Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Burak Eldem ve Cem Şen'le 2012 üzerine

Başlatan Mordevrim, 05 Nisan 2009, 19:16:07

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mordevrim

2009\'a girdik ama çok da güle oynaya değil. Dünya ve ülkemiz büyük sorunlar ve krizlerle karşı karşıya ve kendini baskı ve gerilim altında hissetmeyen yok bu ortamda. Bu noktada derKi.com\'un yazarları Burak Eldem ve Cem Şen'le birlikte her sayı bir araya gelip, belli konularda konuşalım ve okurlarımızla görüşlerimizi paylaşalım istedik.



Sonsuz:
Sevgili Burak önce seninle başlamak istiyorum. "2012: Marduk'la Randevu" kitabın yayınlanalı nerdeyse 6 sene oldu ve adım adım 2012'ye doğru yaklaşıyoruz. Yaklaştıkça da, kitabında altını çizdiklerinin birer birer gerçekleşmeye başladığını görüyorum. İnsanlar kitabını okumadan seni yargıladılar belki, ama sen ayakları sağlam yere basıp, tarihsel verilerden yola çıkarak tezlerini sunmuştun. Şimdi birer birer gerçekleşiyorlar. İşin gerçeği, 2012'ye yaklaştıkça hepimiz üzerinde gerilim arttı ve dünyadaki kaos arttı. Özelikle de ekonomik kriz hepimizi etkiledi. Senin genele dair görüşün nedir? Ne alemde bu gezegen? Nereye doğru gidiyor? Kısa bir özet alabilir miyiz?


Burak:
Aslında şu günlerde dünyanın yaşadığı süreç, yeni ortaya çıkmış koşullara ya da beklenmedik gelişmelere bağlı değil. Adım adım yürüyen bir sürecin kritik aşamalarına daha henüz varmaya başladık, bütün mesele bu. Ben Marduk\'la Randevu ilk çıktığı aylarda yapılan röportajlarda hep şunu söylüyordum: "2012\'yi ya da herhangi bir tarihi, mistik bir şeymiş, bir kehanetmiş gibi düşünmeyin. Hele bu süreç içinde 'ani bir kırılma noktası' gibi beklenmedik anda, birdenbire ortaya çıkacağı kanısına varmayın. Toplumsal süreçler (tabii jeolojik vb süreçler de) geniş bir zaman aralığında oluşur. Bu nedenle, 2004\'te, bugünkünden farklı düşünecek ve belli gelişmeleri kanıksamış olacaksınız. 2005\'te, bir önceki yıla göre çok şey değişecek, 2006\'da yine öyle... Yani 2012\'ye birdenbire, bir adımda, sihirli bir değişim gibi gidilmiyor. Bu nedenle, o döneme girerken siz şu an aklınızda bile olmayan sorun ve gelişmelere öyle odaklanmış olacaksınız ki, dünyaya böyle bakmayacaksınız."

Gördüğümüz de bu zaten. Her gün, her hafta, her ay, her yıl, koşullar kendi getirdikleri yeni içeriği gündeme taşıyor ve konjonktürü aşama aşama örüyorlar. Ben bu kitabı ilk yazdığım günlerde \"iklim değişimi\" sorununu bir avuç insan biliyordu. Şimdi gelinen noktada kuraklık ve tarım krizi tehlikeleri var ve dünya gündeminde iklim ilk sıralara yükseldi. Yani aslında \"ani sıçrama\"lar ve sürprizlerle olmuyor bir şeyler. Yarın olacakları, dün ve bugünün gelişmeleri hazırlıyor. Bu hem sosyal/siyasal konular için böyle, hem de jeolojik, atmosferik vb konular için.

Elbette süreçlerin ivme kazandığı ve dönüşümlerin daha keskin virajlar aldığı evreler de olur tarihte. Biz de bunlardan birini yaşıyoruz. Aşağı yukarı, 1990\'ların sonlarından bu yana bu böyle. Bugün yaşadıklarımız, tarihin \"kayda değer\" dönüşümlerinden birine tanıklık etmek.

 

sonsuz:
Bu dönüşüme tanıklık etmek, belki bir 100 sene sonra dönüp bakacaklar için \"Vay bee! O zamanlarda yaşamak vardı\" dedirtebilir ama sanırım her dönüşüm döneminde olduğu gibi, o dönemin içinde yaşayanların imanı gevriyor. Cem\'le yaptığımız bir röportajda benzer bir cümleyi, ülkemiz çerçevesinde kullanmıştı: Yani bir yenilenme ve değişim dönemine girdiğimizi ve bunun birkaç yıl süreceğini. Senin bakış açını alabilir miyiz Cem? Sen neler görüyorsun bu gezegende?


cemsen:
Sanırım bir tür kritik kütle meselesi ile karşı karşıyayız. Bu açıdan Burak\'a katılıyorum. Duruma ister tarihi, ister ezoterik, ister sosyolojik anlamda yaklaşalım kaçınılmaz olarak karşımıza şöyle bir durum çıkıyor: Bir kütle büyüdü ve geldiği bu noktada artık daha fazla büyüyemeyip kendini başka bir şeye dönüştürmek zorunda. Belki de kendini doğurmak zorunda. Mayalar, Samanyolu'nun hamile kaldığını ve 2012\'de doğuracağını söylüyorlardı yanlış hatırlamıyorsam. Burak daha iyi bilecek konuyu şüphesiz. Kendi konularım açısından baktığım zaman şunu çok net görebiliyorum. Cehalet olarak adlandırdığım hafıza kaybı ya da farkında olmama hali o kadar iliklerimize işlemiş durumdaki insanlık olarak, bir kabusun içinde, bunun bir kabus olduğunu anlayamayan insan gibiyiz. Dönüşüm zamanına yaklaşırken sanırım karşı karşıya olduğumuz en ciddi tehlike de kendi bilincimizden ve gerçeklik modellerimizden kaynaklanıyor. Son zamanlarda doğu ezoterik geleneğinde çok ama çok ciddi şeyler oluyor. Bunlardan bir iki tanesini aktarmam gerekirse eğer, bir tanesi ileri düzey bir Taocu ölümsüzün içinde bulunduğumuz zaman için yorumları... Dünyanın tehlikeli bir dönüşüm çağına geldiğini ve yakında olacak bu dönüşümün insanların tavrına bağlı olarak bize ciddi zararlar verebileceğini söylüyor. Daha da ilginci, Budha, Uzakdoğu\'da, şimdilik nerede olduğunu söylemeyeceğim, yeniden doğdu. Budha derken şunu kastediyorum: Tarihi Budha değil, "mutlak aydınlanmaya ulaşmış kişi" yeniden doğdu. Tüm belirtileri gösterdi. Dalai Lama ve tanınmış ustalar saygılarını sunmaya gittiler. Ben de bu sene tapınağa gitmeyi hayal ediyorum.

Budha şunu söylüyor: Karanlık arttı. Onu aydınlatmak için binlerce yıl önceden verilmiş bir kararla geldim. Tabii ki dünyayı kurtaracağım filan demiyor yanlış anlaşılmasın. Söylediği, cehaletimizin neden olduğu karanlığımızdan, Mara\'dan ya da batı terminolojisiyle konuşursak şeytandan arınmazsak (şeytan batıda kullanıldığı anlamda değil) hepimizi kötü bir gelecek bekliyor. İlginçtir ben kendimin ve tanıdığım bazı arkadaşlarımın 2012 yılındaki numerolojilerini inceledim ve çok ilginç bir durum ile karşı karşıya kaldım. Örneğin o yıl benim için bir başlangıç yılı ve bana liderlik yapmamı söylüyor. Oysa benim en hoşlanmadığım ve rahatsız olduğum şey liderlik yapmaktır. Bana bu kadar zor gelen çok az şey vardır bu hayatta. Diğer arkadaşlarımın da kendi zorlandıkları durumlar ile karşı karşıya kalacaklarını gördüm ve ister istemez bunun bir rastlantı olamayacağından kuşkulandım. Sanki o yıl itibariyle hepimiz kendi karanlık tarafımızla, cehaletimizle, zayıflıklarımızla boğuşmak zorunda kalacak gibiyiz. Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz çağ gerçekten kritik kütleye ulaştığımız bir dönemi işaret ediyor gibi ve sanırım 2012 bir tür doğumun başlangıcı olacak. Biliyorsunuz, morfojenik alanlar kuramına göre kritik bir sayı (ki 100. maymun ilkesi bunu anlatır) belli bir durumu tekrar ettiğinde, bu durum morfojenik alanda değişim yaratır ve o türün tüm üyeleri bu durumu tekrarlayabilir hale gelir.

Şimdi son bir kaç bin yıllık tarihe bakarsak içinde acı, kıyım, kan, nefret ve hepsinden önemlisi KORKU olduğunu görüyoruz. Bu cehalet Budizm\'de Mara ya da şeytan olarak adlandırılan kendi yanılgımız, kendi karanlığımız. Üstelik o kadar uzun süre tekrar ettik ki bunları artık kendini maddileştirme avantajı yakaladı. Yine Taocu ezoterizme göre bir düşünce formu eğer güçlü bir şekilde beslenirse madde olarak kendini varlık alanına çıkarır. Bu durumda asıl soru bu konuda ne yapmamız gerektiği. İşte burası çok önemli; çünkü bu bizim, evrimimizin bu aşamasında ne şekilde ilerleyeceğimizi belirleyecek. Şu anki evrim bizi yok oluşa götürüyor. Sanırım tam bu aşamada bir evrim değil bir mutasyon gerekiyor; yani ani bir sıçrama. Eğer bu ani sıçramayı yapar ve kendimizi bir tür mutasyona döndürürsek kazanacağız.

sonsuz:
Buradan anlıyoruz ki, gezegenimizde yaşanan değişimler sadece sosyolojik, ekonomik, politik değil; bununla birlikte İNSAN'a, BENliğe dair de gelişimler. Maddi ve manevi anlamda evriliyoruz ve bu DEVRİM değil, bilakis EVRİM her anlamda. Sen ne dersin üstat? Gerçi kitapta daha çok maddi dünyaya dair değişimlerin altını çizmiştin ama aynı zamanda işin ruhani tarafına bakışını da okumuştuk derKi'deki yazılarında... Cem'in söyledikleriyle birleştirince senin görüşlerin nedir bu dönüşüm hakkında?


Burak:
Belli bir yerden durup bakınca, sanki üç ayrı perspektif varmış ve birbirinden bağımsızmış gibi algılanabiliyor: Fiziksel/kozmolojik, yani maddesel diyebileceğimiz değişim; toplumsal yapıların yaşam damarlarında, yani ekonomi, siyaset ve kültürde ortaya çıkacak değişim; nihayet, insanda, yani \"bireyde\" ortaya çıkan/çıkacak algı/kavram ya da yaygın deyişle \"farkındalık\" değişimi.  Ama bu bir illüzyon. Bunların üçü de, birbirleriyle doğrudan bağlantılı ve iç içe. Cem Maya\'ların \"galaksinin gebeliği\" ile ilgili sembolojilerinden söz etti. Gerçekten de \"çağ değişimi\" dedikleri şey, \"eskinin ölümü, yeninin doğumu\" anlamına geldiği için metaforik olarak da 2012 düşüncesine uyuyor. (Bu işin felsefi tarafı biraz.) Mayalar yeni çağın yeryüzünde başlayacağını ama değişimin kozmik düzeyde olacağını düşünüyor ve bunun bize yansımasından payımızı alacağımıza inanıyorlardı. Kendi ezoterileri içinde \"evrenin rahmi\" ve \"zamanın mekan içinden doğumu\" bu anlamda doğru.

Diğer yandan, Cem\'in sözünü ettiği \"bireysel aydınlanma\" da bütün bu değişim ve dönüşüm sürecinin önemli bileşenlerinden biri. Aydınlanma denen şey, ister insanlar ister toplumsal yapılar için söz konusu edilsin, bir anda, aniden, \"vahiy\" gelmiş gibi falan yaşanmaz. Bir süreç içinde adım adım oluşur. Bireyin kendi gelişiminde bir noktaya varması ya da dönüşmesi de böyle, toplumların değişimi de. Fransız Devrimi\'yle özetlenen büyük değişim, 1789\'da cikletten çıkmadı tabii birden; on ikinci yüzyıldan itibaren ince bir damar halinde başlayan \"yeni akış\"ın belli bir noktadaki doğal sonucuydu. Şimdi de benzeri bir durum söz konusu. Her şeyden önce, kozmik anlamda, içinde bulunduğumuz yapı ciddi biçimde değişiyor ve yenilenme sinyalleri veriyor.

"Marduk\'la Randevu"nun yayınlanmasını izleyen günlerde, bütün bunların ani bir dönüşüm tetikleyicisiyle ortaya çıkacağını düşünmemek gerektiğini söylemiş ve \"Marduk, bütün bu evrensel süreçler içinde yalnızca bir ayrıntı\" demiştim. İşin çok küçük bir parçası - her ne kadar sonuçları ya da birlikte getirdikleri önemli olsa da. Bugün bu kozmik sürecin kritik dönüm noktalarından birine yaklaşıyorsa evrenin bizim bulunduğumuz köşesi, \"maddesel\" ya da \"spiritüel\" anlamda (bence ikisi de aynı şey ama bu uzun bir konu) bireyin bundan etkilenmemesi düşünülemez.

Yalnız, mesele şurada: Eğer \"insan türünün evrimi\" perspektifinden bakarsak bu duruma, \"türün tamamına özgü bir evrim\" modelinin söz konusu olmadığını gözden uzak tutmamamız lazım. İnsanlar bir sabah kalkıp aniden \"değişmiş\" olarak uyanmayacaklar. Hatta büyük bir çoğunluğunda değişim meğişim olmayacak, yalnızca olanları izlemeye ve kavramaya çalışacaklar. Değişim, farkındalık ve kavrayış, her dönem olduğu gibi, küçük bir azınlığa özgü... Ha, ama o azınlığın belirleyiciliğini de sacayağının üçüncü parçasında, yani toplumsal dönüşümde görme durumu söz konusu. Sosyal yapıları değiştirecek momentum, bu azınlığın içinde büyüyüp gelişiyor ve bizden sonraki kuşaklarda da böyle olacak.

Toparlarsam, Cem\'in sözünü ettiği gibi bir \"Buddha\" ya da \"Buddha\'lar\"ortaya çıkıyorsa şu dönemde, hem kozmik olarak, hem toplumsal anlamda bu dönüşümü hazırlayan koşullar da gelişmiş demektir.


sonsuz:
Bu noktada konunun derinliği ve anlamının yanında bence çok yüzeysel kalan bir soru sormak istiyorum; çünkü eminim ki zaman yaklaştıkça bu konu medyanın elinde sakız edilip, iyice yıpratılacak ve dezenforme edilecek. derKi'ye gelen bazı maillerden de okurlarımızın bu konuda kafasının karıştığını görüyoruz. Şu soruyu çıkartayım da aradan, daha derine inebilelim istiyorum. Sevgili Burak, 22 Aralık 2012'de ne olacak bu gezegene? Güne nasıl başlayacağız. Geçtiğimiz günlerde bir modacımızın, TV'ye çıkıp "Gezegenin yarısı ölmüş olacak ve ABD bunu biliyor" gibi cümlelerine benzer cümleler kurmak ne kadar doğru? Ayrıca yine spiritüel kanallar var malum ve sürekli olarak yıllardır 2012 bilgisini sundular, sundular, sundular. İnsanlarda bir ani değişim beklentisi yarattılar.


cemsen:
Tabi DNA sarmallarımız değişecek filan gibi yorumlar var değil mi?


sonsuz:
Evet, aynen!


cemsen:
5. boyut falan açılacak diyorlar bir de... Belirsiz bir durum ama yeterince kurcalanırsa bir \"duruma\" dönüşür.


sonsuz:
Kısacası tarih 22 Aralık 2012. En uzmanına soruyoruz. Sabah kalktık. Nasıl bir dünya karşımızda olacak
?

Burak:
Şimdi, tekrar edeyim o zaman bir kez daha: Bu tür dönüşüm evreleri, zamana yayılan ve çok sayıda parametre tarafından belirlenen bir süreç içinde yaşanır. Bu nedenle, her şey sessiz sedasız \"durağan\" biçimde giderken, birdenbire 2012 yılının Aralık ayı geldi ve bir şeyler değişiverdi gibi bir beklenti, bütünüyle yanılsama ve eksik düşünmeden kaynaklanıyor. Bu anlayışı destekleyen damarlar, toplumsal ideolojinin içinde var ama. İşin kötüsü de bu. Dinlerdeki, \"iman sistemleri\"ndeki bir \"kıyamet\"i bekliyor bazıları mesela. Ya da işi iyice ayağı yerden kesilmiş boyutlara taşıyanlar, kerameti kendinden menkul \"kanallar\"dan mesaj aldıklarını falan söyleyebiliyorlar.

Bunlarla vakit kaybetmeye değmeyeceğini düşünüyorum, biz yine bildiğimiz yoldan devam edelim: 21 Aralık 2012 ya da 23 Aralık, sembolik, daha doğrusu \"süreç sınırlayan\" bir tarihtir. Bir işaret ya da bir kilometre taşı gibi. O gün aniden, birdenbire, beklenmedik biçimde olacak dehşetengiz gelişmeleri işaret etmez. Söz konusu tarih, dünyanın Güneş çevresindeki yörüngesinin önemli tropik duraklarından \"Kış Gündönümü\"dür ve Mayalar, diğer birçok eskiçağ toplumu gibi, Kış Gündönümü\'nü başlangıç olarak alıyorlardı, bunun için öyle \"gün işaretleme\" gereği duymuşlar. Yoksa süreç, zamana yayılmış biçimde geliyor zaten. Dediğim gibi, bugün içinde yaşadığımız dünya ile altı yıl önceki dünya arasında ciddi farklar var, o zamanlar bunların birçoğunu bilemiyorduk.

2012 için de aynı şey geçerli. O kritik dönüşüm noktasını hazırlayan her şey, yavaş yavaş oluşuyor zaten: İklim paternlerinin çöküşü, jeolojik dönüşümler, bu arada toplumsal çalkantılar, bunlara bağlı siyasi ve diplomatik değişimler sırayla devreye giriyorlar. Bu anlamda, kestirme bir tahmin, kehanet gibi bir şey olur. Ama ayağı yere basarak çok genel bir şey söylemek gerekirse, 2012 sonunda dünyada siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda çok farklı bir konjonktürün ortaya çıkacağını düşünebiliriz. Kaynakların daha çok tükendiği, toplumsal yapıların ciddi biçimde sarsıldığı, \"yarın\" kaygısının arttığı ve savaşların \"sıradan\" hale gelmeye başladığı bir dünya modeli görünüyor ufukta.

sonsuz:
Yani hiç de öyle laylaylom, ay 2012 geçti de dünya Aydınlık Çağ'a erdi. Yaşasın kurtulduk durumları söz konusu görünmüyor. Bilakis karanlığın yoğunlaştığı ama yavaş yavaş aydınlanmaya da başlayacağı bir gündönümü gibi bu tarih. Ben bu noktada Cem\'e şunu sormak istiyorum. Dünya üzerindeki karanlık\'ı, onun neler yapmaya çalıştığını, bu krizlerdeki rolünü, bir yandan da aydınlığı tetikleyici rolü olup olmadığını ve gelecek günlerin bizleri aydınlığa götürüp götürmeyeceği konusundaki görüşlerin nelerdir? Az önce belirsiz bir durum yeterince kurcalanırsa bir "duruma" dönüşür demiştin. Aydınlık üzerine yoğunlaşmak, bu süreci kolaylaştırır mı, yoksa hayal mi görüyoruz?


cemsen:
İlk olarak Burak\'a katılıyorum. Şu an Devrim-i Kebir yani kıyametin geldiğini söyleyen dini ekoller de var, DNA sarmallarımızın değişeceğini söyleyenler de... Ama bence bunlar gerçekten konunun özünden sapmaktan başka bir şey değil. Kaybolan insan daireler çizerek dolaşır ki bu zihinsel durumumuz için de geçerlidir. Genellikle kayıp olan insan aynı şeyi tekrarlar durur. Einstein boşuna \"Bir sorunu, onu yaratan zihinle çözemezsiniz\" dememiş. Demek ki asıl mesele lineer bir hatta, yani düz çizgide ilerlemeyi başarmakta. Bu nedenle de ilk olarak merkezimizi  kaybetmememiz gerekiyor.

Şimdi dikkatinizi çok ciddi bir duruma çekmek istiyorum: Her şey önce zihinde başlar sonra maddi gerçeklikte kendini varlık alanına çıkarır. Örneğin samurailer çocukları infaz yerlerine götürür onlara ölen insanları seyrettirir ve çocuklarının ölüme hazır olmalarını sağlamaya çalışırlarmış. Günümüzde Amerikan Seal komandoları genellikle mezbahalara götürülür ve boğazlanan hayvanları izleyerek vahşete alıştırılmaya çalışılırlar. Şimdi arkadaşlar, televizyona bir bakın. Vahşetin ve katliamın bu kadar ayrıntı ile, farklı kamera açılarından, yavaş yavaş, bir tür sanat gösterisi gibi izlendiği bir dönem hatırlıyor musunuz? Ben hatırlamıyorum. Benim çocukluğumda ki, tarih olarak bakarsak aman aman bir zamandan bahsetmiyoruz, korku filmleri bugünün çocuk çizgi filmlerinden daha az vahşet içeriyordu. Günümüzde katliam ve vahşet son derece sıradan ve zihinsel olarak göre göre alışkanlık geliştirdiğimiz bir şey oldu. Yani eskiden sokakta bir adamın kolu kopsa pek az insan midesi bulanmadan buna bakabilirken günümüzde kafası kopan adamın yanına gidip \"Aaaa adama bak\" filan diye konuşuyor insanlar. Vahşetin bu kadar rahat kabul gördüğü, daha önemlisi "bir eğlence aracına" dönüştüğü tek dönem belki de Roma\'da arenalarda oyunlarının olduğu dönemdi. Kaldı ki o zaman bile vahşet bu kadar yakından bu kadar farklı açıdan bu kadar açık açık izlenemezdi. En nihayetinde bir gladyatör diğerini öldürür biterdi. İzleyici uzaktan izler, olay tekrarlanamaz, o olayı farklı açıdan göremez, heyecanın dozunu artıran bir müzik duyamazdı. Oysa bugün bütün bunları inanılmaz bir gerçekçilikle izliyor ve normal, sıradan kabul ediyoruz. 20 yıl önce televizyonda bir yumruklaşma sahnesinde adamın burnu kanasa "Ne kadar gerçekçi bir sahne," derdik, bugün ise seri katil öldüren seri katil ile ilgili olarak yapılan en basit dizilerde bir seri katilin zihnini anlıyor, onunla özdeşleşiyor, ona sempati duyuyor ve yaptığı katliamı tam bir gerçekçilikle izliyoruz. Hatta bırakın gerçekçi izlemeyi, artık gerçek yeterince "canımızı acıtamadığı" için abartılmış bir gerçekçilikte izliyoruz. Yani şiddet ve vahşet artık son derece günlük ve normal bir durum. Bu durumun alıştırmasını yapan bir insan için öldürmek inanın bana çok zor değil. Peki ama bütün bunlar nasıl oldu? Dünyayı yöneten bir akıl yavaş yavaş bunları damarlarımıza mı zerketti, yoksa bu, doğal bir sürecin bir sonucu mu? Ben her iki kuramın da geçerli olduğuna inananlardanım. Sözlerim biraz komplo teorisi gibi algılanabilir bunun farkındayım ama şöyle ya da böyle bir takım akılların dünyaya şekil verdiklerine inanma eğilimindeyim. Eğer bunu tartışmak istersek gerçekten uzun uzun yazmam gerekir ve eminim ki güzel bir zihinsel cimnastik olur ama sanırım konumuz bu değil. Fakat ister doğal süreçlerin bir parçası olarak isterse bir takım akılların ürünü olarak gelişmiş olsun, ortada bir gerçek var ki karanlık ya da karmaşa, ya da her ne isim verirsek verelim bu tatsız durum, şu anda kritik bir düzeye ulaşmış durumda. Bunu pek çok yerde tartıştım. Günümüzde, \"sürdürülebilir\" bir yaşam modeli içinde yaşamıyoruz. Bu yaşam modeli ile dünyanın bu nüfusu kaldırması olanaksız. Ne derseniz deyin ister şöyle ister böyle nüfus azalmak zorunda. Bunu acısız yapmak harika olurdu. Eğer elimizdeki teknolojik gelişimi dünya üzerinde mesela 500 milyon insanla kullansak ve nüfusu bu sayıda tutsak gerçekten bir cennet yaratabilirdik. Biliyorsunuz bunun örnekleri var tarihte. Fakat kitleler bireylerden farklı bir düşünceye sahiptir. Kitle ne yazık ki bireyden daha kaba, daha akılsız ve daha vahşidir. Toplumsal olaylarda bunun örneklerini sürekli görürüz. Bir insan İstanbul\'daki azınlıkların malını yağmalamayı aklından geçirmez ama 1000 insan bir araya geldiğinde çapulcu oluverir. Yani kitle tehlikelidir ve düşünmez.

Günümüzde kitleyi yönetme becerisine sahip olan güçler aynı zamanda dünyanın kaderi üzerinde de belirleyici bir role sahipler şüphesiz. Bu güçlerin yenilgiye en fazla yaklaştıkları dönem bence 68 hareketi sırasında oldu. Ama o dönemin gençlerinin aklı tıpkı şimdi bizlerin olduğu gibi dağıldı. Asıl konuyla uğraşacaklarına yan konulara saptılar. Bir gecede tüm dünyayı değiştirme gücüne sahip bir güç böylece eriyip yok oldu gitti. Günümüzde de durum aynı ama biraz daha zor ve tehlikeli bence. Bu sefer cidden insanlığın bilinci ve anlayışı ile ilgili bir sorun var ve bunu sık sık yaşıyoruz. Ekonomik krizler ve benzeri şeyler ise varolan korkumuzu ve güvensizliğimizi artırıp bizi karanlığa sürüklüyor. Biliyorsun Hasan, ben Thumos\'ta değişim sürecinde ekonomik krizlerin başlayacağını söylemiştim, ikinci kitabımda yazdığım bazı şeyler ise ben kitabı bitiremeden olduğu için şimdi onları değiştiriyor ve güncelliyorum. Sonuç olarak eğer 2012\'de dışarıdan gelen bir güç sonucunda dünyada bir felaket yaşanmayacağını varsayarsak, yani göktaşı çarpmayacaksa ya da ne bileyim bir güneş fırtınası olmayacaksa filan, bu durumda kendimizi soktuğumuz bu durumdan elbette gene kendimiz çıkacağız.

Lise yıllarımda bir kasetçalarım vardı; yıllarca kullandım ve hiç bozulmadı. Sonra bir gün yeğenime verdim ve 2. gün bozuldu. Ablam bana çamaşır makinesini vermişti. Bozuk ama seni 6 ay idare eder diye. Üniversitedeydim o zaman ve çamaşır makinesi bir anda kendine geldi, yıllarca kullandım. O zaman şunu farkettim: zihnimdeki sakinlik bir şekilde maddi dünya üzerinde de bir anlamda olumlu etki sağlıyordu. Öyle mucizevi bir şeyden bahsetmiyorum aslında basit bir şey bu. İki insan aynı arabayı kullanır; biri kullanırken araba durmadan sorun çıkarır diğeri kullanırken sorunsuz çalışır. Dünya ile iletişimimizde de işte böyle bir etkileşim var.

Dolayısıyla da sorduğun soruya vermem gereken kısa yanıt aslında \"Evet, zihinsel durumumuzdaki değişim olumlu ya da olumsuz sonuçların doğmasına neden olacak\" olurdu.

sonsuz:
1929\'daki ekonomik kriz, 2. Dünya Savaşı sayesinde çözülmüştü ve ABD, bu şekilde bugünkü gücünü elde edebilmişti. 2008 krizini aşmak için illa bir savaşa ihtiyaç duyacak mı bu insanlık? Nufüs azalmasından bahsetti Cem az önce ki, nüfusumuz cidden çok fazla. Savaşın bu yönde bir katkısı olur mu? Olursa da geri kalanlar durumu toplayabilirler mi? Ya da şunu sorayım: Çok mu umutsuz durum, sevgili Burak?


Burak:
Cem sözlerinin arasında üç kritik noktaya dokundu ki, başlı başına bunlar üzerine ayrı bir oturum yapılabilir. Birincisi, \"kitleler insanlardan (bireylerden) daha vahşi olabilir\" dedi. Bu, aslında nereden ve nasıl baktığınıza bağlı. Eğer sözünü ettiğiniz bireyler, o vahşi devinimi içselleştirebilen grup içinden seçilmişse, çok doğru değil. Ama o eğilimin dışından gözlem yapan ve uzak duran bir başka grup, \"bir azınlık\" için söylenirse doğru. Mesele şu: Kitle dediğimizde, hemen her zaman çoğunluğu, \"majority\"yi anlamamız lazım. Böyle baktığınızda, çoğunluğun değerleri de, algılayışı da, reaksiyon ve refleksleri de, daha \"vahşi\" bir potansiyel taşıyacaktır her zaman. \"Linç\" dediğimiz histeri, böyle ortaya çıkar ve manipule edilir. Bir başka deyişle, bir kitle söz konusu olduğunda, örneklenen grubun çoğunluğu ele alınıyorsa, o vahşilik potansiyelini zaten göz önünde bulundurmak lazım. Çünkü bir grubun sahip olduğu potansiyel, içlerinde düzeyi en düşük olan bireyinkine eşit ya da onunki kadardır. Bu nedenle, normal hayatta hiç tanımadığı bir adama durduk yerde hakaret etmeyecek, bu gereği duymayacak insanlar, stadyum tribününde bir ağızdan kolaylıkla \"ibne hakem\" diye bağırabilirler. Futbol kültürü, buna en somut örnek aslında. Yani kitle, zaten içerdiği bireylerin toplam düzeyi kadar ve o doğrultuda bir potansiyele sahip. Bunu gözden uzak tutmamak lazım.

Cem\'in söylediği ikinci nokta, yine bununla bağlantılı ve çok önemli: \"Kitlelerin hareketini yönlendirebilecek güç sahibi grup\" dedi. Bu gerçekten de kilit nokta, çünkü tarihin önemli bir bölümü, kitlelerin momentumunu elinin altında tutabilecek grupların tercih ve eğilimleri doğrultusunda oluşuyor. Yani sözgelimi faşizmden söz ettiğimizde, büyük bir çoğunluk üzerinde tahakküm kurup o çoğunluğa zulmeden ve sömüren bir ayrıcalıklı küçük grubu anlarsak, algı yanılması içine gireriz. Faşizm ve benzeri despotik yönetimler, \"kitle kültürü\" ve psikolojisini denetimli biçimde kullanmayı iyi bilen stratejistlerce yönlendirilir. Yani bir küçük azınlık, büyük çoğunluğun canına okurken ve o çoğunluk bunun farkına varmakta zorlanırken, durumu doğru değerlendirip karşı çıkan bir başka küçük azınlığı, faşizmin yönlendiricileri, o \"büyük kalabalıklara\" parçalattırır, aslanlara yem atar gibi. İdeoloji dediğimiz şey, kültürle birlikte bu nedenle önemli.

Cem\'in sözünü ettiği üçüncü önemli kavram, \"dünyayı değiştirmek\". Yani diğer iki noktaya doğrudan eklemleniyor. Şimdi üçünü aynı düzlem içinde bir araya getirirsek:

Birincisi: Kitlelerin çoğunluğu (yani insan toplumunun çoğunluğu) daha \"geri\" (bu sözcüğü dikkatli kullanmak gerek aslında) daha \"kaba\" ve daha şiddete eğilimli, daha \"bencil\" niteliklere sahiptir. Bu bir seçkincilik ya da aşağılama falan değil, durum tespiti; bir göreceliliğin altının çizilmesi. Dolayısıyla, bu büyük çoğunluğun sahip olduğu toplumsal/fiziksel gücü yönlendirmek ya da denetimini elde tutmak, tarihin akışını ve geleceği belirlemekte de önemli oluyor. Dünyayı değiştirmek isteyenler (her zaman \"azınlık\"tır aslında) tarih boyunca bunun için zamana ve koşullara göre değişen yöntemler denedi. Çoğu başarısız oldu son kertede; belki insanın zihinsel- vicdani sorunlarıyla bağlantılıdır. Azınlık hareketiyle, tepeden inme \"darbeciliği\" deneyen \"iyi niyetli\"ler de oldu, kitlenin içinde eriyip onu öne çıkararak ve misyonla yükleyerek yönlendirmek isteyenler de.

Sosyalizm, bu ikinci eğilimin ürünüdür mesela ve kitleyi figüran olmaktan çıkarıp kaderini eline almaya zorlamakla önemli bir adım atarak değişimi sağlayacağını düşünmüştür. Sonucun çok da başarılı olduğunu söyleyemeyiz ne yazık ki, bugün geldiğimiz nokta ve sosyalist sistemin \"reel\" anlamda çöküşü düşünülürse. Bu noktada, kilit konu, kitlenin momentumunu harekete geçirecek gücün artık bu sefer \"karanlık\"tan değil, \"aydınlık\" içinden çıkması. Yani, yine bir azınlıktan, dünyayı \"herkes yararına\" değiştirmeye kendini adamış, vicdan/sağduyu açısından daha yetkin bir azınlıktan söz ediyoruz. Denetimin ne kadarını bu azınlığın sağlayabileceği, önem taşıyor. Ama böyle bir şeyi düşünebilmek için, her şeyden önce: 1. O azınlığın kendi farkındalığını geliştirmesi 2. Yan yana olmayı ve \"değişimi\" kendinde ve yakın çevresinde başlatmayı bilmesi ve 3. Dünyayı olumlu anlamda, kararlı biçimde değiştirmeyi istemesi gerekiyor. Şimdi senin sorunu bu noktaya bağlayayım:

1929 bunalımı, ilk örnek değil. Kapitalizmin doğası, bunalımı tetiklemeye ve kaosa eğilimlidir ve ilk büyük ciddi çöküntü 19. yüzyıl sonlarında yaşanmış, Birinci Dünya Savaşı\'yla aşılmıştı. 1929-33 bunalımı hem teorik anlamda ekonominin sorgulandığı Keynesçi yaklaşımla, hem de elbette İkinci Dünya Savaşı\'yla geride bırakıldı. Peki şimdiki durum ne? Benim fikrim, 1929-33 bunalımından çok daha ciddi bir noktaya doğru gittiğimiz. Bunu, benzeri bir \"dünya savaşı\" dahi çözemez ama hırs, açgözlülük ve korku içindeki egemenler, kitlelerin momentumunu yönlendirmeyi yine başarırlarsa, bizi o noktaya sürüklemek için ellerinden geleni yapacaklar. Mesele, sözünü ettiğimiz diğer küçük azınlığın, yani kendimize de birtakım değerler vehmederek tanımladığımız azınlığın, buna karşı bu kez neler yapacağı. \"Aydınlık\" ile \"karanlık\" arasında, kimbilir kaçıncı yüzleşme olacak.

sonsuz:
Cem\'in Thumos\'unda aslında bunun vurgusu özellikle yapılıyordu. Karanlık egemenlerin elinde çok fazla seçenek ve silah var. Ama aydınlığı kullanabileceklerin ellerinde çok fazla seçenek yok gibi. Böyle bir karşılaşmada denge nasıl oluşacak? Aydınlık bu dünyayı yönlendirmeyi başarabilecek mi? Birey olarak bizler neler yapmalıyız? Oturup izlemeli miyiz? Cem seni dinliyoruz.


cemsen:
İlk olarak her tezin varolabilmek için bir anti-teze ihtiyacı vardır. Bu nedenle Burak\'ın da son derece iyi bir analizle aktardığı gibi kitlelerin belli bir yöne doğru harekete geçirilebilmeleri için onlara bir \"düşman\" verilmesi gerekir. Bu sayede aslında savaşmaları gereken şeyin düşman sandıkları şey olmadığını anlayamadan belli bir yöne doğru ivme kazanırlar. Örneğin 2. Dünya Savaşı\'nın  başlamasına neden olan Hitler, görünür hedef olarak ortaya Yahudileri atmıştı. Onları düşman yaptı. Batılı diğer uluslar ise onların karşısında yer aldı. Oysa bugün biliyoruz ki Amerika, en az Almanya kadar yahudi toplumuna karşıydı. Avrupa ise yüzyıllardır yahudi toplumunu sürekli olarak yok etme çabasında oldu.

Satranç türevi zeka oyunlarında, asıl hedefinizi daima bir seri küçük hedefin ve saldırının ardına gizlersiniz. Bu en bilinen taktiklerden biridir çünkü savaş, aldatma ile eş anlamlıdır. Yani bir zahiri saldırı vardır bir de batıni, görünen ve gizlenen saldırı. Mesele karşıt gücü görünen saldırıya çekerken asıl saldırıyı görünmeyen taraftan yönetebilmektir. Yine Thumos\'ta bunun örneklerini vermiş ve terörist tehtidin görünen saldırı olduğunu söylemiştim. Bugün bu gücü kimin ya da kimlerin yarattığını hepimiz biliyoruz sanırım.
1. Dünya Savaşı sırasında, Çanakkale Savaşı, doğrudan doğruya Osmanlı\'nın kalbine yapılan bir saldırı olmaktan çok bence İngilizler'in Mısır üzerinden petrol bölgelerinin hakimiyetini kazanma planlarını örtbas etmek amacıyla yapılmış bir saldırıydı. Bu tür eylemleri pek çok imparatorlukta olduğu gibi İngiliz politikasında da sıkça görürüz. Örneğin hedef sizden 100 altın vergi almaktır ama 1000 altın vergi isterler. Siz kıyasıya pazarlığa girer ve  sonunda 150 altın vergi ödemeyi kabul edersiniz. Üstelik işi ucuza getirdiğiniz için de kendinizi şanslı hissedersiniz sonunda.

Demek ki ilk hedef gerçekten de görünen saldırı yardımı ile görünmeyen asıl büyük hedefi gizlemektir. Günümüz ekonomik krizinin ardında bir kaç neden olduğuna inananlardanım. Bir tanesi sermayenin farklı bir ele aktarılması, ikincisi ise IMF ve benzeri para satan kurumların kendilerine müşteri yaratması. Bildiğiniz gibi 2 yıl önce gazeteler IMF\'nin para satacak bir yer bulamadığını söylüyor ve acaba IMF\'nin sonu mu geliyor haberleri yapıyorlardı. Şu an ise IMF kasaları sanırım hiç olmadığı kadar dolacak.

Büyük bir kütleye hareket vermek, ona ne yönde ve nasıl bir güç uygulanacağı ile ilişkilidir. Mesela bir tonluk bir taş kütleyi eğer 100 kilo ile hareket ettirmeye çalışırsanız, taşı itmeniz gereken yer onun tabanına yakın kısmı değil, üst kısmıdır. Yani eğer o taşı en üstünden ve belli bir açı ile yalnızca 100 kiloluk bir güç ile iterseniz o zaman devirebilirsiniz. Dolayısıyla küçük bir güç, doğru kullanıldığında büyük bir hareket başlatabilir. Elbette mesele bu hareketin nasıl yapılacağında.

Dünyanın tüm çağları yükseliş ve düşüş eğilimindedir. Evrendeki hemen her şey de bu temel yasayı izler. Her şey yükselir ve sonra çöker ve ardından yeniden yükselir. İçinde bulunduğumuz durum kaçınılmaz olarak bir çöküşü beraberinde getirecek. Burada dünya üzerindeki \"yaşamın\" yok olması tehlikesinden bahsetmiyoruz. Ben bunun olacağına inanmıyorum. Bununla birlikte bu çöküş \"insanların\" büyük bir kısmının yok oluşuna neden olabilir ve muhtemelen de olacaktır. Ben bu yok oluşun engellenebilir bir şey olduğuna inanmıyorum. Belki yumuşatılabilir, en az acıyla atlatılabilir ama engellenemez. Eğer engellenirse daha büyük bir yıkım bizi bekliyor olacaktır. Fakat her kötü durum iyi bir durumun mayasını içinde barındırır, aynı şekilde her iyi durum da kötü bir durumun mayasını. Bildiğiniz gibi en büyük karanlığın yaşandığı çağlar aynı zamanda en büyük zihinlerin doğmasına neden olur. Selçuklu\'nun parçalanma dönemi ve Mevlana ile Yunus Emre, Osmanlının son dönemi ve Kemal Atatürk, Ortaçağ ve Meister Eckehart gibi.

Yani karanlık aynı zamanda ışığın mayalandığı kozadır. Aynı şekilde, içinde bulunduğumuz karanlığın ışığı kozaladığına inanıyorum. Bu durumda yapılması gereken en önemli şey, ışığı besleyecek bir bilinç durumu geliştirmektir. Ama bu, hafta sonu kurslarında kundalini enerjisini uyandırmak ya da iki nefes egzersizi ile aydınlanmak filan gibi komik şeylerle olmayacaktır. Eğer oluyorsa o zaman sanırım ben ve benim gibi 20-30 yıldır kendini ruhsal çalışmalara adayan ve bu insanların bahsettiği seviyelere yaklaşamayan insanlar cidden son derece yeteneksiz olmalıyız. Elbette mümkündür ve yeteneksiz de olabiliriz. Fakat günümüz New Age akımı ya da ondan türeyen bütün bu garip uygulamaların, eğer bir karanlık taraftan bahsedebilirsek, O'nun çok işine yaradığını söyleyebiliriz. İçteki değişim zaman içinde ve yavaş yavaş oluşuyor ne yazık ki. Bu nedenle de sabırla işlenmesi gerekiyor. O nedenle içimizdeki ışık da sabırla işlenmesi gereken bir şey.

Sonsuz:
Durum tespitleriniz, analizleriniz çok aydınlatıcı. Fakat her zaman aklımıza şu geliyor? Ben kendi adıma nerede durduğumu biliyorum ve bunun adına kendi yapabildiklerimi yapmaya çalışıyorum. Siz de yapıyorsunuz. Mesela bu konuşmamız bile bir çalışmadır. Fakat bu yazıyı okuyup da, \"ben ne yapabilirim?\" sorusu aklına gelen ve \"aydınlığı\" içten arzulayan okurlarımız mevcut. Fakat ne yapacaklarından da emin değiller. Sizlerin önerileri ne olabilir bu konuda. Ne yapmalıyız, dünyamız ve geleceğimiz için?


Burak:
Ben çok kısa bir iki şey söyleyeyim: Herkes kendi tercih, düşünce, sezgi ve \"iç ses\"ine göre karar verecek nasıl davranacağına. Ama bilinmesi gereken şu: Gerçekten de tarihin oldukça kritik bir evresine tanıklık ediyoruz ve bunun devamında hayat, dünyanın hiçbir yerinde \"eskisi gibi\" olmayacak. Bunu düşünerek kendisini, sevdiklerini, yakınlarını ve değer verdiği insanları gözünün önünden birer birer geçirip, bu insanlar ve kendisi için \"nasıl bir dünya\" özlemi duyduğunu aklından geçirmesi yeter insanın. Zaten şu an bu söyleşiyi okuyorsa, o da "azınlıktan" demektir ve ne yapması gerektiğini ona birilerinin söylemesine gerek yok. Sezgiler, vicdan, akıl ve sevdiği/istediği dünyaya ilişkin tercihler... Bunlar, aynı dalga boyunda dolaşan insanları zaten ister istemez bir arada durmaya yönlendirecek diye düşünüyorum. Tarihte böyle kritik dönemlerde hep böyle olmuş. Belki de en kritik nokta, iki ilkeyle özetlenebilir şu dönem için: Hayatta kalma ve ayakta kalma. Bunu \"bireysel\" anlamda söylemiyorum; kendi gibi, kendine yakın olanlarla birlikte, ayakta ve hayatta kalma.

cemsen:
Aslında konuyu bir kaç noktadan ele almakta fayda var ama yazıyı çok uzatmamak için sanırım en uygulanabilir ve en önemli konunun \"gerçek ihtiyacı belirlemek\" olduğunu söyleyebilirim. Yapılması gereken şey birey olarak her düzeyde gerçek ihtiyacın belirlenmesi. Bizler, yüzyıllardır (hatta sanırım bin yıllardır) ihtiyacımız olmayan şeylere ihtiyacımız varmış gibi kandırıldık. Günümüzde de durum aynı. İhtiyacımız olmayan şeylere ihtiyacımız olduğunu yanılgısı, onları elde edemeyince hissettiğimiz mutsuzluğu ve korkuyu da beraberinde getiriyor. Sanırım bu da, şu anki karanlık düzeni devam ettirmemize yol açıyor. Gerçek ihtiyaçlarımızı belirlemek içinse belli bir ruh huzuruna ulaşmak gerekiyor gerçekten. Huzurlu insan tüketmeyi fazla sevmez, varolduğunu hissedebilmek için tüketme ihtiyacı duymaz. Sakin ve çevresi ile dengeli bir ilişki kurar. Sanırım başlangıcı burası yaparsak dünya üzerinde bir \"ışık savaşçısı\"nın (popüler bir terim kullandığımı biliyorum) yapabileceği en etkili hareket planını yapmış olabiliriz; çünkü karanlığın varolabilme aracı olan ihtiyaç ve tüketim dengesini kalbinden vurabiliriz bu sayede.


Sonsuz:
Ben bu noktada bir sayılık bir es vermek istiyorum. Bu konu daha da işlenmesi gerekiyor, çünkü Türkiye özeline inmek istiyorum. 32. Sayıda devam edeceğiz hep birlikte. Sizlere bu değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim.


-Alıntı \"DerKi\"-
 

Mordevrim

#1
Burak Eldem'in "2012: Marduk'la Randevu" kitabında özellikle altını çizdiği bir durum vardı: Marduk'un dünyaya yaklaşması sonucunda yaşanacak olaylar sonucunda, Orta Doğu'nun, bu olabilecek olayları öngören büyük devletlerce işgal edileceği. Nitekim geçtiğimiz senelerde bunun izlerini gördük. Ama şimdi ABD'de yeni bir yönetim mevcut. Peki bu işgal stratejisi değişti mi? Değiştiyse yeni strateji ne yönde olabilir? Türkiye'nin bu yeni stratejideki rolü nedir? Önce Burak Eldem'le başlamak istiyorum.

Sözünü ettiğin öngörüler, tam olarak söylemek gerekirse, belli bir "neden - sonuç" ilişkisinin izinden yürüyerek, tarihte bunun yinelenme periyotlarını ve yarattığı etkileri gözden geçirmekle ilgiliydi. Benim dünyaya ve evrene bakışım, klasik egemen "insan merkezli" bakışın uzağına düşüyor ve bu nedenle evrendeki değişimlerin fiziksel unsurlarını ve elle tutulur, somut sonuçlarını izleyip, insan topluluklarının günlük yaşamları üzerindeki etkisini doğru saptamaya çalışıyorum. Marduk'la Randevu'da yaptığım, yaklaşık beş bin yıl içinde tutulan kayıtlardan, üzeri okültüst kodlarla örtülmüş metin ve mitlerden, astronomi ve "gizem" geleneklerinin ardında bıraktığı verilerden yola çıkarak, oluşan resmi, bilinen tarihi değişim ve sarsıntı dönemleri ile eşleştirmek, çakışıp çakışmadığının sağlamasını yapmaktı. Kitabı okuyanların yakından bildiği üzere, ulaştığım sonuç, dinlerin "zor anlaşılır" ya da "muamma" gibi gözüken kimi kutsal metinleri dahil, yerleşik insan uygarlığının son beş bin yıl içinde bıraktığı kayıtlarda, fiziksel değişimlerin, doğanın tarihinin ciddi rol oynadığı. Yani, insan toplulukları kendi gelişim süreçlerini iç dinamikleriyle yaşıyor elbette. Ama bunun dışında bir de doğanın, evrenin, fiziksel dünyanın yadsınamaz etkileri var ki, seyrek aralıklarla da olsa bu etkiler radikal boyutlara varıp, tarihin akışına hiç de küçümsenemeyecek etkide bulunabiliyor. Bu tür büyük ve köklü fiziksel değişimlerin en etkililerinden biri, benim araştırmalarıma göre İ.Ö. 1650'nin hemen sonrasında oluşmuş. O dönem için "uygarlık merkezleri" diyebileceğimiz bölgeleri derinden etkileyen bir "doğal değişim" sürecinden söz ediyorum. Yani hayatı alışılmış olduğu gibi yaşanır olmaktan çıkaran ya da en azından hatırı sayılır oranda etkileyen fiziksel unsurlar devreye girmiş. Sözgelimi, Mısır, Mezopotamya, Ege Adaları, Hindistan, Çin'in batısı, Orta Amerika ve Güney Amerika'nın batısını etkileyen, beş ila on yıl arasına yoğunlaşmış, art arda gelen jeolojik afetler: Volkanik patlama, büyük depremler gibi. Sonra, bunlarla bağlantılı ya da bağlantısız olsun, yine aynı kısa zaman dilimine yoğunlaşan güçlü iklim değişimleri. Bunlar, büyük uygarlık olarak gördüğümüz Mısır, Babil, Harappa, Minos ve Çin'i ciddi etkilemiş. İklim dengelerinin bozulması, akarsu rejimlerinin değişmesi, tarımı ve yerleşik hayatı sarsınca, doğal olarak, üretilen ekonomik zenginliğe de darbe vurmuş. Tarih gösterir ki, ne zaman toplumların kaynak kullanım ve değer üretim süreçleri sekteye uğrar, sarsılırsa, bunun uzantıları çok kısa süre içinde toplumsal yaşamda ve siyasi gelişmelerde açığa çıkar. 3650 yıl önce olan da bu. Bir bakıyorsunuz, zaten sorunlu görünen bölgeler, oraları kontrol eden büyük güçler zayıflayınca birer belirsizlik alanına dönüşmüş ve kargaşa, iç savaşlar, göçebe kavimlerin işgal ve yağmalarıyla o büyük uygarlıklar yaklaşık yüz yıl süren bir "ara dönem" yaşamışlar. Mısır'ın ikiye bölündüğünü, Babil'in işgale uğradığını, Minos'un çözüldüğünü, Harappa'nın büyük bir bunalım yaşayıp çözüldüğünü biliyoruz. Hep aşağı yukarı aynı tarihlerde oluyor bunlar; yani doğal değişim başlayınca.

Şimdi, bugün benzeri bir fiziksel etki devreye girdiğinde, uygarlığın getirdiği teknolojik, psikolojik etkenler ve bilgi-deneyim birikimi sayesinde, aynı oranda şiddetli bir kargaşa yaşanmayacağını söyleyebiliriz. Ama yine de dünyanın işleyişini, ekonominin, hele de bugünkü gibi globalleşmiş bir ekonominin akışını sekteye uğratacak potansiyel demektir en azından. Yine buna bağlı olarak, dünyanın çözülmemiş siyasi sorunlarının olduğu bölgelerde, oturmamış dengeleri yeni kararsız noktalara sürükleyebilecek iç dinamikler de, böylesi doğal değişim süreçlerinde daha kolay ortaya çıkabilir. Bu nedenle ben, somut olarak "şunlar şurayı işgal eder, şurada şunlar olur" demedim ama, bugün dünyayı kontrol eden ya da etmeye uğraşan güçlerin, bütün bu olasılıkları göz önünde bulundurarak, 3650 yıl öncesine göre çok daha artmış güç ve olanakları devreye sokup, korkulu düş görmektense uyanık kalmayı yeğlemek isteyeceklerini vurguladım.

Nitekim, olan da bu aslında. globalleşmeyi garantiye almak, "arıza çıkaracak" kargaşa bölgelerinde düzeni ve otoriteyi netleştirmek. bunun olamadığı yerlerde "sürekli kaos" politikası güderek güç kullanımını meşru kılmak, ona zemin hazırlamak gibi. Ortadoğu, Uzakdoğu, Orta Amerika, böyle bölgeler. Doğal olarak buralarda hareket çok hızlı son dönemde. Soruna gelirsek, epey uzun bu girişin ardından, Türkiye'nin hem resmi hem de sivil anlamda, bu konudaki bir farkındalığın çok çok uzağında olduğunu söyleyebilirim ne yazık ki. Bunu açarız daha sonra. Ama ABD konusunda şunu söyleyeyim: Demokrat'ların kazanması, Obama'nın Beyaz Saray'a yerleşmesi elbette genel anlamda olumlu bir gelişme. Ama sivil güçlerin bilinçli çabalarının devreye sokulmasıyla zorlanan bu değişimin de manipule edileceğine, hatta edilmeye başladığına mutlak gözüyle bakabiliriz. Obama'nın işi gerçekten çok çok zor.

Sorunun birinci kısmının yanıtını çok net aldık sevgili Burak Eldem'den. İkinci kısmını ise Cem Şen'e yöneltmek istiyorum. Her ne kadar kitaplarında pek politikaya girmese de, kendisinin çok sağlam politik fikirleri olduğunu gayet iyi biliyorum. Ama aslında bu soru sadece politiği değil, birçok açıyı kapsıyor. Sevgili Cem, sence Türkiye'nin Dünya üzerindeki yeri nedir? Hem maddi ve hem de manevi açıdan ve önümüzdeki dönemde neler yaşayacağız sence?

Türkiye'nin konumu, bir insanın bedeninde karaciğerin ya da akciğerin konumundan farklı bir şey değil. Yani, bedenin herhangi bir yerindeki bozulmanın nasıl ki bedenin geri kalanını etkilemeyeceğini düşünemezsek Türkiye'deki ya da Uganda'daki bir bozulmanın da dünyanın geri kalanını etkilemeyeceğini düşünemeyiz. Bu anlamda Türkiye, kendi içinde, kendine özgü bir konuma sahip olsa da benim açımdan dünyadaki herhangi bir ülkeden çok da farklı bir öneme sahip değil. Aslında belki bakış açımızı biraz kaydırarak şöyle bir şey denemeliyiz: Hepimiz yavaş çekimde bir film sahnesi izler gibiyiz. Bu film sahnesinde, bir araba büyük bir hızla bir bariyere doğru yaklaşıyor. Hepimiz biraz sonra arabanın bu bariyere çarpacağını biliyoruz. Arabanın hızı ile bariyere olan mesafe orantılandığında, fren yaparak arabanın bariyere çarpmasını durduracağımız eşiği çoktan geçtik. Şimdi bu durumda araba duvara çarptığında nasıl bir hasar alır bunun tartışmasını yapıyoruz. Buna göre kendimizi konumlandırmaya bu çarpışmanın sonrasında ne yapacağımızı bulmaya çalışıyoruz. Oysa ben diyorum ki, hala bariyere çarpmadık. Yapacağımız şeyler yardımıyla belki hasarı azaltmanın bir yolunu bulabiliriz. O nedenle gelin çarpışma sonrasındaki olası hasarı hesaplamaya çalışmak yerine hemen şu an ne yapabileceğimize bakalım. Fakat bakış açısını bu şekilde değiştirdiğimizde Türkiye ya da şu mesele dışında başka bir şey görmemiz gerekiyor. Einstein'ın dediği gibi, bir sorun onu yaratan zihinle çözülemez. O zaman bakış açımızı nereye ve ne şekilde değiştirebiliriz. Belki bunu tartışmak çok daha iyi olur. Yoksa Türkiye'nin önümüzdeki yıllarda ne olacağı, dünyadaki olası değişimlerle birlikte değerlendirildiğinde bir hasar raporu çıkarmak mümkün. İşin ruhsal kısmına gelince, ben de Burak gibi dilersen bunu ilerde tartışırız diyeceğim, ama şunu ekleyim: Ruhsallık, bundan yaklaşık 10000 ila 6000 yıl önce ilk büyük darbesini aldı ve insanlık o tarihten sonra "Tanrı'yı tahtından indirmek" için girişimlerini artırdı. Bunu da dinler ve kültür aracılığıyla yaptı. Senin anlayacağın Türkiye'nin ruhsal durumunu tartışmadan önce bu konunun anlaşılması lazım.


Türkiye olarak niyetlendik ama madem burada önce bu konuyu iyice anlamamız lazım, buradan devam edelim, çünkü Burak Eldem'in kitabında da bu konuya dair referanslar mevcut. Ama önce seni dinleyelim, bu son cümleni bize açabilir misin? Nasıl bir darbe yaşandı ve "Tanrı'yı tahttan indirmek"le kast ettiğin nedir?

Biliyorsun aslında bu konuyu ayrı bir yazı olarak yazmayı planlıyorum; o nedenle burada anlatmam ne kadar doğru olur emin değilim ama kısaca bahsetmeye çalışayım. Önce şunu çok iyi anlamamız lazım. Bir yıkım ile karşı karşıya olduğumuz kaçınılmaz bir gerçek. Bu yıkım için spiritüel olsun, mantıklı olsun en az 15-20 tane gerekçe sıralayabiliriz. Biri mi olur bunlardan bir kaçı birden mi bilinmez  ama kaçınılmaz olan şey global bir sıkıntıya doğru gittiğimiz. Bu durumda çok net olan bir başka önerme ile karşı karşıyayız: İnsanın anlayışında "köklü" bir değişime ihtiyaç var. Bu köklü değişim olmadan elimizdeki soruna çözüm geliştirmeye çalışmak, Einstein'ın sözünde olduğu gibi, sorunu yaratan zihin  durumuyla sorundan çıkış aramak gibi bir şey olacak. Tüm insanlık şu an ünlü "Ruhun karanlık gecesi" halini yaşıyor. Tam bir karanlık durumu. Karanlığın ne olduğunu ise defalarca tartıştık seninle Hasan; gerek dergindeki yazılarımızda gerekse karşılıklı sohbetlerimizde. Hatta hatırlarsan bir kere soru yanıtla gittik ve ben sana yanıtı söylemedim. Senin kendinin bulmanı bekledim ve sen kendin buldun yanıtı. Yanıt: Cehalet! Tüm insanlık inanılmaz bir cehaletin pençesinde. Bu cehalet, kitabi bilgi ile giderilebilecek türden bir cehalet değil çünkü yazılmış neredeyse tüm kitaplar bu cehaletin bir parçası olarak yazılmış durumda. Bu cehaletle yazılmamış bir kitabın günümüz zihninin anlamasına imkan yok. Bu kesinlikle olanak dışı. Dolayısıyla durumu bir kez daha özetlersem şunu söyleyeceğim: Büyük bir sorun ile karşı karşıyayız ve bu sorunun karşısında temeldeki "cehalet" bulunuyor. Bu cehalet, bugün "kültürlü insan" diye adlandırdığımız ve tarım devrimi ile başlayan insanın bir "hastalığı". Buna hastalık adını özellikle veriyorum; çünkü ilk başladığında belki 5-10 kişi bu hastalıktan müztaripti ama öyle büyük bir salgına dönüştü ki, 5-10 bin yıl içinde dünyada bu hastalığa yakalanmamış insan kalmadı. Kalanları ise, hastalanmış olanlar ya yok etti ya da hastalandırdı. Son olarak Aborjinlere yapılanlar ortada. Mesela onları tam hastalandırmayı başaramadılar ama zavallılar şu anda alkolizm, ensest, şiddet, intihar gibi bir kabusun içinde yaşıyorlar. Bu cehalet, "Tanrı'yı tahtından indirebileceğimiz" yanılgısı yaşamamıza neden oldu. Bütün medeniyetimiz, kültürümüz, uçaklarımız, buzdolaplarımız, ileri uzay teknolojilerimiz hepsi, bütün bunlar bu hastalığın birer sonucu olarak gelişti. Bugün medeniyet dediğimiz, ilerleme dediğimiz ne varsa, bu hastalığın bir ürünü ve hepsinin tek bir amacı var: Tanrı'yı tahtından indirmek ve oraya insanı oturtmak. Peki bu hastalığı ne ya da kim başlattı? Benim "Talepkar tanrılar" adını verdiklerim.

"Talepkar Tanrılar"a benzer bir konu sanırım senin kitabında da vardı sevgili Burak. Daha doğrusu ucu Sümerler'e kadar uzanan bir kavram bu yanılmıyorsam. Bu noktadan hareketle insanın Tanrıları tahttan indirip, kendisinin oturma çabası içinde olduğuna katılıyor musun? Bu çabanın ne gibi etkileri oldu insanlığa? Şu anda yaşadığımız sıkıntıların temelinde de bu çaba mı var yoksa?

Cem'in sözünü ettiği kavram, benim de bir biçimde önemsediğim ve insan uygarlığının bu gezegen üzerinde izlediği seyri değiştirdiğine inandığım bir kavrayış ya da anlayışla bağlantılı. Çok kabaca "insan merkezlilik" diyebiliriz buna, yani tarihi, evreni ve varoluşu açıklamakta bütün o karmaşık süreçlerin ortasına başrol kahramanı, "esas çocuk" olarak insanı yerleştirmek. Verilerin bulanıklığı nedeniyle bu değişimin başlangıcını tam olarak saptamak kolay olmasa da, "geç neolitik" ya da tarımsal yerleşik toplum düzeninin son evreleri gibi düşünmekte sakınca yok. Nedir bunun çıkış noktası ve doğal sonuçları? Her şeyden önce, "insan" bir tarafa konur, onun dışında kalan her şey başka bir tarafa. Ardından, dışta kalan unsurların "maddi" olanları, bir biçimde "dekor" ya da "yan unsur" olarak insana verilmiş, bahşedilmiş nimetler olarak değerlendirilir. Yeryüzü, insan üzerinde yaşasın ve çoğalsın diye yaratılmıştır; bitkiler onun için yaratılmıştır; hayvanlar ona hizmet etsin diye verilmiştir; güneş onu aydınlatıp ısıtsın diye yaratılmıştır. Bu listeyi uzatabilirsin.

Böyle bir bakış, kendi anahtarını da söylemi içinde taşıyor: Yani, insan dışındaki unsurlardan, "maddi" olanları çıkardığında, geriye kaldığı varsayılan "maddi olmayan" unsur, bir "yaratıcı" gerektiriyor bir anda. Bu yaratıcı, her şeyin merkezine insanı koyuyor, bütün projesini ve edimlerini bu en önemli "ürünü" üzerine yoğunlaştırıyor. Doğal olarak, "yaratmak", kendiliğinden bir "yaratıcı" ve "yaratılan" gerektirdiği için, düşünce ve kavrayışlar, bu varsayımın üzerine bina edilen "inanç sistemlerini" geliştirip kurumsallaştırıyor. Cem'in sözünü ettiği şey, bu düşünce ve kavrayış biçimi egemen kılındığı andan itibaren, insan ile evren arasındaki ilişkiyi bir biçimde "anlamlandırdığı" varsayılırken, onu aynı zamanda kendine bağlı ve "teslim olmuş" hale getiren "ilahi figür" ya da figürler. Kurumsallaşmış dinler, tarım toplumunun o ilk büyük gelişim ve huzuru tattığı evrenin sonlarına doğru ortaya çıkarken, o ana dek insan düşüncesinde evren ile özdeşleşmiş "büyük birlik, kavrayıcı oluşum" düşüncesini dağıtıp, yerine farklı, doğrudan doğruya bütün gözlem ve söylemini insan üzerine kurmuş ilahi güçleri koyuyor. Sümer'in gelişiminde bunların izini sürebiliyoruz ama asıl başlangıcı daha gerilere gidiyor: Harappa'yı, Minos'u ve Mısır'ın pre-dynastic dediğimiz hanedanlar öncesi dönemini de göz önünde bulundurmamız gerek. "Tanrılar" dediğimiz unsur, büyük oranda, tapınak olarak adlandırılır hale gelen "ruhani merkezler" tarafından, "insan'ın uzaydaki izdüşümü" haline getiriliyor ki, bu da doğal olarak insana özgü kimi niteliklerin ayrıştırılıp ilahi unsurlara atfedilmesi demek. Yani, "kötülük", bu tanrısal güçlerden biri oluyor sözgelimi; iyilik ve vericilik, bir diğeri; koruyuculuk bir başkası. Hep insan nitelikleri, onları oluşturan parçacıklar, güdüler ve bileşenler, "göğe yükseltiliyor". Bu durumda, kurumsallaşan "din" dediğimiz güçlü sistemler, sosyopolitik gücü de ellerinde bulundururken, aslında dünya üzerinde tek ve en önemli varlık olarak insanı konumlandırıyor, bütün yaratılışın ve onu izleyen sürecin öznesi olarak evrende insanı ayrı bir yere yerleştiriyor. Yani insan, tanrısallığın ürünüyken, paradoksal biçimde onun yerini de almaya başlıyor.

Toplumsal gelişim süreci içinde tapınak sistemlerinin oluşması, iktidar ve gücün merkezileşmesinin en önemli aşamalarından biri. Dolayısıyla bu aşamada birileri çıkıp diğer insanlara, "tanrıyı onlardan daha iyi bildiklerini" ve daha önemlisi "tanrı'nın haberci ya da elçi" kimliğiyle onları görevlendirdiğini kabul ettiriyor bir biçimde. Oldukça kritik bir dönüşüm bu. Kötülük nereden geliyor sorusunun yanıtı da, "insanlaştırılmış tanrısallık" anlayışı içinde kendiliğinden oluşuyor, "iyilik ve koruyuculuk" da. Ama en önemlisi, tanrı ya da tanrıların insanlarla ilişki biçimlerinin, "seçilmişler" aracılığıyla iletilen "emir ve beklenti" sistemi üzerine kurulması.

Bu noktada, "talepkar tanrılar", aslında tapınak sistemlerinin tam merkezine yerleşiyor. Şimdi bu şekilde anlatıldığında, bütün bu sürecin binlerce yıl önceki "çoktanrılı" anlayışa dayanıp, son iki bin yıl içinde "islah edildiğini" düşünenler olabilir. Ama böyle bir şey yok. Sürecin izlediği yol ne denli farklı değişim eğrileri çizerse çizsin, bugün insan, bundan beş bin yıl önce (tahminen) üretilip kurumsallaştırılmış bir inanç ve "evren kavrayışı"nın etkisinde. Bir ekolün ya da teolojinin panteonu ya da kutsallık çemberi, yerini neredeyse bütünüyle aynı mantıkta işleyen başka bir "insan için insana yönelik" inanç anlayışına bırakıyor. Bakın "kötü tanrı ya da tanrılar"ın yerini, Şeytan alıyor sözgelimi. Kimi zaman "cinler" aynı işlevi görmek üzere teolojideki boşluğu dolduruyor.

Binlerce yıl önce ortaya çıkan ve evreni insan merkezli bir "siyah - beyaz" kutupluluğu içinde değerlendiren dualizm, bugünün tektanrıcılığı içinde tüm canlılığıyla dimdik ayakta. İşte bu nedenle, kökenin gelişimi de izlendiğinde, Harappa'dan, Sümer'den, Eski Mısır'dan bu yana, tanrının yerini, "tanrı adına insan" almış durumda. Sosyolojik ve siyasi anlamda bunu, "sınıflı toplumların ve hegemonya sistemlerinin manevi altyapısı" olarak da adlandırabiliriz. Sakıncaları? Neye göre sakınca arayacağımıza ya da neyi onaylayacağımıza bağlı. Evrende böyle referans noktaları yok ve her şey akış içinde. Ama perspektifimiz insan topluluğu olacaksa, ki bu söyleşide böyle, sakınca da, Cem'in sözünü ettiği kavramda somutlaşıyor: Cehalet.

Yani, beş bin yıl, belki de daha uzun bir süre içinde kemikleşmiş anlayış, son derece güçlü bir "perdeleme" etkisi yaratarak, tümüyle bunun üzerine inşa edilmiş bir bilgi sistemi aracılığıyla bugün evreni ve evren-insan ilişkisini kavramamızı ciddi biçimde güçleştiriyor.

Bunu daha kısa söylemek gerekirse, "tapınak sistemi" dediğimiz kurumsallaşmayla gelen "insanı tanrısallığın yerine koyma" sürecini tektanrıcılık, değiştirmek şöyle dursun, güçlendirdi. Akıl ve rasyonalizmi bu manipulatif inancın yerine koyma iddiasında olan Aydınlanma düşüncesi ve onun devamındaki düşünce akımlarıysa, hep o başlangıç noktasındaki "defo" yüzünden sıkıntı çekti, distorsiyona uğramış bir "gerçeklik" anlayışını "mutlak ve tartışılmaz gerçeklik" yerine koydu.

Bir başka deyişle, ben bu değişimi, yani Cem'in "tanrının tahtından indirilmesi" olarak nitelediği sürecin başlangıcını, insan uygarlığının kısa tarihi içindeki en belirleyici kırılma noktalarından biri olarak ele alıyorum. Kitabım "Fraternis"te bunun üzerinde uzun uzadıya durmuştum. Gerçekliği ve insan-toplum-doğa-evren ilişkisini daha özgür, daha esnek bir kavrayış içinde ele almadıkça, yapılan şey, Einstein'ın dediği gibi, "sorunu yaratan zihniyetle sorunu çözmeye çalışmak"tan öteye gitmeyecek. Yaklaşmakta olan dönem için, bunun değişip değişmeyeceğini öngörmek ise, şu an hiç kolay değil.

Söyleyişimize Türkiye ve geleceği olarak başlamıştık ama geldiğimiz nokta itibariyle bambaşka bir noktadayız. Ama açıkçası bundan yana bir şikayetim yok, bilakis çok çok önemli bir konuyu açıyoruz. Bakalım akışında neler gelişecek, Türkiye'ye döner miyiz yoksa sonraya mı bırakırız bilemeyeceğim. Ama şu anda aklımdaki soru şu: Sevgili Cem, günümüzdeki spritüel akımların bu çerçevede yeri ne? Sanki varolanın yeniden üretilmesi ve mevcudun devamı üzerine devam eden bir akımı, sanki yeniymişçesine yaşıyoruz. Sanırım biz resme doğru noktadan baktığımızı sanıyoruz, amma velakin daha tabloyu çevirip bakmamışız bile. Keza hep aklıma gelen bir soru da şu: Biz insanlık olarak tümevarımla evreni anlamaya çalışıyoruz. Kendimizden yola çıkarak evrene doğru genişlemeye ve anlamaya çalışıyoruz, ama esas yapılması gereken tümdengelim gibi geliyor. Ancak o zaman resmi görüp, nerede durduğumuzu anlayabileceğiz. Senin bu iki nokta hakkındaki düşüncelerini öğrenebilir miyim?

Önce Burak'ın söylediği bir şeye katkıda bulunmak istiyorum. Aydınlanma düşüncesinin, ilk öncülü kullanarak defolu bir hale geldiğinden bahsetti. Burası çok önemli. Eğer bu durum yeterince anlaşılamazsa o zaman, "aydınlanma çağı" adı altında başlatılan bir zamanların, din yerine bilimi koymaya çalışan düşünce sisteminin aslında yeni çağ için yaratılmaya çalışılan bir din olduğunu anlamakta zorlanacağız. Yine eğer bunu yeterince iyi anlayamazsak o zaman dine suçu atıp bilimi ya da entelektüel "aydınlama"yı göklere çıkaracağız. Oysa durum bu değil. Yani başlangıçtaki  "önerme" hatalı olduğu için, bu önermeden yola çıkan dini akımlar kadar entelektüel akımlarda da ciddi hatalar var.  Bu anlamda din hatalı bilim hatasız gibi bir durum ile karşı karşıya değiliz. Joseph Needham'ın "Science and Civilisation in Ancient China" adlı devasa eserinde, yazarın şöyle bir lafının duyduğumda dehşete kapılmıştım: Çin gibi bütün bu teknolojik gelişimleri yaratan bir kültürün nasıl olup da bilim yaratamamış olduğu çok şaşırtıcıdır, demişti. Aynı ithamı daha sonradan eski Mısır için de okumuştum. Mısır'da gelişmiş bir teknoloji olduğundan ama bir bilim olmadığından bahsedilir.  Bunun ne kadar "yobaz" bir yargı olduğunu sanırım anlayabilirsiniz. Bilim, "biz, seçilmiş insanın" tanımladığı şey olmak durumundadır. Din, yine biz seçilmiş insanın tanımladığı bir şey olmalıdır. Bu nedenle karşımızdakini kendi dinimize, kendi bilimimize, kendi yaşam biçimimize ve en mutlak olarak "kendi tanımlarımıza" zorlarız. Hastalanmış insanın en belirgin özelliklerinden bir tanesi de budur. Kendi tanımı haricinde bir tanım, kendi tanrısı haricinde bir tanrı, kendi yaşam biçiminden başka bir yaşam biçimi, kendi doğrusu haricinde bir doğru bilmez. Bunun bir uzantısı olarak da kendi haricinde bir başka şeye yaşama hakkı tanımaz.

Soruna gelirsek Hasan, belki yanıtımı tahmin edebilirsin? Bugünün ruhsal akımı dediğin "her şey" temelde, ilk yanılgının bir uzantısından başka bir şey değildir. Bugün bilinen tüm yeni ruhsal akımlar eski kültlerin bozulmuş halidir. Hint, Çin, Japon, Şamanist, Animists, Kelt, Mısır, İslam, ne kadar kült varsa onlardan derme çatma bilgilerle hazırlanmış, tabiri caizse yeniden ısıtılıp sofraya konmuş, biraz da çağın ruhu ile tatlandırılmış yeni akımlardır. Dolayısıyla yeni ruhsal akımlarda, kendi adıma düşünmeyi gerektirecek bir şey bulamıyorum. Baktığım zaman gördüğüm şey, temel cehaletin uzantısı; o kadar. Gerçek ruhsallığın ise bütün bu olup bitenle bir ilgisi yok. Gerçek ruhsallık, eğer gnostik bir terim kullanmam gerekirse "Bilgi"yi arar. Bu bilgi dışarıdaki bir bilgi değildir. Bu bilgi maddenin özündeki bilgidir. Bu bilgiyi bulmak için önce "özün" ya da "merkezin" neresi olduğunu bulmak lazım. Bu öz ya da merkez öyle bir yer olmalı ki, orası gerçek "kaynak" olmalı.  Fakat bu kaynak, bu zihinle araştırılacak bir şey değildir; bu yolculuk "bu insan"ın yapabileceği bir yolculuk değildir. "Bu insan", farklı koşullanmıştır. Yanılgı içindedir. Dolayısıyla arayışı bu yanılgı tarafından yönlendirilecek ve vardığı sonuç yanılgının içindeki bir nokta olacaktır. İlk olarak, bu zihin, bu cehalet, bu anlayış terkedilmeden arayışa girmek pek mümkün değil bence. Yanılgıyı ortadan kaldırmak aslında sanıldığı kadar zor değil. Zor olan şey, yaşadığımız, gördüğümüz ve bize öğretilen "her şeyin" hatalı olduğunu kabul edecek cesareti bulmak. Bu cesareti bulmayı başardığımız anda "yolculuğa" hazır hale geliyoruz.

Sevgili Burak, sistemde sıkıntı yaratan noktaların altını çiziyoruz da şimdi şunu düşünüyor insan. Diyelim ki elinde insanlık tarihini yeni baştan yazma gücü var ve bundan binlerce yıl öncesine dönüyorsun. İnsanlık için nasıl bir dünya tasarlardın ve özellikle insanın dünya üzerindeki yeri ve onunla iletişimi nasıl çizerdin. Keza şu anda, gidişatı sıkıntılı çizilmiş ve buralara kadar gelmiş insanoğlu için bundan sonrası için nasıl bir düzenleme gerekiyor ki bu "defo"ları mümkün olduğunca "yama"yalım?

Bunun tek ve çok net bir yanıtı yok elbette. Çünkü her şeyden önce bir varsayım üzerine konuşuyor ve gerçekleşmiş bir süreci olmamış sayarak, çıkış noktasına dönüp yeniden düşünmeye çalışıyoruz. İkincisi, insan toplumlarının yaşayışı ve gelişimi, bambaşka bir dinamizme sahip ve bunu belli bir "ideal" ya da tasarım üzerinden giderek yönlendirmek, sınır çizmek fazla anlamlı değil. Bu yüzden, "toplum mühendisliği" kavramını yeni bir dönüşümle "tarih mühendisliği" haline getirmeden bir şeyler söylemeye çalışmak en doğrusu gibi görünüyor şu anda. Her şeyden önce, bir "değişimi" öngörmek ya da yön değişikliğini, alternatifleri tasarlamak için, önce var olan durumun olumsuzlanması gerek (ki bunu yaptık, yapıyoruz zaten) ardından da işleyişin tökezlediği ya da yolun çatallaştığı noktayı belirlemek. Bu sorunun yanıtına, böyle bir noktadan girmek daha anlamlı olacak. Uygarlık tarihini masaya yatırıp "defo"yu teşhis ettiğimiz noktada, kendiliğinden bazı "habis" unsurlar da fark edilir hale geliyor. Tabii bunların "subjektif" yargılar olduğunun altını çizmek lazım; "ahkâm kesmek"ten çok, belli bir noktada durup resme bakıldığında görünenleri, kendi değerlendirmemle ifade etmeye çalışıyorum.

Uygarlığın yönü ve seyrindeki kırılma, en temel biçimiyle "şiddet - mülkiyet - hegemonya" üçlüsüne bağlı. Elimizdeki veriler, herhangi bir "kurumsallaşmış iktidar" ve onun Althusser'vari bir deyişle "ideolojik aygıtları" olmadan önce, insanlığın, tarım toplumunun ilk evrelerinde daha sağlıklı, daha kolektif ve daha özgür bir evreden geçtiğini gösteriyor. Bunun önüne set çekenler, sırasıyla mülkiyet sisteminin hiyerarşik temel göre biçimlenmesi ve üretim sürecini denetleyen kastların oluşması (ki "sosyal sınıfların doğuşu" diyebiliriz buna) ve hemen buna bağlı olarak, böyle bir sistemi "meşru ve güvenli" kılacak fiziksel ve ruhsal altyapı-üstyapı kombinasyonunun sağlanması. Bir noktada, konuşmanın başında değindiğim "insan dışı" ve doğal faktörler sonucu, denge sarsılıp "kararsızlık" ortaya çıkınca, kaosun içinden yeni varoluş, o anki insan toplumunun davranış ve düşünce alışkanlığına göre biçimleniyor. Bundan yaklaşık 5-6 bin yıl kadar önce, egemen ya da çoğunluğu etkisi altına alan anlayış "sopa kimin elindeyse payın en büyüğünü o alır" ilkesinde somutlanınca, tarihin seyri de ciddi biçimde değişmiş. Az önce değindiğimiz "defolu kavrayış" ve onu geçerli/egemen kılan sistem de ilk çekirdeğini bu noktada biçimlendirmiş. Her şeyden önce, "başka türlü olabilir miydi?" sorusuna net bir yanıt getirmek gerekiyor burada. Din, yaşananları "kader"le açıkladığı için teolojik bakış "başka türlü olamazdı, bunlar ne yazık ki yaşanmalıydı" der. İlginç bir biçimde, dini dışlayıp alternatif-rasyonel açıklama getirme iddiasındaki Aydınlanma düşüncesini bir tür amentü haline getirenler de, "her şey, başka türlü olamayacağı için bu şekilde oldu, bu gelişim kaçınılmazdı" diyerek, her şeyin üzerine yerleştirdiği "toplumsal ilerleme" denen tartışmalı kavramı bir tür "kadere" eşitleyiverir.

Yanıt, çok net ve çok özgür olarak verilmeli: Evet, elbette başka türlü olabilirdi, evrende seçenekler ve açıklamalar hiçbir zaman "tek ve değişmez" değildir, alternatifler, derenin yatağını değiştirecek devinimler her zaman mümkündür. Altı bin yıl önce de mümkündü, şimdi de mümkün.

Daha somutlaştırmak gerekirse, tarihin kırılma noktasında (ya da noktalarında) gelişim başka türlü bir yol izleyebilir, bugüne varan yol çok daha farklı bir koşullar zincirini oluşturup biçimlendirmiş olabilirdi. Bunlar üzerine yapılacak fikir yürütmeler elbette "laboratuar koşulları"ndan yoksun olduğu için varsayıma dayanacak. Ama bugünün hastalığını eğer "tek boyutlu düşünce", dayatıcı inanç, şiddeti bir enstrüman olarak kullanan "ikna yöntemi" olarak teşhis ediyor ve bunun ardında yatan psikolojik, kültürel ve sosyal unsurların da farkına varıyorsak, yanıt belli. Benim bakış açıma göre uygarlık tarihinin kırılma noktasında somut ya da "potansiyel" olarak ortaya çıkıp, tarih boyunca insan topluluklarını ve varlığını tehdit eden üç önemli faktör var: Birincisi, "din" ve buyurgan inanç sistemleri; ikincisi, sosyal gelişimin bulunduğu aşamaya göre budunculuk, şovenizm, ırkçılık ya da milliyetçilik formlarında ortaya çıkan "demografik" ve kültürel anlayış; üçüncüsü de, mülkiyeti "şiddet marifetiyle korunması ya da edinilmesi gereken bir asset/varlık" olarak gören sosyopsikolojik davranış ve düşünce biçimi. Bunların üçü de birbirine bağlı ya da süreç içinde birbirlerini tetikliyor, doğuruyor, güçlendiriyor ve pekiştiriyorlar. Bu nedenle, uygarlık başka bir seyir de izleyebilirdi derken, o anki koşullardan bağımsız olarak, resme bu pencereden bakıyor  ve buna göre belirlediğim ya da yeğleyeceğim diyelim, bir alternatif öngörüyorum elbette: Evreni ve inancı tektipliğe indirgemeyecek ve buyurgan bir bakışla şiddet kullanarak kabul ettirmeye çalışmayacak insanların varlığını ön koşul olarak görüp, "kurumsallaşmış din" ve sistemlerin ortaya çıkmaması ya da rağbet görmemesi her şeyi farklı kılardı diyerek başlıyorum. İkincisi, mülkiyetin kişisel unsurlar üzerinde alabildiğine geniş ve serbest özgürlükleri garanti altına alırken, toplumu ilgilendiren unsurlardan (ilk başta üretim araçlarını kastediyorum elbette) net bir biçimde uzak tutulması her şeyi bambaşka bir çizgiye yönlendirirdi. Üçüncüsü de, coğrafi-etnik ya da sosyal oluşumlara dayalı "grup ruhu", yani binyıllar içinde milliyetçiliğe ve ırkçılığa dek varacak "etnik dayanışma - arınma" anlayışının küçük gruplar dışında rağbet görmeyip kendiliğinden çözüleceği bir dünya resmi, beş altı bin yıl sonra bugün bizi bambaşka bir noktaya getirirdi. Ama görüldüğü üzere, bunların hepsi birbirine bağlı kavramlar ve birinin varlığı ya da baskınlığı zaten diğerlerini de birlikte getirecek ya da etkileyecekti. Kısacası, bence önemli olan nokta şu: "Başka türlü olamazdı ki" demek, "iman" ile eşdeğerdir, kadercilikle örtüşür. "Elbette başka türlüsü de her zaman mümkündü, şimdi de mümkündür" demekse, özgür düşünce ve sağduyuyu, esnek evren kavrayışını ortaya koyar. Tercihse, benim tercihim bu ikinciden yana. Yeğleyeceğim ya da olmasını doğru gördüğüm seçeneklerin, büyük bir olasılık ağacı içindeki seçeneklerden yalnızca birkaçı olduğunu asla akıldan çıkarmadan tabii. Bütün her şey, bu noktada düğümleniyor: "Dünya böyledir, insan toplulukları böyle böyle yaşar, evren böyle işler, bu budur ve başka açıklaması/alternatifi yoktur" anlayışının karşısında, seçeneğin ve farklı duruşun her zaman mümkün olduğu bakışını yerleştirmek. Bugüne ve yaklaşan döneme sağlıklı teşhisi de ancak böyle koyabileceğimizi düşünüyorum.

Aslında az önce sorduğum soru öyle bir nokta ki, çözüme yönelik açılımlarını dinliyoruz üstatların. Bu noktada Burak Eldem'in yanıtını aldık, ama ben aynı zamanda, aynı soruya Cem Şen nasıl yanıt verir merak ediyorum. Soruyu tekrarlıyorum: Diyelim ki elinde insanlık tarihini yeni baştan yazma gücü var ve bundan binlerce yıl öncesine dönüyorsun. İnsanlık için nasıl bir dünya tasarlardın ve özellikle insanın dünya üzerindeki yeri ve onunla iletişimi nasıl çizerdin. Keza şu anda, gidişatı sıkıntılı çizilmiş ve buralara kadar gelmiş insanoğlu için bundan sonrası için nasıl bir düzenleme gerekiyor ki bu "defo"ları mümkün olduğunca "yama"yalım?

Böyle bir güç herhalde her insanın aklını başından alırdı. Bu nedenle asıl güç sanırım bu gücü "kendimden" bağımsız ya da "kendi arzularımdan bağımsız" nasıl kullanacağımı bilmek olurdu. Ne olursa olsun, o güçle ne yapacağıma benim şu anki aklım ve şartlanmalarım karar verecek. Yine de eğlenceli bir oyun oynamayı deneyeceğim; ama ilk olarak sondan başlamak ve son sorunu yanıtlamaya çalışmak istiyorum. Şu "yama" meselesi çok önemli. Bizim cehalet ile biçimlenmiş kültürümüzün en iyi bildiği şey "yama" yapmaktır. Bir şey işe yaramıyor mu? Onu daha iyi hale getirmek için yamalamak gerekir. Zorunlu eğitim işe yaramıyor mu? O zaman onu 8 seneye çıkarmak gerekir. Gene yaramazsa 11 seneye çıkarırız. O da olmazsa daha fazla para ayırırız. Öğretmenleri daha iyi yetiştiririz. Fakat kimse şu basit çıkarımda bulunmaz: Madem ki işe yaramıyor, o zaman niçin DEĞİŞTİRMİYORUZ?

Bunun da yanıtı çok basit: çünkü elimizde bir plan olmadığını düşünüyoruz. Oysa değişim bir planla değil bir vizyonla olur. Plan kendi kendini yaratır. Eğer bir şey belli bir vizyona sahipse o zaman bir plana ihtiyacı yoktur. Eğer bir vizyon yoksa o zaman plan gerekir. Bu açıdan baktığımızda şu anki kültürümüzde işe yarayanı tutup işe yaramayanı atacağımız bir sistem ya da yamalama, işe yaramayan okul sistemini iyileştirme çabamızdan farklı bir şey değil. Bu nedenle ister son zamanlarda popüler olan Zeigiest akımı olsun ister başka bir şey hiçbir yama bir işe yaramaz. Daha doğrusu BİR PLAN VAR OLDUĞU SÜRECE DÜNYA ASLA KURTULAMAZ!

Eğer dünya kurtulacaksa bu planı olan insanlar tarafından yapılmayacaktır. Bu, vizyonu olan insanlar tarafından yapılacaktır; çünkü vizyon akıştır, plan ise akışı kontrol etmektir. Akış ise kontrol edilebilecek bir şey değildir. Kontrol etmeye çalışmak onu, şimdikine benzer bir yaşam biçimine sokacaktır. Bu nedenle "yama" asla yapılmamalı. Herhangi bir şey asla DÜZELTİLMEMELİ. Düzeltilmeye de çalışılmamalı. Bu en büyük hata olacak. 68 kuşağının hatası buydu mesela. Bütün dünyayı değiştirme güçleri vardı; ama plan yapmaya kalktılar. Bu söylediğim sözün size "anarşiyi" çağrıştıracağını biliyorum. Oysa ben bir anarşişt değilim. Kesinlikle böyle bir düşünceyi savunmuyorum. Çok net olarak söylediğim şey şu: İşe yaramıyorsa değiştir. "Ne ile değiştireyim?" sorusu, soruların en tehlikelisi ve hilelisi. Bir şey ile değiştirme, yalnızca yaptığın şeyi yapmayı bırak. Örnek olarak şunu vereyim: Pek çok insan zihninin akışını kontrol edemediği için depresyona girer, panik atağa kapılır. Bu durumdan kurtulmak için bir sürü yöntem dener. Olumlu düşünür, vitamin kullanır, dine sarılır vs vs. En fazla bir psikiyatr bir ilaç verir ve zihni durur. Kendini geçici uyuşma halinde iyileşmiş sanır. Oysa durmayan bir zihni durdurmak için zihni kullanmak ya da onu değiştirmeye çabalamak zaten sorunu kötüleştirmekten başka bir işe yaramaz.  Mesele bırakmaktır. Düşünmeyi bırakmak. Bu kadar. Nasıl? Bırakarak. Böyle bir durumu şu ana kadar yaşamayan tek bir insan olduğunu sanmıyorum. Günümüz modern insanının %90'ı bu durumu deneyimliyor. Bunların en az %90'ı da zihinlerini durdurmanın ne kadar zor olduğunu biliyor. Gördüğünüz gibi tüm insanlığı bekleyen yokoloşu engellemenin yolu da işte bu. Aslında çok basit ama o kadar da zor. 

İhtiyacımız olan şey bir plan değil, bir çözüm değil, yalnızca yaptığımızı yapmayı bırakmak; o kadar. Peki niçin? Çünkü işe yaramıyor. Bu kadar basit. Karmaşık bir şeye gerek yok. Yamalara gerek yok. Bir takım parçaları değiştirmeye gerek yok. Parayı ortadan kaldırmaya, sosyalizme, demokrasiye, kapitalizme, ekolojiyi koruma sistemlerine vs gerek yok. Yalnızca kültürü bırakmak gerekiyor; bu kadar. Bunun için dağlara kaçmak, avcı toplayıcı olmak filan da gerekmiyor. Neyse bu uzadıkça uzayacak tabi ki. Belki de bunu karşılıklı sohbette açmak daha doğru olur. Ne de olsa bu sohbeti MSN üzerinden yapıyoruz. Bu nedenle şimdi eğer tarihi değiştirme şansına sahip olsaydım ne yapardım soruna geleyim. Baştan da söylediğim gibi bu benim aklımdan, benim eğitimimden ve önyargılarımdan oluşan bir seçim olurdu. Muhtemelen de hatalı bir seçim olurdu. Dahası, deminden beri anlattığım gibi bu bir plan; bir vizyon değil. Yine de madem ki oynuyoruz; o zaman oynayalım. İlk olarak, tarım devrimi öncesinde bir noktadan başlamak isterdim her şeye. Yani insanın diğer türler ile belli bir denge durumunda yaşadığı zamanlara uzanırdım. 

Bu zamanlar nüfusun doğal bir dengede olduğu zamanlardı. Ürün artarsa nüfus artar ürün azalırsa nüfus azalırdı. Dolayısıyla kimse aç kalmaz, bu anlamda pek acı da çekmezdi. Elbette, kültür tarafından biçimlenmiş bilim bunun tersini söyleyecektir. Bize doğanın ürkütücü bir yer olduğunu, eski zamanın insanının doğanın insafına kaldığını, orman kanunlarının geçerli olduğunu söyleyecektir. Bu da en büyük yalanlardan bir tanesidir ya neyse. Bu zamanlarda ilk olarak, tarım devrimini asla başlatmazdım. Böyle acımasız bir çabanın başlamasına izin vermezdim. Ardından insanın yüzbin yıldır yaşadığı şekilde yaşamasına izin verirdim. 

Tüm arayışı zaten içine doğru olan insanın bu arayışını destekler ve tarım devrimi sonrasında "dışa doğru olan bilimi", içe doğru kanalize ederdim. Evrenin sırlarını "içeriden keşfetmelerini" özendirirdim. Kaldı ki zaten yaptıkları da buydu. Tanrıyı tahtından indirmek yerine "O'ndan yaratıldıklarını", "O'nun sureti" olduklarını anlayan insanın bu anlayışını bozmamasını sağlamaya çalışırdım. Fakat dediğim gibi, bütün bunlar benim önyargılarımın bir uzantısı olurdu. Bunun insan için iyi bir şey olduğunu söylemek son derece burnu büyük bir şey olur. Tanrı, insan aracılığıyla bilinmek istediyse, deneyim ve özgür iradeyi deneyimlemek istediyse sanırım bir yerlerde bir bozulma kaçınılmaz olacaktı. Bu nedenle belki de her şeyi şu anki haliyle olduğu gibi bırakır ama bu noktada, işe yaramayan bu sistemi bırakmalarını sağlamak isterdim. Ne de olsa uyumun yaratılması için karmaşaya, yani kozmos için kaosa ihtiyaç vardır. Mesele bizim, ruhsal evrimimizin bu aşamasında bir üst seviyeye çıkıp çıkamayacağımızda. Ben, samimi olarak, insanın evriminde bir üst basamağa çıkacağına inananlardanım. Bütün mesele bunu kaç kişinin yapacağı. Eğer daha fazla sayıda insan bunu başarırsa, insani olan, sonlu olan yanım bundan mutlu olur. 

Fakat yeterince sayıda insan bunu başaramazsa, sonsuz olan, insani olmayan yanım bundan rahatsız olmaz. Buda'ya "su damlası buharlaşacak. Ne yapalım?" diye sormuşlar. Budha, "Onu okyanusa katın," demiş. Bu anlamda baktığım zaman yanlış olan bir şey yok. Olması gereken bir şey de yok. Yalnızca olan var ve olan, bu haliyle kusursuz. Sanırım insanlar bunu anlarlarsa, her şey mükemmel olurdu.
 
 

Mordevrim

#2
Sevgili İvrin'in "Kendimizi ne sanıyoruz aslında Ne yiz?" yazıdizisi ile benzeş bir bölüm:

"Çok net olarak söylediğim şey şu: İşe yaramıyorsa değiştir. "Ne ile değiştireyim?" sorusu, soruların en tehlikelisi ve hilelisi. Bir şey ile değiştirme, yalnızca yaptığın şeyi yapmayı bırak. Örnek olarak şunu vereyim: Pek çok insan zihninin akışını kontrol edemediği için depresyona girer, panik atağa kapılır. Bu durumdan kurtulmak için bir sürü yöntem dener. Olumlu düşünür, vitamin kullanır, dine sarılır vs vs. En fazla bir psikiyatr bir ilaç verir ve zihni durur. Kendini geçici uyuşma halinde iyileşmiş sanır. Oysa durmayan bir zihni durdurmak için zihni kullanmak ya da onu değiştirmeye çabalamak zaten sorunu kötüleştirmekten başka bir işe yaramaz. Mesele bırakmaktır. Düşünmeyi bırakmak. Bu kadar. Nasıl? Bırakarak. Böyle bir durumu şu ana kadar yaşamayan tek bir insan olduğunu sanmıyorum. Günümüz modern insanının %90'ı bu durumu deneyimliyor. Bunların en az %90'ı da zihinlerini durdurmanın ne kadar zor olduğunu biliyor. Gördüğünüz gibi tüm insanlığı bekleyen yokoloşu engellemenin yolu da işte bu. Aslında çok basit ama o kadar da zor."

 

ivrin

#3
İşte bu sevgili dostum! Yani bir şeyler yer değiştirmemeli bu daha fazla zihinsel soru yaratır ama farkettiğimizde bırakmak işte bu dönüşümü yaratır. Çok güzel bir noktaya temas etmişsin ve can alıcı bir açıklama ile de aydınlatmışsın bizleri teşekkürler. Hep şu hatayı yapıyoruz -varolan hali, düşünceyi veya durumu değiştirme- hatası, oysaki tüm bunları kabul edip sadece gözlemleyen olarak sükunetle AN'da bulunduğumuzda her şey o noktaya sabitleniyor yani büyüyüp gelişemiyor sorunlar, öylece orada yitip gidiyor. Çünkü biz artık bunu bırakma eylemini gerçekleştiriyoruz yani bir karar alıyoruz, somut bir karar, hayali bir arayış değil! Zihinsel yorumlar ve sorular çözüme ulaştırmıyor kısacası. Zihinsel sorular madde boyutunda her şeye somut bir yanıt almaya götürüyor bizleri ama -gözlemci olmak ve deneyimlemek- yanıtın kendisini yaratıyor. Belki matematiksel hesabını yapamıyor oluyoruz ama olanı yaşıyoruz. Tıpkı Einstein'ın tarif ettiği gibi -bir cahil hintli kadına -4 gün boyunca uğraşarak çözdüğü formülü-n cevabını sormuş ve kadın hiç matematik bilgisi olmadığı halde cevabını 4 saatte vermiş- çünkü biri fiziksel yanıtlar ararken diğeri öz-bilinci ile bilen olarak varoluyor ve yanıtı kendisinde buluyor.
 

ivrin

#4
Belki zihinsel sorularla da bir yerlere varabiliriz ama buna ömür yeter mi? Yani varoluşun içindeki tüm veçhelere dair zihinsel sorularla cevap bulmaya ömrümüz yeter mi? Ancak sonsuz ömür gerekir ki her şey fiziksel boyutta ve zihinsel alanda yanıtlanabilsin.

Belki de işte bu yüzden bir bedeni tüketip ama hala cevap bulamıyor ve bir daha bir daha bir daha gelmek durumunda kalıyoruz. Ama her defasında sadece bir adım yol alıyoruz, hatta belki de hatırlayamadığımız için yol bile alamadan bir beden daha harcıyoruz!

Peki neden bir kez olsun da deneyimlemiyoruz, neden??? Ne kaybederiz? Bir ömrümüz de deneyimlemekten ibaret olsun. Bir sürü bedenlerle bir sürü karmalar yarattık ama hala zihinsel de cevap aramaya çabalıyoruz, ben bu durumumuzu tıpkı bir tekerleğin içinde dönüp duran ve sonuca ulaşacağını sanan farenin durumuna benzetiyorum. Tekerlekte koşmayı bıraktığımız an bu anlamsız koşu bitecek ama bunu görmek istemiyoruz. Oysa ki küçücük bir sıçrama yeter, zıpla ve zihin tekerleğinden gerçeğin içine atla, sadece deneyimle ve gör. Sorgular bizi sadece zihinsel tatmine ulaştırır ama deneyim gerçeğin kendisini yaşatır.

Sevgiler dostum..
 

ivrin

#5
Ancak o zaman zihni kullanabiliriz yani ondan sıçrayıp gerçeğin içine atlayınca onu dışardan görür ve bir eleman olduğunun farkına varır ve onu en etkin bir biçimde kullanırız! Yoksa her şeye onunla cevap aradığımız sürece onu dışardan görme şansımız hiç olmayacaktır dolayısıyla da performansını değerlendirip kullanma şansımız da.
 

Alemtac

#6
Bedeninizin dışına çıkıp, hiç baktınızmı, yada içine girdiniz mi?

Zihnimiz sürekli sorularla bizi yönlendirir, hatta yönetir. Bura da Sevgili İvrin'in dediği gibi gözlemci olarak kalabilirsek, zihnin oyunlarını da görebiliriz. Zihin içimizdeki düşman mı? :)) hayır, kullanmayı bilirsek en iyi dostumuz olur. Tüm sahip olduğumuz elemanların bir bütün olduğu idrakine vardığımız an çözümlerde peşi sırasıyla gelecektir diye düşünüyorum.
 

ivrin

#7
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Alemtac

Bedeninizin dışına çıkıp, hiç baktınızmı, yada içine girdiniz mi?

Zihnimiz sürekli sorularla bizi yönlendirir, hatta yönetir. Bura da Sevgili İvrin'in dediği gibi gözlemci olarak kalabilirsek, zihnin oyunlarını da görebiliriz. Zihin içimizdeki düşman mı? :)) hayır, kullanmayı bilirsek en iyi dostumuz olur. Tüm sahip olduğumuz elemanların bir bütün olduğu idrakine vardığımız an çözümlerde peşi sırasıyla gelecektir diye düşünüyorum.

Aslında sevgili dostum yukarıdaki "dışarı çıkmak" tabirimle zihnin dışına çıkmak ama içimizdeki "Öz-Varlığın" nezdinde çıkmak demek istedim, bunun için bedenin dışına çıkmaya gerek de yoktur her şey ama her şey içimizde olup biter. Ama zihnin içine hapsolma, işte o büyük karmaşayı yaratıyor zaten.

Aslında o kadar masum ve çalışkan bir elemanı biz kullanmıyoruz demek istiyorum, bu da şuna benziyor fabrikamızı bizim için yönetebileceği bir elemanı var ama biz o elemana tüm mekanizmayı ve karar yetisini vermişiz ve o da ele geçirmiş durumda. Evet onun niyeti kötü değil, niyeti yine en iyi şekilde fabrikayı çalıştırmak ama kavramayamadığı bunu tek başına yaptığında bir kısır döngünün içerisinde hapsolunacağı gerçeğidir. Çünkü onu aşan bir durum! Ve garibim çabalarken batıp gidiyor, hem hakimiyetini koruma çabası gibi anlamsız bir işleve dönüşüyor performansı hem de fabrika iflas ediyor. Yani ne ona yarıyor ne de bize:(
 

Alemtac

#8
Bedeninizin dışına çıkıp, hiç baktınızmı, yada içine girdiniz mi? derken gerçekten onu kastettim. Sizin tabirinizin bu olmadığının farkındayım :) Uzaktan kendimizi gözlemleyebilmek...Belki aynı kelimeleri kullanmıyoruz, aynı şekilde de betimlemiyoruz, fakat aynı şeyi söylüyoruz :) 
 

ivrin

#9
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Alemtac

Bedeninizin dışına çıkıp, hiç baktınızmı, yada içine girdiniz mi? derken gerçekten onu kastettim. Sizin tabirinizin bu olmadığının farkındayım :) Uzaktan kendimizi gözlemleyebilmek...Belki aynı kelimeleri kullanmıyoruz, aynı şekilde de betimlemiyoruz, fakat aynı şeyi söylüyoruz :) 


Hııım ooo evet haklısın sevgili dostum, kesinlikle.. ancak beden gözlemlenerek de zihinsizliğe inilme faktörü var ya ben onu ifade ettiğini düşünmüştüm senin sözünde, o sebeple düzeltme yaptım "onu demek istemiyorum" diyerek. Çünkü bedenin dışına çıkıp bedeni gözlemle de ulaşabiliriz içsel alanımıza ama ben bunu daha önce bahsetmemişim galiba şimdi farkettim, neyse bir ara da ondan söz ederiz.  Yani bedensel tepkilerin nasıl gözlemlenebildiği ve nasıl içsel alana yolculuk yarattıkları konusunu. Hani geçen gün de konuşmuştuk, bir ağrı vardı sende bir olay sonrası hatırladın mı ve demiştim ki "düşünceler yalan söyler ama duygusal ve bedensel tepkiler asla yalan söylemez." Sanırım onu dediğini sandım az önce:)

Sevgiyle dostum..
 

Pınar

#10
Burak Eldem'in " 2012:Marduk'la Randevu" kitabını okuyorum.Daha önce de adını bir çok kereler duymuş olmama rağmen ilgimi pek çekmeyen bir kitaptı, ismi dolayısıyla herhalde. Okurken dikkatimi çeken bir şey oldu, henüz okumaya başladım oysa. Burak Eldem, başlarken Tevrat'tan yola çıkarak Mısır tarihi ile bağdaşmayan yönlerini açıklıyor.Burada dikkatimi çeken, M.Ö. 1650 yılında  Mısır tarhinde  pek de dikkate alınmayan "Ipiver Papirüsü". İpiver isimli sahsın kaydettiği bilgi, Mısır'ın başına gelen doğal afetler, nam-ı diğer Musa'nın mucizeleri. Yine aynı zaman içinde Ege'deki doğal afetler tsunamiler, depremler ve Thera volkanın patlaması(M.Ö. 1645-1628). Yunanlıların daha önce başkentini Atina yaptıkları devletin bir afet sonucu denize gömüldüğü ve daha sonra yerleştikleri başka bir bölgede (şimdiki yunanistan) ikinci kez Atina'yı başkentlerine isim olarak verdiklerini okumuştum bir yerlerde.Orta Asya'nın da bir çok yerinde depremler, ani iklim değişimleri ve çölleşmeler. Keza, bu Gobi çölü'nün bir zamanlar içinde deniz barındıran yeşil alanlara sahip bir bölge olduğu zamanlar sanırım.Aşağı yukarı M.Ö.1650 olarak ilişkilendiriliyor bu afetler.Şimdi, ikiz güneş teorisi bizim güneşimizin beslendiği bir sönmüş yıldızdan bahsediyor ve bu sönmüş yıldızın bir dönüşü tamamlaması 3661 yıl olrak veriliyor.Eldeki bilgilerin kesinliği yok, %100 doğru diyemem. Ancak Marduk/Nibiru adı verilen gezegenin bu sönmüş yıldız olabileceği ihtimali de var.Eğer M.Ö. 1650'de onun geçişi sırasında bu afetler yaşandı ise, başlangıç olarak bunu baz alıyorum.O zaman bu döngü 2011'de tamamlanıyor demektir.Astrolojik bilgilere göre bir gezegen diğer bir gezegene yaklaşırken ve uzaklaşırken en şiddetli etkiyi gösterir.Bu durumda 2011 de başlayacak olan(ya da başlamış olan) ve bir süre devam edecek olan bir afetler zinciri yaşamımıza karışacak gibi görünüyor. Dalga dedikleri bu sönmüş yıldızın elektromanyetik alanı olabilir mi acaba? Elbette bunlar tamamen benim zihnimin uydurmasıdır.:) Sadece ilgimi çekti ve dikkat çekmek istedim. :)
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

rinda

#11
Pınarcığım ben de o kitabı okudum. Benim aklıma gelen şu oldu; insanlar ani ve bıçak gibi bir değişim bekliyor. Ama bence bu öyle olmayacak, yada daha doğru söylemek gerekirese öyle vukuu BULMUYOR. "bulmuyor" kelimesini büyük yazdım çünkü o sürecin içine girdik. Aslında bakarsanız biz insanların en çok yanıldığı nokta da tam burası. Çünkü insanlar şu "zaman" merfumunu anlamakta güçlük çektiğini düşünüyorum. Zamanı sarmal bir zincir olarak düşünürsek, bu sarmalda zincir zincir ilerlememiz için, bir zincirin bitmesi gerekmiyor. Çünkü ilerlerken zincir bir zinciri kesmeden zincir ielrliyorsun. Bir zincirden bir zinciree atlamıyorsun, zincir zincir ilerliyorsun arkanda zincir biriktirerek. Ama zincir bitirip kesip atmak, onu zinciri yok saymayı gerektirir, o senden olmaz, bu aynı örgü örmeye benzen; tek başına zincir birşey ifade etmez, ama zincir birbirine bağlı ve birleşik olduğunda birşey ifade eder. Neyse...

Bu sürecin başladığını söylemiştim. Süreç başladı diyorum çünkü insanların psikolojileri hızla değişmektedir. Kimilerinde belki bu değişim çılgınlık, çıldırma noktasına gelecek, kimilerinde duyarsızlaşma şeklinde gösterek. Ama o kadar çok çeşit olacak ki bunu ayrıdına varamayacağız. Hatırlarsanız yeryüzünde ne zaman bir sapkınlık baş göstermeye başlasa bir felaketten bahsedilir, ancak bunun tam tersini düşünün bir de;felaket ne zaman yaklaşsa insanlarda ruh hali değişir, çıldırı vs. vs. vs.

Benim düşüncelerim bu yönde...
Sizin deneyimleriniz başka kimsenin değer biçemeyeceği deneyimlerdir.

Pınar

#12
Söylediklerine aynen katılıyorum Sevgili Rinda. Bu süreç zaman alacak, akşam yattım sabah oldu tarzı bir şey değil. Bu nedenle telef vereceğiz, bu duruma uyum sağlayanlar ayakta kalacak, uyum sağlayamayanlar ise telef olacak. Ama zaten hep olan da bu değil mi? Herşey adım adım....

Ve bu çılgınlık sürecini senin gibi düşünüyorum, dünyaya gelen ışınlar/ enerjiler farklılaştıkça insanlar çıldırıyor. Benim de gözlemlerim bu yönde, daha şimdiden ekonomik sıkıntı(!) penceresi altında insanlar ailelerini, komşularını ve hatta kendilerini linç ediyorlar.Azana değil azdırana bakacaksın.:)Paylaşımın için teşekkür ederim...:))
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

bozadi

#13
kasyopya celselerine göre 3600 yılda bir gelen bir komet kümesi var ve bu küme, bazılarının "nibiru denen -kızıl- bir gezegen" sandıkları şey.

bu küme geldiğinde dünyayı hem doğrudan etkileyebileceği gibi, güneş sistemini çevreleyen oort denen meteorlar bulutuna da bir bowling topu gibi dalmış oluyor. dolayısıyla hem 3600 yıllık komet kümesi, hem de oort bulutundan etrafa saçılan kometlerin güneş sistemine saçılması gibi bir durum meydana geliyor.

kasyopya celselerinde değinilen ikiz güneş'in devirdaim süresiyle ilgili kesin birşey söylenmedi sanırım. terry adlı kişi "3600 yıl mı?" diye sormuştu, yanıtta "belki"ydi. ama döngüsü her neyse, 2012 yılında o da bizim güneşimize en yakın halinde olacakmış bu kaynağa göre.

dolayısıyla 2012 yılında hem 4. yoğunluk elektromanyetik enerji dalgası, hem 3600 yıllık komet kümesi, hem de ikiz güneşin döngüleri birleşiyor. üçlü bir kesişme oluyor.

diğer bir başlık altında kısa bir süre önce jüpiter'e çarpan dev kometle ilgili bir haberi alıntıladım.

2012 süreci 2012 yılıyla sınırlı değil, rinda'nın belirttiği gibi zaten başlamış ve giderek gelişen bir süreç.

ben hem ra, hem de kasyopya celselerine dayalı olarak, bu süreçte 3. yoğunluk dünyanın bir kıyamet yaşayacağına ve tüm insanların bedenlerinden ayrılacağına inanıyorum. ra bilgileri'nde "bir sonraki yoğunluğa mezun olacak olsunlar veya olmasınlar, herkes hasat edilir" deniyordu. yani hasat edilmek mutlaka bir sonraki yoğunluğa mezun olmak demek değil, "düşünce ve değerlendirme merkezine", yani spatyoma alınmak demek oluyor. yani bedenin terk edilmesi.

kasyopya celselerinde, dünyada "kalıp 4. yoğunluk BH frekansını sabitleyeceği" söylenen nispeten az sayıda ki insanın da çok kısa bir süreliğine 5. yoğunluğa "uğrayacağı" söylenmişti. bu, ra'nın söylediğiyle örtüşen birşey. ama belki de bu kısa ziyaretin ardından aynı bedenlerle 4'e geçiş sürecine devam edecekler.

ben kıyamet sürecinin daha ziyade maddi değil, ruhsal yönlerine ilgi duyuyorum. ra'nın anlattığı, insanlığın büyük bir bölümünün 3'ü tekrarlamak zorunda olacağı bilgisine inanıyorum ve çok da makul buluyorum bunu. kendimin de onlardan biri olabileceğim ihtimali üzerinde de duruyorum ve bundan o kadar da korkmuyorum. buna kendi varlığım karar verecek ve derslerine devam edecek. bu sadece bir geçiş süreci. evrenin bir telaşı yok. kanaatimce emin olduğum birşey varsa, o da "haydi hep birlikte altınçağa" sloganının dezenformatif olduğu, bunun ruhsallıkla bir ilgisi olmadığı, aksine dünyevi arzu ve korkuların bir yansıması olduğudur.

hele insanlık kitlesinin böyle bir şeyi ne hak ettiği, ne de istediğini düşününce...

Pınar

#14
Sevgili Bozadi, açıklamaların için teşekkür ediyorum. Şu an tüm kanal bilgilerini bir kenara bırakıp sadece kitabı okumaya ve elimdeki bilimsel verilerle anlamaya çalışıyorum. Elbette kanal bilgilerinin de nezdimde önemi var, ancak şu an benim için oldukça kafa karıştıracak gibi görünüyor.:)

Ben inanıyorum ki, evrende herşey bir döngüye sahip. Bu şekilde düşündüğüm zaman da bana herşey olağan geliyor. Sonuçta bizlerin de yaşamları aslında bir döngüden ibaret."topraktan geldik, toprağa gidiyoruz" açıklaması da içinde bir döngüyü barındırıyor.Gezegenlerin güneş etrafındaki dönüşleri, galaksimizin bir merkez etrafında dönüşü, ayın dünya üzerinde dönüşü, mevsimsel döngüler, canlıların yaşam döngüleri. Aslında herşey, bokböceğinin yumurtalarını bıraktığı, yumurta gelişimine uygun ortam olan dışkıyı yuvarlayarak en uygun kıvama getirme çabası.:)) Ve bu tüm evrendeki unsurlar için geçerli, dairesel hareketin temelinde yatan da bu zaten, ancak tam bir dairesel dönüşten çok başladığın noktanın bir üst seviyesine geçiş var. Çünkü herşey dairesel hareket içinde ise, aslında başladığın nokta başladığın nokta olmuyor.:) Bir büyük top ile onun içindeki küçük topun tek merkez çevresinde dönüşü birbirine eş değil.Küçük top her ne kadar başladığı noktaya gelmiş gibi görünse de aslında büyük top küçük topun başladığı noktada olmadığı için, asla küçük top başladığı noktaya ulaşamaz, ulaştığı nokta daima farklıdır.Biraz karıştı ama umarım anlatabilmişimdir.:)
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)