanmaz bir hâle geliyor (syf: 51).



Hâl böyleyken Furedi'ye göre medya da yangına körükle giderek toplumun risk algısını olumsuz yönde etkiliyor (syf: 85); nitekim sorumsuz medyanın yaptığı yayınlar nedeniyle de toplum içinde güveni sağlamak için aşırı ve ölçüsüz davranışlar sergileniyor ki bu da paniğe yol açıyor; imdi panik de daha geniş toplumsal olayların parçaları olarak görülmeli (syf: 76). Dolayısıyla toplumlardaki risk algısının değişmesini salt teknolojik gelişmelere dayandırmaya çalışanlar başarısız kalacaktır. Nitekim bu yolla riskin toplumsallığını görmek imkânsızdır. (syf: 88) Üstelik riski bu gelişmelere bağlayanlar paniği de doğal bir durum olarak görme eğilimindedir; oysa ki asıl önemli olan toplumun neleri sorun olarak gördüğüne ve bunu nasıl belirlediğine bakmaktır (syf: 94).



Furedi'ye göre toplumsal nedenlerle risk bilincinin artmasına bağlı olarak değişim artık sorunların çözüm yolu olarak değil; kaynağı olarak görülmekte ve böylelikle bilime, teknolojiye ve diğer insan başarılarına kuşkuyla yaklaşılmakta; çünkü birşeylerin mutlakâ kötüye gideceği endişesi zihinlere hâkim olmakta (syf: 95). Bütün bu endişeler geleceğin kötülük getireceği beklentisi yaratıyor ve kollektif güvensizlik geleceği yönlendiren başat unsur oluyor. Oysa ki korkulan gelecek bugünkü davranışlarımızın sonucudur ve gelecekten abartılı bir biçimde endişe edilmesi bugünkü toplumun lânetlenmesi gibi bir sonuç doğurur. Hâl böyle olunca bugünkü davranışların gelecekteki tehlikeleri arttıracağı sayıltısı eşliğinde en "mantıklı" strateji olarak davranıştan sakınma ve pasif bir yaşam tarzını benimseme görülüyor. (syf: 97) Ne var ki davranışların gelecekteki sonuçları önceden kestirilemediği için risk bilinci daha da şiddetlenir ve bu da olumsuzluk beklentisini güçlendirerek toplumda bir panik havası estirir (syf: 98). Böylelikle insanlar kendilerini daha fazla çâresiz hisseder ve risk bilinci insana biçilen rolü önemsiz bir hâle sokar. Artık riskler giderek birer özerk güç hâline getirilir; oysa ki onlar bireyin davranışlarını az ya da çok riskli hâle sokan davranışlardan gelir; ancak insanın pasifliği ön plâna çıkartılınca yaşam da sürekli alarm konumuna geçer ve panik havası yayılır. (syf: 99) İmdi insanlar kendi sınırlarını kabûl etmeye zorlanır ve kahramanlara da pek prim verilmez olur, hedeflerinde sınırları gözetenler bol alkış koparırken bu yolla öznenin yeniden yapılandırılması da sağlanır (syf: 100).



Sonuç: bireyselleşme. Devletin ekonomik nedenlerle sosyâl yaşamdan elini eteğini çekmesiyle yaşamla mücâdele etmek de salt bireyin omuzlarına kaldı. İmdi bu da başta sağlık alanında olmak üzere pek çok alanda bireyleri büyük zorluklarla karşı karşıya getirdi ve risk algısı nedeniyle geleneksel dayanışma biçimlerinin askıya alınması sonucu birey kendini daha da fazla âciz hissetti. (syf: 102) Böylelikle bireyselleşme süreci kökleşti ve güvensizlikler arttı. İnsanlık ideâllerinin unutulmasına bağlı olarak bireyler kendilerini artık tâciz kültürünün içinde buluveriyor ve bu kültür benliklerini savunmasızlık duygusuyla sarıp sarmalarken bireyler sınırlı sayıdaki ilişkilerine hep korku ve şüpheyle yaklaşıyor. (syf: 104)



Furedi'ye göre günümüz toplumlarında tâciz olgusu hakkında görülmemiş bir saplantı var. Toplumların risk algısındaki değişim ötekiyi potansiyel bir tâcizci olarak görme eğilimi yarattı. Toplumlardaki çeşitli kesimler de sanki tâcize ilişkin saplantıları arttırmak için özel bir çaba sarf etmekte. Hem üstelik entellektüeller bile bundan sakınmıyor. Tâciz günümüz toplumlarında rutin bir tehlike olarak görülürken insan ilişkileri de bundan yara alıyor. Eskiden çocukların çıplak resimleri mâsumiyeti yansıtırdı, günümüzde ise hemen her taşın altında sübyancılık aranıyor. Romanlarda ve filmlerde de aile sınırsız bir ahlâksızlığın odağında gösteriliyor. (syf: 113) Başta Amerikan "talk show"ları tâciz meselesini normâlleştiriyor ve "insan doğası gereği tâciz riski altındadır" söylemi benimsetiliyor, tâcize ilişkin çok sayıda spesifik tanım ortaya çıkıyor ve giderek tâcizden şikâyet eden herkese hak verilmeye başlanıyor. Böylelikle tâcizle ilişkilendirilen olayların kapsamı genişletiliyor ve tüm insan ilişkilerine lânet yağdırılıyor. (syf: 116)



Tâciz kültürü tüm insanların günâhkâr olduğunu iddiâ eden dînî inançlar gibi tüm insanların zarar gördüğünü ve yardıma muhtâç olduğunu iddiâ ederek toplumun kendisine ve üyelerine yönelik iğrenme duygusu aşılamakta. Böylelikle tâciz kültüründe hayatta kalmak temel ilke hâline gelmekte ve yaşam içinde yer bulan tehlikeler hakkında da giderek umutsuz bir ruh hâline bürünülmekte. Târihte insan gücü ilk defâ bu kadar yoğun bir biçimde günümüz toplumlarında inkâr edildi. Tâciz kültürünün toplum içinde büyük bir kısır döngü yarattığı sanılıyor ve buna bir mutlak hakîkatmiş gibi yaklaşılıyor; imdi tâcize uğrayanlar tâcizde bulunur(!?). Bu düşünce tüm kaderci yaklaşımların olumlanması ve insan gücünün tümüyle inkâr edilmesinin en somut göstergesi olsa gerek. (syf: 124) Oysa ki bu düşünce insanları geçmişin kurbânı olarak değil; gelecek için bir potansiyel tehlike olarak görme anlamına gelir ve bu kendi kendisini haklı çıkartan bir kehânet yaratır. Bu kehânetin gerçekleşmesinde de başat unsur: kişisel güçsüzlüğün olumlanmasına bağlı olarak ortaya çıkan faktörlerdir. (syf: 129) Bu faktörlerin bir araya gelmesi de yetersiz insanlar ifâdesini yaratıyor. İmdi son zamanlarda danışmanlık hizmetlerine artan yöneliş de bu insanların kendi başlarına sorunlarının üstesinden gelemeyeceklerini düşündüklerini gösteriyor. Tâciz kültüründe de çıkış yolu olarak tıpkı korku kültüründe olduğu gibi beklentilerin azaltılması benimseniyor. (syf: 133)



Tâciz kültürünün dayattığı kurban kimliği bu kültüre damgasını vuran başat bir unsur oldu. Başta ünlüler olmak üzere tüm toplum kesimleri yaşadıkları tâcizleri anlatmak için birbirleriyle yarışıyor ve iç acılarını insanların önüne ulu orta seriyor. Söz gelişi Prenses Diana, BBC'ye içini dökerken İngilizlerin dert anası olduğu yollu bir izlenim uyandırdı. Günümüz toplumlarında bireyin iç acılarının teşhîri oldukça prim yapmakta. (syf: 137) Mağduriyet kavramının kullanımında da yine geometrik bir artış var. Dolaylı kurban kavramı da bunun içeriğini genişletmekte. Olumsuz bir durumla karşılaşmış veya buna tanıklık etmiş kimselere dolaylı kurban denmeye başladığından beri risk bilinci artmaya ve kurban kimliği de yaygınlık kazanmaya başladı. (syf: 141) Böylelikle tüm insanlar artık birer potansiyel kurban olarak algılanmaya başlandı. Eskiden üzücü olaylar kişinin kendi kimliğini belirlemesinde kullanılmazdı; oysa ki günümüzde artık böyle değil. Üstelik bu tür bir olayın tüm yaşamı etkileyeceği inancı var; bunun nedeni de: insansal olanakların hesâba katılmaması. Dolayısıyla sürekli bir kaybetmişlik duygusu dalga dalga yayılıyor. (syf: 147) Böylelikle her an herşeyin olabileceği düşünülüyor ve dünyâ hastalıklı bir biçimde algılanıyor. Hep en kötü olasılıkların düşünülmesine bağlı olarak en sıradan olaylar bile birer tehlike kaynağı olarak görülüyor. Öte yandan solun ve feministlerin kurban kavramına abartılı bir biçimde yönelimleri de insansal olanaklara duyulan güvensizlikleri arttırıyor, onlar da tehlikeli ve yabancılarla dolu bir dünyâda insanların bir başlarına kalakaldığı hissini yayıyor. (syf: 145) İmdi verilen mesajlar hep aynı: yabancılara karşı dikkatli olmak (syf: 151). Ne var ki özellikle de çocukların güvenliği için alınan tedbirlerde ölçüsüz davranılmakta ve çocukların oyun aktiviteleri azalmakta, özgürlükleri sınırlandırılmakta ve tüm bunlar onlar için çok ciddî handikaplara neden olmakta (syf: 159).



Dünyânın hastalıklı bir biçimde algılanmasına bağlı olarak bilimadamlarına duyulan güvenin de giderek azalması risk algısının büyümesindeki en büyük etkenlerden biri. Bu büyüme sonucu teknolojik gelişmelere kuşkuyla yaklaşan insanların sayısı da giderek artıyor ve artık insanlar kime veya neye inanmaları gerektiğine karar veremiyor. (syf: 176) Bireyselleşmenin giderek yayılması ve bir araya gelme becerisinin zayıflaması sonucu da ortak değerler yıpranıyor ve toplumsal kurumlar çözülmeye başlıyor. Bu nedenle risk bilinci büyüyor ve günümüz toplumları kendine güvenen bireyi değil; kurban veya hayatta kalmayı başarabilmiş insan kimliğine asılıyor. (syf: 187)



İmdi Furedi'ye göre bütün bunları alt alta koyduğumuzda yeni bir dünyâ görüşünün betimlemesini yapmış oluruz (syf: 193). Bu dünyâ görüşünün sunduğu yeni etiketi de şu şekilde çözümleyebiliriz: toplumlarda risk bilinci geleneksel değerlerin zayıflamasıyla büyür. Bunun sonucunda korku ve şüphe atmosferi yayılır. (syf: 194) Bu atmosfer içinde risk bilinci yeni bir ahlâklılık tasarımı sunar. Bu tasarımda baş değer olan güvenliğe uygun davranmak için yapılan her eylemin iyi, insanları riske sokacak her eylemin de kötü olduğu kabûlü benimsetilmeye çalışılır. İmdi insanları riske atanlara lânet yağdırılır. Nitekim geleneksel değerlerdeki zayıflamalar tüm toplum kesimlerine hitâp edebilecek insan modelleri geliştirmeye imkân verememekteydi, işte bu boşluğu korku ve tâciz kültürü içinde geleneksel değerlere göre değil de risk bilinciyle uyumlu bir biçimde yaşamını sürdüregelen yeni idoller doldurmakta. (syf: 195) Artık insan ilişkilerinin denetimi de yeni bir etiket altında ele anıyor ve bu etiketin en önemli özelliği: hiçbir değer yargısı içermediğini iddiâ etmesi. Oysa ki bu etiketin herhangi bir değer yargısı içermemesi iç tutarsızlığının bir sonucudur, bu etiketin içerdiği dünyâ görüşü genel-geçer olma iddiâsı taşıyan bir değer yargısı kurmaya geçit vermez. Bu nedenle örneğin alkolün sağlık için riskli olduğu söylenirken, şarabın kalp krizini önlediği savunuluyor ki bu da iç tutarsızlığının bir göstergesi. (syf: 196) İmdi yeni etiketle artık teknik bir dil kullanılarak açık ahlâkî değer yargıları oluşturmaktan kaçınılıyor ve eylemler ile riskler arasında bağlantılar kurularak insanlar belirli yönlere yönlendiriliyor; örneğin reşit olmadan yapılan bir cinsel ilişki doğrudan lânetlenmiyor, belirli kimseler için riskli olduğu savunuluyor. Yeni etiketle artık yanlışlık'a değil; uygunsuzluk'a gönderme yapılıyor. (syf: 198)



Furedi'ye göre yeni etiket geleneksel değerlerin alt kültürleri hor görmesini eleştirir; ama yine de onlara kendi normlarını benimsetmeye koyulur. Bu yolla toplumsal sorunların aşılabileceğini iddiâ eder. Ne var ki yeni etiketin arka plânında da aslında geleneksel muhafazakârlıktan gelen birtakım tortular bulunur ve bunun başarısız olduğu yerlerde ipleri yeni etiket alır. Örneğin AIDS hakkındaki risk algısında ortaya çıkan değişim tam da muhafazakârların istediği türden bir cinsel sorumluluğun yeniden tesis edilmesi gibi bir durum yarattı; imdi Cizvit râhiplerinin öğütlerinin yerini yeni etiket doldurdu. (syf: 217) Böylelikle geleneksel muhafazakârlık bu etiketi kullanarak, olumladığı bu insan modeline uygun kimselerin yetiştirilmesini sağladı ve sağlamaya da devâm etmekte. Ne var ki bu etiket insanlık ideâllerinin gerçekleşmesini engelliyor. İmdi Furedi'ye göre risk almanın gereği ve önemi de buradan kaynaklanıyor. (syf: 226)


Gün Dönümü I; Amor Fati'den