Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Karla Turner'ın "Into the Fringe" adlı kitabının çeviri çalışması

Başlatan bozadi, 26 Ekim 2023, 16:09:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

Birkaç günde bir bölümlerin çevirisini tek tek paylaşmaya çalışacağım.


Çeviri için esas alınan PDF dosyasının kaynağı:

https://web.archive.org/web/20051026130759/karlaturner.org/

Kitabın ilk basım tarihi: 1 Kasım 1992


Karla Turner'ın kitaplarında ve röportajlarında insanlığa vermeye çalıştığı mesajları güzel özetlediğini düşündüğüm, GTP arkadaşımız tarafından alıntılanan şu çeviri makalenin okunmasının çok faydalı olacağına inanıyorum:

https://www.baskalarinahizmet.com/sorguluyoruz/dr-karla-turner/

Bu makalede geçen şu cümle özellikle dikkatimi çekti:

Alıntı Yap
Eğer kaçırılma deneyiminin dehşeti bizi güçlendirdiyse, uzaylılar öyle istedi diye değil, biz bu iradeyi gösterdik diyedir.


İşte benim bu kitabın çevirisini paylaşmak istememdeki en büyük neden de bununla ilgili. Bu konular bizde ciddi bir dehşet duygusu uyandırabilir, psikolojimizi bozabilir. Ama elimizdeki çeşitli bilgi kaynaklarının doğruluyor gibi göründüğü bu olaylarla, bu gerçekliklerle yüzleşmek, kendi iyiliğimiz için atmamız gereken bazı adımları atmamıza yardımcı olabilir. Özellikle de bu çabayı birlikte, dayanışma halinde gösterirsek, travmatik etkiler azalır, faydalar artar diye düşünüyorum.

bozadi





SINIRIN ÖTESİ (INTO THE FRINGE)


Uzaylılar Tarafından Kaçırılmaya Dair Gerçek bir Hikaye


Dr. Karla Turner

 









"DR. TURNER, okuyucuya ailesinin ve arkadaşlarının hayatları hakkında olağanüstü bir bakış açısı sunmuş. Onların UFO karşılaşmalarını merak ve cesaretle araştırmış, endişe, şüphe ve korkularıyla başa çıkmalarına şefkat ve bağlılıkla yardımcı olmuş. Dr. Turner, olayların ayrıntılı kayıtlarını anlatımında entelektüel dürüstlük gösterirken, bu karşılaşmaların sonuçları hakkındaki endişelerini ifade ederken yazma becerisi sergiliyor."

– R. Leo Sprinkle, Ph.D., Danışman Psikolog, Rocky Mountain UFO Araştırmaları Konferansı Kurucusu



"Bu olaylar arasındaki çarpıcı bağlantılar, temkinli araştırmacılara durup kendi inançlarının sınırlarını yeniden gözden geçirmeleri için bir neden verecektir."

– John S. Carpenter, MSW/LCSW, Psikiyatrik Hipnoterapist, Mutual UFO Network'te (MUFON) UFO Araştırmaları Direktörü






TEŞEKKÜR

Birkaç kişinin yardımı ve desteği olmasaydı, bu kitapta anlatılan deneyimler bunaltıcı olabilirdi. Sevgili arkadaşım Bonnie'ye akıl sağlığıma ve dürüstlüğüme olan inancı, konuşmaya ihtiyacım olduğunda her zaman yanımda olması ve objektif bir bakış açısı sunması nedeniyle teşekkür etmek istiyorum. Sandy ve Fred, kendi deneyimleri olan diğer iki kişi, harika sırdaşlardı ve onlara dostlukları için teşekkür ediyorum. James'e de cesareti ve azmi için ve özellikle de kendi hikayesini bizimkine dahil etmeme izin verdiği için teşekkür ederim.

Barbara Bartholic, yaşadıklarımızı anlama çabamızda Casey ve benim sahip olabileceğimiz en büyük müttefikimiz oldu ve ona olan minnettarlığımızı ifade edecek kelime yok. Onun bizim adımıza yorulmak bilmeden yaptığı çalışmalar olmasaydı, bu hikaye büyük ölçüde eksik kalırdı.

Son olarak, Tanrı tüm kadınlara Casey gibi güçlü, destekleyici ve sevgi dolu bir koca nasip etsin.






OKUYUCUYA BİR NOT

Bu hikayede yer alan kişilerin hepsi gerçektir. Fakat yaşadıkları olayların doğası gereği, bu olayları yaşayan kişilerden bazıları yalnızca bir takma ön adla anılmayı tercih etti. Takma ad kullanıldığında, adın hikayede ilk geçtiği yerde bu belirtilecektir.





GİRİŞ


Aralık 1987'de Casey (takma ad) Turner büyük bir güneybatı şehrinde başarılı bir bilgisayar danışmanıydı. Mutlu bir ikinci evliliği, iyi bir sağlığı, mesleki prestiji, zekası ve nazik, güler yüzlü bir yapısı vardı. Aynı süreçte, yerel üniversitede parlak bir bilim öğrencisi olan David Trayne (takma ad), şehrin kenarındaki 35 dönümlük bir arazinin beş dönümünde yaşıyordu. James (takma ad) adında bir oda arkadaşı, Megan (takma ad) adında yine bir fen öğrencisi olan bir kız arkadaşı ve üç köpeği vardı.

Bugün, yani neredeyse üç yıl sonra, Casey ve David için her şey hala aynı gibi görünüyor, ama ben öyle olmadığını biliyorum. Casey kocam, David oğlum, Megan ise artık gelinimiz. Hayatlarımızda kendini gösteren şaşırtıcı bir olguyu anlamak için hep birlikte mücadele ettik. Gerçeklikle ilgili tüm referanslarımızı hayal bile edemeyeceğimiz şekilde değiştirdi bu durum.

Uzaylı bir güç tarafından kaçırılmanın kurbanları olduğumuzu keşfettik. Bu gücün, bu uzaylı varlıkların aslında uzun yıllardır hayatımızın bir parçası olduğunu öğrendik. Ve deneyimlerimizi paylaşarak ve bu varlıklarla karşılaşmış olan diğerlerinden cevap ve yardım isteyerek, akıl sağlığımız bozulmadan hayatta kalmayı öğrendik ve hayata bakış açımız ölçülemeyecek kadar genişledi.

Budd Hopkins'in, Whitley Strieber'ın ve son zamanlarda medyanın konuya olan ilgisinden bu yana, insanların bilinmeyen uzaylı varlıklar tarafından kaçırıldığı, incelendiği ve melezleştirildiği hikayeleri yeni bir şey değil. Ama konuya ciddi bir ilgi gösterilmesi yeni bir durum. 1950'lerden beri UFO'lar ve uzaylılar hakkında yazılı ve görsel basında bu kadar çok tartışma olmamıştı. Ve UFO faaliyetleri son kırk beş yılda hiç durmamış olsa da, en belirgin olarak 1981'den itibaren kesinlikle değişti.

Hayal bile edilemeyecek sayıda insan kendilerinin de bu uzaylılarla karşılaştıklarını keşfetti. Kaçırılma eylemi her türden ve yaştan insanı etkiliyor ve kurbanlar için ne bir sığınak var, ne de gerçek bir yardım sunacak kimse. Kaçırılanlar siyasi, ruhani veya sosyal hiçbir resmi gücün gerçek olduğunu kabul etmediği küçük düşürücü eylemlerin kurbanlarıdır.

Hayatımızdaki bu olguyu keşfettiğimizde, olayların günlüğünü tutmaya başladım. Başlangıçta sadece Casey'nin deneyimlerinden oluşuyordu ama kısa sürede benim, David'in, Megan ve James'in deneyimlerini de kapsayacak şekilde genişledi. Görünüşe göre bu fenomenle ilgili farkındalık ve katılım artıyordu.

Aşağıda, Mayıs 1988'den 1989 yazına kadar olan günlük kayıtlarına dayalı olarak deneyimlerimizin bütünsel bir anlatımı yer alıyor. Bu olayların çoğu bilinçli olarak deneyimlenmiş ve hatırlanmıştır. Fakat bazı olaylar hafızadan silinmiş ve sadece bedenlerimizdeki izlerden, "kayıp zaman" olaylarından veya evlerimizdeki garip fenomenlerden biliniyordu. Bazı durumlarda, bilinçaltına gömülmüş olaylar hakkında daha fazla bilgi edinmek için hipnotik regresyon kullanıldı, ama deneyimlerimizin çoğu henüz bu şekilde keşfedilmiş değil.

Bu hikaye televizyon haberlerinden, kitaplardan ve başka araştırma belgelerinden ve bu fenomen nedeniyle hayatımıza giren yeni insanların hikayelerinden bilgiler de içeriyor. Başka bazı kaçırılma hikayelerinin aksine, bizim hikayemizi sadece inandırıcı veya kabul edilebilir olduğuna karar verdiğim veya kendi seçtiğim teorik bir açıklamaya uyan bilgilerle sınırlamadım. Bu kitap, hayatımızdaki uzaylı istilasını keşfettikten sonraki ilk yılımızın, tüm korkularımız, şüphelerimiz, denemelerimiz ve başarılarımızla birlikte tüm hikayesidir.

Kitaptaki bilgiler son derece kişisel olmakla birlikte, odak noktasının büyük ve muazzam bir öneme sahip olduğuna inanıyorum. Gerçekliği zorlayan bir gizemin ortasındayız ve bir keresinde bu hikaye bitene kadar yazılamayacağını söylemiş olsam da, artık bekleme lüksümüz yok. Bütün insanlığı kapsayan, tekrarlayan bir kabus gibi, asla bitmeyebilir. Veya bildiğimiz dünyanın sonunu işaret eden ifşaatlarla, tüm gizem yarın açıklığa kavuşabilir belki.

Bu kitaptaki insanlar mağdur. Onlar aynı zamanda hem eski hem de yeni ailem ve arkadaşlarımdır ve bize ne olduğu benim için çok önemli. Herkes için de önemli olmalı çünkü bizim hikayemiz hiçbir ailenin, hiçbir çocuğun, arkadaşın veya eşin izinsiz müdahale ve kaçırılmalardan güvende olmadığının kanıtıdır. Aslında küçük grubumuzun yaşadıkları şu anda binlerce evde tekrarlanıyor.

Son olarak, yaşadıklarımız küresel gerçekliğimizin bir zamanlar düşündüğümüz gibi olmadığını kanıtlıyor. Bu fenomen yayılmaya devam ediyor ve nedeni ne olursa olsun, dünya geri dönülmez bir şekilde değişecek. Bizim için çoktan değişti ve bunun işaret ettiği yönün keşfi konusunda korkmaktan kendimizi alamıyoruz.

-K.T.






1. BÖLÜM

1988 baharında dünyamız sona erdi. Hayat devam etti, ama gerçeklik hakkında her zaman bildiğimiz her şey (kendimize, bugüne ve geçmişe, zamanın ve uzayın doğasına ilişkin güvenilir algılarımız) yok oldu. Kişinin gerçekliğinin sona ermesi gerçekten de bir dünyanın sona ermesidir. Elbette ardından başka bir dünya gelir ama ilkinden sürgün yemiş olmanın etkisi kalıcıdır. Kayıp zaman olaylarının, UFO'ların, insan olmayan varlıkların ve bir türlü sonu gelmeyen çeşit çeşit tuhaf fenomenlerin olduğu bir yere, yeni bir bölgeye sürüklenmiştik. Yine de başlangıcını pek fark etmedik ve daha sonra garip bir şeylerin meydana geldiğini anladığımızda, gerçekliğin dokusunun kocam Casey ve benim için olduğu kadar ailemiz ve arkadaşlarımız için de değişmek üzere olduğunu bilmiyorduk henüz.

Bu kitap, bu yeni gerçekliğe nasıl ulaştığımızın hikayesidir. Hayatlarımızda meydana gelen deneyimlerin, yani "aklı başında" insanların dalga geçtiği veya görmezden geldiği farklı gerçeklikler dünyasına girişimizin bir anlatımıdır. Başlangıçta, korku ve kafa karışıklığı nedeniyle bunları kendimize sakladık, ama şimdi iki çok iyi nedenden dolayı hikayenin anlatılması gerektiğini fark ettik.

Birincisi, başımıza gelenler bize özel değil. Dünyanın her yerinde meydana geliyor, ama bir grup insanın dahil olduğu böyle bir anlatı bütünüyle sunulmadı şimdiye kadar. Burada anlatılanlar gerçeğin ta kendisidir; hikayeyi daha inandırıcı veya daha fantastik kılmak için hiçbir şey atlanmamış, eklenmemiştir. İkinci olarak, deneyimlerimizin sonuçları küresel, hatta kozmiktir ve çok rahatsız edici bir geleceğe işaret etmektedir. Eğer bizim dünyamız gerçekten değiştiyse, sizinki de değişmiştir, çünkü aynı dünyadayız.

Tüm bunlar başladığın sırada arkadaşlarımın ve benim dengesiz veya uçuk inançlara sahip aşırılıkçılar olduğumuzu düşünmeyin lütfen. Aksine, çoğu konuda genel olarak açık fikirliydik ve eminim ki konu uzaylıların varlığına gelseydi buna da açık fikirlilikle yaklaşırdık. Ama en azından benim için böyle bir şey olmadı, ta ki birinci sınıflara argüman ve mantık dersi verdiğim sekiz yıllık üniversite eğitmenliğim boyunca daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yapana kadar: Bir ödevin parçası olarak UFO konusunu sınıfta gündeme getirdim.

UFO'lar aslında Loch Ness canavarı ve Koca Ayak'ın da dahil olduğu üç konudan biriydi ve öğrencilerimden bu fenomenlerden birine ilişkin kanıtların objektif bir değerlendirmesini yapmalarını istiyordum. Bu üç konuyu seçtim çünkü açık fikirli, anlayışlı, eğitimli bir bakış açısıyla incelendiğinde kanıtların zayıf ve sonuçsuz olacağını varsaydım. Ama aslında kanıtlara hiçbir zaman geçici bir meraktan öte bir gözle bakmamıştım.

Fakat öğrencilerin araştırma makalelerini okurken, bu konular hakkındaki kitapların adlarına aşina oldum. Belki de bu sebeple aniden, aylardır alışveriş merkezindeki kitapçıda gördüğüm ve daha önce hiç ilgimi çekmemiş bir kitabı almaya karar verdim: Whitley Strieber'ın Communion adlı kitabı, gerçek olduğunu iddia ettiği, belirsiz bir kaynaktan gelen bir tür uzaylı varlıkla yaşadığı deneyimleri anlatan tuhaf bir hikaye. Kitabı kuşkuyla okudum, ama yine de Strieber'ın maruz kaldığı müdahalenin, dehşetin ve anlama çabasının bu duygusal öyküsü ilgimi çekti.

Nisan sonunda birkaç günlüğüne Batı Yakası'na gidiyordum ve Casey'i evde yalnız bıraktım. Gitmeden önce oğlum David, Strieber'ın kitabını ödünç alıp evine götürdü. Havaalanında uçakta okuyacak bir şeyler aradım ve Strieber'ın bir UFO fenomeni araştırmacısı olarak Budd Hopkins'ten bahsettiğini hatırlayarak, Hopkins'in birkaç kaçırılma deneyimini anlattığı Missing Time (kayıp zaman) kitabını aldım.

Kaliforniya'da kitabı gece geç saatlerde okudum ve çok güçlü tepkiler verdim. Bir kere, Hopkins ve Strieber'ın kitaplarında anlattıkları şeylerin gerçek olduğunu nasıl bu kadar kolay iddia edebildiklerine şaşırdım, çünkü konu (küçük, gri ve klon benzeri hareketleri olan garip uzaylı varlıklar) açıkça imkansızdı. Kaçırılan, tıbbi muayeneden geçirilen, sonra da bu tür olaylara dair çok az veya hiçbir şey hatırlamayacak şekilde serbest bırakılan talihsiz insanlar mı? Kimi kandırmaya çalışıyorlardı? Ayrıca bu hikayelerin doğru olmamasına ne kadar sevindiğimi düşündüğümü de hatırlıyorum. Böyle şeylerin olabildiği bir dünyada yaşamak nasıl mümkün olurdu?

En aklı başında olanlarımız için bile gerçek dünyayla başa çıkmanın yeterince zor olduğunu düşünüyordum. Örneğin Casey ve ben maddi olarak iyi durumdaydık ve evliliğimizde çok mutluyduk. Ama birkaç aydır neden fiziksel stres belirtileri geliştirdiğimizi anlamak için ayrı danışmanlık seanslarına katılıyorduk.

Benim için bu, dişlerin ve çenelerin ağrılı bir şekilde sıkılmasına neden olan TMD'nin (temporomandibular eklem bozukluğu) başlangıcıydı; Casey içinse çeşitli şeyler söz konusuydu. Genelde sakin ve dengeli bir insandı ama Noel'den bu yana giderek daha gergin ve asabi olmaya başlamıştı. Görme yetisi kötüleşti, sık sık baş ve mide ağrıları çekmeye başladı ve kalçasından sol bacağına kadar uzanan karıncalanma, uyuşma ve ağrılardan muzdaripti. Aldığımız danışmanlık, hayatlarımızdaki belirgin sorunlarla başa çıkmamıza yardımcı oldu ama vadedilenin aksine stres sona ermedi. Benim terapimde hipnoz kullanıldığı için, trans haline geçmeyi sağlayan bir gevşeme tekniğine aşina oldum. İlk terapistle stresimin kaynağını bulmakta başarısız olduğum için, zihinsel rahatlama yoluyla semptomları bilinçli olarak hafifletmeme yardımcı olan Dr. Riley (takma ad) adlı ikinci bir danışmanla görüşmeye başladım.

Bu süre zarfında yine terapimin bir parçası olarak rüyalarımla ilgili notlar da tutuyordum. Jung'un teorisi üzerine çalışmış, bu fikirlerin ruhsal kavrayışımı derinleştirdiğini görmüştüm. O zamanlar, vizyon deneyimi de dahil olmak üzere tüm insan davranışlarının açıklamasının insan zihninin arketipik yapısında yattığına inanıyordum. Rüyalarımı incelemek bana kendi ruhumun doğasına giriş imkanı verdi ve şimdi geriye dönüp baktığımda, o rüyalarda beliren bir gölgenin varlığını görebiliyorum.

Olayların kısa bir kronolojisi, o zamana kadar dünya dışı ilgilerden tamamen uzak olan hayatımda bu yeni konunun ne kadar hızlı bir şekilde ortaya çıktığını gösteriyor. Nisan ayı ortalarında UFO'ları sınıfta olası bir araştırma konusu olarak belirledim. 21 Nisan'da rüyamda eşimi ve bir grup arkadaşını yuvarlak bir ortamda, yuvarlak bir oda veya kabinde veya her ikisinde mutlu bir şekilde otururken gördüm. Arkadaşlarının hepsi siyah kıyafetler giymiş erkeklerdi ve bir şekilde vampir olduklarını biliyordum. 22'sinde rüyamda dünya çapında bir felaket veya afet meydana geldiğini ve oğlumun bazı arkadaşlarıyla birlikte kayıp olduğunu gördüm. 24'ünde Communion'u okumaya başladım. Kocama hiç UFO görüp görmediğini sordum, görmediğini söyledi. Ben de görmediğimi söyledim ama 1959 veya 1960 yılında Oklahoma semalarında zikzaklar çizen şaşırtıcı bir ışık gördüğümü hatırlıyordum.

25 Nisan'da iki önemli rüya gördüm. İlkinde kocamla birlikte bir mağazadan diğerine gidiyorduk ve her birinde kafes içinde bir oyuncak bebek görüyordum. Bebekler gittikçe daha gerçekçi olmaya başladı, ta ki son dükkanda bebek minyatür canlı bir küçük kız olana kadar. Ağladı ve onu orada bu kadar uzun süre bıraktığım için annesi olarak bana sitem etti. Ayrıca rüyamda bir UFO'nun indiğini gördüm. Büyük bir heyecanla ona doğru gittim ama UFO aniden patladı ve bundan hükümetin sorumlu olduğunu anladım. Patlama bir şekilde Kanada'ya doğru bir kara akını başlattı. Uyandığımda daha önce UFO'larla ilgili bir rüya gördüğümü hatırlamıyordum. 27'sinde Missing Time kitabını aldım ve Kaliforniya'da okudum.

UFO'lar ve uzaylılardan rüyalarımda beliren vampirlere, felaketlere ve kafeste yaşayan bebeklere kadar uzanan geniş bir çeşitlilik var gibi görünebilir ama bu görüntülerin tümünün birbiriyle doğrudan alakalı olduğunu öğrendim. Belki çok açık bir şekilde değil ama çok önemli bir şekilde, ve bu da beni rüyaların bir şekilde henüz ortaya çıkmamış olayları önceden haber verdiğine inandırıyor.

Ve şunun farkındayım ki, UFO gördüğünü söyleyenlerle alay edenler bu hikayeyi okuduklarında, okuduğum kitapların sonradan yaşadığım her şeyin kaynağı olduğunu söyleyeceklerdir. Fakat son üç yıllık süreçteki deneyimlerimize dönüp baktığımda öyle yorumlamıyorum. Kısa bir süre sonra yüzleşmek zorunda kalacağım keşifler nedeniyle bu kitaplara çekildiğime inanıyorum. Uzaylı fenomeni bilincime sızıp beni hazırlık olarak bu konuya, bu kitaplara yönlendirmişti. Bir şeylerin beni önümde beliren şeyle başa çıkmak için hazırladığından eminim.


Mayıs 1988

Kaliforniya seyahatimden döndüğümde Casey sırt ağrılarından, sol bacağında ve ayağında birkaç aydır nükseden uyuşukluktan, baş ağrısından ve mide rahatsızlığından muzdaripti. Bu yüzden 2 Mayıs'ta akşam yemeğinden sonra bu semptomları hafifletebileceğini umarak ona terapide öğrendiğim gevşeme hipnozu tekniğini göstermeyi teklif ettim. Kanepeye uzandı ve ben de onu trans haline geçirmeye başladım. İlk kez kendim dışında birinin hipnotize edilmesine yardımcı oluyordum ama o iyi bir denekti. Çok geçmeden, terapistimin bana gerçekten hipnotize olduğumu kanıtlamak için kullandığı bazı testler yaptım ona: Örneğin bir kolum tüy gibi hafifken diğer elim külçe gibi ağırlaşıp sandalyeye dayanıyordu.

Casey'nin açıkça trans halinde olduğunu gördüğümde, yaşadığı strese katkıda bulunan sorunları ortaya çıkarmasına yardımcı olmak umuduyla kendi terapistimi taklit etmeye karar verdim. İlk olarak ondan hayatını gözden geçirmesini ve özellikle önemli görünen herhangi bir olay veya kişi olup olmadığına bakmasını istedim. Casey kolayca yanıt verdi ve geriye dönüp çoğunlukla güzel anılarını hatırladı. Anne-babasından, çocukluğundan, büyükanne ve büyükbabasıyla geçirdiği harika zamanlardan bahsetti. Ama aklına özel bir sorun gelmedi.

Ben de terapistin başka bir taktiğini denedim. "Neden bilinçdışından seninle iletişim kurmasını istemiyorsun?" dedim. "Rahatsız edici veya önemli olabilecek herhangi bir şeyi sana gösterip göstermeyeceğini sor."

Casey bir an sessiz kaldı, sonra başını salladı. "Evet." dedi, "Benimle konuşacağını söylüyor." Arkama yaslanırken herhangi bir şey duymayı bekliyordum; iş yerinde bir sürtüşme, çocuklarıyla ilgili karışık duygular veya daha büyük olasılıkla ilk evliliğinden kalan çözülmemiş duygular.

Ama Casey konuştukça beklentilerim boşa çıktı. İlk olarak, kendisini babasının 1940 model Ford'unda, ön cam ve gösterge paneli gözlerini acıtacak kadar kör edici bir ışıkla dolmuş olarak gördü. İki yaşından küçüktü, babası arabayı sürerken ön koltukta oturuyordu ve ışık içeri dolmadan önce karanlık bir öğleden sonra fırtınasını hatırladı. Babasını direksiyonda, kıpırdamadan, sanki olduğu yerde donmuş gibi görüyordu, sonra hafızası Nevada sınırı yakınlarındaki Kaliforniya – Grass Valley'nin tepelerinden eve dönüş yoluna atladı. Sahne yeterince netti ama neden bu sahnenin zihninde belirdiğini bilmiyordu.

Sonra, bastırılan ve acı verici semptomlarına neden olan önemli veya rahatsız edici herhangi bir şeyi ortaya çıkarmak için bilinçaltından tekrar yardım istedi. Ama gelen bir sonraki görüntü bir duvardı, garip sembollerle işaretlenmiş uzun, kıvrımlı gri bir duvar, ve ötesini göremiyordu. Vizyonunu netleştirmesine yardımcı olmak için bir teknik kullandım, onu kalın bir perde hayal etmeye ve ilk başta çok hafifçe açıp içeri bakmaya yönlendirdim. Perdeyi gözünde canlandırdı ve zihinsel olarak perdeyi araladı ve sonra, kelimenin tam anlamıyla kanepeden yatay olarak havalanacak kadar korkuyla aniden sıçradı.

"Ne oldu?" diye endişeyle sordum; ikimizin de başa çıkamayacağı bir konuya mı girdiğimi merak ettim.

"Bir yüz!" dedi. Grimsi beyaz ve derin buruşuk, "O" şeklinde açık bir ağzı ve iki büyük, dairesel, siyah gözü olan garip bir yüzü tarif ederken hala bariz bir dehşet içindeydi.

Tam o sırada telefon çaldı ve Casey'yi telefonu açmama yetecek kadar rahatlatmaya çalıştım. Ahizeyi kaldırdım, "Alo" dedim ve sonra telefonda şimdiye kadar duyduğum en sıra dışı sesleri duydum. Biri veya bir şey benimle oldukça ince, düzensiz, hızlı bir sesle konuşuyordu ama hiçbir şey anlamıyordum. Konuşma bir makineden geliyormuş gibi değildi ama insan sesine de hiç benzemiyordu. Şaşırarak belki yirmi saniye dinledim, sonra tekrar "Alo" dedim. Aniden konuşma kesildi ve duyduğum tek şey arka plandaki zayıf bir parazitti. Birkaç saniye sonra da hat tamamen kesildi.

Şaşkına dönmüştüm ama kocam için endişelendiğim için bu durumu önemsemedim, telefonu kapattım ve Casey'nin yanına koşarak tarifine devam etmesini istedim.

"Yüzü macun gibi." dedi, "Çok kırışık ve yaşlı görünüyor." Bu yüzü yakından görmesi için birinin onu tutup kaldırdığını hissetti. "Ona gitmek istemiyorum." diye devam etti. "Hala duvarı görüyorum, şeffaf ve üzerinde bazı semboller var."

İğne ucu kadar yıldızların olduğu siyah bir gökyüzü gördüğünden bahsetti ve sonra nefesi kesildi, tekrar sarsıldı ve ancak bir uzay aracı olarak düşünülebilecek bir şeyi tarif etti. "Çok büyük!" deyip durdu ve turuncu bir parıltı yayıyordu.

Communion ve Missing Time'ı okuduktan sonra, uzaylı yüzler ve uçan daireler hakkında bir şeyler duymak istemiyordum, özellikle de kendi aklı başında kocamdan. Casey'nin anlattıkları beni çok üzdü ve tek yapabildiğim onu hemen trans halinden çıkarmak oldu. Ama o hala tedirgindi, gördüklerini daha detaylı anlatmaya çalışıyordu ve sonunda yüzün ve turuncu aracın resimlerini çizdi. Çizdiği yüze baktığımda ben de dehşete kapıldım ve tiksindim, öyle ki o resimle aynı odada bulunmaya dayanamıyordum. Ve beni neden bu kadar üzdüğünü anlamadım, çünkü okuduğum kitaplarda bahsedilen gri yüzlü uzaylılara benzemiyordu. Bu arada Casey o kitapları görmemişti.

İlk başta Casey'nin bir şekilde, belki de telepatik olarak, okuduğum şeyleri algıladığını düşündüm. Telepatiye pek inanmıyordum ama anlaşılabilir bir açıklama bulmaya çalışıyordum. Fakat yaptığım hipnozu tekrar düşündüğümde Casey'nin Hopkins ve Strieber'ın kitaplarındakinden farklı olaylar ve sahneler anlattığını gördüm. Düşüncelerimi gerçekten okuyor olsaydı, betimlemelerinin daha fazla ayrıntıyla örtüşmesi gerekirdi diye düşündüm. Casey bana kör edici bir ışıktan, üzerinde semboller olan panelli, kıvrımlı bir duvardan, devasa turuncu uzay aracından ve buruşuk, kara gözlü uzaylı yüzünden bahsetmişti ve bunlar okuduklarımdan tanıdık gelmiyordu.

Dahası, Casey'nin bu görüntüleri uydurmuş olması da mümkün görünmüyordu, çünkü duygusal tepkileri gerçek ve yoğundu, benim kadar onu da şaşırtmıştı. Yine de daha önce UFO'larla hiç ilgilenmemişken birdenbire bu kitapları okumam ve ardından kendi kocamın bu tür şeylerden böyle bir inançla bahsettiğini duymam çok tesadüfi görünüyordu. Emin olduğum tek şey, hipnoz sırasında UFO'yu veya uzaylı yüzünü tarif etmesi için onu kasıtlı olarak etkilemediğimdi. Tek yaptığım, ondan bilinçaltına danışmasını ve stresli semptomlarının nedenini gösterip göstermeyeceğini sormasını istemekti.

Casey'nin anlattıkları onu da beni de çok sarsmıştı. O gece çok az uyudum ve sabah hala o kadar korku içindeydim ki yatak odamdan çıkmakta zorlanıyordum. O resmin hala oturma odasında olduğunu biliyordum ve oraya girmeye korkuyordum. Dr. Riley'yi sadece iki kez görmüş olmama rağmen, o sabah erkenden onu aradım ve kocamla konuşup gördüğü şeylerin ardındaki gerçekliği çözmeye çalışmasını rica ettim. Casey'nin gerçekten böyle bir yüz veya uzay gemisi gördüğüne inanmıyordum. Yine de ikimizin de tepkileri o kadar güçlüydü ki, daha mantıklı ve kabul edilebilir başka bir açıklamanın sağlayacağı güvene ihtiyacım vardı.

Terapist Casey ile konuşmayı reddetti. Bunun yerine beni görmek ve benim garip korkularımla ilgilenmek istediğini söyledi ama ben ilgilenilmesi gerekenin kocam olduğunda ısrar ettim! Anılarının belki bir zamanlar izlediği bir filmden veya unutulmuş bir kabustan kaynaklandığını bilmemiz gerekiyordu ve bunu bize yetkili birinin söylemesini istiyorduk. "Onunla bir dakika bile olsa konuşmayacak mısınız?" diye tekrar tekrar sordum.

Terapist benim ısrarım karşısında sabrını kaybetti. Yardıma ihtiyacı olanın ben olduğum konusunda beni bir kez daha uyardıktan sonra konuşmayı alaycı bir şekilde bitirdi. "Size şu kadarını söyleyebilirim ki..." dedi ve sert bir şekilde sözlerini tamamladı. "...kocanızın hatırladığı şey her neyse, kesinlikle uçan daireler ve küçük yeşil adamlar değil!"

Çaresizce ona inanmak istedim. Yine de az önce okuduğum kitaplardaki görüntüler aklımdan geçmeye devam etti ve belki de bu tür hikayelerin imkansız olmadığını düşünmeye başladım. Bir hipnoz uzmanına ihtiyacımız vardı ama tanıdığım tek kişi yardım etmeyi reddetmişti. İki gün sonra yoğun merakımız galip geldi. Olabileceklerin kaydını tutmak için teybi açtık ve Casey'i tekrar transa soktuk. Bu kez belirli bir şey arıyorduk: İlk hatırladığı görüntülerin kaynağı.

Ortaya çıkan hikaye Strieber veya Hopkins tarafından okuduklarımın tekrarı değildi, bu yüzden Casey'nin bilinçaltında benden malzeme almadığından emin oldum. Ama emin olduğum tek şey buydu. Neredeyse on yıllık kocam, dikkatli, zeki ve büyük bir analitik yeteneğe sahip bir adam, bana insan olmayan varlıklarla iki farklı çocukluk karşılaşmasını anlatıyordu.

2 Mayıs'ta çizdiği yaratığa odaklanarak başladık işe. O görüntüyü zihnine getirdi ve bana şöyle dedi: "Garip bir göz gördüm. Çok yakın. Soldan sağa doğru gidiyor ve büyük, yakın, karanlık ve açık, büyük bir geyik gözüne benziyor, insan gözü değil, büyük." Bu seansın büyük bir bölümünde Casey'nin her zamankinden daha çocuksu bir şekilde konuştuğunu fark ettim, sanki bu olayları çocuğun bakış açısından hatırlıyormuş gibi.

"Gözün rengi ne?" diye sordum.

"Dışı kirli beyaz gibi." dedi. "Dış tarafı, gözün etrafındaki deri, kalın kağıt gibi. Göz, siyah veya kahverengi. Yüzüme yakın, yaklaşık iki santim uzakta."

"Gözün kime ait olduğunu görebiliyor musun?" diye sordum.

"Biliyorum." diye başını salladı Casey.

"Söyleyebilir misin?"

"Bu, ıııı...." diye duraksadı, "...gerçek mi değil mi bilmiyorum. Bu benim çizdiğim adam." Sonra başka bir kafa gördü, kel ve daha insan rengindeydi. "Bu çok çıkıntılı, yunus gibi."

Daha fazla ayrıntı ortaya çıkarmaya çalıştım ama Casey sahnenin daha fazlasını göremiyordu. Ben de ona daha sakin olmasını ve zihinsel görüşüne odaklanmasını söyledim.

"Görmesi zor." dedi. "Bakmak, odaklanmak çok zor."

"Bakmak istemediğin için mi, yoksa bakamadığın için mi?" diye sordum.

"Çünkü bunu yapmamam gerekiyor." diye cevap verdi. Sonra nerede olduğundan emin olmadığını, iki olay arasında gidip geldiğini hissettiğini söyledi; büyük gemideki sahne ve geçenlerde bana anlattığı, yabancı bir okulda olduğuna dair farklı bir anı.

"Neredeyse diğer olayla arasında gidip geliyormuşum gibi hissediyorum. Duvarın arkasından bakıyorum ve okul çok ama çok gerçek. Koridorlarda yürüyorum. Hademe az önce gitti."

"Hademeyi görebiliyor musun?" diye sordum.

"Hayır, ama gittiğini biliyorum. İyi biriydi. Gitme vaktinin geldiğini söylediğini hatırlıyorum. Ve gitme zamanı. Evet, bunu hatırlıyorum. Gitme zamanının geldiğini söyledi. Ben de teyzemi ve annemi arıyorum."

"Ev nerede?" diye sordum.

"Dallas."

"Pekala." dedim. "Kaç yaşında olduğunu biliyor musun?"

"Beş yaşındayım." diye cevap verdi. "Okula başlamadan önce."

Casey'den hatırlamaya devam etmesini istedim ve bana herkesin gittiğini, okulun boş olduğunu ve annesinin nerede olduğunu merak ettiğini söyledi.

"Odaya geri dönüyorum." dedi.

"Bu odada ne yaptığını biliyor musun?" diye sordum.

"Sanırım bir konu çalışıyordum, bilmiyorum." diye cevap verdi. "Hatırlayamıyorum. Gerçekten çok rahat. O kadar güzel ki ayrılmak istemiyorum. Ama çok uzun kaldım. Dışarıda gökyüzü yeşil ve turuncu. Kulağa garip geliyor. Yeşil, turuncu ve beyaz. Sanki güneş kalın bulutların arasından batıyormuş gibi. Ama bulut yok. Normal bulutlar gibi değil. Bu bulut değil."

Bu sahne hakkında daha fazla bilgi edinmek için birkaç dakika uğraştıktan sonra, 1940 model Ford'un içinde olduğu ve parlak ışığın arabanın içine dolduğunu gördüğü anısına geçtik. Bir kez daha kendisini ve babasını, gökyüzünde fırtına bulutlarının olduğu kırsal bir yolda araba sürerken gördü.

"Işık dümdüz aşağı iniyor." dedi, olayı sanki yeniden yaşıyormuş gibi hatırlayarak. "Olamaz! Üzerimize geldi! Işık ön panele çarptı. Neredeyse arabaya nüfuz edecek kadar parlaktı."

"Baban ne yapıyor? Görebiliyor musun?"

"Aman Tanrım, evet!" diye cevap verdi.

"Araba hala hareket ediyor mu?"

"Öyle görünmüyor. Hayır, hiç hareket etmiyor."

"Baban hareket ediyor mu?"

"Öyle görünmüyor." dedi Casey. "Araba durdu."

"Etrafında bir şey görebiliyor musun?"

"Bunu gördüğüme inanmıyorum." diye mırıldandı. "Evet. Bizi almaya gelen birileri var. Ama sorun yok, korkmuyorum, hızlı hareket etmiyorlar."

"Neye benziyorlar? Kaç kişiler?"

"Dört. Aa... Bunu görüyorum ama gerçekten görüp görmediğimi bilmiyorum. Geliyorlar. Sanki çağırıyorlar."

Casey onu arabadan alıp götürdüklerini ve sonra da geriye doğru garip bir hareket deneyimlediğini söyledi. Ancak olayların akışını kestim ve onu götüren varlıkları daha iyi tarif etmesini istedim. Bu kez verdiği tarif tipik gri uzaylı tarifine uyuyor gibiydi.

Yüzleri "karikatür gibi..." dedi, "...ve bir tür örtüleri var." Ama onu en çok büyüleyen gözleriydi. "Büyük, gerçekten güzel daireler. Çok pürüzsüz ve göz kırpmıyorlar. Işık o kadar parlak ki gözlerini acıtıyor, bu yüzden gözlerini ışıktan koruyorlar." Varlıklardan biri tarafından yol kenarında duran "daire şeklindeki" küçük bir gemiye götürülürken derilerini bir tür kirli beyaz örtü olarak tanımladı.

Devasa turuncu gemiye gittiğini ve iki akşam önce yüzünü gördüğü Yaşlı'yla karşılaştığını anlattı. Casey, Yaşlı'nın "macun gibi derisindeki" derin çatlakları, dikey kırışıklıkları ve siyah gözlerini tarif etti. "Çok karanlık gözleri var." dedi, "Sanki her şeyi biliyor, çok şey görüyor, çok şey biliyor ve umursamıyor."

"Bu Yaşlı diğer dört varlığa benziyor mu? Yoksa dördünden biri mi?"

"Hayır, bu Yaşlı." diye ısrar etti. "Onlar gençti, aynı değiller. Bunun yüzünde bir koruma örtüsü yok. Bu geçen sefer gördüğüm Yaşlı." Casey bir tür fiziksel muayene yapıldığını hatırladı ve bu deneyimi yeniden yaşarken çok korktu. Gemide açlık hissetmeye başlamıştı, "midemin çukurunda bir boşluk hissi" diye açıkladı ve sonra aniden çok hızlı konuşmaya başladı.

"Bir ışık var! Ve bir, aa.. Aa! Dikiz aynasına benzeyen bir şey, ama değil, kalın, ve bir plaka camı var, parlak cam veya kapak, ve o, o bana doğru geliyor. Bir de gözyaşı damlası şeklinde metale benzer başka bir şey var. Ve o gözyaşı damlasının üzerinde iki nokta var, iki gümüş nokta. Başları yok, vida gibi. Buraya temas ediyor." diyerek karnını işaret etti.

Son olarak, arabaya geri döndüğünde babasının hala donmuş bir şekilde direksiyonu tutarak beklediğini gördüğü tuhaf geri hareket hissini hatırladı. Seansı bitirmeden önce son bir soru sordum.

"Bilinçaltına Yaşlı'yı tanıyıp tanımadığını sorabilir misin? Tek bir kere mi gördün onu, bilinçaltın sana bunun tek sefer olup olmadığını söyleyebilir mi?"

"Hayır diyor." diye yanıtladı Casey, "Hayır, tek sefer değil. Onu tanıdığımı söylüyor."

Verdiği cevap ilgimi çekti ama bir uzman rehberliği olmadan bu deneyimleri daha fazla sorgulamaya isteksizdim, Casey'nin normal bilinç durumuna dönmesine yardımcı oldum.

Sonraki hafta boyunca düşünebildiğimiz tek şey buydu ve zaman zaman yalnız kaldığımda korkmaya devam ettim. Casey'nin hipnoz altında anlattıklarından sonra, onu tekrar transa sokmayı kesinlikle istemiyordum ama ikimiz de anılarının ne kadar gerçekliğe sahip olduğunu bilmek istiyorduk. Casey için endişeleniyordum, bazen onun akıl sağlığından şüphe etmem gerekip gerekmediğini soruyordum kendime, ama içten içe onun böyle şeyleri hayal edecek, hele hele kasıtlı olarak uyduracak türden biri olmadığını biliyordum.

Casey her zaman ciddi, dürüst, zeki ve pratik bir insan olmuştu. Lisede fen bilimlerinden müziğe kadar her alanda başarılı olmuş ve askerliğe gittiğinde ordu onu askeri istihbaratın bir kolunda dilbilimci olarak görevlendirmişti. Bu görev onu denizaşırı ülkelere götürmüş, oralarda çok seyahat etmiş. Askerlikten sonra Casey ve ilk eşi sonunda boşanmış. Eski eşi yeniden evlenmiş ve yeni kocası ve Casey'nin iki çocuğuyla birlikte başka bir eyalete taşınmış. Casey üniversite eğitiminde bilgisayar bilimleri diploması almış ve beş yıl içinde başarılı bir danışman olarak kendini kanıtlamış. Yaptığı iş uzmanlık, güvenilirlik ve gizlilik gerektiriyordu ve en iyilerden biri olarak tanınıyordu. Mesleki veya şahsi olarak hiç kimse Casey'i yalancı, şakacı veya dengesiz olmakla suçlayamazdı.

Ama o yüz ve gemi anısı gitmek bilmiyordu. Ve o hafta boyunca başka şeyler, başka anılar, özellikle de Kaliforniya'daki bir olay aklına gelmeye başladı. 1971 yılında, Casey'nin oğlu yaklaşık iki yaşındayken, evlerinde poltergeist faaliyetler ve görünüşe göre sadece Casey'nin hissettiği bir deprem olmuş. Tam o süreçte oğlu yatak odasının duvarında beliren "siyah adamdan" bahsetmeye başlamış. Casey bu varlık hakkında daha fazla bilgi edinmeye çalıştığında, oğlu siyah adamın kendisiyle konuştuğunu söylemiş ama ne konuştuklarından bahsetmeyi reddetmiş.

İkimiz de, eğer varsalar UFO'lar ve uzaylı varlıklar konusunda bir tür "uzman" bulmamız gerektiğini hissediyorduk ama nereye bakacağımız konusunda hiçbir fikrimiz yoktu. Sonunda Hopkins'in kitabında bir UFO araştırma organizasyonu listesini fark ettim ve bizi yardım için yerel bir kişiye yönlendirebileceği ümidiyle uluslararası direktörü aradım. Onun aracılığıyla, Metroplex Mutual UFO Network (MUFON) adlı yarı bağlantılı bir kuruluşun metropol birimiyle temasa geçtik ve mayıs ayının ilerleyen günlerinde birkaç üyeyle buluşma ayarladık.

Ruh halimizi dikkate aldığımızda tarih inanılmaz derecede uzak görünüyordu. Bir gece rüyamda çatısı kaynayan bir tencerenin kapağı gibi sallanıp zıplayan bir ev gördüm ve bunun UFO'ların geldiğine dair bir işaret olduğunu anladım. Ve birkaç gece sonra, bu kez tamamen uyanıkken kendi tuhaf deneyimimi yaşadım. Bütün gece aralıklarla evin içinde garip sesler duyarak uyandım ama kalkıp bakamayacak kadar endişeliydim. Alışık olduğumuz gıcırdayan ev seslerinden farklı olarak çarpma ve vurma sesleri vardı. Bir noktada evde birinin olduğundan neredeyse emin oldum ama gözlerimi açamayacak kadar korkmuştum.

Sonra yatak odamızın kapı tarafındaki köşesinde birkaç kişinin benimle konuştuğunu duydum. Tek bir ses gibiydi ama sanki bütün gruptan geliyor gibiydi. Hatırlayamasam da sesin bir süredir konuştuğunu fark ettim ve sonra açıkça şöyle dediğini duydum: "Bu 'eliomi' (ya da 'elianni'?), özlemini duyduğun şey." Dehşete kapılmıştım, Casey'nin koluna sıkıca yapıştım ve sonra ses durdu.

Bu arada Casey, tümü çok tuhaf olan eski anılarını hatırlamaya devam ediyordu. Bir keresinde on üç yaşındayken uyandığında, tanımadığı bir ortamda kendisine yaklaşan siyah gözlü, beyaz dalgalı saçlı garip bir kadın gördüğünü hatırlıyordu. Kadın onun üstüne çıkıp seks yapmaya başlamıştı ama bu Casey için hiç de erotik bir şey değildi. Bu deneyimden hiç kimseye bahsetmemiş ve sonunda bunu bir rüya olarak kabul etmiş. Ayrıca bir gece park halindeki arabasında nişanlısıyla otururken yaklaşan ayak sesleri duyarak korktuğunu hatırlıyor. Aslında bu olayı bana yıllar önce anlatmıştı. Hemen arabayı çalıştırıp o ıssız bölgeden eve doğru yola çıktıklarını ama vardıklarında olması gerekenden neredeyse iki saat fazla zaman geçmiş olduğunu anlatmıştı.

Ve çok daha yakın zamanlı bir şeyi daha hatırladı. Casey bana geçtiğimiz Aralık ayında kendi semtimizde gördüğü bir şeyi hatırlattı. Arabayla eve dönerken şehir merkezine doğru bakmış ve adliye binasının üzerinde sabit duran, küre şeklinde garip bir metalik cisim görmüş. Eve vardığında arabayı park ettiğini ve cismi daha iyi görebilmek için yokuş yukarı bir blok öteye yürüdüğünü ve gördüğü cismin balon olmadığını anladığını söyledi. Etrafında dolaşıp beş on dakika cisme bakmışa ama eve dönmek için yönünü çevirdiğinde gökyüzünün çok karanlık olduğunu görüp şok olmuş; sanki farkında olmadığı bir zaman geçmiş gibi.

Bunları anlatınca olayı hatırladım çünkü bana küreyi gördüğünü söylemişti ve ne olduğunu açıklayabilecek herhangi bir haber bulmak için pazar gazetelerine bakmasına yardım etmiştim. Semtimiz bazen film çekimleri için kullanılıyordu ve biz de kürenin bir film dekoru olabileceğini düşünmüştük. Ama böyle bir şeyden bahsedilmiyordu, bu yüzden ikimiz de her şeyi unuttuk. Ve bunun bir UFO olabileceğini düşünmedik. Ama Casey, gördüğü şey ile birkaç gün sonra bacağının arkasında bulduğu derin, düz bir yara izi arasında bir ilişki olduğunu hissetti. Yanlışlıkla ona dokunduğunu ve farkına varmadan nasıl böyle bir kesik oluşabileceğinin merakı içinde sinirlendiğini hatırladı.

UFO araştırma grubu üyeleriyle buluşacağımız akşam nihayet geldiğinde hem heyecanlı hem de kaygılıydık. Yaklaşık altmış kilometre uzaklıkta bir yere gittik ve birkaç nazik ve ilginç insanla tanıştık. Sordukları soruların hepsini anlamadım ama UFO'lar ve hatta uzaylılar tarafından kaçırılmalar hakkında epey bilgi sahibi görünüyorlardı, bu yüzden onlara açıldık. Her ne kadar bu tuhaflıklarla ilgili görünen sadece Casey olsa da, ben de kendi hayatımdaki birkaç garip şeyden bahsettim onlara, bu konularla bağlantılı olabileceğini düşünmesem de.

Yaşadığım olağandışı olaylar veya tekrarlayan rüyalar hakkında daha fazla konuşmam konusunda ısrar ettiler ve ben de çocukluğumda birkaç kez gördüğüm bir kabusu anlattım. Tek hatırlayabildiğim uzun boylu, böceğe benzer bir varlığın yanımda durup elimi tuttuğu ve bana annem olduğunu söylediğiydi. Ama 1980 yılında yaşadığım daha da ilginç bir deneyim vardı ve gerçek bir vizyon olarak değer verdiğim bir şeydi bu çünkü başka bir açıklama bulamıyordum.

Komşumun bahçesinden kendi evimin bahçesine dönerken aniden garip bir hisse kapıldım; elektrikli, parıltılı bir his ve bahçedeki her şeyin etrafında renkler ve hareketler görmeye başladım. Yürümeye devam ettim ve sonra büyük bir ağacın altında yan yana duran dört kişi gördüm. Onları insan olarak düşündüm çünkü yaklaşık benim boyumdaydılar; bir buçuk metre kadar ve normal uzuvları vardı, ama görünüşleri aslında gölge gibiydi. Gri ve özelliksiz görünüyorlardı, yine de bir şekilde iki erkek ve iki dişi olduklarını biliyordum. Beni sıcak bir şekilde karşıladılar ve bana atalarım olduklarını, onların tüm anılarını ve bilgeliklerini bedenimde taşıdığımı söylediler. Buna güldüm ama bana bu bilgiden yararlanmanın yolları olduğunu söylediler.

Akşam yemeği hazırlamak için eve dönüyordum ve aşçılık konusunda kendime hiç güvenim olmadığı için onlara mutfakta neden bu kadar kötü olduğumu sordum. Atalarımdan biri iyi bir aşçı olduğuna göre neden bu bilgiyi kendim kullanamıyorum? O noktada yemeğin hazırlanmasında beni yönlendirmeye başladılar, en azından iki erkek yönlendirdi. Ben yemek pişirirken iki kadın arkamda durmuş zihnimin bilinçdışı bir kısmıyla oldukça hızlı bir şekilde konuşuyorlardı ama bana ne söylediklerini anlayamıyordum. Sorduğumda, erkekler bu konuda endişelenmeme gerek olmadığını, bana sadece bazı "talimatlar" verdiklerini söylediler.

Tüm olay yaklaşık kırk dakika sürdü ve sonra ataların artık benimle olmadığını fark ettim. Casey ve David o akşam eve geldiklerinde ikisine de gördüğüm vizyonu heyecanla anlattım ve Casey kırk dakika hakkında çok az ayrıntı hatırlıyor gibi göründüğümü fark etti.

UFO grubuna çeşitli anılardan ve Casey'nin hipnoz sırasında anlattıklarından bahsettik ve daha sonra bilgili bir hipnozcuyla temasa geçmek istediğimizi söyledik. Fakat sürpriz bir şekilde gruptan hiç kimse bir isim söylemedi. Dolayısıyla o gece yardım için tek umudumuz boşa çıktı ve kendimizi her zamanki gibi kaybolmuş hissederek eve döndük. Casey ikinci kez olana kadar bundan bahsetmemiş olsa da, beyaz bir Chevy tarafından yaklaşık otuz kilometre takip edildiğimizi fark etti. Öğlen saat 12:30 civarı yola çıktığımızda o da harekete geçmiş ve yaklaşık altmış kilometre mesafedeki kendi mahallemizin yakınlarına kadar bizi takip etti.

MUFON grubuyla olan temasımızdan bir hafta sonra, haziran ayındaki konuşmacılarının tanışabileceğimiz bir hipnozcu ve UFO araştırmacısı olduğu haberini aldık. Bunu öğrenince moralimiz biraz düzeldi ve Casey'nin ailesi ziyarete geldiğinde, Casey'nin arabadan alındığını hatırladığı zaman hakkında onlara bir şeyler sormaya karar verdik. Şaşırtıcı bir şekilde, babası Casey bir yaşındayken Sierra dağlarının eteklerinden geçtikleri bir yolculuğu hatırladı.

O zamanlar Casey'nin büyükbabası bir restoran işletiyordu ve anne ve babası da restoranda ona yardım ediyordu. Bir hafta sonu tatilinde çok sayıda müşteri biftek stokunu tüketmişti, bu yüzden babası daha fazla et getirmek için Casey'i de yanına alıp birkaç başka kasabaya gitti.

"Yolculukta olağandışı bir şey olmuş muydu?" diye sordu Casey.

"Pek sayılmaz." diye yanıtladı babası.

Casey'nin annesi, "Çok uzun süre dönmediniz." diye araya girdi.

"Neden?" diye sordu Casey. "Et pazarından başka bir yerde durman mı gerekti?"

"Evet." diye yanıtladı babası, "Ama sadece birkaç dakikalığına. Sanırım yola bir ağaç devrilmişti."

"Orada ne oldu? Ağacı kaldırman mı gerekti, yoksa etrafından mı dolaştın, ne yaptın?" diye sordu Casey.

"Hayır, ben kaldırmadım." dedi babası. "Ormandan birkaç adam geldi, ağacı alıp gittiler."

Casey'nin babası, başı dertte olan herkese yardım etmeye gönüllü olan, girişken ve hayırsever bir insandı, bu yüzden yola devrilen ağacın kaldırılmasına yardımcı olmaması tuhaf görünüyordu.

"Ne yaptın peki?"

"Arabada oturdum sadece ve onlar da ağacı taşıdılar." diye yanıtladı. "Sadece birkaç dakika sürdü."
 
"Ama restorana dönmekte epey geç kalmışız?" diye sordu Casey, daha fazla ayrıntıyı hatırlatması ümidiyle.

"Kesinlikle çok geciktiniz." diye yanıtladı annesi. "Döndüğünüzde sizin için gerçekten endişelenmeye başlamıştım."

Casey bu hikayeyi ilk kez duyuyordu ama ayrıntılar (yer, Casey'nin yaşı, babasıyla yolculuk, kayıp zaman) hepsi hipnoz altındayken hatırladıklarıyla uyuşuyordu. Babasının böyle bir yolculuğun gerçekten yaşandığını doğrulaması Casey ve benim için işleri daha da zorlaştırdı. Başından beri hala bu garip anıların aslında temelsiz olduğunu umuyorduk, çünkü uzay gemilerinin ve küçük yeşil (veya bu durumda gri) adamların varlığını kabul edemiyorduk. Yine de Oklahoma'dan gelecek olan Barbara Bartholic adlı araştırmacı kadınla tanışmak için her zamankinden daha fazla heyecanlıydık.





bozadi



2. BÖLÜM

Haziran 1988

MUFON toplantısında Barbara'ya kendimizi kısaca tanıttık ve verdiği bilgilerden etkilenmiş ama yine de şüpheci bir şekilde arkamıza yaslanıp konuşmasını dinledik. Kuzey Oklahoma'da yerel kolluk kuvvetleri de dahil olmak üzere yüzlerce kişinin tanık olduğu ve 1987'den bu yana dramatik bir şekilde artan çok sayıda UFO gözleminden bahsederek başladı. Aynı dönemde pek çok kişinin kendisine gelerek kaçırılma deneyimlerini anlattığını söyledi. Melezleme deneylerinden ve bazen acı verici olan fiziksel muayenelerden bahsetti ki tümü çok rahatsız ediciydi. Yine de seanstan sonra Barbara'yla çalışma olasılığını görüşmek üzere onunla birlikte oteline gittik.

Konuştukça ondan daha çok hoşlandık. Kırklı yaşlarının sonunda bir eş ve anne olan bu kadın son derece mütevazı, sıcak, esprili ve bilgiliydi. Yaptığı UFO araştırmaları neredeyse on yıl önce, bu alandaki en saygın bilimsel "isimlerden" biri olan Dr. Jacques Vallee'ye sığır mutilasyonu araştırmalarında yardımcı olmasıyla başlamıştı. Dr. Vallee NASA'nın uzay programı için önemli bilgisayar çalışmaları yapmıştı ve UFO fenomeniyle ilgili araştırmaları neticesinde Passport to Magonia, Dimensions ve en son Confrontations adlı kitapları kaleme aldı. Üçüncü Türden Yakınlaşmalar filmindeki Fransız bilim adamının modeli oydu aslında.

Barbara'nın kaçırılanlarla çalışması ilk olarak nitelikli bir hipnoterapistin yardımıyla başlamış ama vaka sayısı patlayınca, terapist ona tekniğini öğretmiş ve o da kendi başına devam etmiş. Araştırmaya olan ciddi bağlılığı çok açıktı ve her bir vakaya ayırdığı saatler için hiçbir ücret almıyordu. Gece geç saatlere kadar konuştuk ve nihayet birkaç hafta içinde onu ziyaret edeceğimize karar vererek gece 02:15'te ayrıldık.

Arabada Barbara'yla buluşmayı konuşurken yolun yarısında Casey aniden konuyu değiştirdi. "Arkamızdaki beyaz arabayı görüyor musun?" diye sordu dikiz aynasına bakarak.

Arkama bakıp "Evet" dedim. Yakın mesafede beyaz bir Amerikan modeli görünüyordu ama Casey'nin ısrar ettiği gibi bizi gerçekten takip ettiğine inanamıyordum. "Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?" diye itiraz ettim.

"Otelin otoparkında gördüm. Biz çıkınca o da çıktı ve o zamandan beri peşimizde. Şerit değiştirmeyi ve farklı hızlarda gitmeyi denedim ama peşimizden ayrılmıyor."

"Bu akıl almaz bir şey. Neden biri bizi takip etmek istesin ki?"

"Bilmiyorum ama bu ikinci kez oluyor. Bir kez tesadüf olabilir ama iki kez değil."

Sonra bana UFO grubuyla buluştuğumuz gece gördüğü ilk beyaz arabadan bahsetti ve ikimiz de kendimizi neyin içine soktuğumuz konusunda endişelenmeye başladık. İki ay önce hayatlarımız normaldi ve dünya tanıdık ve rahat bir yerdi. Ama işte şimdi buradaydık, gecenin bir yarısı takip ediliyorduk, akşamı da uzaylıların varlığını ve bu varlıkların bir şekilde hayatlarımıza dokunmuş olması gibi saçma bir olasılığı düşünerek geçirmiştik.

Artık geçmişlerimizin gizemli ve korkutucu sırlar barındırdığından korkuyorduk. Acaba bu sırları gömülü bırakmak daha mı iyiydi? Hayatlarımız güzeldi ve bu yeni, huzursuz edici gelişmeler hiç de hoşumuza gitmemişti. O zamanlar bu gelişmelerin dünyamızı ne kadar derinden ve geri dönülmez bir şekilde değiştireceğinin farkında değildik ama başımıza geleceklerden korkmadan edemiyorduk. İçgüdülerimiz bize muhafazakar ve korumacı olmamızı, bu yeni bilgiyi kendimize saklamamızı söylüyordu ve biz de öyle yaptık. Ama kaçınılmaz olarak yakın arkadaşlarımızdan uzaklaşmaya başlamamız anlamına geliyordu bu. Bizi sevdiklerini biliyorduk ama böylesine uçuk, fantastik hikayeleri kabul etmelerini nasıl bekleyebilirdik? Bu noktada bunlara kendimizin de inandığından hala emin değildik. O yüzden yapılacak en akıllıca şey, en azından neler olduğu hakkında daha fazla bilgi sahibi olana kadar sessiz kalmaktı.

Ama güçlü bir cevap ihtiyacı, duygularımızı aksi yöne çekiyordu. Sanki hayatlarımıza tecavüz edilmiş ve çok değerli masumiyetimiz çalınmış gibi kızgın hissediyorduk. Bu varlıklarla zorunlu karşılaşmalarımız için bir açıklama, hatta belki bir özür istiyorduk, bu yüzden hayal meyal hatırladığımız deneyimlerimiz hakkında öğrenebileceğimiz her şeyi öğrenmeye karar verdik. Özellikle Casey için bu önemliydi, çünkü başına bir sürü garip olaylar geldiğini biliyordu ama bu olayların gerçekte neleri kapsadığını bilecek kadar ayrıntı hatırlamıyordu. Kısmi hafıza kaybı yaşayan biri gibiydi, hafızasında böylesine kafa karıştırıcı boşluklar varken kendini tam hissedemezdi. Bu yüzden, korkularımıza rağmen, kendi hayatlarımızda ve bulabildiğimiz araştırma materyallerinde bu fenomeni keşfetmeye karar verdik. Ancak geçmişle ilgili endişelerimiz nedeniyle, aynı garip olayların gelecekte tekrar başlayabileceği aklımıza gelmedi.

Araştırmamız başladığında, UFO-Uzaylı fenomeninde, esas olarak kanıtların doğasından kaynaklanan büyük bir belirsizlik olduğunu gördük. UFO konusunun büyük bir kısmını oluşturan görgü tanıklarının ifadeleri, ne kadar çok tanık birbirinin hikayesini doğrulasa da, çoğu insanın fikrine göre nihai olarak doğrulanamaz. Elbette, hepsi aynı anda bir şey görmüş olabilir ama çoğu gözlemin kısalığı ve söz konusu mesafeler dikkate alındığında, doğru tanımlamalar muhtemelen nadir olacaktır. Fotoğraflar sahte olabilir ve aynı şekilde videolar da sahte olabilir. Fiziksel izler kuşkusuz bir şeyin kanıtıdır fakat şüphelenilen "şeyin" kendisi ortada olmadığı için tanımlanamaz. Ve her zaman kasıtlı bir aldatma ihtimali vardır. O halde kitapçılarda UFO ve uzaylı faaliyetleriyle ilgili gerçekleri aktardığını iddia eden tonlarca materyalden ne anlamalıyız?

Sevdiğim ve güvendiğim biri bana kendi hayatıyla ilgili benzer şeyler anlatmamış olsaydı, bu tuhaf fikri reddetmek çok daha kolay olurdu. Ama yine de Casey'nin anılarını gerçek olarak kabul edemezdim ve üstelik onun da kabul edebileceğinden emin değilim. O kadar garip bir şeyin içindeydik ki, çekildiğinin farkında olmadığımız bir filmin oyuncuları olduğumuzu yeni keşfetmişçesine, bunu bir kurgu gibi görme eğilimindeydik. Elbette bir şeyler olduğunu biliyorduk ama eşimin anılarının gerçek değil sembolik olduğu fikrine bağlıydık. Haziran sonunda Barbara'yı ziyarete giderken ikimiz de regresyonun Casey'nin deneyimleriyle ilgili gizli gerçeği, UFO'larla hiçbir ilgisi olmayan bir gerçeği ortaya çıkaracağını umuyorduk.

Varışımızdan kısa bir süre sonra Barbara ve Casey ilk seanslarına başladılar. Barbara Casey'yi birkaç saat boyunca transta tuttu ve sabırla onu depolanmış anılarının derinliklerine inmeye teşvik etti. Başlamadan önce Casey Barbara'ya hatırladığı bazı tuhaf şeylerden ve daha önce benimle yaptığı regresyonda keşfettiği olaylardan bahsetti. Bu nedenle Barbara Casey'nin düşüncelerini bu hafıza ipuçlarına yönlendirdi ve ben de Casey'nin anlattığı inanılmaz hikayeyi şaşkınlık içinde dinledim.

Odaklandıkları ilk tuhaf anı, Casey'nin okul öncesi bir çocukken gördüğü bir "uyanık rüya" idi. "Rüyasında" bir tür okula götürülmüştü ve bir noktada kendini çok terk edilmiş ve korkmuş hissettiğini hatırlıyordu. Hipnoz altında, şimdi Yaşlı ve tanımlanamayan başka bir varlıkla birlikte bir okul ortamında olduğunu ve bir şekilde test edildiğini hissettiğini hatırlıyordu.

"Sanki bir şeyler öğrenmek için oradaymışım gibi geliyor, bir şeyler öğrendiğimi biliyorum. Kalbimde bir şeyler hissediyorum ve aynı zamanda kendimi... Bu aptalca..." diye duraksadı, "...çünkü çok küçüğüm, ama bir şeyler öğretiyormuşum gibi hissediyorum. Nasıl yapabileceğimi bilmiyorum. Benden bir şeyler öğreniliyor..." dedi, "...ve aynı zamanda bana benden çok daha büyük, beni aşan, beni çok aşan duygular veriliyor."

Barbara Casey'ye Yaşlı'yı daha önce görüp görmediğini sordu, Casey de ilk kez bana anlattığı, bir yaşındayken yaşadığı kaçırılma deneyimini bir kez daha anlattı. Küçük gemiyi tekrar tarif etti. "Oldukça sağlam..." dedi, "...ve sıkıcı, pek de gösterişli olmayan bir parça. Orada duruyor ve onu görebiliyorum ve yaklaşık üç veya dört ayağı üzerinde duruyor."

Barbara, "Lütfen daha net ol." dedi. "Üç ayaklı mı yoksa dört ayaklı mı?"

"Bilemiyorum, üzgünüm." diye cevap verdi Casey. "Bunu çocukluğumdan hatırlıyorum. Zihnim gördüklerimle o kadar ilgili ki. Beni almaya gelenler. Onlar küçük ve evet, onların...  Hiç gördünüz mü bilmiyorum ama oldukça ufak tefekler. Bunlar pek büyük değil. Yani, ben küçük bir çocuğum ve onlar beni tutuyorlar ve bana küçük gibi geliyorlar. Belki sekiz yaşında bir çocuk gibi. Beni tutuyorlar ve zayıf olduklarını hissediyorum. Bir insanı nasıl tutacağını bilmeyen biri tarafından tutuluyormuşum gibi hissediyorum."

Bu kez Barbara'ya olayı anlatırken öncekine kıyasla çok daha az duygusallık gösterdiğini fark ettim, sanki olayı bir şekilde kabullenmiş gibiydi. Ayrıca her şeyi daha net görebiliyordu, dolayısıyla Barbara benden çok daha fazla bilgi edinebildi. Ve sonra ona bir kez daha, bu kaçırılma deneyiminden önce Yaşlı'yı veya daha kısa "karikatürümsü" varlıklardan herhangi birini görüp görmediğini sordu.

"Evet." diye yanıtladı ve sonra şaşkın bir sesle kendini bir altın ışık topu olarak gördüğünü ve bir grup varlığın onu "yapmasını" izleyişini anlatmaya başladı. "Beni doğmaya hazırladılar. Heyecanlılar. Yaptıklarını izliyorum. Beni yapmalarını izliyormuşum gibi hissediyorum. Sanki doğmamı onlar istemiş gibi hissediyorum, sanki daha önce onların bir şeyiymişim gibi. Bunlar yapımcı değil, işçi. Ve ben onları çalışırken izliyorum. Doğduktan sonra da beni izlediler, geldiler ve beni tekrar oraya götürdüler."

"Gerçekleşen süreci tarif edebilir misin?" diye sordu Barbara.

"Bana bunu sorduğunda gördüğüm şey, bir dizi çok karmaşık kırmızı ve beyaz şekil. Birbirlerine kenetlenmişler ve sabitleniyorlar. Varlıklardan biri parmaklarıyla bu şekilleri çeşitli yönlere itiyor. Bir kutu veya panel gibi, tamamen farklı tuşları olan bir bilgisayar terminali gibi. Ve sanki bir şeyleri hareket ettiriyorlarmış gibi geliyor... kimyasallar... spekülasyon demek zorundayım, çünkü gördüğüm şey kırmızı ve beyaz şekiller, birbirine bağlanan çizgiler. Bu çizgileri hizalıyorlar, hareket ettiriyorlar, farklı seviyelere itiyorlar. Ve bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum. Çok önemliymiş gibi hissediyorum."

"Ondan sonra ne oluyor?" diye sordu Barbara. "Sanki artık izlemek yerine içerideyim." "Neyin içinde? Bana tarif edebilir misin?" "Annemin içindeyim." dedi Casey. "Gündüz ışığı görebiliyorsun, pembe ve sarı, canlı."

Bu şaşırtıcı bilgiden sonra Barbara ona neden bu varlıklar tarafından "yapıldığını" ve sonra da doğduğunu sordu. "Yönlendirmeler veya talimatlar mı alıyorsun?" diye sordu. Casey "Bu kararı kendim veriyormuşum gibi geliyor." diye cevap verdi. "Kararları ben veriyorum. Zamanı geldi. Hissettiğim bunun zor bir karar olduğu, ama gerçekten değiştiğimi, kendim olmayacağımı bildiğim için bunu yapmayı seçtiğim. Katı olmak istiyorum. Sadece içeriyi değil, dışarıyı da hissetmek, dış dünyayı hissetmek, ondan etkilenmek. Böylece doğmaya karar verdim."

"Seni yönlendiren birileri oldu mu?" diye sordu Barbara, "Senden üstün olan ve sana doğma seçeneğini veren başkaları? Bu sürece senin için karar veren?"

"Bir anlaşma. Sadece bir anlaşma."

"Peki bu anlaşmayı kiminle yaptın?"

"Tuhaf gelmeyen ama neredeyse hiç anlaşılamayacak nitelikte bir alana giriyorum. Ama sanki bir neden var, bir amaç var ve bunu yapmak zorundayım, bunu yapmak istiyorum ve bunu yapmanın zamanı geldi ve yapabilirim ve gidiyorum."

Daha önce izlediği işçi varlıklar hakkında daha fazla bilgi vermesi istendiğinde, Casey onların aslında daha yüksek bir otoriteden gelen talimatları yerine getirdiklerini söyledi. "Başka bir kaynak vardı ve hepimiz biliyoruz ki o kaynak bunun aracı. Onlar Yaşlı'nın kontrolü altındalar. Yaşlı varlık düşünceyi üretir ve onlar da 'yapar'. Yaşlı görünce onlar da görür." Barbara, Casey'nin Yaşlı'yı nihai Yaratıcı ile eşanlamlı olarak görüp görmediğini sordu ve Casey hayır dedi. "Yaşlı, bilgeliği, sanatı, aklı ve bilgiyi ve deneyimi içeren bir araç, bir kap. Geleceğini bilir, geçmişini bilir, üzgündür ve üzgün değildir, mutludur ve mutlu değildir."

Casey doğum öncesi anılarını anlatmayı bitirdiğinde gerçekten rahatsız olmuştum. Normalde metafizik fikirlerden uzak dururdu ama az önce anlattıkları metafiziğin çok ötesindeydi. Çılgıncaydı. Zihnim neredeyse uyuşmuştu ama duyacak daha çok şey vardı.

Barbara'nın üzerinde durduğu son olay Aralık 1987'de metalik kürenin görülmesiydi. Casey bir kez daha cismi arabasından gördüğünü, arabayı evin yanına park edip yukarı doğru yürüdüğünü ve sonra da küreyi adliye binasının üzerinde izlediğini anlattı. Ama bu kez çok daha fazlasını hatırlıyordu.

Barbara, "Bana şimdi neler olduğunu anlat." dedi.

"Anlamıyorum." dedi. "Cesaret gösterip bir ışık huzmesinin içine girdiğimi görüyormuşum gibi hissediyorum. Onu izliyorum. Sanki her şey çok dar bir ışına dönüşüyor. Ve ben onun içinde kayboluyorum. Ve bu hiç mantıklı değil. Keşke görebilseydim."

Barbara, "Etrafında neler oluyor?" diye sordu, "Nelerin farkındasın?"

"Oo!" dedi, irkilerek. "Büyük bir göz var. Az önce tekrar gördüm."

"Büyük gözün kaynağı nedir?"

"Bir lamba gibi, büyük bir lamba gibi. Her şeyin içinden geçiyor, anlıyor musun? Seni bir şeyle dolduruyor. Her şeye nüfuz ediyor."

"Tarif edebilir misin? Bu lamba sana nasıl nüfuz ediyor?"

"Hayır, şey, bu çok zor. Yaşadığım bu duygu gerçekten zorlayıcı."

"Zorlayıcı derken neyi kastediyorsun?"

"Burada olmak istemiyorum. Burası her neresiyse. Kendimi küçük, sıkışık bir yerdeymişim gibi hissediyorum. Tabut falan gibi değil ama küçük, klostrofobik hissettiren bir oda."

"Etrafa bakıp bana tarif edebilir misin?"

"Denerim Barbara." dedi kaygılı bir şekilde. "Burada olduğum için o kadar üzgünüm ki bakmak istemiyorum. Bunlar yaşadığım diğer hisler gibi değil. Ruhani veya sevgi dolu olmaktan ziyade pis ve mekanik geliyor."

"Bana duygularını anlat. Neler yaşıyorsun?"

"Sırt üstü duruyorum, bacaklarım çeneme kadar itilmiş gibi. Gri bir bulutun içinde sırtüstü top gibi duruyorum. Küçük ve nemli bir yer sanki. Kiler gibi ama kiler değil. Islak değil ama iğrenç kokuyor. Eski bir spor salonu, eski bir soyunma odası gibi. Dağınık, gerçekten dağınık ve yoğun bir his veriyor. Büyük bir gemi gibi düzgün ve geniş gelmiyor. Ve bir gemide olup olmadığımı bile bilmiyorum. Bilmiyorum, sanki bir odadaymışım ve bahsettiğim tüm bu küçük dağınıklıklar varmış gibi. Yani, duvarları var. Duvarları olan bir odadaymışım ve sırtüstü yatıyormuşum gibi hissediyorum ve oraya buraya itiliyorum ve şu anda zihnimi orada olup bitenlere kapatıyorum."

"Yalnız mısın?" diye sabırla sormaya devam etti Barbara.

"Hayır, bu işi yapan biri var ama onu tanımıyorum."

"Kaç tane olduğunu söyleyebilir misin? Bir tane mi yoksa çok mu?"

"Birden fazla var ama kaç tane olduğunu bilemiyorum. Burada hissettiğim tek 'kişi' benim ama yanılıyor da olabilirim. Çok kızgınım."

"Bunlar daha önceden tanıdığın varlıklar mı?"

"Hayır, aynı gibi hissetmiyorum."

"Seni iznini alarak mı buraya getirdiler?"

"Hayır."

"Bunun olmasını engellemek için ne yapılabilir? Herhangi bir yolu var mı?"

"Bu sefer gitmeyi reddettim. Bir dahaki sefere daha fazla ne yapabilirim bilmiyorum."

"Reddettin ama yine de seni aldılar, değil mi?"

"Evet, ve beni kestiler. Bacağımı kaldırdılar ve beni kestiler. Bir şey istiyorlardı. Bana bir şey yaptırmış olabilirler ve bir şeyin olduğunu görmek istediler veya bir şey istediler. Bana söylemediler, söylemeyecekler. Bilmiyorum, bundan hoşlanmıyorum."

"Bunu sana neden yaptıklarını bana söyleyebilir misin? Biliyor musun?"

"Evet, sanırım. Kulağa çok inanılmaz geliyor ama görünüşe göre hayatta kalabilmemiz için bizden parçalar almaları gerekiyor. Devam etmenin bir yolu olması için benden parçalara ihtiyaçları var. Onarabilmeleri, yapabilmeleri, düzeltebilmeleri için bir şeye ihtiyaçları var. Kızmamalıyım ama bana haber vermeden beni alıp götürdüklerinde bu beni kızdırıyor. Yaşım artık yeterince ileri. Yeterince büyük olduğumu ve yeterince önemsediğimi biliyorum. Ve nedenini anlamıyorum. Bu da beni çıldırtıyor."

Bilinci yerine geldiğinde ve sorulduğunda, Casey bu anıların çok gerçekçi göründüğünü söyledi ve yaşadıklarını tekrar anlatırken sesindeki şaşkınlığı duyabiliyordum. Doğal olarak hiç sakin değildim ve bir o kadar da şaşkındım ama yine de bu olayların gerçekten olduğuna kendimi inandıramıyordum.

Bunlar benim kocama olmuş olamazdı, benim gerçekliğimde olamazdı. Yatağa girdiğimizde telaş içinde psikolojik açıklamalar arıyor, hiçbir şey bulamıyordum. Casey ise çok sessizdi. Oklahoma'ya yaptığımız yolculukta UFO'larla ve uzaylılarla (gerçekte her ne iseler) gerçek bir temasın geçmişte onun başına gelmiş olabileceği ihtimalini tartışmış, artık tüm bunlar geride kaldığına göre bu bilgiyle yaşamayı öğrenebileceğimizi söylemiştik. Ama Aralık 1987 çok yakın bir geçmişti, devam eden yaşantımıza fazlasıyla yakındı.

Ertesi akşam, cumartesi günü, Barbara'nın iki arkadaşı ve başka bir eyaletten gelen danışmanı Jack Lee (takma isim) ile birlikte günü geçirdikten sonra ikinci bir regresyon yapıldı. Barbara ve kocası tek bir evde yaşıyorlardı ama hemen sol taraflarında, diğer misafir Jack'in kaldığı ev de onlara aitti. Jack'in tam karşısında, sahip oldukları üçüncü bir evde ise Casey ve ben kalıyorduk.

Casey bu kez kolayca transa geçti ve bir önceki geceye göre çok daha açık görüşlü ve duyarlıydı. Barbara'nın onu yönlendirdiği ilk olay, 1960 yılında Kansas'ta bir gün, görünürde hiçbir neden yokken burnunda kötü bir ağrı olduğunu hatırlamasıydı. Barbara ondan ortamı ve durumu tarif etmesini istedi.

"Altıncı sınıftaydım, yani on üç yaşındaydım. Ve bazı çocuklar bize, yani bana ve arkadaşıma evimin karşısındaki arazinin tepesine bir UFO indiğini gördüklerini söylediler. Salak olduklarını, böyle bir şeyin olamayacağını düşündüm ama gidip görmek istiyorum. Eskiden orada oynardık, büyük bir arazi. Yaz mevsimiydi. Korkmuştum çünkü bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum. Neden bahsettiklerini bildiklerini düşündüm. Onu görebiliyorum. Gerçekten de oradaydı Barbara. Evimin yanındaki caddeden karşıya geçip oraya gitmeye korktuğumu hatırlıyorum. Arazi çok genişti. Burnumun neden acıdığını anlamaya çalıştığımı hatırlıyorum. Anneme burnumu kırmış olabileceğimi söylediğimi hatırlıyorum. Kavga etmemiştim ama kesinlikle acıyordu. Burnumun içi acıyor. Acımaması gerekirdi. Burnum şişmiş gibi hissediyordum.

"Bill'le birlikte keşfe gittiğimizi hatırlıyorum, sonra tek hatırladığım burnumun acıdığı. Burnumun üst kısmındaki köprünün etrafı çok şişmiş gibi hissediyordum. Gözlerimin iç tarafları. Dayak yemiş gibiyim! Ama kavga etmemiştik."

Barbara daha fazla ayrıntı öğrenmek umuduyla, "Bakmaya gittiğinde ne gördüğünü bana tekrar anlat." diye rica etti.

"Tanrım, orada gerçekten bir şey var, bilirsin." dedi. "Oo, her yerim karıncalanıyor! Aa, evet, orada bir şey olduğunu biliyorum, gerçekten var. Yapamam, bunu görmemem gerekiyor Barbara, bunu görmemem gerekiyor. Gerçekten orada bir şey görmemem gerekiyor."

"Ne deneyimliyorsun?"

"Çekiliyoruz." dedi Casey tedirginlikle. "Bill de gidiyor ve ben de gitmek zorundaymışım gibi hissediyorum. Tökezlediğimi, düştüğümü hissediyorum ve sonra... Çok yorgunum ve burnum acıyor."

Barbara onu bu anıların üzerinden geçirip imgelemini netleştirmesine yardımcı olduğunda, Casey ilk başta tuhaf çocuklar olduğunu düşündüğü üç varlıkla karşılaştığını anlattı. Onu ve arkadaşı Bill'i bir gemiye götürmüşler ve orada bir masanın üzerine yatırmışlar. Acıyı oldukça net bir şekilde yeniden yaşarken, burun deliğine bir tür alet sokulduğunu ve aletin beynindeki bir zara girmesiyle keskin bir "patlama" hissi duyduğunu anlattı. Dinlerken çok sarsıldım ve Casey'nin gerçekleri söylediğine dair ilk kez dehşete kapıldım. Yüzündeki acı gerçekti.

Araştırılan bir sonraki anı da Kansas'la ilgiliydi ve bir kez daha Bill işin içindeydi. Geceyi Bill'in evinde geçirirken Casey bir nedenle yatak odasının penceresinden dışarı baktığını hatırladı. Sonra kendini burun muayenesinin yapıldığı aynı gemide buldu. Bu kez tarçın kokulu bir sıvı içirildikten sonra masaya uzandığında, beyaz saçlı bir kadının ona doğru yürüdüğünü gördü. Kadının nazik ve belki de şefkatli göründüğünü söyledi. Kadın onun üzerine çıkmış, sekse başlamış ve bittiğinde de gitmiş. Casey, Yaşlı'nın odada olduğunu ve onu izlediğini gördü.

"Kadın üzerindeyken izledi mi?" diye Barbara araya girdi.

"Evet."

"Seni izlemekten hoşlanıyor gibi görünüyor muydu?"

"Hayır."

"Neden izliyordu?"

"Çünkü Yaşlı benim öğretmenim, ustam gibi."

"Yaşlı'nı sevdiğini, ona karşı derin duygular beslediğini görüyorum. O senin bir parçan mı?"

"Akrabalık hissetmiyorum. Öğrenci gibi hissediyorum."

"Seni neden seçtiklerine dair bir fikrin var mı?

"Hayır, ama heyecanlılar." dedi, kadınla yaşadığı deneyime atıf yaparak. "Hoşlarına gitti. İstedikleri kişinin ben olduğumdan çok emin görünüyorlar. Beni kesinlikle yalnız bırakmıyorlar."

"Nasıl yani?"

"Çok uzun süre beni rahatsız etmişler, takip etmekle uğraşmışlar gibi."

Görünüşe göre oldukça uzun bir süre, çünkü bir sonraki keşif 1966'dan bir anıydı. O aralık ayında nişanlısını ziyaret eden Casey, onu şehrin dışında yeni genişletilmiş uzak bir yola götürüp arabayı park etti. Ama arabalarına doğru gelen kaygı verici ayak sesleri geceyi böldü ve hızla oradan uzaklaştılar. Ancak eve vardıklarında neredeyse iki saatlik açıklanamayan bir kayıp zaman söz konusuydu ve bu kadar geç kaldıkları için nişanlısının ailesiyle başları beladaydı. Barbara'nın yardımıyla Casey o gece olanlardan çok daha fazlasını keşfetmeyi başardı.

"Işıklarda bir terslik var." diye başladı, "Radyo açıkken radyonun üzerinde küçük bir ışık var ve diğer tüm ışıklar kapalı. Ve bu olay yaşandıktan sonraki süreçte bu deneyimin hiçbir parçasını hatırlamadım, bir kez bile. Çok korkunçtu."

"Nişanlın da korktu mu?"

"Evet, o da çok korktu. Çünkü hatırladığım kadarıyla birbirimize sarılmıştık. Sonra araba bir hareketsizlik hissiyle doldu ve şaşkınlık içinde kaldık. Ve bir şey geldi, izliyor..."

"O sırada halen nişanlınla kucak kucağa mısın?"

"Hayır, hayır, hiç." diye cevap verdi, gözle görülür bir korku içinde. "Kaçmam gerektiğini hissediyorum, arabadan inip kaçmak istiyorum. Arabadan iniyorum! İkimiz de arabadan iniyoruz. İnmek zorundayım. Sanki bana inip arabanın önüne doğru yürümem söylenmiş, buna zorlanmışım gibi hissediyorum. Ve bunu yapıyorum. Ayaklarımın altındaki toprağı hissedebiliyorum. Motorun sıcaklığını hissedebiliyorum ve arabamın önünü görebiliyorum. Yolun aşağısında karanlığın içinden bize doğru gelen bir şey var."

"Orada dururken hareket edebiliyor musun?"

"Hayır."

"Nişanlın hareket edebiliyor mu?"

"Hayır."

"Neyin geldiğini görüyorsun?"

"Karanlık. Karanlık figürler. Dört tane."

"Onları tanıyor musun?"

"Hayır. Bunları tanıyamadım. Bunlar daha uzun ve tamamen karanlık görünüyor. Ve gerçekten korkutucular."

"Boyları ne kadar?" diye sordu.

"Hemen hemen çenem hizasında. Yaklaşık bir buçuk metre boyundalar ama çok zayıf ve siyahlar. Siyah giysilerle kaplanmışlar. Yüzlerini göremiyorum. O kadar karanlık ki göremiyorum."

"Nasıl tepki veriyor?" diye sordu Barbara, nişanlısını kastederek. "Birbirinizle konuşabiliyor musunuz"

"Hayır, ama tavşan gibi kaçmak istediğini hissediyorum. Oraya çekildik ve hareketsiz halde tutuluyoruz. Arabanın önünde hareketsiz duruyoruz. Çok yorucu. Kalbim saatte 150 km hızla atıyor. Sıcak bastı."

"Ne yapıyorlar? Size dokunuyor veya iletişim kuruyorlar mı?"

"Hayır, inceleniyormuş gibi değil de, bana pis pis bakıyorlarmış gibi hissediyorum." Casey'nin yüzünde derin bir endişe ve korku vardı. "Kısa boylu olanlar veya Yaşlı etrafımdayken hissettiklerim gibi hissetmiyorum. Farklı bir grup gibi görünüyor bu. Sanki başka bir şeyle daha çok ilgileniyorlar."

"Neyle ilgileniyorlar?"

"Benimle değil, nişanlımla ilgileniyorlar. Bunlar o diğerleri değil. Ve nişanlımı alıyorlar. Nişanlım onlarla gidiyor. Ve ben öylece duruyorum. Donmuş halde."

"Onu nereye götürdüklerini biliyor musun?"

"Bilmiyorum ama hoşuma gitmiyor."

Casey arabasının yanında felç olmuş bir şekilde durduğu o anları hatırlarken dehşet duyguları içindeydi. Nişanlısı epey sonra döndüğünde, tekrar arabaya bindiklerini, varlıkların güçlü ayak seslerini duyduklarını ve panik içinde uzaklaştıklarını söyledi. Ancak ikisi de neredeyse iki saat geçtiğinin farkında değildi ve zayıf siyah varlıklar veya kadının kaçırılmasıyla ilgili hiçbir şey hatırlamıyorlardı.

Regresyon gecenin geç saatlerine kadar sürmüştü ama Barbara Casey'den bir kez daha Aralık 1987'deki kaçırılma olayına bakmasını istedi. Hatırladıkları o kadar canlıydı ki, daha fazla bilgi verebileceğini umuyordu. Bir önceki seansta Casey farklı bir grup varlık tarafından hiç bilmediği bir odaya götürüldüğünü düşünüyor gibiydi. Ama bu kez yaşadığı deneyime baktığında, daha aşina buldu.

"Ben çocukken de aynıydı ama şimdi daha küçük, ben daha büyüğüm." dedi. "Ama faaliyet daha yoğun, bu varlıklar çok meşgul. Aceleleri var."

"Yani küçükken yanlarında olduklarınla aynı varlıklar mıydı bunlar?"

"Evet, aynı ışık, aynı his var. Aynı bölge, yine aynı yerdeymişim gibi hissediyorum. Ama bu sefer onlar sadece 'Casey... hatırlamalısın, kendini tanımalısın.' demek için oradalar. Hatırla!"

Casey çok telaşlandı ve Barbara onu trans halinden çıkararak sakinleştirdi. Ama duyguları çok ağırdı ve şimdi rahatlayarak ağlamaktan kendini alamadı. O kadar çok şey o kadar uzun süre saklanmıştı ki, şimdi geçmişinin büyük bazı parçalarını tekrar ortaya çıkardığını hissediyordu. Seanstan sonra uzun süre oturdu, olayların ayrıntılarını anlattı (örneğin tarçın kokulu sıvı ve 1966'daki zayıf, siyah olanların soluk sarı, "kedi gözleri") ama artık korku duymuyordu. Şu an içinde bulunduğu ruh halini ortaya koyan gerçek bir rahatlama ve kesinlik duygusu vardı: Casey'nin artık bu olayları gerçekten yaşadığına, tam da hatırladığı gibi olduğuna inandığını görebiliyordum.

Titriyordum, bir fincanı veya bir sigarayı bile tutamıyordum, titremem çok şiddetliydi. İçimde Casey'nin aniden bir kahkaha patlatarak tüm o anlattıklarını uydurduğunu söylemesi için mantıksız bir arzu vardı ama öyle olmayacaktı, bunu biliyordum.

Barbara çok yorgundu ve gece 2'den birkaç dakika önce eve gitti, ama Casey ve ben hala uyuyamayacak kadar tedirgindik. O gece ilk kez gerçek bir dehşet yaşadım (Casey'nin anıları doğruysa bu çok ürkütücüydü ve artık doğru olduklarını hissediyordum) ve o hafta sonu Barbara'yı ziyarete gelen danışman Jack'in kendi misafir evine gidip bizi yalnız bırakmasına izin vermeyi düşünmüyordum. Casey'nin Barbara ile seansı sırasında Jack evin başka bir bölümünde dinleniyordu ve sonunda kendi misafirhanesine dönmek istediğini söyleyince ona eşlik edip edemeyeceğimizi sordum, o da kabul etti. Sokağın karşısındaki evin üst katındaki yatak odasına çıktık ve Jack'e duymadığı regresyonu anlatıp konuştuk.

Hikayeyi tekrar anlatırken hala korkuyordum ama en azından titremelerim durmuştu. Ve Jack iyi bir dinleyiciydi. Bizden on yaş büyük, iri yarı, dost canlısı bir adamdı ve Casey gibi eski bir askeri istihbarat üyesiydi. Emekliliğinden bu yana Jack'in hayatında iki şey gelişmişti: Özel danışmanlık kariyeri ve ölümcül bir kalp rahatsızlığı, ki bunu sakin bir şekilde kabulleniyor, öbür dünyada ödüllendirileceğine inanıyordu. Onun varlığını rahatlatıcı buluyordum ve epeyce sakinleşmiş olmama rağmen tuvalete gitmek için bile odadan tek başıma çıkmaya korkuyordum.

Ve sonra saat 3 civarında bir şey oldu. Az önce yalnız kalmaktansa ölmeyi tercih edecek durumda olmama rağmen şimdi aniden dışarı çıkmaya yönelik çok güçlü bir dürtü duydum.

"Şu an burada duramam." dedim onlara, yerimden kalkıp odayı adımlamaya başladım. "Hemen şimdi çıkmam lazım!"

Casey bana aklımı kaçırmışım gibi baktı. "Gecenin yarısı, Karla." diye itiraz etti. "Dışarıda ne işin olabilir?"

"Bilmiyorum." dedim, "Ama çıkmam lazım, gerçekten."

"Geri dön ve rahatla." dedi Jack, ama ben çoktan merdivenlerden aşağıya koşmaya başlamıştım. İkisi de ayağa fırladı ve ben ön kapıdan karanlığa daldıktan sonra peşimden geldiler.

Jack ve Casey sokağın ortasında bana yetiştiler ve ben de kendimi aptal gibi hissederek öylece durdum. İkisi de bana neden aceleyle dışarı çıktığımı sordular ama bir açıklamam yoktu, sadece dürtüye karşı koyamadığımı söyledim. Gece vakti etrafa, ağaçların arasından gökyüzüne bakıyorduk ve belki iki-üç dakika içinde, ikisinin de doğuya doğru baktıklarını fark ettim.

Sonra Jack sessizce işaret etti. Yukarı baktım, parlak beyaz bir ışığın bir kez yanıp söndüğünü gördüm ve kalbim sıkıştı. "Bu bir ateşböceği olmalı." diye fısıldadım kendi kendime, ama sonra farklı bir yerde ikinci kez ve çok daha güçlü bir şekilde parladı ve kalbimin durduğunu hissettim. Ölmek böyle bir şey, diye düşündüğümü hatırlıyorum ama ışığı izlemeye devam ettim. Yavaşça zikzaklar çizerek kuzeye doğru gitti, sonra durdu.

"Sanırım gerçekten çok garip bir şeyle karşı karşıyayız." dedi Jack korkuyla, sabit ışığa bakarak.

Birkaç dakika sessizce izledik ve sonra ışık değişmeye başladı. Tek bir parlak beyaz ışık yerine şimdi değişen beyaz, kırmızı ve yeşil renkleri görüyorduk. Işık hissedilir derecede büyüdü, ta ki renkli ışıklar yatay bir sıra oluşturana kadar. Sonunda ışığın bize doğru yaklaştığı için giderek büyüdüğünü fark ettim ve paniğe kapıldım. İçeri koşmak için döndüm ama son görüşümde ışık sırasının altında koyu renkli tart kalıbı şekli gördüm. Bu bir tür gemiydi, doğruca bize doğru geliyordu ve tek düşünebildiğim içeriye kaçıp saklanmaktı. Jack hemen arkamdaydı ama Casey birkaç dakika daha dışarıda kaldı ve sonra aceleyle içeri girdi, beni rahatlatmak istemekle kalıp izlemek istemek arasında kararsızlık yaşamıştı. O da ışık dizisinin altındaki tart kalıbı şeklini ve geminin karanlık gövdesinde yarattığı donuk yansımayı fark etmişti.

Daha önce yaşadığım şey titremeyse, şimdi neredeyse histeri krizine girmiştim ve üçümüz de oturma odasında birbirimize sokulmuş, başımıza gelecekleri bekliyorduk. Her ani ses beni korkuyla sıçratıyordu ve erkekler de gözle görülür biçimde hezimet ve endişe hali içindeydiler. Benim nabzım da Jack'inki gibi çok hızlanmıştı ve ciddi kalp rahatsızlığı göz önüne alındığında bu gerginliğin ona zarar vermemesini umuyorduk.

Ama onun düşünceleri çok farklıydı. Bir süre hiçbir şey söylemedi ve sonra konuştuğunda sesinde farklı bir tını vardı, bir belirsizlik titremesi.

"Her şeyi çözdüğümü sanıyordum." dedi yavaşça başını sallayarak. "Yani, hayatın ne demek olduğunu bildiğimi sanıyordum. Ve okuduğum tüm o şeyler, hatta ölümden sonra ne olacağını dahi bildiğimi sanıyordum. Ama şimdi..." diye durakladı, "...şimdi hiçbir şey bilmediğimi düşünüyorum."

Bu son derece alçakgönüllü bir farkındalıktı ve biz de Jack'le aynı şeyi hissediyorduk. Parlak renkli ışıklara sahip araç gerçekten de gökyüzünde başımızın üzerindeydi ve bir anda evrenimiz daha önce olduğundan tamamen farklı bir yere dönüşmüştü. Ancak başka bir olay olmadan dakikalar yavaşça geçerken sakinleşmeye başladık, aracı tartıştık, ne olduğunu merak ettik.

Hepimizin aynı şeyi gördüğünden emin olmak için gözlemlerimizi karşılaştırdığımızda, aracın kesinlikle bilinen bir tür uçak olmadığını fark ettik. Gördüklerimiz gece saat 3'ü birkaç dakika geçe meydana gelmişti, kesinlikle hiçbir ses yoktu ve ışıklar da uçak ışıkları gibi değildi, yakındaki büyük metropol havaalanına inen uçakları evimizden izlediğimiz için bunu biliyorduk. Ayrıca, ne tür bir uçak ilk büyük beyaz ışığın yaptığı gibi 45 derecelik açılarla zikzak çizebilirdi?

Sonunda yatağa gittiğimizde, her birimiz UFO gördüğümüzü biliyorduk ve Casey'nin acı dolu ikinci regresyonundan hemen sonra meydana gelen bu olay, hatırladıklarının gerçek olduğunun açık bir teyidi gibiydi. O gece ne Jack ne de ben uyuyabildik ama Casey yaşadığı duygulardan dolayı bitkin bir halde sonunda uyuyakaldı ve benim tekrar huzurlu bir gece uykusu çekmem, bu olayın üzerinden epeyce zaman geçtikten sonra mümkün oldu.



bozadi



3. BÖLÜM

Temmuz 1988

Oklahoma'dan döndükten sonra Casey de ben de geceleri dışarıda çok zaman geçirmek zorunda hissettik. Casey'nin Aralık ayında kaçırıldığı evimizin yakınındaki tepeye doğru yürüyüp, belirsiz bir beklentiyle gökyüzünü izliyorduk. Kulağa aptalca gelebilir ama yeni bir temas istiyorduk. Cevapları isteyecek kadar kızgın ve kararlıydık ve uzaylılar onları bulmak için mantıklı bir yerdi. Onlara uzaylı diyorduk çünkü kesinlikle insan değillerdi ama gezegenler arası varlıklar mı, farklı bir boyuttan gelen varlıklar mı, yoksa hayal edebileceğimizden çok daha garip bir şey mi olduklarını bilmiyorduk.

"Onlarla iletişim kurabilmenin bir yolu var mı?" diye sormuştum Casey'ye bir keresinde, yıldızlara bakarken. "Görünüşe göre yıllardır hayatındalar. Düşüncelerini bildiklerini düşünmüyor musun hiç?"

"Olabilir..." diye kabul etti Casey, "...ama işlerin öyle yürüdüğünü sanmıyorum. Onlar sadece yapmak istediklerini yapıyor. Zaten daha önce gelip beni almaları için çağırmadım onları hiç, bunu biliyorum."

"Acaba onlardan biri gerçekten evde belirseydi ne yapardım?" dedim, böyle bir sahneyi gözümde canlandırarak. "Sanırım korkudan ölürdüm. Her kapıyı açtığımda uzaylı bir yaratıkla göz göze gelecekmişçesine kendimi alıştırmaya çalışıyorum. Ve bunu her yaptığımda güçsüz düşüyorum."

Casey elimi tuttu. "Bunun için endişelenme." dedi. "Her ne olduysa bitti. Davet üzerine gelmiyorlar."

Yine de, uzaylı varlıkların geri gelip gelmeyeceğini merak ettiğim, benim için büyük bir korku zamanıydı bu. Onlara zihinsel olarak seslenmeye devam ettim, ya bizi rahat bırakmalarını ya da bilinçli olarak bize görünmelerini ve bize ne yaptıklarına dair bir açıklama yapmalarını istedim. Veya, eğer bu mümkün değilse, geri dönecekleri konusunda bizi uyarmalarını istedim, böylece başka bir şey olursa çok korkmayacaktık.

Ve sonra, o UFO'yu görmemizin üzerinden iki hafta geçmeden bir başka garip deneyim daha yaşandı. 7 Temmuz'da evimizde bir ziyaretçiyi ağırladıktan sonra yatmaya gittik ama bütün gece kendimi huzursuz hissettim, tıpkı mayıs ayında yatak odamızda o sesi duyduğum zamanki gibi. Bu kez evin içinde belirgin bir kapı çalma sesi de dahil olmak üzere birkaç alışılmadık ses duydum ve ayrıca gece yarısı uyandığımda "K" sesiyle başlayan ama yabancı olan tek bir kelime söyleyen başka bir ses duyduğumu hatırlıyorum. Ama yine gözlerimi açamayacak, kalkıp etrafa bakamayacak kadar korkmuştum.

Sabah kahvaltı hazırlığına başlamak için mutfağa gittiğimde televizyonumuzun açık olduğunu görünce şok oldum (sesi kapalıydı). Casey ve ben yatağa girdiğimizde televizyonun kapalı olduğundan emindik ama şimdi açıktı ve kendi kendine nasıl açılabildiğini anlayamadık. Televizyonlardan ve elektrikten anlayan birkaç kişiye elektrik dalgalanmasının televizyonu çalıştırmış olup olamayacağını sordum ama cevaplar olumsuzdu. Uzaktan kumandamızın kızılötesiyle çalışıyor olması, eğer evde başka bir kızılötesi kaynak yoksa, olayı daha da şaşırtıcı hale getirdi.

Bu garip fenomenle ilgili bizden çok daha fazla deneyimi olduğunu bildiğimiz Barbara'yı aradık ve ona olanları anlattık. Vücudumuzu kontrol etmemizi, olağandışı yara veya izler olup olmadığına bakmamızı istedi ve biz de öyle yaptık. İşte o zaman iki şey keşfettim: Sol bileğimin iç kısmında yaklaşık yarım santim aralıkla bir çift küçük delik yarası ve karnımın sol altında üç tane düz beyaz daire. Daireler, kenarları 1,5 cm uzunlukta neredeyse mükemmel bir eşkenar üçgen oluşturuyordu. Delinme izleri iki iğneyle yapılmış gibi görünüyordu ve tazeydiler, yara kabukları duruyordu, ama bu yaralarla ilişkili hiçbir acı hissi yoktu. Üçgeni oluşturan daireler herhangi bir yara gibi görünmüyordu (deri çatlağı, kaşıntı veya ağrı yoktu), sadece pigment kaybı olan üç beyaz alan vardı.

Barbara, birlikte çalıştığı pek çok kişinin kaçırılma deneyimlerinden sonra vücutlarında benzer yara izleri ortaya çıktığını açıklayana kadar bu izlerden herhangi birine neyin sebep olabileceği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Şimdi gerçekten korkmuştum. Bilinçli olarak ne Casey ne de ben izleri açıklayabilecek herhangi bir olay hatırlamıyorduk, sadece evdeki garip sesleri ve sabah televizyonun açık olduğunu hatırlıyorduk, ama Barbara bunun da sık karşılaşılan bir durum olduğunu açıkladı.

Daha sonra UFO deneyimleriyle ilgili kitaplarda yaptığım araştırmalar bu gerçeği doğruladı, çünkü insanların UFO'larla ve içindekilerle karşılaştıktan sonra genellikle poltergeistlerle ilişkilendirilen olaylar (örneğin ışıkların kendi kendine açılıp kapanması ve elektrikli aletlerde anormallikler meydana gelmesi) yaşamaya başladıkları birçok örnek okudum. UFO'ların üzerinden geçtikleri otomobillerin motorunun durmasına neden olmaları ve yolcuların taktıkları saatleri durdurmaları daha da sık bildirilen bir husustu. UFO'ların yakınından geçen uçak pilotları da sık sık araçlarındaki elektrikli cihazların arızalandığından şikayet ediyorlardı.

Kaçırılmaların kişi bilinçli olarak bunun farkında olmadan gerçekleşebileceğini Casey'nin deneyimlerinden zaten biliyorduk ve Barbara da bunu doğruladı. Çaresizlik duygularımız iyice tırmanmıştı. Eğer bu tuhaf varlıklar fark edilmeden evlerimize girebiliyor, bize istediklerini yapabiliyor ve sonra da biz tüm bunlara dair hiçbir şey hatırlamadan gidebiliyorlarsa, kendimizi nasıl savunabilir veya onların müdahalelerine nasıl karşı koyabilirdik? Ne yazık ki Barbara'nın bu soruya verecek bir cevabı yoktu.

Ama pes etmedik. Konuyla ilgili kitaplar okumaya başladık, daha fazla bilgi edinmeye çalıştık ve birilerinin bu şeylerin olmasını engelleyebildiğine dair bir açıklama bulmayı umduk. Tüm yaz boyunca kitapçılara dadandım, bazı kitapları da kütüphaneden istedim ama okumalarımın hiçbir yerinde bir cevap bulamadım. Yine de çok şey öğreniyorduk. Bu fenomenin yıllardır, en azından 1940'ların sonlarından beri devam ettiğini öğrendik ve bu tür şeyleri yaşayanların sadece biz olmadığımızı bilmek bile başlı başına bir rahatlama sağladı. Ve bize bir şekilde yardımcı olabilirler diye şehirdeki MUFON grubuyla iletişim halinde kaldık.


Ağustos 1988

Ağustos ayında daha önce hiç duymadığımız John Lear adında bir konuşmacının katılacağı MUFON toplantısını duyuran bir broşür aldık ve gitmeye karar verdik. O zamana kadar oğlumuz David'e deneyimlerimizden bahsetmiştik ve o bu tür olayların gerçek olabileceğine inanmıyordu. Yine de bizimle birlikte Lear'ın konferansına gitmeye karar verdi.

Sırrımı açtığım diğer tek kişi en iyi arkadaşım Bonnie'ydi. Casey'nin uzaylılarla temasa geçtiğini söyleyemezdim öylece, bu yüzden Casey'nin rahatlamak için girdiği ilk hipnozu anlatarak başladım. "Hipnoz altındayken bilinçaltını keşfetmeye başladı, stres nedenlerini arıyordu. Ve oldukça garip bazı anılar yüzeye çıktı."

"Ne tür anılar?" diye sordu Bonnie.

"Gerçekten tuhaf." diye tereddütlü bir cevap verdim. Bonnie benim en yakın, en eski arkadaşımdı ama Casey'nin hikayesine vereceği tepkiden korkuyordum. Deli olduğumuzu düşünürse onu kim suçlayabilirdi ki? Ama bu riski göze almalıydım çünkü onun desteğine ihtiyacım vardı. Casey'nin çizimlerinin olduğu kağıdı tutarak devam ettim. "Hatırladığı şey o kadar tuhaftı ki ne yapacağımızı bilemiyoruz."

Bonnie elimdeki kağıda baktı ve sonra tekrar bana döndü. "Neden? Korkunç bir şey mi?" diye sordu.

Omuz silktim. "Hiçbir fikrimiz yok ama hatırladığı şeylerin bazı resimlerini çizdi. Görmek ister misin?"

Başını sallayarak onayladı, kağıdı ona uzattım. Anında tepki verdi. Yüzü gördüğünde resmen sandalyesinde zıpladı ve gözleri doldu.

"Sorun nedir?" diye sordum. "Neden bu kadar duygusal tepki verdin?"

"Bilmiyorum, bilmiyorum." dedi başını yanlara sallayarak.

Ama bir nedeni olması gerektiğini biliyordum, bu yüzden onu sıkıştırdım. "O resim seni neden ağlattı?"

Sonunda "Başka kimsenin bildiğini düşünmemiştim." diye cevap verdi ama hemen ardından gözyaşlarının herhangi bir nedeni olmadığını söyledi.

Aklıma Bonnie'nin kendi deneyimleri olabileceği geldi, çünkü başka neden bu çizim gözlerini yaşartsın ki? Ama UFO'lar ya da uzaylı varlıklarla ilgili olağandışı bir şey yaşamadığı konusunda ısrar etti. Buna rağmen bana karşı çok destekleyiciydi. Beni yirmi yıldır tanıyordu, dürüstlüğüme ve akıl sağlığıma inancı tamdı ve o da bizimle birlikte toplantıya gelmek istiyordu. Son dakikada David, sırrını paylaştığı en iyi arkadaşı James'in de gelmek istediğini söyledi ve beşimiz iki arabayla şehre gittik, bizim ve James'in arabasıyla.

Neyse ki erken vardık ve ön tarafa yakın bir yere oturmayı başardık, çünkü Bay Lear konuşmaya başladığında üç yüzden fazla kişi salonu doldurmuş, koridora taşmıştı. Salon sıcaktı ama konuşma başladığında bunu umursamadık çünkü duyduğumuz bilgiler sürükleyiciydi. Lear araştırmalarını, benzer deneyimler yaşamış insanlarla yaptığı sayısız görüşmeyi anlattı ama en şok edici ve inanılmaz kısmı devletin bu uzaylı varlıklarla ilişkisi olduğu iddiasıydı.

Uzman bir pilot olan Lear, CIA için görevlerde uçmuştu ve bu nedenle istihbarat camiasında bağlantıları vardı ve verdiği bilgilerin doğru olduğunda ısrar etti. Uzaylıların insanlarla melezleme deneyleri de dahil olmak üzere çeşitli tuhaf faaliyetler yürüttüklerini, ülke çapında gizlenmiş üsler olduğunu anlattı. Ve bu varlıkların "istilasının" zaten bir gerçek olduğunu, devletin onlarla gizli bir anlaşma yaptığını, ileri teknoloji vaatleri karşılığında kaçırılmaların gerçekleşmesine izin verdiğini söyledi.

Ancak devletin kandırıldığını ve aslında yararlı teknoloji anlamında çok az şey aldığını, uzaylıların ise kaçırma ve deneylerini devletimizle yapılan anlaşmanın izin verdiğinin çok ötesinde sürdürdüklerini söyledi. Ve şimdi hükümetin gerçek bir ikilem içinde olduğunu söyledi. Yıllarca UFO'ların ve uzaylıların varlığını resmen inkar etmişlerdi, ama şimdi uzaylı faaliyetlerinin artmasıyla birlikte, bu şeylerin devam etmesini nasıl önleyecekleri bir yana, halkı nasıl uyaracaklarını bile bilmiyorlardı.

Küçük grubumuz endişe ve şüphe içinde dinliyordu. Zihnimin bir kısmı Lear'ın sözlerinin ne kadar vahşi, korkutucu ve kanıtsız olduğunu fark etti. Bildiğimiz dünyada bunların doğru olamayacağından emindim. "Mesele de bu zaten." diye araya girdi zihnimin başka bir parçası. "Senin bildiğin dünya UFO'ları ve uzaylıları barındırmıyordu, ama şimdi bunlar var, değil mi?" Lear'ın çok sakin, çok ciddi bir şekilde kıyamet mesajını iletmesini izlerken duygularımdaki bu bölünme kafamı karıştırdı.

"Sizi uzaylı istilası konusunda uyarmak için burada değilim." diye sözlerini tamamladı. "İstila tamamlandı, çoktan gerçekleşti." Odadaki diğer herkesin benim kadar şaşkın olup olmadığını merak ederek ara sıra etrafıma bakındım ve James'in oldukça tuhaf göründüğünü fark ettim. Neredeyse transa geçmiş gibiydi, gözlerini kırpmadan yere bakıyordu ve konferans sona erdiğinde sadece birkaç veda kelimesiyle salondan aceleyle çıktı. Eve dönmek için acelesi olduğunu, belki de geç bir randevuya gideceğini veya Lear'ın konuşmasının zaman kaybı olduğunu düşündüğünü varsayarak, bu tuhaf davranışını pek umursamadık. Geri kalanımız birlikte eve döndük ve duyduklarımızı tartıştık.

Konferansta öğrendiklerimizi Barbara'ya bildireceğime söz vermiştim, bu yüzden Oklahoma'ya gidip raporu bizzat sunmayı düşünüyordum. Ancak son anda fikrimi değiştirdim ve evde kaldım. Anlaşılan o ki, bu şanslı bir plan değişikliğiydi, çünkü evde işler çok tuhaf bir hal almak üzereydi.

Konferans çarşamba günüydü ve iki gün sonra durumu yepyeni bir seviyeye çıkaran bir şey oldu. James David'i aradı ve onunla yerel bir barda bir şeyler içmek için buluşmak istedi. David ertesi gün bize bu buluşmada yaşananları anlattı. Bara gittiğinde James'in garip, suskun ve genel olarak tepkisiz, neredeyse ruhsuz gibi davrandığını söyledi. Ancak birkaç içkiden sonra James gevşemeye başlamış ve aniden David'e çok rahatsız edici şeyler anlatmış.

James hayatı boyunca yatak odasında garip varlıklar tarafından ziyaret edildiğini söylemiş. Küçükken de bazen evde sesler duyduğunu ve bunları kontrol etmek için kalktığında, tamamen siyah giyinmiş, sıska, bilinmeyen bir adamın sanki onları inceliyormuş gibi evdeki çeşitli nesneleri eline aldığını görmüş. Fakat James ne zaman anne ve babasının yatak odasına koşup evde esrarengiz bir varlık olduğunu söylese, anne ve babası endişelenmemesi gerektiğini ve yatağına dönmesini söylemişler. James'in anne ve babasını yıllardır tanıdığım için bu kadar ilgisiz olmalarına inanamıyordum ama James anne-babasının bir kez bile kalkıp onun doğru söyleyip söylemediğine bakma zahmetine girmediklerinde ısrar ediyordu.

Ama James'in yatak odasına gelen ziyaretçiler farklıydı. İlk olarak, çok küçük bir çocukken, yaydığı yeşilimsi parıltı nedeniyle Mr. Greenjeans adını verdiği küçük bir yaratık tarafından ziyaret edilmiş. Bu varlık ilk kez ortaya çıktığında James uyanıp odasındaki tüm oyuncakların kendi kendine hareket ettiğini görmüş ve ardından Mr. Greenjeans yatağına yaklaşarak ona korkmamasını söylemiş. Varlık göründüğünde James her zaman felç oluyordu ve korkudan taş kesilmiş bir halde Mr. Greenjeans'ın onunla ne konuştuğunu asla hatırlayamıyordu. Sonraki yıllarda periyodik olarak odaya gelen ve onunla konuşan daha uzun boylu, belli-belirsiz bir varlık daha ortaya çıkmaya başlamış ve o geldiğinde James hareket edemiyor, sesli konuşamıyor, sadece telepatik olarak iletişim kuruyordu.

Ancak yakın zamanlarda James ve David bir çiftlik evinde yaşarken, son birkaç aydır başka bir tür varlık ortaya çıkıyordu ve bu kez ziyaretçi bir kadındı. James kadının yatak odasına her zaman dışarı açılan kapıdan değil, bitişikteki bir iç odadan girdiğini ve kadın aynı kapıdan çıkana kadar kendisini felçli bir halde bulduğunu söyledi. Kadın ortadan kaybolur kaybolmaz felç durumu ortadan kalkıyordu ve James sık sık onu takip etmiş, evin içinde ve bahçede aramış, ama onu hiçbir yerde bulamamış.

Neredeyse haftada bir gerçekleşen son birkaç ziyaretinde, kadının kendisine anlattıklarının bir kısmını bilinçli olarak hatırlayabildiğini söylemiş David'e.

"Bir keresinde odamdaydı ama sadece başı ve elleri vardı. Elinde iki büyük, yuvarlak siyah küre tutuyordu ve bana gözlerimi çıkarıp yerine o şeyleri koymak istediklerini söyledi."

Dehşete kapılan James kör olmak istemediğini söyleyerek itiraz etmiş ama kadın "Görebileceksin ama farklı göreceksin." demiş. Kadın ayrıca James'in vücudunun diğer kısımlarını da değiştirmekten bahsetmiş ve James'i büyük bir korku içinde bırakmış. Lear'ın konuşmasından bir gün önceki son ziyaretinde ise James'i kendisiyle bir yere gitmeye çağırmış.

"Neden bizimle gelmiyorsun?" diye sormuş.

"Gelemem, çok korkuyorum."

"Neden korkuyorsun? Karanlıktan mı yoksa karanlıkta olduğunu düşündüğün bir şeyden mi korkuyorsun?"

"Bilmiyorum. Sadece çok korkuyorum."

Ve kadın yıllardır yaptığı gibi onu bir kez daha akıl sağlığından şüphe edecek bir halde bırakarak oradan ayrılmış. James başka insanların geceleri tuhaf ziyaretçilerle karşılaşmadığını anlayacak yaşa geldiğinden beri kendi akıl sağlığını sorguluyormuş.

James'in David'e bu deneyimlerinden bahsetmeye karar vermesinin tek nedeni, odasına gelen o kadının (veya ona tıpatıp benzeyen birinin) Lear'ın konferansına geldiğini görmüş olması ve bunun onu deli olmadığına ikna etmesiymiş. James onu fark ettiğinde kadın kalabalık salon girişlerinden birinde duruyormuş ve dinleyicilerin üzerinden grubumuzun oturduğu yere doğru bakmış bir süre. Konferanstan sonra James onun gittiğini görmüş ve aceleyle onu takip etmeye başlamış; onunla yüzleşmeye ve ona ne yaptığını öğrenmeye kararlıymış. Peşinden otoparka kadar gittiğini ve kadın binanın köşesinden döndüğünde sadece birkaç adım gerisinde olduğunu söyledi. Ama aynı köşeyi döndüğünde kadının ortalıkta olmadığını görünce afallamış.

David'in James ile oturup içerken duyduğu hikaye buydu. Bizim ona yaptığımız açıklamaların hemen ardından gelen bu hikayenin etkisi çok güçlü oldu ve David James'i gelip bizimle konuşmaya çağırdı. Ama James bunu henüz yapamayacağını, bu tartışmalı konuyu çok uzun süredir kendine sakladığını ve ailesine söylememizden korktuğunu söylemiş, ki bunun olmasını hiç istemiyordu. Yine de sırrını saklayacağımıza söz vermemiz koşuluyla David'e bizimle konuşabileceğini söylemiş ve David ertesi gün gelip durumu anlattı.

Oğlumuz ona anlattığımız şeylere inanamamıştı ama şimdi birlikte büyüdüğü en yakın arkadaşının anlattıklarına güvendiği için sarsılmıştı. Aslında o da bizim gibi James'in uzun zaman önce bize Mr. Greenjeans'ten bahsettiğini hatırlıyordu ama elbette o zamanlar hiçbirimiz bunun James gibi çok zeki bir çocuğun aktif hayal gücünden başka bir şey olduğunu düşünmemiştik. O ve David, aynı özel okulda bir yıl arayla okumuşlardı, ikisi de okul birincisiydi ve ikisinin de daha önce böyle saçma hikayeler uydurduklarını hiç görmemiştik.

Ama o cumartesi günü David'in anlattıklarını ciddi bir ilgiyle dinledik ve ondan James'i bizimle yüz yüze konuşması için teşvik etmesini istedik. Birkaç gün sonra James geldi ve onunla birlikte meselenin üzerinden daha detaylı bir şekilde geçtik. Gerçi bu konuda konuşmakta zorlanıyordu ve zaman zaman gözlerinden yaşlar dökülürken kalbimiz onun için acıyordu. Ama bitirdiğinde, yıllardır ilk kez bir rahatlama hissettiğini, deneyimlerini bizimle paylaşmanın bir şekilde kendisini daha bütün ve kesinlikle daha aklı başında hissetmesine yardımcı olduğunu söyledi.

Yakın zamanda zihninde ortaya çıkan bazı bilgilerden bahsetti, görünüşe göre yatak odasındaki kadınla yaptığı konuşmalardan. Öncelikle, kadın ve grubunun başka bir gezegenden gelen fiziksel uzaylılardan ziyade "boyutlar arası" olduklarını ve insanlara karşı iyiliksever olduklarını söylediğini hatırlıyordu. Ama kadın burada boyutlar arası olmayan ve insani duygularımızı ve haklarımızı hiç umursamayan başka varlıklar da olduğunu söylemişti. Bunlar insanlara büyük zarar veren, bize bizim böceklere baktığımız gibi bakan varlıklardır, demişti.

James ayrıca, pek çok Yeni Çağ meraklısının taşıdığı kristallerin boyutlar arası varlıkların bizi daha kolay izlemesine yardımcı olabileceğini söyledi ama bunun nasıl çalıştığı hakkında hiçbir fikri yoktu. Ve son olarak, ailesinin memleketi olan ve birçok akrabasının hala yaşadığı St. Louis'e bir yolculuk yapmak zorunda hissettiğini söyledi. Bize bu yolculuğu neden yapmak istediğini söylemedi, sadece bunun şu anki deneyimleriyle bir ilgisi olduğunu ve bir sonraki hafta yola çıkacağını söyledi.

David ve kız arkadaşı Megan, James'le birlikte gelmişlerdi ve onun bize anlattıklarına çok rahatsız edici bilgiler eklediler. Megan öğleden sonraları 25 km mesafede bir yerde çalışıyordu ve akşam 10'da işten çıktığında, James'in hikayesini anlattığı gece David ve James ile barda buluşmuş. Megan'ın o akşamla ilgili anlattıklarını duyunca çok şaşırdık, çünkü bize sadece James'in söylediklerini değil, David'in tepkilerini ve hareketlerini de anlattı.

"James, Lear konferansında gördüğü kadın hakkında konuşmaya başladığında," dedi Megan, "David aniden araya girdi ve kadının kıyafetleri de dahil olmak üzere tam bir tarifini verdi. Ama oradan ayrılıp evlerine döndüklerinde David bunların hiçbirini söylemediğini iddia etti."

David başını sallayarak, "Bunu hatırlamıyorum." dedi.

"Bunu iki kez yaptın!" diye haykırdı Megan. "James sana kadını gerçekten tarif ettiğini söyledi ve sen de tarifini kelimesi kelimesine tekrarladın, kadının nasıl göründüğünü ve ne giydiğini! Ve birkaç dakika sonra onu tarif etmek şöyle dursun, gördüğünü bile reddettin!"

James, Megan'ın bize söylediklerini doğruladı; o gece üç farklı zamanda, hem barda hem de evde, David kadını tarif etmiş ve sonra hiçbir şey söylememiş gibi davranmış. O zaman David'i bu konuda sorguladık ve kadını hiç görmediğinde ısrar etti.

Ve görünüşe göre yaptığı tek tuhaf şey bu değildi. Bardan ayrıldıklarında James kendi arabasıyla giderken, Megan da arabasıyla David'i evine bıraktı, çünkü David güvenli bir şekilde araba kullanamayacak kadar çok içmişti. Eski bir çiftlik evi olan eve vardıklarında Megan David'in çok garip davrandığını ve tuhaf davranışlarıyla onu korkuttuğunu söyledi.

"David birdenbire değişti," dedi bize, "sesi ve gözleri değişti. Ve beni korkutuyordu."

"Ne yapıyordu?" diye sordu Casey. "Seni nasıl korkutuyordu?"

Megan şaşkınlık içinde, "Çiftlikte arabadan indiğimizde David beni kolumdan tutup arka bahçeye sürüklemeye çalıştı." dedi. "Sürekli 'Orada bir şey seni görmek istiyor.' diyordu ama ben ona karşı koydum, gitmeyi reddettim." diye anlattı. "Beni gerçekten korkuttu, kolumdan çekiştirdi, beni bahçenin karanlık kısmına götürmeye çalıştı. Sonra James nihayet arabasıyla geldiğinde David normale döndü." diye sözlerini tamamladı, "Ve bunların hiçbirini yaptığını hatırlamıyordu. Çiftliğe ne zaman vardığımızı bile hatırlamıyordu."

David mahcup bir şekilde sırıttı ve o gece olanları, kadını tarif ettiğini veya Megan'ı bahçeye sürüklemeye çalıştığını hatırlamadığını tekrarladı. Ve bu bizi gerçekten endişelendirdi. Davranışlarının suçunu barda çok içmiş olmasına atmaya çalıştı ama James garaj yoluna girdiğinde sergilediği ciddi değişimi açıklamıyordu bu. Barbara'yla yaptığım bir sonraki telefon görüşmesinde ona o geceden bahsettim ve o da James'in açıklamalarından çok David'in tuhaf davranışlarından endişelenmiş gibiydi. Ama bunun nedenlerini kendine sakladı, sadece bir fırsat çıkarsa David'le ve tabii ki James'le çalışmak istediğini söyledi.

Birkaç gün sonra James, ailesine yolculuğun gerçek nedenini söylemeyeceğimize dair hepimizden söz aldıktan sonra St. Louis'e doğru yola çıktı. Yaşı daha küçük olsaydı, Casey ve ben onun ailesiyle konuşmaktan çekinmezdik, ama yirmi iki yaşındaydı ve en azından şimdilik onun isteklerine saygı duymamız gerektiğini hissettik.

Ve biz hala kendi derdimizle meşguldük. 25 Ağustos'ta duşumu alırken, hem bu son olayları, hem de Strieber'ın uzaylı varlıklarla olan ilişkisini anlattığı Transformation adlı yeni bitirdiğim ikinci kitabını düşünüyordum. Bir şeyler yapmam, varlıklarla kendim iletişim kurmanın bir yolunu bulmam gerektiğini hissettim ve şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: "Eğer şu anda görünmez bir şekilde etrafımdaysanız, bana bir tür işaret verebilir misiniz lütfen?"

Kurulanmak için duştan çıktığımda, sol ön kolumun üst kısmında aniden kırmızı bir üçgenin belirdiğini gördüm. İlk başta bunun bir böcek ısırığı olduğunu düşündüm ama beni ısıran bir şey hissetmemiştim veya belki kurdeşendi ama üçgen kaşınmıyor ve şişmiyordu. Barbara'nın olağandışı izlerin fotoğrafını çekme talimatını hatırlayarak fotoğraf makinesini çıkardım ve acemice birkaç fotoğraf çekmeyi başardım. Filmi banyo ettirmeye götürdüğümde iz hala çok belirgindi ve fotoğrafçıdaki adam ona baktı. Ancak öğlene doğru, ortaya çıkışından üç saat sonra üçgen tamamen kaybolmuştu. Bu sadece bir tesadüf müydü yoksa kasıtlı bir işaret miydi bilmiyorum ama bir daha hiç olmadı.

Bu arada hepimiz James'in St. Louis'den dönmesini sabırsızlıkla bekliyorduk, sonunda bize neden bu yolculuğu yapmak zorunda hissettiğini anlatacağını umuyorduk. Ayın yirmi sekizinde döndü ama otuz birine kadar onunla konuşma fırsatımız olmadı ve anlatacak şaşırtıcı bir hikayesi vardı.

Ama James'in döndüğü gece, ara sıra çıktığı Nancy'den (takma isim) bir telefon aldım ve Nancy üzgün ve endişeliydi. James'in kendisini çok garip bir şekilde aradığını ve kendisi yokken ne yaptığını sorduğunu söyledi. Nancy'nin James'in ruh halinden endişe duyması dışında başka bir ayrıntı öğrenemedim.

"Sesi çok tuhaf geliyordu." dedi bana. "Pek mantıklı konuşmuyordu." Bu yüzden ondan haber almak için sabırsızlıkla bekledik ve haber aldığımızda bize anlattığı şeyler gizemi daha da artırdı.

Hepimizin yaşadığı Teksas'tan yola çıktığında Oklahoma'dan geçiyordu; yıllardır ailesiyle birlikte seyahat ettiği ve çok aşina olduğu güzergah. MacAlester'da arabaya benzin doldurdu ve aile arabasını kullandığı için babasının isteği üzerine kilometre sayacını sıfırladı. Fakat Tulsa yakınlarındaki 44. Otoyola ulaştığında garip bir şeyler olduğunun farkına varmıştı. Bir kere yolculuğun o kısmı inanılmaz derecede kısaydı, sadece 45 dakika sürmüştü ve kilometre sayacı sadece 60 km kaydetmişti. Gerçekte, iki konum arasındaki mesafe en az 160 km olduğu için yolculuğun çok daha uzun sürmesi gerekirdi. Ve tam tersine, aralarında sadece 13 km olan iki küçük kasaba arasındaki başka bir yolda James bir saat boyunca araba kullandığı konusunda ısrar etti.

"O günün ilerleyen saatlerinde," dedi, "aniden zihnimde bir şeyin bana kenara çekmemi ve sola bakmamı söylediğini hissettim. Ben de öyle yaptım ve gökyüzünde çok parlak bir ışık vardı, dairesel bir hareket yapıyordu. Sonunda durdu, havada asılı kaldı, ama etrafında yanıp sönen bir sürü renk vardı. Bunu yaptıktan sonra çok hızlı bir şekilde gözden kayboldu."

Bize yolculuğunun sebebinin yatak odasındaki kadın tarafından kendisine verilen bir emir olduğunu, cumartesi gecesi belli bir tepeye gitmesi gerektiğini söyledi.

Ama gitme vakti yaklaştıkça bunu yapma isteği azalmış. "Hava pusluydu, gerçekten ürkütücüydü," dedi, "ve böyle bir tepeye çıkmanın çılgınlık olacağını düşündüm. Bu yüzden arabayı çevirip büyükannemlerin evine dönmeye çalıştım, ama bunu yaptıramadım kendime. Tepeye doğru gitmek için çok güçlü bir dürtü duyuyordum ve tüm gücümle bununla savaştım. Kollarım istediğim şeyi yapmıyordu. Tekrar tekrar 'Hayır, hayır!' deyip durdum ama sonunda pes ettim."

Tepeye ulaştığında arabasını park etmiş ve bir kamera ve kayıt cihazı çıkarmak için bagajı açmış ama onları da alamamış. "Onları bagajda dururken gördüm," dedi James, "ama aklımı kaybetmiş olmalıyım çünkü neden zahmet edeyim ki diye düşündüm."

Tepede otururken gece olmuş, kendini oldukça yalnız ve aptal hissetmiş. Bir süre olağandışı bir şey olmamış ve sonra gökyüzünde üç parlak ışık belirmiş. Karmaşık bir dizi hareket yapmalarını izlemiş; hep birlikte daire çizmişler ve sonra daha önce gördüğü tek ışığın yaptığı gibi durmuşlar ve renkli kıvılcımlar yaydıktan sonra gitmişler.

Onlar ortadan kaybolduktan sonra kafasının içinde bir ses duymuş: "Seni buraya ne kadar kolay getirdik, gördün mü? Bunun üzerinde hiçbir kontrolün yok. Gelecekte, belirli bir yere gitmen gerektiğinde, oraya gitmen sağlanacak. Merak etme, bunu durdurmak için yapabileceğin hiçbir şey yok."

İyice morali bozulan James tepeden ayrılıp akrabalarının evine gitmiş. Orada soyunup yatağa girmiş ama aniden kendini tepede, tamamen giyinik bir halde, defalarca yatak odasına gelen kadının yanında bulmuş!

Daha önce, evde, kadın çeşitli şekillerde, bazen tam formda, bazen de sadece başını ve ellerini göstererek ortaya çıkarken, bu sefer kadın tamamen fiziksel görünüyormuş.

"Gerçek bir insan gibi giyinmişti." diye açıkladı James, "Kot pantolon ve tişört giymişti. Ve çok hoştu, daha önce hiç olmadığı kadar hoştu."

Hatta James onunla konuşurken ve kendisine anlattığı pek çok şeyi dinlerken kendini rahat hissettiğini söyledi. "Vücudumun parçalarını değiştirmekten bahsederek beni korkutmadı." dedi.

"Ne anlattı peki?" diye sordum.

James omuz silkti. "Sanırım tüm bu şeyler hakkında kendimi daha iyi hissetmemi sağlamaya çalışıyordu. Bana çok uzun zaman önce bir karar verdiğimi ve bunun o zamandan beri verdiğim diğer tüm kararları belirlediğini söyledi."

Gelecekte, beş yıl içinde başarması gereken belirli bir görevi (hatta bir dizi görevi) olduğunu söyledi. Ve James kadın ona tüm bunları anlatırken, David'in, bizim ve tanıdığı başka insanların gelecekteki bu görevde birlikte yer aldığı görüntüler görmüş. Ayrıca ona, ne anlama geldiğini açıklamadan, "başka bedenlere taşınacağımızı" söylemiş.

Ve mesajlarına güvenilmesi gerektiğinin kanıtı olarak, ona gelecekle ilgili bazı bilgiler vermiş; bunlar gerçekleştikçe, ona bir şekilde zamanın ötesini görebildiğini ve insanlığı bekleyen gelecekteki olayları bildiğini kanıtlamış olacaktı. Kadının anlattığı şeylerden biri, St. Louis'den çok uzakta, bizim yaşadığımız yerde geçen bir konuşmaydı. Kadın, James'in eski kız arkadaşı Nancy'nin tam o anda sevgilisiyle sohbet ettiğini söyledi ve ona bu konuşmanın ayrıntılarını anlattı. James eve döndüğünde Nancy'yi arayarak o buluşma hakkında sorular sormuş ve Nancy'nin anlattıkları, tepedeki kadının anlattıklarıyla örtüşmüş. Kadın ona çok daha fazlasını anlatmış ama James hepsini hatırlayamamış. James'in farkına vardığı bir sonraki şey, akrabalarının evinin ön verandasında, tepeye nasıl gittiği veya geri döndüğü hakkında hiçbir fikri olmadan, tamamen giyinik halde oturuyor olmasıydı.

Hepimiz oturmuş James'in hikayesini dinlerken derin bir endişe, büyük bir korku hissi odayı kapladı. Hatırlamadığı bazı bilgilerin yüzeye çıkmasını umarak ona bu varlıklarla ilgili gerçekte neler olup bittiği hakkında bir fikri olup olmadığını sorduk. Ve daha sonraki bir zamanda James bize genel durum hakkında, yaklaşmakta olan bir savaş zamanı olduğunu anladığı şey hakkında daha fazla şey anlattı. Ancak ilk başta sadece seyahati sırasında yaşanan olayların kişisel öneminden bahsetti. Ona göre tüm bu olay akıl sağlığıyla ilgili şüphelerini hafifletmek için tasarlanmış gibiydi.

"Gökyüzündeki ışıklar, kilometre sayacı, zamanın hızlanıp yavaşlaması, tepedeki kadın... tüm bunlar çok ama çok gerçekti." dedi. "Sanırım St. Louis'e gönderilmemin nedeni buydu. Artık gerçek olduğunu reddedemeyeyim diye bana bunu kanıtlamak istediler."

Casey ve ben şaşkınlıkla birbirimize bakmaktan başka bir şey yapamadık. Eğer yaşadıkları gerçekse ve bu tuhaf gerçekliğe gerçekten dahil olduysa, o zaman biz de dahil olmuştuk. Ona "görevini" yerine getirmek üzere aktive edileceği gelecekteki bir zaman gösterilmişti ve bizi onunla birlikte çalışırken görmüştü.




bozadi



4. BÖLÜM

Bazen hala tüm bunların hayal gücümüzün ürünü olduğunu düşünmeye çalışıyordum. Aşırı tepki verdik, dedim kendi kendime, paranoyanın düşüncelerimize girmesine izin verdik, böylece şimdi her yerde uzaylı etkisinin kanıtlarını görüyorduk. Geceleri uyumaktan korkuyor, yıldızları izlemek zorunda kalıyor, bazen UFO'lar hakkında okuduğum kitaplardan rahatsız oluyordum ama yine de daha fazlasını okumaktan kendimi alamıyordum. Geleneksel mantık böyle şeylerin doğru olamayacağı konusunda ısrar ediyordu ve kalbimin arzusu da o yöndeydi. Gerçekliğin böyle olmasını istemiyordum.

Olaylar dizisini en başa kadar geri takip edip durumu rasyonalize etmeye çalıştım. Hayatımdaki bazı insanların bu tür deneyimler yaşadığını iddia ediyor olmalarını nasıl açıklayabilirdim peki? James bunu David'den almış olmalı, o da bizden duymuştu. Casey benden, ben de Hopkins'in Missing Time (kayıp zaman) adlı kitabından almıştım ve kitabı alma nedenim de olağandışı fenomenler üzerine verdiğim sınıf projesiydi. Peki ama, çocuklara bu ödevi vermemin motivasyonu nereden geldi? Ve neden bu kadar çok insan, özellikle de normalde şüpheci olan kişiler bu konuya değinip deneyimlerini böyle yanlış yorumluyordu? Güvendiğim insanların telepatik etkileşimle birdenbire böyle hikayeler uyduracağına inanmak, kendi gerçek deneyimlerini anlatıyor olabileceklerine inanmaktan daha mı mantıklıydı?

Ne şekilde düşünürsem düşüneyim, aklımdan çıkaramadığım tek şey, çeşitli şekillerde gördüğümüz araçlardı. Casey'nin aralık ayında metalik küreden bahsettiğini hatırlıyordum ve James'in St. Louis'e yaptığı yolculukta o aracı iki kez gördüğünü düşünüyordum. Elbette en ilgi çekici olan Oklahoma'da üçümüzün tanık olduğu ışıklar ve araçtı. Casey'nin hipnoz altında hatırladığı şeyin bir teyidi gibi görünüyordu bu ve yeni gelişmeler de bunu doğruluyordu. Ne zaman korkacak bir şey olmadığına ikna olmaya yaklaşsam, yeşil, beyaz ve kırmızı ışıkların yansıdığı, doğrudan üzerimize gelen o düz gövdenin donuk metalik karanlığını hatırlıyordum ve tüm bunların gerçek olduğunu biliyordum.

Yine de kocamla birlikte böyle bir gerçeklikle yüzleşmenin değerli bir yönü vardı, çünkü biz hayatın sürprizleri ve krizleri konusunda bolca deneyime sahip olgun insanlardık. Ama aynı anormalliğin çocuğumun başına geldiğini görmek bambaşkaydı. İlk başlarda sadece Casey'nin böyle bir şey yaşadığını düşünmüştüm, sonra kendi deneyimlerimi yaşamaya başladım ve şimdi de James vardı. David ne zaman yatak odasında bir şeyler duyarak uyanmaya veya çiftliğin üzerinde gökte garip ışıklar görmeye başlayacaktı acaba? Araştırmalar bu fenomenin genellikle aynı ailenin üyeleri veya bir grup arkadaş arasında meydana geldiğini gösteriyordu, bu yüzden bazen tanıdığım insanlara çok gizli bir şekilde kendi olağandışı deneyimlerini soruyordum. Böyle şeylerin gerçekten meydana geldiğine inanmadığı erken bir dönemde sormuştuk David'e ve mantıklı bir açıklaması olmayan hiçbir şey yaşamadığını söylemişti.

Fakat araştırmalar, uzaylılarla karşılaşma deneyimlerinin çoğunun sadece rüya olarak hatırlandığını ya da kişi bir tür rüya halindeyken meydana geldiğini gösteriyordu. Ve şimdi David UFO rüyaları görmeye ve şüphelenmeye başlamıştı. Ağustos ayının başlarında gördüğü ilk rüya iki uzay aracının inişini ve David ile gemide bulunan bir uzaylı arasındaki zihinsel iletişimi içeriyordu. Rüyanın ilerleyen bölümlerinde başka bir tür UFO aracı belirdi, o da yere indi ve ortaya çıkan tuhaf küçük uzaylı bir mesaj verdi: "İnsan diasporasının" zamanı gelmişti. David bana bu rüyayı anlattığında, bunun kendi deneyimlerimiz hakkında ona anlattığımız tüm o şeylerden kaynaklandığını düşündüm. Yine de uzaylının mesajı tam bir sürprizdi. Konuşmalarımızın hiçbir yerinde böyle bir fikir ortaya çıkmamıştı ve David "diaspora"nın ne anlama geldiğini bile bilmiyordu.

Sonra, 11 Ağustos'ta, David kolayca göz ardı edilemeyecek çok gerçek bir deneyim yaşadı. Gece 1:30 gibi geç bir saatte yattı ve çabucak uykuya dalmayı bekliyordu ama içinde aniden ve hızla yükselen garip bir his duymaya başladı.

"Bu gördüğüm veya duyduğum değil, hissettiğim bir şeydi." dedi, "İlk aklıma gelen şey, benliğimin başımdan yukarı ve dışarı doğru bedenimi terk etmek üzere olduğuydu."

Önce korktu ama sonra bu hisse konsantre olmaya ve bunun nesnel bir tanımını yapmaya çalıştı. İşte o zaman "güçlü bir elektrik cızırtısı gibi" bir sesin farkına vardı ama bunun açıkça duyulabilir bir ses olmadığını biliyordu. Daha çok sanki içten duyuyormuş gibi hissetti, sanki "kulaklarımla beynim arasındaki işitme sinirine bir şey temas ediyormuş gibi" dedi.

Daha sonra farkına vardığı ikinci şey kafatasının içinde büyük bir basınç, ona garip bir şekilde acı hissi vermeyen bir şişme hissiydi. "Gözlerim kapalı olduğu için hiçbir şey göremesem de," dedi David, "biraz daha düşündüğümde bunun sadece genel bir basınç olmadığını, alnımın arkasında belirli bir noktada odaklandığını hissedebiliyordum, sanki orada inanılmaz, çok güçlü bir ışık varmış gibi."

Bu noktasal basınç kaynağını tarif etmek onun için zordu. Kafatasının üstünden giren ve başının yarısına kadar inen "bir enerji/kuvvet/ışık/vızıltı/basınç silindiri" gibi görünüyordu. David bu hisse birkaç dakika konsantre olduktan sonra odaklanmayı bıraktığını ve rahatladığını ve olayın o zaman durduğunu söyledi.

David için tüm bu deneyim ilginç ama kısa sürmüştü, görünüşe göre gerçekten endişelenecek bir şey yoktu. Ama bu tür unutulmaz kısa olayların genellikle çok daha önemli, karmaşık durumlardan bilinçli olarak hatırlanan tek şey olduğunu bilecek kadar çok şey öğrenmiştim Barbara'dan ve Casey'nin geçmiş deneyimlerinden. Oğlumun artık uzaylıların müdahalesinden muaf olmadığından endişe ediyordum kaçınılmaz olarak ve belki de hiçbir zaman muaf olmamıştı zaten.

Kız arkadaşı Megan'ı merak ettim. Barbara'nın tanıdıklarımızı sorgulama tavsiyesine uyarak Megan'a hayatında hiç garip olaylar olup olmadığını sordum.

"Hayır," dedi, "hiçbir zaman olağandışı bir şey olmadı." Bunu duyunca rahatladım ve tam konuyu değiştirmek üzereydim ki beklenmedik bir şekilde devam etti.

"Penceredeki maymunu gördüğüm zaman hariç."

Megan hayatı boyunca büyük bir şehirde yaşamıştı ve bir maymunun mahalleye nasıl gelmiş olabileceğini hayal edemiyordum, bu yüzden ondan açıklamasını istedim.

"On ya da on bir yaşındaydım. Bir öğleden sonra küçük odada kestiriyordum. Uyanıp kanepeye oturdum ve işte o zaman gördüm. Mutfak penceresinin dışında gri bir maymun yukarı aşağı sallanıyordu."

"Peki ne yaptın? Daha yakından bakmak için ayağa kalktın mı?"

"Hayır," dedi, "orada oturup maymunu izledim."

"Peki," diye üsteledim, "hiçbir şey söylemedin mi? Başka birinin gelip görmesi için bağırdın mı?" Ama başını olumsuz anlamda salladı.

"Hepsi bu. Kız kardeşimin yatak odasında uyandığım zamanı saymazsak. On iki yaşında falandım. Duvarda bir slayt gösterisi ya da onun gibi bir şey vardı."

"Neyin slaytları?"

"Aa, pek çok farklı şey." dedi Megan. "Her şeyi hatırlayamıyorum ama Ay'ı gördüğümü hatırlıyorum. En azından ben Ay olduğunu düşündüm ve etrafta uçan iki uzay gemisi vardı. Sonra birbirlerine çarptılar ve patladılar ve tüm Ay havaya uçtu. Yeryüzüne bir sürü beyaz şey düşmeye başladı ve tüm insanların dışarı koşup onları toplayıp yediğini gördüm."

Gecenin bir yarısı yatak odasının duvarında böyle bir şey görmenin tuhaflığında hemfikirdik ve başka bir şey hatırlayıp hatırlamadığını sordum.

"Pek sayılmaz," dedi Megan, "ama gökyüzünde bir şey vardı. Onu çok küçükken görmüştüm. Başka çocuklarla dışarıda oynuyordum ve yukarı bakınca garajın üzerinden geçen kocaman gri bir şekil gördüğümü hatırlıyorum. Dev bir balık olduğunu düşünmüştüm."

Megan'a anlattıklarının kulağa daha çok ekran anısı, yani yüzleşilemeyecek kadar korkutucu olayların koruyucu kılıfları gibi geldiğini söyleyerek onu korkutmak istemedim elbette. Regresif hipnoza girerse neler keşfedebileceğini merak ediyordum. Ayrıca başka kaç kişinin geçmişinde garip hatıralar, garip olaylar olduğunu ve bunların anlaşılamadıkları için göz ardı edildiğini merak ettim. Casey ve ben de aynı şeyi yapmış, bu tuhaf sahneleri ve hafıza boşluklarını düşüncelerimizin en gerisine atmıştık, ta ki olaylar onları bir kez daha ön plana çıkarmaya zorlayana kadar.

"Bizim gibi başkaları da olmalı." dedim Casey'ye, "Geçmişlerinde saklı olan şeylerden habersiz insanlar. Acaba onlar da öğrenmeye başlıyorlar mı? Ve neden daha önce bu konuda bir şey duymadığımızı merak ediyorum. Eyaletin bu kısmında birkaç milyon insan var! Mutlaka içlerinden bazıları kaçırılmış veya UFO görmüş olmalı."

Ağustos ayının sonunda, o insanlardan biri hayatımıza girdi. MUFON grubundan numaramızı almış Fred adında biri bana telefon etti. Geçen ekim ayında New York'ta geçirdiği garip bir geceye dair kabuslar ve korkutucu anılarla boğuşuyormuş ve bu konuyu bir arkadaşıyla konuştuğunda, arkadaşı yardımcı olup olamayacaklarını öğrenmek için çalışma grubuyla irtibata geçmesini önermiş. Onlar da onu bize yönlendirmişler, çünkü tanıdıkları ve bu deneyimleri yaşayan tek kişi bizmişiz.

Fred bizimle tanışmak için ilk geldiğinde, gerçek bir travma yaşadığı belliydi. Aynı anda hem tedirgin hem de heyecanlıydı ve konuşmaya başladıktan sonra hikayesi ortaya döküldü. 1973'te iki akrabasıyla birlikte tuhaf bir UFO gözlemi yapmış. Bir uçan aracın gökyüzünde süzülüşünü izlemişler ve daha sonra uzun, kuşaklı bir cübbe giymiş, kollarını açmış sakallı bir adamın dev bir görüntüsüne dönüşmüş.

Ama onu en çok endişelendiren, ekim ayında New York'a yaptığı ziyaretti. Bir arkadaşının dairesinde tek başına kalıyordu, saatlerce sokaklarda tek başına yürüdükten sonra yatağa yığılmıştı ve uyandığında sırtının her tarafı morluklar ve çiziklerle kaplıydı. Ama bunların nasıl oluştuklarına dair hiçbir şey hatırlamıyordu, sadece hiçbir anlam ifade etmeyen anı kırıntıları vardı. Ve şimdi tümü UFO'larla bağlantılı kabuslar ve korkular yaşıyordu.

Fred'in hikayesini dinlemekten ve kendi deneyimlerimizi onunla paylaşmaktan başka bir şey yapamadık. Yine de bu gariplik içinde kendini daha az yalnız hissederek ayrıldı ve konuşmaya ihtiyaç duyduğu her zaman bizimle iletişime geçebileceğini söyledik. Ayrıca Barbara'ya ondan bahsedeceğimizi ve buluşmaları için gerekli ayarlamaları yapacağımızı söyledik. Fred Communion'u okumuştu ve New York'ta başına gelenleri keşfetmek için hipnozu denemek isteyecek kadar bilgi sahibiydi. Ayrıca son zamanlarda gece vardiyasında tek başına çalışırken yaşadığı birkaç kayıp zaman olayından da endişe duyuyordu. Tüm bunlar hakkında konuştuk ve ne zaman korksa ya da yeni bir deneyim yaşasa bizi arayabileceğine dair güvence verdik. Ama kendimiz de cevaplara sahip olmadığımız ve hatta sorulardan bile emin olmadığımız için ona sunabileceğimiz tek şey empatik bir destekti.



Eylül 1988

Eylül ayı başlarında başka bir regresyon dizisi için Oklahoma'ya döndük ve bu sefer kendim hipnoz olmayı planlıyordum. Oraya ilk gittiğimizde Casey'nin deneyimlerinden başka bir şey bilmiyorduk ama o zamandan beri regresyon yoluyla kendi keşiflerimi yapmamı gerektirecek kadar tuhaf şeyler başıma gelmişti. Barbara'yla birlikteyken evinden sürekli bir insan akını geçiyordu, dolayısıyla bu fenomenin çok yaygın olabileceğini anladık hemen. Orada tanıştığımız birkaç kişi bize UFO gözlemlerini ve deneyimlerini anlattı, ama en şaşırtıcı hikaye kocasıyla birlikte kuzeydeki bir çiftlikte yaşayan Ellen'dan (takma ad) geldi. Barbara'nın bize anlattığına göre bir zamanlar bir UFO Ellen'ların hayvan sürüsünün kaçışmasına neden olmuş, ama Ellen'ın Oklahoma'ya yaptığı ziyaretin Barbara'nın araştırmasıyla ilgisi yoktu.

Defalarca bebek sahibi olmayı deneyip başarısız olan Ellen, kendisi ve kocası için taşıyıcı anne olmayı kabul eden bir kadını ziyaret etmek üzere şehre gelmişti. Bize yaşadığı pek çok hamilelikten ve bunların düşükle sonuçlanmasından bahsetti ve sonunda çocuk sahibi olma hayali artık ulaşılabilir görünüyordu.

Biz konuşurken, Barbara Ellen'a son zamanlarda alışılmadık bir rüya görüp görmediğini sordu, ki bu tüm ziyaretçilerine sorduğu bir soruydu. Ellen, gerçekten de birkaç gece önce korkutucu bir rüya gördüğünü, bu rüyada bir kadının bebeği taşıyıcı anneden almakla tehdit ettiğini söyledi. Rüyasında kadının doğmamış çocuğunu almasını engellemek için çok mücadele etmek zorunda kalmış ve büyük bir korku içinde uyanmıştı.

Barbara geçmişte aynı kadını rüyasında görüp görmediğini sordu ve Ellen hayır dedi. "Ama onu uyumadığım zamanlarda gördüm." diye ekledi.

Hikayesini anlatması için Barbara tarafından teşvik edilen Ellen, o kadınla ilk karşılaşmasını anlatırken biz de oturup onu dinledik. Bir doktorun muayene odasındaymış, masada tek başına uzanıyormuş, o sırada yabancı bir kadın aniden ortaya çıkmış. Ellen bize birkaç yıl önce yaptıkları konuşmanın tüm detaylarını anlatmadı ama edindiği izlenim, kadının bir şekilde daha önce kendi çocuklarını kaybetmiş bir atası olduğuydu. Ellen kadının hamileliklerine içerlediğini ve bu nedenle düşüklerden sorumlu olduğunu düşünüyordu.

Böyle iki karşılaşma daha olduğunu ve son rüyasında taşıyıcı annenin fetüsünü korumak için bu kadar çok mücadele etmesinin nedeninin bu olduğunu söyledi. Barbara Ellen'dan o kadını tarif etmesini istedi ve James'in yatak odasına gelen kadının neredeyse birebir tarifini hayretler içinde dinledik!

Bizim için tek sürpriz bu değildi. Kendi sıradışı anılarımdan birini hipnotik olarak keşfetmeye karar vermiştim ama Casey'nin regresyonlarında ortaya çıktığı şekilde uzaylılarla ilgili bir şey bulmayı beklemiyordum. Yaz boyunca başıma tuhaf şeyler gelmişti elbette, ama yine de hayatının erken dönemlerinde uzaylı fenomeninden etkilenenin ben değil Casey olduğunu hissediyordum. Geçmişimdeki tüm olağandışı anıları araştırmam durumunda bunların sıradan açıklamalarına ulaşacağım inancını korudum. Ama Barbara hatırladığım her tuhaf şey hakkında beni sorguladı ve şaşırtıcı ama görünüşte önemsiz bir anı onun dikkatini çekti. Böylece ziyaretimizin son gününde beni transa soktu ve yıllar önce meydana gelmiş bir olayın içinden geçirdi.

Ailemin evinden tek başıma dönüyordum, yaklaşık 400 km'lik bir yolculuktu bu, eyaletler arası yolda önümde büyük siyah bir bulutun hızla alçaldığını gördüm. Her iki şeridi ve emniyet şeritlerini kaplıyordu, bu yüzden etrafından dolaşmanın bir yolu yoktu ve o kadar aniden ortaya çıktı ki ondan sakınmak için zamanında fren yapamadım. Gündüzdü ve kıvrılan kenarları ve neredeyse katı gibi görünmesine neden olan yoğunluğuyla bulutun karanlığı tam bir tezat oluşturuyordu. Ona doğru sürdüğümü hatırlıyorum, ayrıca otoyolda bulutu geçtiğimi, dikiz aynamda onu arkamda gördüğümü de hatırlıyorum ama içinden geçtiğimi hiç hatırlamıyorum. Bulutun aniden ortaya çıkması ve yaşadığım bu deneyim, onu hafızamda öne çıkaran tek şeydi.

Barbara regresyona sahneyi oluşturarak, bana arabayı, kırları ve havayı tarif ettirerek başladı.

"Burası çoğunlukla sıkıcı bir yol." dedim ona. "Ama güzel bir yer, dolayısıyla etrafıma bakıp ağaçların ve tepelerin tadını çıkarabilirim. Fazla trafik olmadığı için etrafa bakıyorum. Ve tekrar yola bakıyorum. Sanki güneş artık o kadar parlak değil. Acaba yağmur yağacak mı diye merak ediyorum çünkü güneşin önü kapandı.

"Ve şimdi sürünen, kıvrılan siyah bir şey var. Duman gibi, sağdan geliyor ve yolun karşısına geçiyor. Ve bu beni kötü hissettiriyor Barbara." diye durdum, korkmaya başlamıştım.

Barbara bana güvende olduğum ve deneyime bakabileceğim konusunda ustalıkla güvence verdi, ben de tekrar başladım.

"Geliyor, sürünen siyah bir şey." dedim. "Karanlık bir şey yanımdan yolun karşısına doğru geliyor. Önce sadece 'parmak' benzeri uzantılarını görür gibi oluyorum, sonra kocaman siyah bir buluta dönüşüyor. Önümde sürükleniyor ve o kadar hızlı ki fırtına olduğunu düşünüyorum ama şimdiye kadar fırtına olacak gibi görünmüyordu. Bu ani hava olayının ne olduğunu merak ediyorum. Ve içinden geçip gideceğim, çünkü durmak için zamanında yavaşlayamam."

"Yanından veya arkandan geçen başka arabalar var mı?" diye sordu Barbara.

"Yola geri bakmadan önce sola bakıyordum. Ve yola baktığımda bulutla aramda hiç araba yoktu, arkama baktığımı hatırlamıyorum. Ve sanırım içine doğru sürüyorum. Birden hiçbir şey göremiyorum, camların etrafı karanlık. Gökyüzünü görebiliyor muyum diye yukarı bakıyorum. Hiçbir şey göremiyorum." "Arabanın içini görebiliyor musun?" "Evet," diye cevap verdim, "arabanın içini görebiliyorum. Dışarıyı göremiyorum. Ön camda hiçbir şey görünmüyor. Direksiyonu çok sıkı tutuyorum ve ona doğru eğilip neden arabanın her tarafının kaplandığını görmek için yukarı bakıyorum. Sanki karanlık bir odada gibiyim, sadece bulunduğum yerde ışık var."

Bu sahnenin ötesine geçemeyeceğim gibi görününce, Barbara konsantrasyon seviyemi derinleştirdi ve sonra beni hatırlayabildiğim bir sonraki şeye ilerletti.

"Oo, Barbara," dedim ona, "bu gerçekten o mu bilmiyorum." Trans halindeyken bile zihnime hücum eden görüntüleri reddetmeye çalışıyordum. "Uzanıyorum ve ayakkabılarımın ayağımda olmadığını görüyorum. Üzerimde beyaz bir şey var ama ayaklarımı örtmüyor, baldırlarımın yarısına kadar geliyor. Gördüğüm şey bu. Sanki uyanıyorum veya uyanmaya çalışıyorum. Başımı çok az hareket ettirebiliyorum. Neyin üzerinde yattığımı bilmiyorum."

"Vücudunu hareket ettirebiliyor musun?"

"Hissetmiyorum bile. Başımı oynatabiliyorum. Hiçbir şey düşünmüyorum."

"Etrafına bak. Ne görüyorsun?"

"Çok yumuşak bir ışık var, şeftali rengi ya da pembe gibi. Yukarıyı göremiyorum."

"Ne oluyor?" diye sordu.

"Yeni uyanmış gibiyim, pek bir şeyin farkında değilim. Göremediğim bir boşluk var, ama beyaz bir ışık her tarafa yayılıyor. Bedenimi hissedemiyorum. Üzerinde yattığım şeyi göremiyorum, görünmüyor. Çok rahat olmalıyım, hiçbir şey hissetmiyorum. Ama kulağımın ağrıdığını hissediyorum."

"Hangi kulak?"

"Sağ kulak, iç tarafın hemen kenarında." diye açıklamaya çalıştım. "Sadece yanma gibi bir şey oldu ama hissedebiliyorum. Kötü değil."

"Bu ağrı ne kadar sürdü?"

"Hala biraz hissedebiliyorum. Kötü değil. Ama şimdi biraz daha sert hissediyorum, aşağılarda. Kulağımın bu tarafa doğru çekildiğini hissediyorum ve bu acıtıyor. Kulağımın lobu biraz geriliyor."

"Kendi kendine mi geriliyor?"

"Baktığımı sanmıyorum." diye kaçamak bir cevap verdim. "Herhangi bir şey hissedebiliyor musun?" diye ısrar etti. "Hareket olduğunu biliyorum." dedim bir süre sonra. "Yani, sadece bir hareket hissi var. Ve neler olup bittiği hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Bakmaya çalışınca, hareket varmış gibi hissediyorum, hareket eden birileri var gibi. Ama henüz kimseyi göremiyorum."

"Ama solundaki hareketin farkındasın." diye tekrarladı.

"Hı-hı. Çünkü içinde bir şeyler hareket ettikçe ışığın değiştiğini görebilirsin. Bu yüzden hareket eden birden fazla kişi olduğunu düşünüyorum. Sanırım kendimi güvende hissediyorum. Korku hissetmiyorum."

Barbara beni bir süre daha sorguladı ama daha fazlasını hatırlayamadım ya da hatırlamak istemedim. Daha önce o yerde bulunup bulunmadığımı sorduğunda, yan tarafımda bir ağrı hissettim ve ondan beni trans halinden çıkarmasını istedim, o da kısa süre içinde bunu yaptı.

Bu benim ilk hipnotik regresyon denememdi ve rahatlamakta, kendimi derin transa bırakmakta zorlandım. Gördüğüm şeyler kopuk kopuk da olsa çok gerçek görünüyordu ama yine de her şeyi hayal gücümün ürünü olarak açıklamaya çalıştım. Hatırladıklarımın kulağıma fiziksel bir müdahaleye, belki de bir tür implanta ya da sondaya işaret ettiğini bilecek kadar şey okumuştum. Ancak kaçırılma deneyimleri hakkında çok şey okuduğum için, kendime anıların kendi geçmişimden değil, kitaplardan geldiğini söylemek daha kolaydı. Regresyonu tekrar denemeden önce birkaç ay geçti ve şimdi geriye dönüp baktığımda, ilk seferinde hatırladığım deneyimlere karşı beni temkinli ve dirençli yapan şeyin korkum olduğunu görebiliyorum. Zihnim aksini bilse de kalbim hala uzaylıların var olduğu veya hayatlarımıza müdahale ettikleri düşüncesini reddediyordu.

Bunun doğru olmasını istemiyordum ama öyle olması korkum giderek artıyordu. Ya öyleydi ya da dünyada normal olan pek çok insan aynı türden zihinsel sapmalar yaşıyordu. Zaman geçtikçe ve aynı hikayeyi daha fazla insandan tekrar tekrar duydukça, Casey ve ben sonunda bu fenomenin gerçekliğini kabul etmek, anlayıp başa çıkmanın bir yolunu bulmak zorundaydık. Ama henüz bunun için çok erkendi; şimdilik tek odaklandığımız şey tam olarak neler olduğunu keşfetmekti, nedenini değil.

Barbara'yla görüşmemiz sırasında, daha önce mayıs ayında yaşadığım bir deneyime ışık tutan bir başka bilgi daha ortaya çıktı. O zaman, gece yatak odamda bana "eliomi" ya da "elianni"den bahseden sesler duyarak uyanmıştım. En azından duyduklarımı yazıya dökmeye en çok bu kadar yaklaşabildim ve bunun tam bir okuma olmadığını biliyordum. Her ne söylenmiş olursa olsun, bu kelime bana bir anlam ifade etmiyordu. Ancak eylül ayında Oklahoma'da elime geçen Ted Holiday ve Colin Wilson'ın The Goblin Universe (goblin evreni) adlı kitabında, o gece duyduklarımı çağrıştıran erken dönem Gal mitolojisi referanslarına rastladım.

"Ellyllon cüce elfler ya da doğa ruhlarıydı." diye yazıyordu kitap, "Bu isim Galce el, yani ruh kelimesinden türetilmişti, o da İbranice Elohim-Tanrı'dan geliyordu. Bu tür ruhların zaman zaman maddesel hale geldikleri bilinmektedir fakat bu genellikle uzak kırsal yerlerde olur." Belki Galler'de öyledir, diye düşündüm, ama benim yatak odamda değil! Sonra şunu okudum: "Küçük Ellyllon'dan tutun,  ilüzyonları ve paranormal aldatmacalarıyla uçan daire hikayelerinin ayrılmaz bir parçası olan gezgin Sigh'lere, yani Elohim ya da Gezici Peri Gruplarına kadar pek çok peri ya da doğa ruhu vardır."

Yatak odasındaki sesin söylediği şey bu olabilir miydi? Benimle konuşan varlıklar kendilerini Galce bir terimle mi adlandırıyorlardı? Araştırmamın ilerleyen safhalarında, bu kadim dilde konuşan uzaylı varlıklara dair başka referanslara da rastladım. En dikkate değer olanı Raymond Fowler'ın The Andreasson Affair adlı kitabında anlatılan Betty Andreasson vakasıydı. Bir hipnotik regresyon sırasında Betty Andreasson aniden tanınmayan bir dilde konuşmaya başlamış ve bu durum fonetik olarak rapor edilmişti. Kitabın bir okuyucusu daha sonra Fowler ile temasa geçmiş ve dilin eski Galce ile oldukça yüksek düzeyde eşleştiğini söylemiştir. Tercüme edildiğinde mesaj şöyleydi: "Kuzey halklarının çocukları, aşılmaz bir karanlıkta dolaşıyorsunuz. Anneniz yas tutuyor." Yatak odasındaki sesin bana ne mesaj vermek istediğini merak ediyordum.

Eve döner dönmez David ve James bizimle konuşmak için can atıyorlardı. Biz uzaktayken, James ne olduğunu hatırlamadığı iki saatlik bir kayıp zaman süreci daha yaşamıştı.

O ve David kısa süre içinde geldiler ve James'in anlatacaklarını dinlemek için oturma odasında toplandık. Bu noktada, önce Casey'nin deneyimlerini, daha sonra da hepimizle ilgili konuları ekleyerek bir günlük tutmaya başlamıştım. Bu yüzden, doğruluğu sağlamak için ses kayıt cihazını açtım ve James'in hikayesinin tam bir kaydını aldım.

"Saat gece yarısına on beş vardı." diye anlatmaya başladı, "Whataburger'e gidip bir hamburger almaya karar verdim. Kalktım, arabaya bindim, gidip bir Whataburger aldım ve geri döndüm."

"Arabada mı yedin?" diye sordum.

"Hayır, arabalı servise gittim ve hemen geri dönüp eve geldim ve saate baktım, saat 2:30'du."

"Hamburger sıcak mıydı?"

"Hayır, soğuktu." dedi James. "Ve ben bunu düşünmedim bile! Düşünmediğim o kadar çok şey var ki. Torbaya uzandım, 'Mmm, tamam, patates kızartması' diye düşündüm, bir patates kızartması aldım, yedim ve soğuktu. Çok kızmıştım. 'Lanet olsun' diye düşündüm."

Yokluğumuzda olan tek şey bu değildi. James anlatmaya devam etti. "Kanepede oturuyordum ve gece geç bir saatti. Birdenbire kanepe aşağı yukarı zıplamaya başladı ve sonra da tabure zıplamaya başladı, yani gerçekten zıplamaya. Beni sallıyordu! Sonra birden durdu ve ben de kalkıp kanepenin altına baktım, yastıkları kaldırdım. Dışarı çıktım, evin altına bakmaya çalıştım ve zemine vuran bir şey olup olmadığını görmeye çalıştım. 'Tamam, bunu David'e anlatacağım' diye düşündüm ve hatırlamam için iki gün geçmesi gerekti!"

James durakladı, yaşadığı deneyimi unutmuş olması hala kafasını karıştırıyordu ve David, James'in yabancı kadının ona anlattığı şeyleri daha fazla hatırladığını belirtti. James'e sorduk, o da başıyla onayladı.

"Evet. Dokuzuncu boyutta olduklarını söylediler. Ve onlar için onuncu boyut bizim için zaman gibiymiş." Bunu ona kadın anlatmıştı ve James son zamanlarda kadının kendisinden bazen "ben" bazen de "biz" diye bahsetmesini tuhaf bulmuştu.

Kadının nereden geldiği hakkında bir şey hatırlayıp hatırlamadığını öğrenmek istedik ama hatırlamıyordu. Bize söyleyebildiği tek şey, kadının kendisini dördüncü ve beşinci boyutları kullanmayı öğrenmiş ama ruhsal olarak gelişmemiş diğer bazı "varlıklar" hakkında uyardığı oldu.

"Onlara karşı dikkatli olmamızı söyledi. Çok ama çok dikkatli olmamı söyledi." Anladığı kadarıyla kadın onu Griler, yani kaçırılan pek çok insanın tarif ettiği tipik varlıklar hakkında uyarıyordu. Casey'nin regresyon sırasında gördüğü, onu küçük bir çocukken kaçıran, daha sonra burun implantı yapmak ve dişilerinden biriyle seks yapması için kaçıran ve en son onu evimizden yarım blok öteye götüren, bacağını kesen ve ona hatırlama zamanının geldiğini söyleyen varlıklar!

Bunları duyunca nasıl hissettiğimizi tarif etmek mümkün değil. Hipnoz yoluyla geçmiş deneyimlerimiz hakkında çok şey öğrenmiştik ama burada güncel bir durumla karşı karşıyaydık. James kayıp zaman olayından ve "zıplayan" kanepe olayından dolayı hala tedirgindi ve hem onun için hem de aynı evde yaşayan oğlumuz ve Megan için korkuyorduk.

Birkaç gün sonra yeni garip şeyler oldu ve aylarca sürecek rahatsızlıkların ve karşılaşmaların başlangıcıydı bu. Sonbahar ve kış boyunca, anlayamadığımız güçler ve varlıklar tarafından tam anlamıyla kuşatma altında hissettik ama hepimiz bunu ailemizin ve arkadaşlarımızın geri kalanından gizli tutmaya çalıştık. İşler yapılmaya devam etmeli, evler düzenli tutulmalı, dersler verilmeliydi, hayatlarımızın "normal" akışı devam etmeliydi ama gerginlik artıyordu.

Bir cuma gecesi, David ve diğerleri için o kadar korkmuştum ki, kontrol etmek için Casey'ye beni çiftliğe götürmesi için yalvardım. Bizi oraya götürdü ama çok üzgün olduğum için beni arabada bıraktı ve birkaç dakikalığına içeri girdi. Döndüğünde üçünün de gayet iyi olduğuna dair beni temin etti. Ertesi sabah bir türlü uyanamadım. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım veya ne kadar çay içersem içeyim, bütün gün sersem gibiydim ama bu kadar bitkin olmam için hiçbir neden yoktu.

Korkum devam etti ve cumartesi gecesi boyunca çiftlikte kalıp uyuyan üç gence göz kulak olmaya karar verdim. Ancak planlarım James'in küçük kardeşi Lucas'ın (takma adı) varlığı nedeniyle kesintiye uğradı. Lucas neler olup bittiği hakkında hiçbir şey bilmiyordu, James de bilmesini istemiyordu, bu da konuşmalarımızın son derece sınırlı olması gerektiği anlamına geliyordu. Gece 2:45'te Lucas'ın bizden önce ayrılmayı planlamadığı anlaşıldı. Bu yüzden isteksizce eve döndük.

Ertesi sabah bir şey olup olmadığını öğrenmek için aradım. İlk başta aldığım tek yanıt Megan'ın evde garip sesler duyduğu ve üç defa uyandığı oldu. Onu rahatsız eden ilk ses James'in yatak odasının kapısının açılıp kapanmasıydı ama David'i dürterek uyandırıp kontrol etmesini istediğinde, David uykulu bir şekilde ona sadece kedinin sesini duyduğunu söyledi.

Megan'ın duyduğu ikinci ses, ön bahçede, piknik masasının yanında, açık olan yatak odası penceresinden yaklaşık altı metre ötede ağır, çıtırdayan ayak sesleriydi. Duyduğunu hatırladığı son şey ise yakınlardan geçen ve hiç bitmeyecek gibi görünen korkunç gürültülü, uzun bir tren sesi ve ardından bir baykuşun ötüşüydü.

James aynı gece başına gelenleri bize ertesi gün anlattı. İki gün önce, David Megan'la birlikte Megan'ın dairesinde kalırken, James David'in yatak odasında uyanmış. Kollarını başının üzerine uzatmıştı ve uyandığında kendi kendine geniş bir sırıtmayla "Başardım! Geri dönmeyi başardım!" dediğini duyarak uyanmış. Ama nereden bahsettiği  veya neden kendi odası yerine o odada olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu.

Cumartesi gecesi, diğerleri uyuduktan sonra tuhaf kadın James'i yine ziyaret etti. Kadın iç kapıdan girdi ve James bu sefer kadının ona kızgın olduğunu görünce dehşete düştü. Hiçbir şey yapmadan oturduğu için onu azarladı. Yapması gereken önemli şeyler olduğunu ve kalkıp bunlara başlaması gerektiğini söyledi.

Bunun üzerine James patladı. İçinde biriken tüm öfke, hayal kırıklığı ve korku patlayarak açığa çıktı ve hem kadına kızgın olduğunu, hem de kendisine neler olduğunu anlayamamasına kızdığını söyledi. "Tüm bunları her düşündüğümde kafam daha da karışıyor ve kafam karıştıkça düşünmek daha da zorlaşıyor! Ne haltlar dönüyor?" James cevap istiyordu ama kadın ona hiçbir cevap vermedi.

Bunun yerine, kadın aniden kendi şikayetlerini bıraktı ve onu sakinleştirmeye çalışmaya başladı. Onu yatağa yatırdı ve sonra yanına uzanarak dinlenmesini ve kendini yeniden bulmasını söyledi. Onlar orada yatarken, yaklaşık basketbol topu büyüklüğünde üç ışık topu aniden pencereden içeri girdi ve odada vızıldayarak dolaştı. Işıklardan bir ses geldi. "Onu dinle ve inan, hazır değilsin" diyordu, sanki onun öfkeli taleplerine yanıt verircesine. Işıklar pencereden tekrar kaybolmadan önce biraz daha dolandı ve James sonunda uykuya daldı.

Bu tuhaf hikayeyi dinlerken James'in uzun süre boyunca kendi akıl sağlığından nasıl şüphe ettiğini anlayabiliyorduk. Eğer böyle bir şey bizim başımıza gelseydi, biz de kendimizden şüphe ederdik ve yine de James hayatı boyunca bundan çok daha garip olaylarla karşılaşmıştı.

Ertesi gün, pazar günü, tuhaflık bu kez Megan'la devam etti. Megan öğleden sonra çiftliğin ön bahçesine çıktı, bahçenin ötesinde bir yol ve demiryolu hattına kadar uzanan yaklaşık yirmi dönümlük bir arazi vardı. Polisin bir arabayı durdurduğu yolu izliyordu, ama sonra rayların yanındaki bir grup ağaç dikkatini çekti.

"Ağaçların arasında oluşan garip bir renk parıltısı gördüm." dedi Megan, "Gerçekten çok güzeldi."

Ve sonra keskin, hızlı bir ses duydu ve bir soğuk hava patlaması hissetti. "Lunaparkta insanı şaşırtan hava menfezleri gibi" diye açıkladı. Ani patlama vücudunda bir adrenalin şoku yarattı, ama bundan ani bir coşku duyması kadar hızlı bir şekilde de tüm enerjisi tükendi ve bayılacak gibi oldu.

James ve David onun eve doğru yürümeye çalışırken dengesiz hareketler yaptığını fark ettiler ve hemen dışarı çıkıp içeri girmesine yardım ettiler.

"Sanki tamamen sersemlemiş gibiydi." dedi David. "Onu tutup verandaya sürüklemek zorunda kaldık."

Megan kanepeye yığıldı, neredeyse yarım saat boyunca konuşamadı ve gözlerini bile açamadı, sonra bitkinlik hissi geçti ve kendine geldi. Baygınlık geçirme anını pek hatırlamıyordu ama ağaçların oradaki parıltılı rengi, hava patlamasını ve arazide yere yığılışını canlı bir şekilde hatırlıyordu.

Ertesi gece, rüya olarak düşünmeye çalıştığım bir deneyim, kalan azıcık huzurumu da yok etti. Casey'yle birlikte uzanırken tüm yatağın sallanmaya başladığını hissettim ve hareket etmeye çalıştığımda felç olduğumu fark ettim. Konuşamıyordum bile, ama bir şekilde sonunda bir dua fısıldamayı başardım, gerçeğin ve sevginin tanrısından bu korkutucu gücün gitmesini istedim. Felç geçene kadar duayı tekrar tekrar okudum ama gücüm arttıkça yatak daha da şiddetli sallanıyordu.

Sonunda doğrulup yumruklarımı yatağa vurabildim ve yüksek sesle gücün beni rahat bırakmasını talep ettim ve sonra sarsıntı durdu. Casey'i uyandırmaya ve ona neler olduğunu anlatmaya çalıştım ama cevap vermeden uykulu bir şekilde öbür tarafa döndü. O sırada üç kadın içeri girip bana yaklaştı. Rahatlatıcı bir şekilde bana sarıldılar ve "Doğru olanı yaptın. Testi geçtin." dediler.

Hatırladığım bir sonraki şey, Casey yanımda uyurken yatakta doğrulup oturduğumdu. Bir kez daha onu uyandırmaya çalıştım ve bir kez daha uyanmayı reddetti. Rüya deneyimimi teybime anlattım, her ayrıntısıyla hatırlama ihtiyacı hissettim ve sonra ışığı kapatıp tekrar uykuya daldım. Ama ertesi sabah uyandığımda bitkin ve güçsüzdüm. Günü tamamen bitkin bir halde geçirdim, ara ara ağlama isteğime yenik düştüm ve sonunda arkadaşım Bonnie'yi ziyarete çağırdım.

Bonnie'yle birlikteyken, Barbara'nın bir kitap üzerinde birlikte çalıştığı araştırmacı George Andrews'dan telefon geldi. Bana kızının kısa bir süre önce geçirdiği ve ağır yaralanmasına neden olan bir araba kazasından bahsetti; bu kazanın mantıklı bir nedeni yoktu. Bu haber beni gerçekten korkutmuştu, çünkü sadece üç gün önce Barbara'nın gelini de benzer bir kazada ağır yaralanmış ve soruşturmayı yürüten polis memurları kazanın nedenini anlayamamıştı. İki genç kadın da ağızlarından ciddi şekilde yaralanmıştı. Korkmuştum çünkü Barbara kısa bir süre önce, biri pek önemsemediği, medyum olduğunu söyleyen bir adam ve diğeri ise ara sıra yaptığı tahminleri daha güvenilir çıkan bir adam olmak üzere iki kişi tarafından, araştırmasına son vermesi ve deneyimlerini incelediği insanlardan öğrendiklerini açıklamaması konusunda uyarılmıştı. Bu elbette George'un kitabına katkıda bulunmaması gerektiği anlamına geliyordu.

Uyarılmışlardı ve şimdi çocukları acı çekiyordu. Sırada ne var diye merak ettim, bu varlıkların kasıtlı olarak insanlara zarar veriyor olabileceği düşüncesinden ve bu fenomeni araştırarak kendi ailemi neyin içine sokmuş olabileceğimden korktum. Yapabileceğim en iyi şeyin bu UFO konusunu tamamen bırakmak olduğu fikriyle doluydum; ne kitap, ne günlük, ne not, ne kaset, ne de bu olaya dahil olan herhangi biriyle temas. Bu olayları araştırmaya başlayana kadar ve araştırmaya başladığımdan beri, mantığımı körleştiren ve beni içgüdüsel ve korumacı tepkiler vermeye iten böyle bir korku hissetmemiştim. Bir kabus dünyasındaydık, çaresizdik.

Sonra James aradı. Yatağımızın sallandığını hissettiğim gece gördüğü bir rüyayı anlatmak istiyordu.

Rüyasında küçük bir çocuktu, belki de üç yaşındaydı, yaşlı birinin hikaye anlattığı bir grup başka çocukla birlikte oturuyordu. Hikayeyi anlatan kişi de James'e benziyordu, ama üç yaşında değil de, şu anda olduğu gibi yirmi üç yaşında bir James. Rüyasını dinledikten sonra beni ziyarete gelmesini ve yaşadıklarını tuttuğum günlüğe kaydetmesini istedim. Aşağıda bu rüya anlatılıyor.

"Bir zamanlar genç bir prens varmış." diye başladı James. "Bu prens dünyasına bakmış ve kötü şeyler olduğunu görmüş ve kötülüğü durdurmak istemiş. Bu yüzden arkadaşlarına, 'Tüm bu kötülüklere neden olan biri olmalı, bu yüzden çıkıp o kötü kişiyi dünyanın her yerinde arayacağım. Sonra da onu durduracağım.' demiş.

Her yeri dolaşmış, bulabildiği herkesle görüşmüş, konuşmuş, kötü şeylerin olmasına kimin neden olduğunu bulmaya çalışmış. Ama yıllarca aramasına rağmen kötü bir insan bulamamış. Sonunda bir büyücüyle karşılaşmış ve büyücü ona kötülüklerin nedeninin okyanusun altında olduğunu söylemiş. Prens okyanusun altına inememiş ve büyücü de ona yardım edememiş.

Prens krallığına dönmüş ve bir yıl kalmış. Ama kötülüklerin hala devam ettiğini ve hatta tüm dünyada arttığını görmüş. Sonunda, araştırmasına yeniden başlamaya ve kötülüğü sona erdirmeye karar vermiş. Bir kez daha kötü adamı aramak için dünyayı dolaşmış ama bulamamış. Prens bir kez daha başka bir büyücüyle karşılaşmış ve bu büyücü ona okyanusun altına nasıl inebileceğini göstermiş.

Prens büyücünün dediğini yapmış ve okyanusun altına inerek kötülüğe karşı savaşmaya başlamış. Bu arada, prensin krallığındaki arkadaşları endişeyle onun dönüşünü beklemişler ama prens denizin altında kalmış. Uzun, çok uzun bir zaman geçtikten sonra, arkadaşları çok endişelenmiş ve okyanusun altına inip prense savaşta yardım etmeye karar vermişler. Böylece suyun altına inmeyi başarmışlar ve orada prensi bulmuşlar. Onun etrafında toplanarak hep birlikte savaşmışlar ve sonunda kötülük yenilmiş.

Kıssadan hisse, kötülüğe karşı mücadelede arkadaşlarınıza ihtiyacınız olduğudur: Tek bir kişi kötülüğü tek başına yenemez ama bir araya geldiğimizde gücümüz kazanmaya yetecek kadar büyük olabilir."

Hikayenin mesajı doğrudan kalbime işledi. Bir saat önce kaçmaya, umutsuzluğa kapılmaya ve saklanmaya hazırdım ama şimdi bir umut mesajı vardı. Bu korkunç durumla gerçekten mücadele edebilir miydik acaba? Ve cevabın bir kısmı arkadaşlarımızla bir şekilde birleşmekte mi yatıyordu? Peki nasıl? Karşı karşıya olduğumuz savaş nedir? Artık sadece neler olup bittiğini anlama meselesi değil, bunu nasıl durdurabileceğimiz meselesiydi bu.




bozadi



5. BÖLÜM

12 Eylül Pazar gecesi "rüya" deneyimleri yaşayan sadece James ve ben değildik. Ertesi salı günü James aradı ve ayın on ikisinde çiftlikte olan küçük kardeşi Lucas'tan öğrendiklerini anlattı. Lucas, James, David ve çiftlikteki diğer arkadaşlarıyla oldukça fazla zaman geçirir, genellikle geç saatlere kadar video oyunları oynardı. Ama pazar gecesi çok farklı bir deneyim yaşamıştı.

James'e ailesinin evindeyken "rüya gibi bir şey" yaşadığını anlatmış. "Rüyasında çiftliğin oturma odasında oturduğunu gördüğünü söyledi." diye tekrarladı James bana, "Ön kapıdan bir sürü kişi girmeye başlamış, belki yirmi-otuz kişi. Oturma odasından ve mutfaktan geçip yatak odama girmişler, sonra arka kapıdan çıkıp tekrar oturma odasına dönmüşler.

"Lucas ilk başta onlara 'insanlar' diyordu," diye devam etti James, "ama sonra gerçek olmadıklarını düşündü ve onlara 'şeyler' demeye başladı."

"Başka ne olmuş rüyasında?" diye sordum.

"Bir süre onları izlemiş ve sonra sinirlenmiş. Beni rahatsız etmelerini engellemek istediğini söyledi, bu yüzden onları tehdit etmiş. Lucas onlardan birine vurduğunda o şey sadece çığlık atmış ama karşılık vermemiş, vurup yere serdiğinde bile. Kaçmaya başlamışlar, o da peşlerinden gitmiş. Birini yakalamış ve yüz yüze mücadele etmişler. Ama o şey ona zihniyle saldırmış. Lucas da karşılık vermiş ve yaratık çığlık atmaya başlayana kadar suratına vurmuş.

Sonra Lucas ikinci bir varlığın peşine düşmüş ve ona da aynı şekilde saldırmış ama çiftliğe geri döndüğünde diğer ikisinden çok daha büyük, devasa bir yaratık görmüş. Onu yakalamış ve neler olduğunu öğrenmek istemiş." diye devam etti James. "Yaratık cevap vermeyince Lucas beni rahat bırakmazlarsa hepsini bilinçlerini kaybedene kadar döveceğini söylemiş. İşte o zaman hepsi gitmiş."

James durakladığında, kendi deneyimleri hakkında Lucas'a bir şey söyleyip söylemediğini sordum.

"Hiç, asla." diye beni temin etti. "Ona hiçbir şey söylemedim. Bu yüzden bu rüya olayı beni çok şaşırttı."

"Lucas'a hiç bu varlıkların neye benzediğini sordun mu?"

"Evet. İnsan gibi görünmeye çalıştıklarını ama bunu pek de iyi yapamadıklarını söyledi. Yırtık pırtık giysiler falan giyiyorlarmış, eski tulumlar ve şapkalar giymiş köylüler gibiymişler."

James bu garip tanımlamaya gergin bir şekilde güldü ama ben hemen şehirdeki çalışma grubunun bir üyesinden duyduğumuz bir şeyi hatırladım. Bu adam grupla ilk toplantımıza katılmıştı ve uzaylı varlıklarla yaşadığı ilk deneyimi anlatmıştı. Gecenin bir yarısı onu "astral olarak" yakındaki bir golf sahasının yeşil alanına götürmüşler ve orada küçük bir araç belirmiş. Adam bize araçtan birkaç insansı varlığın indiğini ve ilkinin yırtık pırtık bir gömlek ve tulum giydiğini, hasır bir şapka taktığını ve gülümserken dişlerinin arasında bir parça ot olduğunu görünce çok şaşırdığını anlattı. "Kıyafeti tıpkı köylü gibiydi." dedi.

Ve şimdi de Lucas'ın rüyasında çiftlikte gördüğü köylü yaratıklardan bahsediyorduk. Nasıl bir çılgınlığın içindeydik acaba, diye merak ediyorduk, çünkü neredeyse her gün birimiz yeni bir tuhaf deneyim yaşıyordu. Fakat James kendi payına düşenden fazlasını yaşamıştı. Uzaylılarla karşılaştığına dair tuhaf sırlarıyla yaşadığı onca yıldan sonra, deneyimlerinin bir gerçeklik değil, sadece hastalıklı bir zihnin ürünü olduğu korkusuyla uzun süre acı çekmişti. Şimdi nihayet konuşabileceği birileri vardı; kendileri de garip deneyimler yaşadıkları için onu anlayan birileri. Ve St. Louis'e yaptığı yolculuktan ve uzaylı gerçekliğinin dışarıdan doğrulanmasından sonra artık akıl sağlığından şüphe etmiyordu.

James artık içinde bulunduğu durum hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyordu ve onu astral seyahati denemeye iten de bu bilgi edinme arzusuydu muhtemelen. Birkaç yıl önce James benim de orada olduğum bir gün arkadaşlarından oluşan küçük bir grupla astral seyahat hakkında konuşmuştu. Birkaç yıldır astral olarak bedeninden "çıkabildiğini" söyledi ayrıntıya girmeden, ama buna hiç inanmamıştım. Astral seyahatten bahseden tanıdığım diğer tek kişi, yıllar önce bunu yapabildiğini iddia eden erkek kardeşimdi ve o zaman bile kardeşim bu tür hikayeler uydurduğuna göre oldukça hayalperest biri olmalı diye düşünmüştüm.

James bize 14 Eylül'de, sadece hala yapıp yapamayacağını görmek için o günün erken saatlerinde astral çıkış yapmayı denediğini anlattı. Bunu en son denediğinde bedenine geri dönmekte çok zorlandığını ve bu yüzden tekrar denemekten korktuğunu söyledi.

"Bu sefer," dedi James, "tam bedenimden çıkmak üzere olduğumu hissetmeye başlamıştım ki bir şey oldu. Bir şey beni tutup çekti. Sonra tek bildiğim, karanlık bir odadaydım ve bir masada oturuyordum. Bazı siyah bloklar ya da küpler ve dikdörtgenler vardı ve bunlarla uğraşmam isteniyordu."

"Neden?" diye sordum. "Bunu sana yaptıran neydi?"

"Bilmiyorum." dedi James. "Orada benimle birlikte başkaları da vardı ama onları gerçekten görmedim. Oda karanlıktı ve tek ışık masanın üzerine arkamdan geliyordu. Diğerlerinin sadece kollarını görüyordum, bir bloğu ya da başka bir şeyi ayarlamak için omzumun üzerinden uzandıklarında. Kolları çok karanlık görünüyordu ama doğru düzgün seçilmiyordu."

"Ne kadar sürdü bu?"

"Bilmiyorum, gerçekten garipti. Sürekli telefon çalıyordu."

"Evdeki telefondan mı bahsediyorsun?"

"Evet. Bloklara, doğru yapmaya konsantre olmaya çalışıyordum ve sonra telefon çalıyordu. Sanki aynı anda iki yerdeymişim gibi dikkatimi dağıtıyordu."

Kısa bir süre sonra kendisine yaptırılmaya çalışılan şeyle ilgili konsantrasyonu tamamen bozulmuş ve bedenine geri döndürülmüş. Bize bu deneyimin çok tedirgin edici olduğunu ve varlıklar onu manipüle edebildiği için astral seyahati bir daha deneyeceğini sanmadığını söyledi.

Ertesi gün, perşembe, James bir kez daha garip ve korkutucu bir olay yaşadı. David ve Megan gece için çiftlikten ayrılmışlardı ve James oturma odasında oturmuş, uyumak için ailesinin evine gitmeden önce bir sigara içiyordu. Dışarıda iki kedi aniden garip davranmaya başladı ve ardından köpekler ön bahçedeki kafeslerinde çılgına dönmüş gibi havladı. James tüm çiftlik evinin sallanmaya başladığını hissetti, bu yüzden arka kapıdan çıkıp arabasına koştu. Arabasıyla uzaklaşırken evin hala sallandığını görebildiğini söyledi.

Bütün hafta bunun gibi tuhaf olaylarla o kadar doluydu ki hepimiz önümüzdeki hafta sonu için biraz endişeliydik. Fred cuma günü UFO kaçırılmalarıyla ilgili bir televizyon programını izlemek ve James'le görüşmek için gelmeyi planlıyordu. Casey ve ben onların hikayelerini dinlediğimiz için, her ikisinin de bazı deneyimleri sırasında insan görünümlü varlıklar gördüklerini ve her ikisine de bir şekilde bizim için yeni bedenler yapıldığının ya da hazırlandığının söylendiğini biliyorduk. Başka ne gibi ortak noktaları olduğunu keşfedebileceklerini merak ediyorduk.

O cuma öğleden sonra evde yalnızdım ve John A. Keel'in yazdığı, Joseph Smith'in onu altın levhalara, yani Mormon Kitabı'na götüren meleklerle ilk temaslarını anlatan Our Haunted Planet adlı kitabı okuyordum. Bu bana James'in yaşadığı bir olayı hatırlattı. St. Louis'de, kadınla birlikte tepenin üzerindeyken, kendisine ileriki bir tarihte bir şeyin, bir tür kutunun yerini bulması gerektiği söylenmişti. Joseph Smith'e de altı yıl içinde bulması gereken bir kutudan bahsedilmişti, James'e ise kutuyu bulmak da dahil, yapacağı görevlerin beş yıl içinde gerçekleşeceği söylenmişti.

Bu benzerlikleri düşünürken, oturma odamda aniden çok güçlü bir ışık parlaması oldu; kör edici beyaz bir ışık, sanki içeriye yıldırım düşmüş gibi. İrkilerek başımı kaldırdım, gök gürültüsü sesi gelmesini bekledim ama gelmedi. Dışarı koştum, gökyüzü bulutsuz ve aydınlıktı, bu yüzden şaşkın bir şekilde geri döndüm. Bu yaşadığım ilk sessiz şimşekti ama sonraki aylarda birkaç kez meydana geldi ve bunun için hiçbir zaman bir açıklama bulamadım.

O akşam televizyon programından önce konuşmak için erkenden toplandık. Fred ve James saat 7 civarında geldi, ardından David ve Megan geldi ve son olarak Bonnie kısa bir ziyaret için uğradı. Bonnie gittikten sonra, artık yayından kalkmış olan "Late Show"un bir bölümü olan programı izlemek üzere çiftliğe gittik. Programın tamamı çeşitli UFO konularına ayrılmıştı ve konuklar arasında Whitley Strieber, William Moore ve eski bir astronot olan Brian O'Leary vardı. Ayrıca izleyiciler arasında elliden fazla kaçırılan kişi vardı ve sunucu bunlardan birkaçıyla röportaj yaptı.

Her hikaye farklıydı ama tümünde bizim yaşadığımız deneyimlerle temel bir benzerlik vardı ve televizyonda yabancıları dinlemek ve onların hikayelerine bu kadar aşina hissetmek çok ürkütücüydü. Kaçırılanlardan biri vücudunda bir üçgen işareti bulduğunu söylediğinde Fred gülerek kendi vücudunda da böyle bir işaret görmek istediğini söyledi, sanki bu her şeyi daha gerçekçi gösterecekmiş gibi. Yine de hepimiz bunun şu anda çok gerçek olduğunu ve medyanın bu olayları kamuoyuna duyurmasıyla durumun daha da kaygı verici göründüğünü hissettik.

Bu kadar gizlilikten ve kaçırılma kurbanlarının hafızalarının karartılmasından sonra neden birdenbire bunların herkese anlatılmaya başlandığını merak ettik. Ve çok daha fazla insan daha önce normal olan yaşamlarında, uzaylılar tarafından kaçırıldıkları gerçeğine uyanıyor gibi görünüyordu. İnsanların yıllarca kaçırıldığını ve bunun toplumun geneli üzerinde hissedilir bir etkisi olmadığını bilmek bazen rahatlatıyordu beni ama şimdi niteliksel bir değişimin gerçekleşmekte olduğunu görebiliyordum. Barbara'nın araştırmaları, Tulsa bölgesinde sıradan insanların olağanüstü deneyimler yaşadığı iki yüzden fazla vaka olduğunu ortaya koymuştu. Budd Hopkins'in kitapları New York-New England bölgesinde çok daha fazla sayıda kurbandan bahsediyordu. Televizyon programının konuk izleyicileri arasında kaçırıldığını iddia eden elliden fazla sıradan insan vardı ve oturma odasında programı izleyen dört kişiydik! Casey'ye aralık ayında söylenenleri hatırladım, "hatırlama zamanı" gelmişti. Acaba başka kaç kişiye daha hatırlamaları emredilmişti? Ve neden?

Programı izledikten sonra bir süre bu konular hakkında konuştuk ve sonra grup dağıldı. Fred şehirdeki dairesine geri döndü, David ve Megan kampüs yakınındaki dairesinin klimalı konforuna gitti, James ailesinin evine gitti ve Casey ile ben de yatmak için eve gittik. Ertesi sabah geç saatlere kadar uyuduk. Uyanmamızdan kısa bir süre sonra James arayıp bizimle konuşmaya gelip gelemeyeceğini sordu.

Berbat görünüyordu, kan çanağına dönmüş gözlerinin altında koyu halkalar vardı ve bitkin haldeydi.

"Sorun ne?" diye sorduk hemen.

"Dün gece bir şey oldu." diye titreyerek başladı. "Bizimkilerin evine gittim ve saat 3:00 ya da 3:30'a kadar oturup televizyon izledim. Sonra kız kardeşimin eski odasına yatmaya gittim. Annemle babam çoktan uyumuşlardı, Lucas da öyle.

"Sonunda yatağa girdim." diye devam etti, "Sonrasına dair hatırladığım ilk şey, yatağımın yanında ayakta duruyorum, çok yorgun olduğumu düşünüyorum, tek yapmak istediğim biraz uyumak."

"Kafan karışmadı mı? Yataktan çıktıktan sonra ne yaptığını merak etmedin mi?"

"Şey, evet, ama çok yorgundum. Tekrar uzanmak istedim ve uzandım. Ve sonra yine oldu."

"Ne?"

"Yine ayaktaydım, yatağımın yanında duruyordum. Ve bu sefer gerçekten sinirlenmiştim. Ama bu konuda bir şey yapamayacak kadar yorgundum. Görünüşe göre bu tekrar tekrar olmaya devam etti."

"Başka bir şey oldu mu?"

"Bilmiyorum. Uyanmalarımdan birinde zaten yatıyordum ama gerçek yatağımda olduğumu sanmıyorum. Her şey çok garip görünüyordu, ama sonra en azından bu sefer uzanır durumda olduğum için belki uyumama izin verirler diye düşündüm. O kadar yorgundum."

Bu aşama bir süre devam ettikten sonra James yatağında yanında garip bir dişi uzaylı varlıkla uyandığını söyledi.

"Beni tahrik etmeye çalışıyordu. Üzerime çıktı ve cinsel olarak karşılık vermemi sağlamaya çalıştı. Ama ben reddetmeye devam ettim, onu ittim ve beni yalnız bırakması için yalvardım. Ona böyle bir şey yapmamın mümkün olmadığını, sadece biraz dinlenmek istediğimi söyledim."

"Peki sonra ne oldu?" diye sordu Casey.

"Sonunda pes etti sanırım. Beni bıraktı ve koridora çıktı. İşte o zaman orada başka varlıkların da olduğunu gördüm. Hepsinin onunla konuştuğunu duyabiliyordum ama ilk başta ne dediklerini anlayamadım. Sonra birden her şey yerine oturdu ve onları anladım."

"Ne hakkında konuşuyorlardı?" diye sordum.

"Ona, yani kadına ne olduğunu soruyorlardı ve kadın da onlarla işbirliği yapmadığımı söyledi."

"Bu ne kadar sürdü?" diye sordu Casey.

"Bilmiyorum. Tamamen bitkin düşmüştüm ve sanırım uyuyakalmışım, çünkü tek hatırladığım bu."

"Dişinin görünümü nasıldı?" diye sordum. "Gördüğün diğer varlıklardan herhangi birine benziyor muydu?"

"Hayır." diye başını salladı. "Farklıydı, daha uzundu. Ama oda karanlıktı ve fazla ayrıntı göremedim. Ama çıplaktı ve bana dokunduğunda gerçekten soğuk hissettirdi."

"Peki bu tip, bu grup sana tanıdık gelmedi mi?"

"Pek sayılmaz. Bunlar farklıydı, daha önce hiç görmemiştim. Ve beni şaşırtan ne biliyor musunuz? Koridorda bir sürü vardı, tam da ailemin evinde! Sanki birilerinin uyanıp onları görmesinden endişe etmemişler gibi."

Hepimiz şaşkınlık içinde arkamıza yaslandık. James gibi biz de evdeki diğer insanlar rahatsız edilmeden böyle bir sahnenin nasıl gerçekleşebildiğini merak ettik. Belki de James'in çok üzgün ve fiziksel olarak bitkin olması dışında bunu bir kabus olarak düşünüp görmezden gelebilirdik.

"Bir şey daha var." dedi James ayağa kalkarak. Arkasını döndü ve bize baldırının arkasını gösterdi. "Bu izleri bu sabah buldum," diye işaret etti, "ve nereden geldiklerini bilmiyorum."

Derisinde eşkenar bir üçgen şeklinde düzenlenmiş üç büyük delik izi vardı. James bize daha önce vücudunda herhangi bir iz veya yara izi olduğundan hiç bahsetmemişti ve bu üçgenin onu çok üzdüğü açıkça belli oluyordu. Yeni bir grup uzaylı varlığın gelişi ve üç deliğin ortaya çıkışı tesadüften daha fazlası gibi görünüyordu. Şimdiye kadar grupta üçgenle işaretlenmiş tek kişi bendim ve bunun uzaylı gruplarından en az biri tarafından bırakılan bir işaret olduğunu öğrenmiştik.

James için üzülmekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktu ve kısa süre sonra gitti. Casey ve ben başımıza bir şey gelip gelmediğini anlamak için hemen kendi vücutlarımızı kontrol ettik. Sağ kalçamda tek bir delik buldum; ayak bileğimde kurumuş, bulaşmış bir damla kan vardı; göğüs kemiğimin hemen altında ve solunda yine kan bulaşmış küçük bir sıyrık vardı. Çarşaflara baktım ve yatağın benim tarafımda, göğsümdeki çiziğe denk gelen tek bir ince kan çizgisi buldum. Casey'nin de sağ göğsünün altında benimkinden biraz daha büyük kırmızı bir çizik vardı. Yine de ikimiz de gece boyunca olağandışı bir şey hatırlamıyorduk. Eğer bakmamış olsaydık, sonradan duş alana kadar bu izlerin üzerimizde olduğunu bilemeyecektik çünkü tüm açıklanamayan çizikler ve delikler gibi bunlar da kesinlikle acı vermiyordu.

Aklımıza Fred geldi ve onu arayıp kendi vücudunda olağandışı izler fark edip etmediğini sorduk.

"Bilmiyorum. Bakmadım ama bakacağım." Telefonu birkaç dakikalığına bıraktı ve tekrar konuşmak için eline aldığında sesindeki heyecan ve endişeyi duyabiliyordum.

"Evet, birden fazla var. Kolumda ve bacağımda üç ya da dört tane delik var. Bazıları tek başına ama üç tanesi bir üçgen oluşturuyor."

Üçgenler tesadüf değil ve başımıza gelenler aramızdaki bir örüntü veya bağlantıyı göstermek için kasıtlı yapılıyor gibiydi ama bu bağlantının gerçekte ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Çözülmesi gereken bir bulmaca gibi görünüyordu ama ipuçları çok geçiciydi, sadece nereden geldiği belli olmayan, hiçbir rahatsızlığa neden olmayan ve olağanüstü bir hızla iyileşen delikler, çürükler, çizikler vardı. Olay o kadar belirsizdi ki, görünmez bir hedefle gözleri bağlı bir şekilde saklambaç oynayan çocuklar gibiydik.

Casey ve ben durumu anlamak için büyük bir çaba gösteriyorduk ve onun işine, benim ise herhangi bir şeye konsantre olmam zorlaşmıştı. Daha fazla kitap okudum, herkesin hayatında olup bitenlerle ilgili titiz bir günlük tuttum ve son birkaç ay içinde öğrendiğim her şeyi düşündüm. Kısa süre içinde aşina olduğumuz, çok sayıda kitapta konu edilen klasik ufoloji vakaları vardı: Mantell, Hills, Pascagoula, Moody, Coyne, Travis Walton. Bir de yıllardır öne sürülen standart şüpheci açıklamalar vardı ki çoğu durumda bunlar nereden bakarsanız bakın hiç açıklayıcı değildi.

UFO faaliyetleriyle yakından ilişkili olduğu söylenen sığır mutilasyonları ve Koca Ayak gözlemleri gibi yan konular da vardı. Biz bunlar hakkında henüz hiçbir şey bilmiyorduk, bu yüzden bunları "söylenti" olarak kabul ettik. Konuyla ilgili materyaller arasında şunlar da vardı: Ay ve Mars'taki gizli ABD-Rus üsleri, Boğa takımyıldızındaki bir yıldız kümesi olan Pleiades'ten gelen ve ruhsal evrimimize yardımcı olmak için yaptıkları çalışmalarla ilgili kozmik bilgileri aktardıkları iddia edilen İsviçreli çiftçi Billy Meier'in hikayesiyle ünlenen sarı saçlı uzay kardeşleri, Galaktik Federasyon'un çeşitli dünya dışı varlıkları tarafından dünyanın eksenin kayması hakkında kanallanmış bilgiler ve nihai hedefi dünyamızı tamamen kontrol altına almak olan bazı uzaylı grupların liderleri ile devletimiz arasında yapılan anlaşma ve düzenlemelerin ürünü olan ülke genelindeki gizli ABD-uzaylı yeraltı üsleri. Bunlar duyduğumuz ve okuduğumuz şeylerdi, hepsi de kendi gizemli deneyimlerimizden oldukça uzaktı.

Fakat en azından bir söylenti vardı ki, onu incelememiz daha mümkündü ve bulgularımız rahatsız ediciydi. ABD-uzaylı ittifakında bir anlaşmazlık olduğu söyleniyor. Sonuç olarak, uzaylılar ve insanlık arasındaki kitlesel çatışmanın yaklaşması durumuyla karşı karşıya kalan hükümet şu anda iki yönde hummalı bir şekilde çalışıyor. Bir yandan, uzaylı teknolojisine karşı kendimizi savunabileceğimiz süper silahlar geliştirmek için muazzam bir çaba sarf ediliyor. Uzaylılar daha önce bize teknik uzmanlıklarını vereceklerine dair söz vermişler ama sözlerinden caymışlar.

Diğer yanda ise medya aracılığıyla halkın yaklaşmakta olan uzaylı varlığı konusunda hızla eğitilmesidir. Söylentilere göre, şu anda burada bulunan uzaylılar çok daha büyük bir grubun öncüleri ve bu grubun önümüzdeki dört yıl içinde gelmesi bekleniyor. Devlet reklam ve eğlence medyası aracılığıyla bizi uzaylılarla karşılaşmaya hazırlayarak dünya çapında paniği önlemeyi umuyor.

Geçtiğimiz iki yılı düşündüğümüzde, UFO'lara yönelik ilgide gerçekten de bir artış olduğunu görmeye başladık. Gulf Breeze gözlemleri televizyonda geniş yer buldu; Strieber'ın kitabı en çok satanlar listesine girdi, Hopkins'in kaçırılma deneyimleriyle ilgili iki kitabı da öyle. Tüm talk show programlarında ve birkaç prime-time programında kaçırılma araştırmacıları ve kurbanlarla röportajlar yapılmıştı: Oprah Winfrey, Phil Donahue, Gary Collins, hatta Morton Downey tarafından halka tanıtılan ufoloji araştırmacıları arasında Jr. Budd Hopkins, Whitley Strieber, Bruce Maccabbee, Stanton Friedman ve birçok başka isim vardı. "Unsolved Mysteries" programının yarısından fazlası kaçırılma fenomenine ayrılmış, Ross Shaffer'ın "Late Show"u ise tüm saatini bu konuya ayırmıştı. Hatta temmuz ayında "Why On Earth" adlı bir saatlik bir pilot film bile yayınlanmıştı. Bu filmin konusu, garip bir şekilde, bir ABD-uzaylı ortak gizli üssünden çıkan idealist genç bir uzaylı ajanın insanların şaşırtıcı derecede mantıksız dünyasına girmesiydi.

Söylentilere göre, devletin uzaylı müttefiklerine karşı daha nazik davrandığı ve onlara şefkatle bakmamızı istediği son on yılların klasik uzaylı hikayeleri dışında uzaylı filmleri hazırlıkları da yapılıyordu. Uzaylılarla aramızda anlaşmazlık meydana geldiğinde (bir yeraltı üssünde bir tür çatışma, ki insanlar için oldukça kötü sonuçlanmış) devletin tavrı değişti ve "V." (Ziyaretçiler) mini dizisinde kötü niyetli sürüngen uzaylılar karşımıza çıktı. Ve şimdi her hafta merakla izlediğimiz yeni bir dizi vardı: "Dünyalar Savaşı". Her bölümde, dizinin yaratıcı bazı yönleriyle harmanlanmış, gerçek vakalardan bildiğimiz bazı gerçekler ya da ayrıntılar gördük ve izledikçe halka gerçeğin en azından bir kısmını sunmak için bilinçli bir çaba sarf edildiğini hissettik.

Alien Nation (Yabancılar) ve They Live (Yaşıyorlar) gibi uzaylı konulu güncel film projelerini okuduk ve daha da önemlisi, hakkında çok az ayrıntı bilinen "UFO Cover-Up Live" adlı yaklaşan bir TV özel programından bahsediliyordu. UFO'lara ilginin bu kadar belirgin olduğu başka bir zaman dilimi hatırlamıyordum ve grubun geri kalanı gibi ben de gerçekten bir çaba olup olmadığını, yaklaşan bir istila için gerçek hazırlıklar yapılıp yapılmadığını merak etmeye başladım. Akıl alır gibi değildi ama yine de bu söylentiyi merak etmek için başka bir nedenimiz vardı. Boyutlar arası kadının James'e büyük görevinin beş yıl içinde gerçekleşeceği ve hepimizin buna dahil olacağımızın söylendiğini hatırlıyorduk. Bizim iyiliğimizle veya isteklerimizle hiç ilgilenmeyen gri uzaylılardan korkmak için her türlü nedene sahip olduğumuzu söylemişti kadın ona.

Vücutlarımızda garip izler belirmeye devam ediyordu ve bunlara kimin ya da neyin sebep olduğunu merak ediyorduk. Ne Casey ne de ben geceleri bir şeyler olduğunun farkında değildik ama yatarken ve kalkarken vücudumuzu kontrol ediyorduk ve sık sık yeni izlere rastlıyorduk. Stres ve kaygı çoğu zaman oldukça yüksekti ve eğitimli bir terapistin yanımızda olmasının iyi olacağını düşündüm. Eğer gerçekten başımıza hatırlamadığımız şeyler geliyorsa, hipnotik regresyon bunu keşfetmemize yardımcı olabilirdi. Yine de hiçbirimiz geleneksel terapiye ihtiyaç duymuyorduk (şimdiye kadar hayatımızın zorluklarıyla yeterince başa çıkabiliyorduk) ve hasta olma hissi duymak istemiyor, buna ihtiyaç duymuyorduk. Bu yüzden telefon rehberinde listelenen birkaç danışmanla iletişime geçtim ve sonunda beni görmeyi kabul eden birini buldum.

Ofisinde buluştuk ve yerel üniversitedeki işini bitirmek üzere olan stajyer bir danışman olan bu adamdan çok etkilendim. Elimden geldiğince sakin bir şekilde ona kaçırılma fenomenini ve kaçırılanlarla tam bir gizlilik içinde çalışabilecek gönüllü bir hipnozcuya olan ihtiyacı anlattım. Verdiği yanıt açık fikirli olduğunu gösteriyordu ve UFO'lara aşina olmadığını itiraf etmesine rağmen, kaçırılanlarla çalışmaktan mutluluk duyacağını ve ilgisini çekeceğini söyledi. Ama o süreçte grubumuzdaki hiç kimsenin, üzerinde odaklanılacak bir durumu yoktu.

Hatta, birkaç günde bir meydana gelen bir çürük ya da delik izi dışında, tek olağandışı olay Megan ile kampüsteki yedek subay eğitim birliği çavuşu arasında geçen bir konuşmaydı. Megan birinci sınıf öğrencisiyken Hava Kuvvetleri subay programına katılmış ve yerel bir birliğe rapor vermişti. Programdan istifa etmeyi planlamasına rağmen (nihayetinde tıbbi gerekçelerle istifa etti), çavuş Megan'ın mezun olduktan sonra istediği görev için plan yapmasında ısrar etti. Megan'ın okuduğu bölüm fizik olduğu için, çavuş onun Araştırma ve Geliştirme alanında çalışmak isteyeceğini düşünmüştü. Ama Megan bunun yerine, bu hizmete devam etmesi gerekirse evine yakın kalabileceği düşüncesiyle Meteoroloji'ye kaydoldu.

Çavuş Meteoroloji listesini gördüğünde Megan'ın fikrini değiştirmeye çalıştı. Megan'a "Meteoroloji'de çalışmayı gerçekten istemiyorsun." dedi. "Ar-Ge'ye girmek istemez misin? Böylece UFO'lar ve uzaylılar hakkındaki gerçeği öğrenebilirsin. Hatta onlar üzerinde testler ve araştırmalar bile yapabilirsin."

Bu sözler karşısında şaşkına dönen Megan cevap veremedi. Küçük grubumuz dışında hiç kimseye yaşadığımız UFO olaylarından bahsetmemişti ve bir askeri yetkilinin böyle bir şey söylemesi onu korkutmuştu. Bunun tamamen bir tesadüf olabileceği konusunda onu ikna etmeye çalıştık ama biz öyle düşünmüyorduk. Hava Kuvvetleri'nin UFO sorularına verdiği resmi yanıt, bu konuyla ilgilenmedikleri yönünde. O halde çavuş neden Hava Kuvvetleri'nin UFO'lar ve uzaylılarla ilgili araştırmalarından söz ediyordu? Merak ettik, bu Megan'a yönelik bir test miydi, yoksa hakkımızda her şeyi bildiklerine dair bir uyarı mıydı? Telefonlarımızda birkaç kez çok tuhaf şeyler olmuştu ve yaz boyunca iki kez takip edildikten sonra, bizimle tam olarak kimin ve neden ilgilendiğini merak ettik.

Eylül ayının sonuna doğru birkaç garip şey daha oldu. Sağlığımla hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünen iki farklı ani bitkinlik nöbeti geçirdim ve bir sabah sanki bütün gece güreşmişim gibi sol bileğim, kolum ve omuzumda büyük bir ağrıyla uyandım ama ağrı akşama kadar geçti. Yirmi dokuzunda Casey sağ kaval kemiğinde uzun, kanlı bir sıyrıkla uyandı. Böyle bir yaralanmanın dikkat çekici ve acı verici olacağı açıktı ama Casey önceki gün kendini yaralamamıştı ve yarayı bulduğunda da canı yanmamıştı. Çarşaflarda kan olup olmadığını kontrol ettik ama bulamadık, yani açıklanamayan bir yarayla daha karşılaşmıştık.

Ve bunların hiçbiri doktor müdahalesi gerektirecek kadar ciddi şeyler değildi. Üstelik doktora gitseydik ne diyebilirdik ki? "Şu çiziğe bak doktor (ya da kabuk bağlamış şu deliğe) bunun nereden geldiğini söyleyebilir misin?" Ağrı ya da enfeksiyon olmadan, vücudumuzda ciddi bir travma olmadan, bir doktorun bizim için ne yapmasını bekleyebilirdik?



Ekim 1988

İki gün sonra, Ekim ayının ilk gününün sabahında Casey, sıyrılan kaval kemiği bölgesinin üzerinde küçük üçgen bir yara iziyle uyandı. Sanki üçgen bir deri parçası düzgünce kesilip alınmış gibi görünüyordu ve yara şimdiden iyileşmeye başlamıştı. Vücutlarımızı kontrol etmek günlük bir ritüel haline gelmişti ama şimdiye kadar Fred ve James'in üçgen yaraları dışında izleri olan sadece Casey ve bendim. Ama bu durum 3 Ekim'de David'in gelip bana yeni bulduğu bir yarayı göstermesiyle değişti. Sağ kolundaki damarda tek bir iz vardı ve kan vermiş gibi görünüyordu.

Hissettiğim tüm korku ve paranoya o anda değişti ve öfkelendim. Oğlumu korumak istedim, hepimizi hayatlarımızı işgal eden, iznimiz ve bilgimiz olmadan bedenlerimizi kullanan her şeyden korumak istedim ve kendimi çaresiz ve öfkeli hissettim. Gidip yardım isteyebileceğim, hatta cevap alabileceğim kimse yoktu. Konuştuğum birkaç kişiden UFO'lar ve uzaylılar konusunun hoş karşılanmadığını biliyordum. Kendi anne-babam bile bu konuda konuşmamızı istemiyordu ve bize gerçekten bir şeyler olduğuna kesinlikle inanmıyorlardı.

Peki insanlara ne anlatabilirdik? Bir UFO gördüğümüzü, vücudumuzda garip izlerle uyandığımızı, evlerimizde imkansız şeyler olduğunu mu? Başlangıçta olduğu gibi, arkadaşlarımızdan uzak durmak, onlara durumumuzu anlatmaktan daha kolaydı. Bize inanacaklarına güvenebileceğimiz tek insanlar kaçırılan başka bireylerdi. Duygusal istikrarımız karşılıklı desteğe bağlıydı ama birbirimize sunabileceğimiz tek şey anlayıştı.




bozadi

#6



6. BÖLÜM


Çizikler, çürükler ve iğne benzeri delik izleri sinir bozucu. Eğer bunlarla birlikte bir olay anısı yoksa, uzaylılarla temasın kanıtı olarak bu izler hiçbir işe yaramaz. Bir çürük ya da çiziğin bir gece önce vücudumuzda olmadığını, gün içinde kazara, kendi kendimize yaptığımız sakarlıkların sonucu olmadığını gerçekten bilebilecek tek kişi bizdik. Vücudumuzu düzenli olarak kontrol ettik ve bilinen şeylerden kaynaklanan şişlik veya çizikleri aklımızda bulundurduk. Kesintisiz uyunmuş gibi görünen gecelerin ardından sabahları yine de izler meydana geldiği oluyordu.

Birden fazla kez bunları uykumuzda kendi kendimize yapıyor olmamızın bir yolu olup olmadığını merak ettik ama bunu doğrulayabilecek bir kanıta rastlamadık. Bazen vücudumuzda yaralar buluyor ama yatakta hiç kan bulamıyorduk, bazen de çarşaflarda bol miktarda kan oluyor ama yeni bir kesik ya da çizik bulamıyorduk. Ve bir keresinde David geç saatlere kadar ders çalışırken birkaç saat uyukladıktan sonra kulağında kuruyan kanla uyandı. Kulağını temizlediğinde taze kan da buldu. Yine de bir çizik ya da başka bir lezyon izi yoktu ve olağan dışı hiçbir şey hatırlamıyordu.

James için çiftlikte işler daha da garipleşmişti. Geceleri orada sık sık yalnız kalıyordu ve sonbahar boyunca evde tuhaf bir hareketlilik yaşanıyordu. Kanepe sallanıyordu, bir keresinde tüm ev şiddetle sallanmıştı, lambalarda bazen anormallikler oluyordu.

"Geçen gece oturma odasındaydım ve mutfaktan bir içecek almak için kalktığımda yatak odamda ışık olduğunu gördüm. Oraya gittim ve tüm lambalar açıktı, ben de onları kapattım. Biraz sonra mutfağa geri döndüm ve yatak odasının ışıklarının yine açık olduğunu fark ettim. Onları tekrar kapattım ama bu böyle devam etti. Dört kez!"

"Evde başka kimse yok muydu?" diye sordum.

"Hayır. Ve en son yatak odasının ışıklarını kapattıktan sonra mutfağa dönerken, dışarıda, araba yolunun yanında bir ses duydum. Arka verandanın ışığını yakıp dışarı baktım ama hiçbir şey görmedim. Yemin ederim, verandanın ışığını kapattım ve uzaklaştım. Ama arkamı döndüğümde verandanın ışığı yanıyordu!
Daha sonra işemek için tuvalete gittim, orada dururken metalik bir şıngırtı sesi duydum. Etrafıma baktım, kancalı kilit hareket ediyordu! Kancanın ucu kendi kendine kalkıp halkanın içine girdi!"

"Peki sen ne yaptın?" diye sordum, böyle bir şey benim başıma gelseydi nasıl hissederdim diye düşünerek.

"Orada öylece durdum. Yani, hareket edemedim, çok korkmuştum. 'Burada benimle birlikte başka bir şey daha var.' diye düşündüm ve hareket bile edemedim. Sonra 'Buradan çıksam iyi olacak.' diye düşündüm ve kendimi kilidi açmaya zorladım. Hemen oradan çıktım ve geceyi geçirmek üzere ailemin evine gittim."

"Hala orada mı kalıyorsun?"

"Artık değil, ama birkaç gün kaldım. Ve sonunda çiftliğe geri döndüğümde gerçekten çok garipti. Sonraki günlerde, daha doğrusu gecelerde iki ya da üç kez bir konuşma sesi duydum. Döndüğüme sevindiklerini, böylece bana yardım edebileceklerini söylüyordu."

"Peki hiç çıktılar mı ortaya?"

"Hayır ama bir keresinde bir kızın sesini duydum, başı dertteymiş gibi ağlıyordu. Neler olduğuna bakmak için dışarı çıktım ama kimseyi bulamadım."

James aylardır sık tekrarlanan müdahalelere maruz kalıyordu, bu nedenle ekim ayına geldiğimizde sinirlerinin zayıflamış olması şaşırtıcı değildi. Bir şey olduğunda genellikle gelip bize anlatmasına rağmen, yaşadıklarını tartışmakta hala zorlanıyordu. Olayların hatırlayamadığı pek çok kısmı vardı ve bize hiçbir deneyimin tüm ayrıntılarını anlatmadığını itiraf etti. O sırada yirmi üç yaşındaydı ve istediği her türlü mahremiyete hakkı vardı ama en azından ailesini durumdan haberdar etmesi gerektiğini düşündük. Bir şeylerin yanlış gittiğini biliyorlardı ve sorun ne olursa olsun oğullarına yardım edebilmeyi çok istiyorlardı.

Fakat James sırrını saklamamız konusunda kararlıydı. Bizimle istediği zaman konuşabilecek olmasının onun için yeterli olacağını umuyorduk, bu yüzden onun isteklerine saygı duyduk ve yakın temasta kalmaya çalıştık. Ekim ayının ilerleyen günlerinde haberci ve yazar Linda M. Howe'ın sığır mutilasyonları hakkındaki konuşmasını dinlemek üzere bir MUFON toplantısına gitmeyi planladık ve James de bizimle gelmeyi planlıyordu. Çiftliği davetsiz olarak ziyaret eden o boyutlar arası varlığa benzeyen kadını tekrar görmeyi umuyorduk orada öncelikle. Ancak toplantıya vardığımızda James orada değildi. Konuşmayı dinledikten sonra onu kontrol etmek için aradım ve sesi sarsak geliyordu, bu yüzden o gece geç saatlerde şehre döndüğümüzde doğrudan çiftliğe gittik.

James bitkin düşmüştü ve bir deneyimden sonra normalde olduğundan daha fazla korkmuş görünüyordu. Barbara'yla çalışmak için Oklahoma'ya gitme fikrini değiştirdiğini, buna hazır olmadığını söyledi hızlı ve sarsak bir şekilde. Son iki gecedir korkunç rüyalar görüyor, anıları gözünün önüne geliyordu ve gördükleri onu korkutuyordu. En kötüsü, küçük bir çocukken çaresizce bir duvara yaslanmış, uzaylı varlıkların bir masanın üzerinde bir insanı parçalara ayırmasını izlediği anıydı. Adam, parçaları kesilip koparılırken acı içinde çığlık atıyor ve sonra bir anlık bir duraklama oluyordu. İşkence gören adam başını kaldırdı, James'e baktı ve konuştu.

"Benim için endişelenme, ben şimdi öleceğim, bu konuda yapılacak bir şey yok. Ama sen henüz ölmeyeceksin." James'in bir gün bu varlıklara karşı savaşmak zorunda kalacağını söylemiş ama James'in bize söyleyeceği tek şey buydu.

Bahçede parçalanmış iki çiftlik kedisinin görüntüleri gösterilmiş ona ve bir de uyarı yapılmış: Griler dünyaya iniyor, evrimimizi durdurmaya ve bizi baskı altında tutmaya çalışıyorlar; bize adeta böcekmişiz gibi bakıyorlar; yaşadıkları gezegen geçmişteki bir krizde yok olmuş ve kendi dünyamızdaki mevcut krizden sağ çıkmamızı istemiyorlar. Kadın kendi grubunun krizi hayatta kalmamıza yardımcı olacak şekilde hızlandırmayı umduğunu iddia etmişti. Durum ne olursa olsun, bir kriz kaçınılmaz görünüyordu ve James bariz bir korku ve depresyon hali içindeydi.

Akıl sağlığı konusunda endişeliydik ve sonunda konuşmamızı kendi deneyimlerimizle sınırlandırarak ailesine durumu biraz anlatmamıza izin vermesi için onu ikna ettik. Bizim bu ön çabamızdan sonra James'in hikayesini onlara anlatmak için yeterli cesarete sahip olacağını umuyorduk. Ailesini ziyarete davet ettik ve neler yaşadığımızı yavaş yavaş anlattık. Bizi rahatlatan ve şaşırtan bir şekilde açık fikirli görünüyorlardı ve dürüstlüğümüzden şüphe etmek yerine inanmaya meyilliydiler. Hatta olağandışı deneyimlerden bahsedilirken, James'in annesi Sandy (takma isim) perdelenmiş bir kaçırılma olayının tüm özelliklerini taşıyan bir erken çocukluk anısını anlattı.

Fakat akşam sona ermeden Sandy, David'in deneyimleri üzerinden James'e uzanan sorular sormaya başladı ve ona söyleyebileceğim tek şey, James'le ilgili olarak aklına takılan soruları James ile tartışması gerektiğiydi. Çok geç bir saat olmasına rağmen James'in anne ve babası çiftliğe giderek ona desteklerini sundular ve ertesi gün onlarla daha fazla konuşması için ısrar ettiler. James ebeveynlerinin tepkilerine şaşırdı ve aradaki engel kalktıktan sonra hayatının çok daha kolaylaştığını söyledi.

Ekim ayının sonu geldi ve Cadılar Bayramı'nda kapıda şeker kaseleri ve ürkütücü süslemelerle şeker toplamaya gelenlere hazırlandık. Bir-iki kez hayatımızdaki gerçek hortlaklar hakkında şakalaştık ve akşam olaysız geçti. Ama gece hem evimizde hem de çiftlikte çok daha hareketli geçmiş olmalıydı çünkü ertesi sabah kalktığımızda boynumda hala kıpkırmızı olan üç yeni delik buldum. Küçük bir üçgen oluşturuyorlardı ve şah damarımın üzerindeydi. Ama her zamanki gibi gece bunun nasıl meydana geldiğine dair hiçbir şey hatırlamıyordum.



Kasım 1988

1 Kasım'da günün ilerleyen saatlerinde David de önceki geceden garip bir hikayeyle geldi. Megan'la birlikte saat 10:30 civarı yattıklarında çiftlikte yalnızdılar ve David saat 2'den biraz önce baş ağrısıyla uyandı.

"Kalkıp evin içinde dolaştım. Mutfaktan bir bardak su aldım, sonra aspirin almak için banyoya gittim. James o sırada yatağında uyuyordu. Bu yüzden tüm ışıkların neden açık olduğunu anlayamadım."

"Nasıl yani?" diye araya girdim. "James'in ışığı hala açık mıydı?"

"Hayır, yatak odamdaki hariç tüm evdeki ışıklar yanıyordu. Oturma odasında da radyo çalıyordu."

"James'in daha önce her şeyi böyle açık bıraktığı olmuş muydu hiç?"

"Hayır, bir şeyleri kapatma konusunda çok iyidir. Bu kadar dikkatsiz olduğuna göre çok sarhoş olmalı diye düşündüm. Ama ertesi sabah James her zamanki gibi her şeyi kapattığını söyledi. Radyoyu ve ışıkları açık bırakmadığına yemin etti."

David yatağına geri döndükten bir süre sonra tekrar uyandığını ve sanki şiddetli bir şekilde salınıyormuş, vücudu patlamak ya da atomik parçacıklarına ayrılmak üzereymiş gibi hissettiğini söyledi.

"Gerçekten korkutucuydu. Sanki bu his biraz daha devam etseydi, kelimenin tam anlamıyla parçalanacaktım. Çok korkmuştum, tam çığlık atmaya hazırlanıyordum ki sonra his aniden durdu. Sonra sanırım arkamı döndüm ve Megan'a bir şeyler söyledim. 'Sorun yok, durdu.' dedim."

"Uyanık mıydı? Neler olduğunu biliyor muydu?"

"Kımıldadığını bile sanmıyorum. Ondan sonra hemen uykuya daldım. En azından bir süre uyudum sanırım."

Tekrar uyandığını düşündü ama gözlerini açmadı ve çevresinin farkında bile değildi ve daha önce hissettiği duyguyu düşündü. Sonra, herhangi bir iradesi olmaksızın, aynı anda yansıtılan iki farklı slayt gibi iki ayrı görüntünün üst üste bindirildiği bir sahne görmeye ya da gördüğünü hatırlamaya başladı.

"İlk sahne, büyük bir kum fırtınasının ortasında, çölde bir yerdi. Tüm dünya çöldü, bronz rengiydi ve gökyüzünü yerden ayırmamı sağlayan tek şey, gökyüzünün daha açık bir bronz tonu olmasıydı.

İkinci sahne, geceleyin dışarıda bir alandaydı, zifiri karanlıktı. Ama önümde bir şey görebiliyordum. On beş metre uzunluğunda bir ağaç gövdesine ya da eğri büğrü bir sütuna benziyordu ve kalın, koyu kahverengi bir kürkle kaplıydı."

"Neydi o?" diye sordum.

"Bilmiyorum." dedi. "Sütunun tepesine yakın bir yerde bir tür uzantı görebiliyordum ama ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok."

Tuhaf gece boyunca David ikinci kez uyandıktan sonra sanki bir daha hiç uyumamış gibi hissetmişti ama o süre boyunca etrafta bir şey yaptığını ya da gördüğünü bile hatırlamıyordu. Sabah olduğunda, gecenin çok yorucu geçtiğini hissederek uyandı ve Megan da fazla dinlenemediğini hissediyordu. O gün ikisi de son derece yorgundu. Olay hakkında konuştuğumuzda David benzer bir şeyi sadece yazın hissettiğini söyledi ve o gece başının basınçla ve patlayıcı bir hisle dolduğunu hatırladı. O sırada bir şekilde bedeninden çıkarılmak üzere olduğundan korktuğunu söyledi.

Bir yıldan uzun bir süre sonra David'in deneyimiyle ilişkili garip bir şeye rastladık ve benzerlik çok şaşırtıcı olduğu için burada bahsetmeye değer olduğunu düşünüyorum. Whitley Strieber, kendi uzaylı deneyimlerini konu alan, kurgusal olmayan iki başarılı kitaptan sonra, 1989 yılında "gerçeğe dayanan bir kurgu eser" olarak tanımladığı Majestic adlı bir roman yayınladı. Bu kitabı okurken, David'in gördüğünü hatırladığı iki sahneye neredeyse tıpatıp benzeyen bir sahneyle karşılaşınca şok oldum. Kitabın Yirmi Altıncı Bölümü, "kahverengi gökyüzüne" varıncaya kadar David'in tarifine uyan bir çöl ortamında yaşanan bir deneyimi anlatıyor. Bu sahnede ilerleyen kurgusal karakter daha sonra kendisini gece vakti bir ortamda bulduğunu anlatıyor ve oradaki tasviri okurken içimi rahatsız edici bir huzursuzluk duygusu kapladı:

"Etrafımda ince ağaçlardan oluşan bir orman var gibiydi." diyor karakter. "Çok sayıda uzun, siyah bacaklara baktığımı anlamam zaman aldı. Çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Devasa bir böcek gibi görünen bir şeyin altındaydım, belki de bir örümcek. Tıkırtı sesi tekrar başladı. Keskin ağız parçalarının çalıştığını görebiliyordum. Bacaklardan kaçmak için zıpladım, döndüm, o şeyden kaçmak için hamleler yaptım."

Okumaya devam edemedim. Oğluma bronz bir dünya, bronz bir gökyüzü gösterilmişti ve sonra kendini normalde bildiği gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan o uzun, karanlık, kürk kaplı sütunlara bakarken bulmuştu. Strieber'ın romanında bu tür sahnelere yer vermesi sadece bir tesadüf müydü? Acaba bu sahneleri kendisi mi uydurmuştu, yoksa birisinin gerçek anılarından mı alınmıştı? Ve Tanrı aşkına, oğlum için ne anlama geliyordu bu?

Kasım ayı için uğursuz bir başlangıçtı ve bu fenomenin hiç durmayacağına dair umutsuzluğa kapılmaya başlamıştım. Ertesi akşam biz yattıktan sonra telefon tam gece yarısı çaldı. Açtım ve "Alo" dedim, cevap bekledim. Önce çok uzaktan gelen parazitten başka bir şey yoktu, sonra tuhaf bir ses "Aaa-looo" dedi. Sese şaşırarak sadece "Alo?" diye tekrarladım.

Bir duraklama daha oldu ve sonra bir kez daha "Aaa-looo" sesini duydum. Sesin tuhaflığı beni korkuttu ve sessizce oturup dinledim ama başka bir şey söylenmedi. Telefonu kapattım ve hattın diğer ucunda kimin olduğunu merak ederek huzursuzca arkama yaslandım. Ses zihnimde kendini tekrarlayıp duruyordu, ama aksanı tanıyamıyordum ve Casey'ye durumu anlatmaya çalıştığımda o "Aaa-looo" sesinin aynısını çıkaramıyordum.

Ertesi gün, 3 Kasım, öğleden hemen önce telefon yine çaldı ve açtığımda karşıda kimse yoktu. Aslında hiç ses yoktu, arka planda parazit yoktu, sadece mutlak boş sessizlik vardı. Bir gece önceki garip sesi duymaktan korktuğum için dinlemedim ama telefonu kapatmaya da cesaret edemedim. Ahizeyi dolabın üzerine bıraktım ve ne yapmam gerektiğini düşünerek uzaklaştım. Bir dakika kadar sonra telefonu kapatmak için geri döndüğümde, kayıtlı bir sesin tekrarladığını duydum: "Lütfen telefonu kapatın ve tekrar arayın. Aramanızı tamamlayamıyoruz." Ama tabii ki aramayı yapan ben değildim.

Aynı günün ilerleyen saatlerinde, UFO camiasında son derece bulaşıcı bir virüs hızıyla yayılan rahatsız edici bir söylenti duydum. Ufoloji camiasında bu tür söylentiler çok yaygındı. Bu söylentiye göre, kısa bir süre önce bir konuşmacı bir MUFON üyesine, Hava Kuvvetleri'nin uzayda bulunan ve görünüşe göre dünyaya doğru ilerleyen tanımlanamayan büyük bir cisimden büyük endişe duyduğunu söylemişti. Diğerleri bu söylentinin kaynağını bulmaya çalıştığında, izler sonunda halen görev yapan arkadaşlarıyla temas halindeki isimsiz bir emekli Hava Kuvvetleri subayına kadar uzanıyordu.

Ona büyük cismin çok fazla radyasyon yaydığını ve akıllı bir kontrole işaret eden olağandışı bir yörünge izlediğini söylemişlerdi. Söylentilere göre ordu, cismin bir tür yapay üs olduğundan ve uzaylı faaliyetlerindeki (aileme yönelik izinsiz müdahalelerle aynı türden faaliyetlerdeki) mevcut artışla bağlantılı olabileceğinden endişe ediyordu. Hatta cismi her kim kontrol ediyorsa, bir tür çatışma halinde olabileceği, cismin bir savaş istasyonu olduğu ve dünyayı bir çatışma alanı olarak kullanmaya hazırlanıyor olabilecekleri yönünde spekülasyonlar bile vardı.

Sık sık kendimizi hiçbir şeyden haberi olmadan bir bilim-kurgu filminin içine itilmiş karakterler gibi hissediyorduk doğal olarak. Casey'nin geçmiş deneyimleriyle ilgili ifşaları yeterince şok ediciydi, bir de John Lear'ın korkunç hikayeleri vardı; devletin uzaylılarla yaptığı anlaşma, insan vücudu parçalarıyla dolu fıçıların ve çalıntı fetüslere yönelik doğum öncesi kreşlerin olduğu yeraltı tesisleri. Ve şimdi de uzaylı savaş istasyonlarının dünyaya doğru ilerlediği söylentileri... Bir yıl önce böyle şeyleri ciddiye alacak kadar aptal olan birine gülerdim ama şimdi dinliyordum. Ve söylentileri gerçeklerden ayırmayı nasıl umabileceğimizi merak ediyordum.

Bu fenomendeki her yeni gelişmeye eşlik eden öfke, korku ve şaşkınlık duygularıyla savaşarak kendime "İnsanlar nasıl yalan söyleyebiliyorsa, uzaylılar da söyleyebilir." dedim. Kendi araştırmalarım, kaçıranların kaçırdıkları farklı kişilere farklı şeyler söylediğini ve tüm bilgilerin doğru olamayacağını gösteriyordu. Çok fazla çelişki vardı.

"Evet, bazı insanlar yalan söylüyor ama hepsi değil." diye cevap verdi zihnimin başka bir kısmı. Peki bu belki de bazı uzaylıların doğruyu söylediği anlamına mı geliyor? Hangi insanlara ve hangi uzaylılara inanacağımızı bilmek önemliydi ama bu imkansızdı.

Savaş istasyonu iddiasını aklımın bir köşesindeki "söylenti" dosyasına kaldırmıştım ama beni sandığımdan daha derinden rahatsız etmiş olmalıydı. O gece, daha doğrusu sabahın erken saatlerinde, "Işıklar Gecesi"nin nihayet geldiğine dair korkutucu bir rüyadan uyandım. Uzaylıların dünyaya kitlesel olarak gelmesi söylentileri hakkında bu isimlendirmeyi yapmıştık ve kaçırılan bir başka kişiye, altın renkli, insansı bir uzaylının anlattıklarından almıştık bu adı.

Rüyamda binlerce küçük uzay aracının dünyaya indiğini gördüm ve uyandığımda hatırlayabildiğim tek şey, ailemle birlikte hayatta kalmanın bir yolunu bulmaya çalışırken yaşadığımız büyük karmaşaydı. Rüya bende sarsıntı ve korku yarattı ve sonraki iki gün boyunca uzaylılarla iletişim kurma ihtiyacı hakkında düşündüm. Onlarla bilinçli bir yüzleşmek ne kadar korkutucu olursa olsun, daha fazla bilgi edinmeyi çok istiyordum ve bu yüzden zihinsel olarak gelmeleri için seslenmeye devam ettim.

Casey ve ben 5 Kasım gecesi geç bir saatte yattık ve hemen uykuya daldık. Odada peş peşe üç defa duyduğum yüksek metalik tıkırtı beni irkiltti ve başucu lambasını açtım, endişeyle etrafıma bakındım ve vücudumda adrenalinin hızla yükseldiğini hissettim.

"Bunu duydun mu?" diye sordum yatakta doğrulup gözlerini açan Casey'ye ve o da başıyla onayladı. Saate baktım ve 03:03 olduğunu gördüm.

"Tıkırtı sesi gibiydi." dedi. "Bir şey gördün mü?"

"Hayır ama hiçbir şey olmamış gibi uyumaya devam edemeyiz! O gürültüyü bir şey yaptı ve ben onun ne olduğunu bilmek istiyorum."

Casey ayağa kalktı ve odayı iyice aradı ama olağan dışı bir şey bulamadı. Ses odanın benim tarafımdan, başımdan yaklaşık bir adım öteden gelmişti, yine de tüm evi aramasında ısrar ettim. Sonra dışarının ışıklarını açtı ve tüm pencerelere baktı ama içeride ve dışarıda her şey normal görünüyordu.

"Belki ışığı kapatıp tekrar uzanırsak," dedim yatak odasına döndüğünde, "sesi tekrar duyabiliriz ve bunu yapanı yakalayabiliriz."

Casey kabul etti ve tekrar yatağa girip yorganın altına uzandık. Gürültü odanın benim tarafımdan geldiği için Casey'yle yer değiştirdik, böylece tekrar olursa sese en yakın o olacaktı. Işığı söndürdü ve saatin 3:09 olduğunu fark ettim.

Casey elimi sıkıca kavradı. Kalbim hala hızla çarpıyordu ve gözlerimiz açık bir şekilde odayı izliyor, endişeyle herhangi bir hareket ya da ses bekliyorduk. İlk başta hiçbir şey yoktu ama bir dakika kadar sonra uzaktan alçak, derin bir gürültü duyduk. Demiryolu hattı evimizden birkaç blok ötedeydi ve Casey bunun kasabadan geçen bir tren olabileceğini söyledi. Geçitte tanıdık bir düdük sesi duymak için kulak kabarttık ama gürültü devam etmesine rağmen düdük sesi gelmedi.

En fazla dört-beş dakika sonra Casey'ye döndüm ve "Bir şey olmuyor. Ses geri gelmedi, belki de tekrar uyumayı denemeliyiz. Başka ne yapabiliriz ki?"

"Pekala." diyerek kabul etti ve ilk kez elimi bıraktı.

Rahatlamak için yan döndüm ama sonra aniden bir şokla doğruldum.

"Sorun nedir?" dedi Casey endişeyle.

"Saate bak!" diye işaret ettim. "3:43'ü gösteriyor ama bu olamaz!"

Saate baktı ve başını iki yana salladı. "Bu doğru değil." dedi. "Doğru olamaz! Sadece birkaç dakika oldu."

Işığı açtım ve Casey kalkıp çalışma masasının üzerindeki kol saatine baktı ama o da 3:43'ü gösteriyordu. Oysa saatin 3:13 ya da en fazla 3:14 olması gerektiğini biliyorduk. Görünüşe göre biz farkında olmadan yarım saat geçmişti ve bu hiç mantıklı değildi. İkimiz de uyanıktık, gözlerimiz açıktı ve ikimizin de kalbi hala tıkırtı sesi bizi uyandırdığında hissettiğimiz o ilk telaştan dolayı çarpıyordu.

Sonunda garip zaman kaybına rağmen tekrar uykuya daldık ve ertesi sabah vücutlarımızda yeni izler aradığımızda hiçbir şey bulamadık. Ancak hem Casey hem de ben gün boyunca çok bitkindik ve gece boyunca bize ne olduğu konusunda çok endişeliydik. Bir şeyler olduğundan emindik ama hafızamız engellendiyse, bunu öğrenmek için tek umudumuz hipnotik regresyon olacaktı. Keşke Barbara bu kadar uzakta yaşamasaydı diye düşündüm ve mümkün olan en kısa sürede onu ziyaret etmeyi planlamaya başladık. Bu kayıp zaman, şimdiye kadar yaşadığımız en bilinçli şekilde sarsıcı olaydı, gerçeklik duygumuzu mahvetti ve cevap bulma ihtiyacımızı en yüksek düzeye çıkardı.

Birkaç gün sonra David sabahın köründe beni arayarak vücudunda yeni izler olduğunu söyledi ve ben de incelememiz için gelmesini istedim. Gelip sağ uyluğunu kaplayan sayısız uzun çizik ve yarayı bize gösterdiğinde şok oldum. Daha önce hepimiz birkaç delik ve tek çizikle karşılaşmıştık ama David'in bacağı parçalanmış gibiydi. Çiziklerden birkaçı uyluğunun ön tarafında ters V şeklinde desenler oluşturuyordu ve dış kısımda uyluğun üstünden dizinin hemen üstüne kadar uzanan neredeyse bir düzine kırmızı iz vardı. Kanlı, kıvrımlı bir sıyrık kalça boyunca uzanıyordu ve bu sıyrıkla aşağıdaki yaralar arasında derin bir delik vardı.

"Bu çiziklere neden olabilecek bir şey hatırlıyor musun?" diye sordum David'e.

Başını yanlara salladı ve sonra omuz silkti. "Belki de yatakta diken vardı." dedi şüpheyle, "Bilmiyorum. Bu sabah baktığımda diken bulamadım ama kim bilir? Yatağa girerken yoktu bu çizikler, yani diken falan olmalı." Çiziklerin canını acıtmadığını söyledi, ki sayıları ve bazılarının derideki derinliği düşünüldüğünde bu çok sıra dışı bir durumdu. Yine de bariz bir açıklama olmadığı için bu deneyimin tuhaflığını göz ardı etmek için elinden geleni yaptı. Bununla birlikte, Barbara'yla çalışma imkanı olursa, bunu yapması için teşvik etmeye karar verdim onu. Bu fenomene onun dahil olmasını hiç istemiyordum ama bunu görmezden gelmenin durumu değiştirmeyeceğini de biliyordum. Ama bu çok sayıdaki çizik, açıklanamayan diğer tüm vücut izlerimiz gibi hızla ve enfeksiyon kapmadan iyileşti.

Ertesi hafta Casey geceleyin onu çok üzen bir deneyim yaşadı ve bunu bana ayrıntılı olarak anlattı. Buna rüya demeye çalıştı ama bir rüyadan çok daha gerçek göründüğünü hissediyordu. Karanlıkta dışarıda durduğunu ve çok büyük, kaynayan siyah bir bulutun hızla üzerine doğru gelişini izlediğini hatırlıyordu.

"Helikopter sesine benzeyen bir ses duydum ve bunun buluttan geldiğini düşündüm. Ve bulut neredeyse tam üzerime geldiğinde, buluttan çıkmasını beklediğim helikopteri izlemek için yukarı baktım. Ama bulutun içinde açılan bir 'portal'dan helikopter yerine son model beyaz bir kamyonet uçarak çıktı. Kamyonet aşağıya doğru düzenli bir şekilde uçtu, sesi hala helikopter sesine benziyordu. İniş yaptığını hatırlamıyorum. Hatırladığım bir sonraki şey, kendi kopyalarımın uzaklara doğru gittiğini görmekti, zaman içinde hareket ettiğimi izliyor gibiydim ve görüntüler dağılmayıp yerinde kalıyordu." Bu sinir bozucu bir anıydı, ama mantıklı bir açıklama bulamadığı bir anıydı. Rüyanın son kısmı da bir o kadar kafa karıştırıcıydı. Casey dar bir tünelden geniş bir yeraltı alanına düştüğünü hissetti ve sonra filmlerdeki eski western sahnelerini anımsatan bir salondaydı. Burada hatırladığı tek şey David ve yakın bir erkek arkadaşıyla salonda bir masada oturdukları ve poker oynayıp oynamayacaklarını merak ettikleriydi. Rüyanın ilk bölümleriyle hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünüyordu ama yine de bir şekilde hepsi birbiriyle bağlantılıydı.

Casey'nin rüyasını kendi deneyimlerimizin tetiklemiş olabileceğini düşündüğümüz tek bölümü helikopterdi. Beş yıldır yaşadığımız bu yerde şimdiye kadar gözle görülür bir helikopter faaliyeti olmadığı halde, evimizin üzerinde uçan çok sayıda araç görmeye başlamıştık. Her çeşitten helikopter vardı (parlak mavi ve gümüş modeller, koyu renkli askeri tipler, hatta devasa nakliye araçları) ve günün her saatinde gruplar halinde ya da tek başlarına geliyorlardı. Bir keresinde gece yarısına yakın bir saatte bir helikopter evin üzerinden o kadar alçaktan uçtu ki tüm pencereler büyük bir güçle sarsıldı. 1988 yılı boyunca helikopterlerin sayısı hiçbir zaman üçten fazla olmamıştı ama sonra bu sayı arttı. Bir keresinde yaklaşık bir ila iki saat arayla üç farklı modelden oluşan üç grup halinde uçan dokuz helikopter saydım.

James'in annesi Sandy'nin evinin üzerinde de sık sık helikopterler uçmaya başlamıştı ve bir tanesinin doğrudan üzerimizden uçtuğunu ve sonra ikinci bir tarama için etrafımızda döndüğünü görünce nereden geldiklerini öğrenmeye çalıştım. Yerel havaalanıyla irtibata geçtiğimde, bölgede bu araçlarla ilgili herhangi bir kayıt bulunmadığını ve askeri helikopter uçuşlarının sadece yılda iki kez Ulusal Muhafızların kuzeyimizde tatbikat yaptığı zamanlarda gerçekleştiğini söylediler.

Durumumuzu tartışabileceğimiz zeki, anlayışlı, açık fikirli ve bu olaylarla ilgisiz birinin olması harika olurdu ama kimse yoktu. Yine de bir dürtü ve çaresizlik duygusuyla eski terapistim Dr. Riley'i tekrar aradım ve benimle bir fincan kahve eşliğinde gayri resmi olarak buluşup buluşamayacağını sordum. Casey mayıs ayında Yaşlı'nın yüzünü ve devasa uzay aracını ilk kez hatırladığında aradığım kişiydi bu ve yanıtı hemen olumsuz olmuştu. "...kocanızın hatırladığı şey her neyse, kesinlikle uçan daireler ve küçük yeşil adamlar değil!" ve ben de onun bu açıklamasını sorgulayamayacak kadar şoktaydım.

Ama şimdi, çok daha fazla bilgi ve daha fazla kişisel deneyimle donanmış olarak, bu fenomenle ilgili dünya dışı hiçbir şey olmadığından neden bu kadar emin olduğunu tam olarak öğrenmek istiyordum. Terapistin uzaylı varlıklarla ilgili halüsinasyonlara yol açan bir sendrom, zihinsel sapma ya da durum biliyor olma ihtimalinin çok düşük olduğunu düşündüm. Ruh sağlığı enstitüleriyle yaptığım kontroller sonucunda da, zihinsel dengesizlik ile kaçırılma senaryoları arasında bir ilişki olmadığını bildiren iki farklı makale okumuştum. Yine de, eğer terapist yeni bir bilgiye sahipse, öğrenmeye değerdi.

Birkaç gün sonra buluştuk ve hiç vakit kaybetmeden onu bu olumsuz yanıt hakkında sorguladım. Neden bu kadar emin olduğunu sordum.

"Kocam hakkında sizi aradığım zamanı hatırlıyor musunuz?" diye sordum, başıyla onayladı. "Neden bana Casey'nin anılarının gerçek olmadığından emin olduğunuzu söylediniz? Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? Onunla konuşmadınız bile. Bu konudaki çalışmaları ya da başka bir şeyi okudunuz mu? Emin olmanızı sağlayan ne biliyorsunuz?"

"Elimde kanıt yok." diye itiraf etti gülümseyerek. "Bu sadece benim kişisel önyargım. Uçan dairelere inanmıyorum." Hiçbir mantıksal temele dayanmadan, sadece bir fikir öne sürüp sonra da bunu gerçekmiş gibi göstermeye çalışması beni şok etmişti.

Vücutlarımızda bulduğumuz garip izlerden bahsettim ve Dr. Riley masanın üzerinden uzanarak bir anlığına elimi tuttu.

"Size bir tavsiye." dedi başını sallayarak. "Etrafta dolaşıp insanlara vücudunuzda izler olduğunu söylemeyin."

"Neden?" diye sordum. "İzler ortada ve nereden geldiklerini bilmiyoruz."

"Ben olsam onlardan bahsetmezdim." dedi. "Eğer bahsederseniz, insanlar kendinize zarar verdiğinizi anlar." Ve sonra Casey'nin kaçırıldığını düşünmesinin tek nedeninin çocukken suistimale uğramış olması olduğuna dair bir açıklama yaptı!

Casey'nin kesinlikle suistimale uğramadığını söylediğimde, Dr. Riley suistimalin pek çok çeşidi olduğunu söyledi. "Bir keresinde düşüp dizini incitmiş olabilir ve sonra teselli için ailesine koştuğunda onlar bunu görmezden gelmiş olabilir. Bu bir çocuğu travmatize etmek için yeterli olabilir." dedi terapist ama ben böyle bir ifadede mantık göremedim. Eğer terapistin ima ettiği gibi tüm çocuklar böyle bir suistimale maruz kalıyorsa, o zaman neden herkes kaçırılmış gibi hissetmiyordu?

"Yani bu anıların zihinsel bir sorundan kaynaklandığını mı düşünüyorsunuz?" Akıl hastalarında bu tür semptomların görülmediğine dair okuduklarımı hatırlayarak sordum: "Kurumlardaki insanlar da bu deneyimleri yaşıyor mu?"

Terapist bu iki olayı birbirine bağlayacak hiçbir klinik kanıt olmadığını kabul etti ama yine de gerçek cevabın tamamen psikolojik temelde açıklanabileceğini düşünüyordu. Bir ruh sağlığı uzmanı olarak kaçırılma olaylarını araştırmasını istedim ama bunu reddetti.

"Hiçbir ciddi profesyonel bu konuya değinmez." dedi. "Alay konusu olmaktan korkarlar."

Karşımdaki psikolog (ve görünüşe göre tüm psikoloji alanı), psikolojik bir durum olduğu bildirilen şeye ilgisizdi. Bildirilen kaçırılma deneyimlerinin gerçek olmadığı varsayımıyla işe başlamışlardı görünüşe göre. Bizde psikolojik olarak yanlış bir şey bulamamaları umurlarında değildi. Bir kez daha, sahip olduğumuz tek şeyin birbirimiz olduğunu fark ettim.

(İlginç bir not: Bu hikayeyi yayına hazırlarken, o terapistle tekrar iletişime geçtim ve kitabımda gerçek adını kullanmak için izin istedim. Her iki görüşmemizde bana söylediklerine dair aldığım notları gözden geçiren terapist, ismini kullanmama izin vermedi. "Bu tür şeyler söylediğimin bilinmesi son derece utanç verici, mesleki açıdan utanç verici." dedi. "Şu anda olsa size o şekilde yanıt vermezdim, inanın bana. O yüzden lütfen gerçek adımı kullanmayın. Benden sadece 'aptal terapist' olarak bahsedin veya takma isim kullanın.")




bozadi



7. BÖLÜM


Aralık 1988

Yaklaşan Noel tatili ve 1988'in sonuna geliyor olmamız hepimizi meşgul etti ve sanki dikkatimizi buna verme ihtiyacımıza saygı duyuyormuş gibi, garip olaylar bir süre yakamızı bıraktı. Yine de vücudumuzda hala iğne delikleri ve açıklanamayan başka izler buluyorduk. Ama bunlarla bağlantılı hatırladığımız herhangi bir olay olmadığı için, bu fenomeni aklımızdan çıkarmayı ve ailemizle ve arkadaşlarımızla buluşmalarımızdan keyif almayı başardık.

Aralık ayının ortalarında kardeşimin karısı Tanya'dan (takma isim) gelen telefonla birlikte uzaylı müdahaleleri konusuna dönmek zorunda kaldık. Kardeşim Paul (takma isim) ve ailesi on yılı aşkın süredir Kaliforniya'daydı ve bu süre zarfında onlarla çok az temasımız olmuştu. Hatta onlardan herhangi biriyle konuşmayalı iki yıldan fazla olmuştu, bu yüzden telefonu açıp Tanya'nın sesini duyunca çok şaşırdım. Ve söyleyecekleri daha da şaşırtıcıydı. Paul ve babam arasında geçen bir telefon konuşmasına kulak misafiri olmuştu ve babam UFO gözlemleri ve uzaylılar tarafından kaçırılma iddialarımızdan bahsetmişti.

Tanya bana kendisinin ve Paul'ün de aynı durumla karşı karşıya olduklarını, geçmiş yıllarda birden fazla kez kaçırıldıklarını ve uzaylıların şu anda hayatlarında tekrar aktif olduklarını anlatmak istemişti. Yaşadıkları garip olaylar nedeniyle, hikayelerine inanılmayacağından korktukları için ailenin geri kalanından uzak durmaya karar vermişlerdi. Konuşurken sesindeki rahatlamayı duyabiliyordum ve ilk kez bu olaylardan olumlu bir sonuç çıktığını hissettim. Ailem benim için önemli ve motivasyonumuz ne olursa olsun bir kez daha birbirimizle iletişim halinde olduğumuz için şükran duyuyordum.



Ocak 1989

Tatil günleri herhangi belirgin bir gizemli olay olmadan geçtikten sonra, Casey ve ben bu fenomenin en azından bizim hayatımızda azaldığını umduk ama birçok arkadaşımızın hala oldukça fazla anormallik deneyimlemeye devam ettiğini biliyorduk. Ayrıca Barbara'yla tekrar görüşmek, daha fazla hipnotik regresyona girmek istiyorduk ve son birkaç ay içinde bize ne olduğunu ve vücudumuza ortaya çıkan birçok çizik ve deliğin kaynağını keşfetmeyi umuyorduk. Ama onu yakın zamanda ziyaret imkanımız olmadığı için, geçen mayıs ayından beri ilk kez tekrar kendimiz regresyon denemeye karar verdik. Artık ikimiz de sürece çok daha aşinaydık ve bunu yetkin bir şekilde gerçekleştirebileceğimize güveniyorduk.

Araştırmak istediğimiz gizemlerin başında 5 Kasım'daki kayıp otuz dakika vardı. Bu yüzden ocak ayının ilk haftasında Casey'yi hipnotik transa soktum ve o geceki olaylara göz atmak için onu o tarihe geri götürdüm. Ama bu seans önceki kadar başarılı geçmedi; Casey rahatlamakta ve derin transa girmekte çok zorlandı. Hatırladığı tedirgin edici şeyler gerçekten de bir izinsiz müdahale olduğunu anlamamıza yetti ama yeterince kapsamlı bir açıklamaya ulaşamadık.

Hatırladığı ilk şey, karanlık odada sanki havada bir yarık açılmış gibi çapraz bir kesikten ya da yırtıktan parlayan ışıktı. Yatakta sırtüstü yattığını, ayaklarıyla yorganı kaldırıp ittiğini hatırlıyordu. Hatırladığı bir sonraki belirgin şey, yatağın ayakucuna yakın bir ışık ve ayak bileğini tutmak için uzanan pençeli, perdeli bir eldi. Bu noktada Casey korkuya kapıldı ve olaya bakmaya devam etmesine yardımcı olamadım. Son anısı çok belirsizdi; biçimini algılayamadığı bakırımsı metalik bir yüzeyin anlık bir görüntüsü. İkimiz de regresyonun çok başarılı olmadığını düşündük çünkü hatırlamadığı çok şey vardı ve Barbara'ya yapacağımız ziyaretin ilk önceliğimiz olmasına karar verdik.

Hiçbir belirgin olay olmadan geçen bir aydan uzun bir süre sonra ikimiz de güven ve rahatlama hissine kapılmıştık ama bu uzun sürmedi. Casey 13 Ocak Cuma sabahı sırtında David'in kasım ayında kendi üzerinde bulduğu izlere çok benzeyen uzun çiziklerle uyandı. Ayrıca Casey'nin sırtının sol tarafını kaplayan büyük üçgen şeklinde parlak kırmızı bir kızarıklık vardı ve her zamanki gibi gece boyunca olan hiçbir şeyi hatırlamıyordu.

Cumartesi günü David ve Megan uğradıklarında, son birkaç gün içinde herhangi bir gariplik yaşayıp yaşamadıklarını sordum. David şaşkınca sırıttı ve hemen Megan'a baktı.

"Evet!" dedi Megan, gözlerini ona dikerek. "David gerçekten garip davranıyor. Son iki gecedir yataktan kalkıp odadan çıkıyor ve nereye gittiğini söylemiyor."

Uzaylı olayları başladığından beri Megan'ın çiftlikte ne kadar korktuğunu bildiğim için, ona neden David'in peşinden gitmediğini sordum.

"Hareket edemiyordum." dedi. "Ona nereye gittiğini sormaya çalıştım ama çok yorgundum. Ne konuşabiliyor ne de hareket edebiliyordum."

"Ne zaman döndü peki?"

"Gerçekten bilmiyorum. O gidince tekrar uykuya daldım."

Bu bile başlı başına olağandışıydı, çünkü Megan'ın ürkütücü eski çiftlik evinde yalnız kalmaktan duyduğu huzursuzluk, garip deneyimlerin ortaya çıkmasıyla daha da kötüleşmişti ve David'in gözünün önünden ayrılmasına asla izin vermiyordu. Ayrıca yılın bu zamanında David'in kıyafetleri olmadan yatak dışında vakit geçirmiş olabileceğine inanmak da zordu. Çiftlik evi kışın buz gibiydi, yalıtımı yoktu ve sadece çok sınırlı bir alanı ısıtan küçük gaz ısıtıcıları vardı.

"Peki ne yapıyordun?" diye sordum David'e dönerek. "Gecenin bir yarısı nereye gidiyordun?"

"Bilmiyorum. Kalktığımı hiç hatırlamıyorum." Ve şakacı bir şekilde Megan'ı her şeyi uydurmakla suçladı ama Megan bunu şiddetle reddetti. Böylece iki yeni gizemle karşı karşıya kalmıştık: David'in kaybolması ve Casey'nin sırtındaki çizikler.

Yerel araştırmacı Roger'a bu olaylardan bahsettiğimde, yatak odamıza sesle çalışan bir kayıt cihazı kurarak gece ziyaretlerine dair bazı kanıtlara ulaşmayı deneyebileceğimizi söyledi. Bizi rahatsız eden her neyse ya da her kimse böyle bir kanıtın elde edilmesine izin vereceğinden şüpheliydim ama bunu denemekle kaybedecek bir şeyimiz yoktu. Böylece yatağımızın karşısındaki masanın üzerine küçük bir kayıt cihazı koyup her gece yatmadan önce onu açmaya başladık.

İlk iki gece, kaset sadece beklediğimiz olağan sesleri kaydetti; hafif gıcırtılar, arada bir öksürük ve tuvalete gitmek için kalktığımda çıkardığım hafif gürültüler. Ama üçüncü gecenin kaydında çok daha gürültülü bir ses vardı. Ertesi sabah dinlediğimde bu seslerin ne olduğunu anlayamadım. Öksürme, ışıkları söndürme ve iyi geceler deme seslerimizden sonra, daha önce hiç duymadığım, neredeyse birbirinin aynısı olan ve seksen beş defa tekrarlanan bir ses vardı. Yapabileceğim en iyi tanım, yaklaşık insan boyunda bir saç spreyi kutusunun çıkarabileceği sesti; organik olmaktan çok mekanik bir tınıya sahip kısa soluma sesleri.

Sonraki hafta boyunca evimizde o seksen beş defa tekrarlanan sesi çıkarabilecek her şeyi kaydedip dinledik ama nafile. Merkezi ısıtmanın çalışmaya başlamasını, kendi öksürüklerimizi, hatta Casey'nin ara sıra horlamalarını bile kaydettik ama hiçbiri o duyduğumuz garip sese benzemiyordu. Sonunda, kasedi inceleyip sesi tanımlamaya çalışması için bir ses stüdyosu teknisyeniyle görüştük ama kasetle bir saatten fazla çalıştıktan sonra o da bizim kadar şaşırdı. Kayıt cihazını bir süre daha her gece açık tutmamıza rağmen o sesler bir daha tekrarlanmadı.

Ocak ayının geri kalanı olaysız geçti ama şubat ayının ilk haftasında yine çizik ve deliklerle karşılaştık. Ay ortasında Barbara'yı bir hafta sonu ziyaret etmek için planlar yaptık ve Tulsa'ya gittiğimizde Casey ve ben birer regresyon seansına daha girdik. Barbara bu seansları her zaman kaydederdi ama Casey'nin regresyonu sırasında makine düzgün çalışmadı, bu nedenle tüm seansın transkripti yok. Fakat Barbara ve Casey, regresyonda 12 Ocak gecesine dönüşte yaşananların çoğunu hatırladılar.

Casey, birkaç uzaylı onu yatağımızda yüzüstü çevirmeye çalışırken uyandığını hatırlıyor. Onları gördüğünde karşı koymaya çalışmış ama onu ters çevirmeye devam etmişler, bu sırada yandan ve sırtından sertçe çekmişler. Sonuç, ertesi sabah bulduğumuz pençe izleriydi, çünkü bu uzaylılar, küçük Grilerin aksine, perdeli, pençeli elleri ve dikey gözbebekleri olan sürüngen türdü.

Ayrıca sırtını iz bırakmayan bir cihazla muayene ettiklerini de hatırlıyordu. Kıvrımlı tarafında iki "ışıklı kalem" ucu olan küçük bir çubuk olarak tarif etti cihazı ve uzaylının bu cihazı omurgasının tabanına tuttuğunu söyledi. Casey'nin izlenimi, cihazın bir şekilde tüm biyolojik sistemini kontrol edebildiği yönündeydi ama kendisine tam olarak ne yapıldığını hiç bilmiyordu.

Hatırladığı tek şey buydu ve en iyi ihtimalle bile yarım yamalak bir hikayeydi bu. Ama çoğu insanın regresyon deneyimlerinin de böyle olduğunu biliyorduk ve olaylar zincirinde hipnozun bile dolduramayacağı boşluklara rastlıyorduk. Casey daha sonra seansın bu kez kendisi için zor geçtiğini söyledi. Elbette ne olduğunu bilmek istiyordu ama çok yakından bakmaya da korkuyordu.

Benim regresyonumda, Barbara şah damarımdaki üç deliğin nedenini bulma umuduyla beni Cadılar Bayramı gecesine geri götürdüğünde ben de aynı karışık duyguları yaşadım. Sonunda trans halinde odaklanmama imkan verecek kadar rahatladığımda anılar ortaya çıkmaya başladı ve kendimi yatakta gördüm.

"Kendimi ağır hissediyorum; başım, boynum, gerçekten ağır. Yüzümde garip bir his var, yerçekiminin baskısı gibi. Ellerim, kollarım karıncalanıyor, kulaklarım çınlıyor. Kolum acıyor gibi, biraz, damarımdan. Çok keskin bir acı oldu sol kolumda. Hala biraz acıyor. Gözlerim kapanıyor. Şu anda her yerim karıncalanıyor."

"Etrafını tarif et." diye talimat verdi Barbara.

"Yatak düz ve açık, herhangi bir örtü yok ve kendimi görebiliyorum. Bunu istemiyorum... Kalbimi küt küt çarptırıyor. Yataktaki tek şey benmişim gibi."

"Etrafına bak." dedi Barbara. "Odada yalnız mısın? Başka kimse var mı?"

"Sanırım-" dedim ve duraksadım. "Yatağın etrafında birileri var gibi. Yatağın etrafında kafalar var; bir, iki, üç, dört, belki dört. Başımın yanında bir tane var, yatağın ayakucunda bir tane var. Diğer köşede bir tane var, diğer tarafta arkamda bir tane var. Sadece küçük yuvarlak kafalar görüyorum ve karanlık."

"Neler oluyor, Karla?" diye sordu Barbara beni süreçte ilerletmeye çalışarak.

"Üzerimdeki giysileri çıkarmışlar gibi. Hala yan yatıyorum. Barbara, bunu görmek isteyip istemediğimi bile bilmiyorum. Beni titretiyor. Hiç hareket etmiyorum. Bacaklarım ve vücudum açıkta. Varlıklardan bir tanesi başımdan on beş santim kadar uzakta ve bir tane daha var. Hareket ettiklerini görmüyorum. Şu anda hiçbir şey hareket etmiyor ama sanki bana bakıyormuş gibi hissediyorum. Gözlerim kapalı, kolum şu anda acımıyor."

"Casey nerede? Yanında değil mi?"

"Casey burada değil. Yatakta tek başımayım."

"Vücudunun yataktaki duruşu nasıl?"

"Bacaklarım şimdi düz. Sırt üstü yatıyorum. Oraya nasıl gittiğimi bilmiyorum, hareket ettiğimi görmedim. Bana dokunacaklarından korkuyorum. Soldaki varlık sol kolumu tutuyor. Dokunuyor, ben hareket etmiyorum, uyanık bile değilim. Sadece kolunu ve başının üstünü görüyorum ve kolu benimkine dokunuyor. Kollarım ve bacaklarım şu anda biraz ayrık, gözlerimi açamıyorum. Ayak tarafımdakilerin ne yaptığını bilmiyorum ama bacaklarım elli santim kadar ayrık. Kollarım açık. Sanırım görmekten korkuyorum. Yataktaki bedenimin üzerinde parlak bir ışık var. Belki de beni çevirdiler. Çok uyuşuğum ve beni hareket ettirmeleri gerekti. Baş tarafımdakini görmeye başlıyorum ve kolum acıyor. Koluma bir şey yaptığını görmüyorum. Kolum daha önce yanıyordu, küçük bir yanma noktası vardı. Şimdi sadece biraz hassas."

"Hatırlayabildiğin bir sonraki şeye doğru ilerle."

"Oo, Barbara," diye cevap verdim, tedirgin bir şekilde, "sanki orada ayakta duruyorlar gibi hissediyorum. Yatağın içindeyim, ortadayım ve onlar hareket ediyor ama hiç ses çıkarmıyorlar. Sırt üstü yatıyorum ve onların hareket ettiklerini hissediyorum." Gözlerim doldu. "Tüm bunlar gerçek mi bilmiyorum ama beni ağlatıyor. Ağlamamaya çalışıyorum ama bu beni ağlatıyor. Bana tekrar dokunacaklarından korkuyorum."

Barbara duraklayıp her şeyin yolunda olduğuna, bu deneyimi atlattığıma ve artık korkmadan ona bakabileceğime dair rahatlatıcı telkinler yaptı.

"Tam burada bir el var." diye devam ettim. "Onlara bakmak istemiyorum. Yüzlerini görmek istemiyorum. Büyük, yuvarlak kafaları olduğunu görüyorum. Bakmak istemiyorum. Bana dokunuyorlar ama bunu hissetmeyeceğim. Hissetmiyorum, acıtmıyor. Baş tarafımda bir şeyin bana uzandığını görebiliyorum." diyerek solu işaret ettim. "Boynumda bir his var ama acımıyor. Soğuk yanığı gibi, o kadar soğuk bir şey ki yanıyormuş gibi hissediyorum. Sanki donmuş gibi, uyuşuk bir cildi hissetmek gibi."

"Bu nasıl oluyor? Bana tam olarak ne gördüğünü söyle."

"Bir nesne hafifçe dokunuyor. Bir nesne mi yoksa bir el mi bilmiyorum. Çok hareketsiz ve soldakinin elinde bir şey var ve onu uzatıyor. Katı bir kol, bizimki gibi bükülmüyor ve boynuma değen bir ucu var. Orada çok hafif bir şekilde duruyor."

"O şeyi tarif edebilir misin?"

"O şeyin varlığın elinde olduğunu görebiliyorum, eliyle örtülmüş gibi adeta. Yuvarlak olabilir. Fincan tabağından daha küçük, el çok büyük değil ve avucun yanları biraz görünüyor. O noktada sabit bir şekilde duruyor. Diğer varlıklar hareket etmiyor."

"Bu ne kadar sürüyor?"

"Cismin ne kadar süredir orada olduğunu bilmiyorum. Donmuş bir yanık hissettim ama şu anda hiçbir şey hissetmiyorum. Sadece yatağa bakıyorum ve tüm örtülerin yatağın ayak ucunda olduğunu görüyorum. Artık yatağın ortasında değilim, sağ tarafa daha yakınım, çünkü soldakinin uzanması gerekiyor. Hepsi kel gibi görünüyor. Boynumda baskı hissediyorum ve biraz acıyor. Korkmuyorum ve gözlerimi kapalı tutuyorum. Hala karıncalanıyor ve çok yorgun hissediyorum. Onlara bakmak istemiyorum. Kendimi hareket ettiremiyorum, bu yüzden teslim olmuş gibiyim. Bıraktım ve şimdi uyumaya hazırım. Sorun yok, acımıyor, varlık kullandığı şeyleri uzaklaştırdı."

"Başka bir şey oldu mu? Başka bir şey yapıldı mı?"

"Vücudumun üstünden dokunmadan geçen bir şey olabilir, her iki bacağımın üzerinden, karnımın üzerinden. Sanki bir şey bu bacağımın üstünden geçiyor, sonra diğer bacağımın ve karnımın üstünden geçiyor ama daha yukarı çıktığını hissetmiyorum. Kontrol ediyor ya da tarıyor. Bu şey üzerimde hareket ederken o varlıklar hareketsiz duruyorlar. Robot gibiler, o kadar kaskatı duruyorlar ki neredeyse hiç hareket görmüyorum ve hiç ses duymuyorum. Kendimde olmayışımdan kaynaklanıyor olabilir bu."

"Bu varlıkların görünümü nasıl? Onları bana tarif et."

"Birbirlerinin aynısı gibi görünüyorlar. Yatağım yüksek ve onların başları da yataktan otuz santim kadar yüksekte ve bana çok yakınlar, belki bir buçuk metre boyundalar. Bu ışıkta koyu gri görünüyorlar. Uzattıkları kolları açık renk görünüyor, muhtemelen üzerlerinde bir şey var. Bir kıyafet giyiyor olabilirler. Hayaletlere benziyorlar, çok boş bakıyorlar, gerçek duyguları yok. O yüzden çok korkutucular, ölü gibi görünüyorlar ama değiller. Kötü bile görünmüyorlar. Neredeyse hiç yoklar. Nereden geldiklerini bilmiyorum. Şaşırmıyor ve merak bile etmiyorum. Böyle bir şey hissetmiyorum. Çok sakinleşmiş hissediyorum."

Hatta o kadar sakinleşmiştim ki devam etmekte zorlandım ve Barbara'dan seansı bitirmesini istedim. Cadılar Bayramı gecesi olan her şeyi hatırladığım konusunda tatmin olmamıştım ama gördüğüm kadarı bile beni epeyce uğraştıracaktı. Bu tür varlıklarla ilk kez yüz yüze geldiğimi hatırlıyordum ve hipnoz altında yaşadığım korku ağır ve gerçekti. Gökyüzünde bir UFO'nun yanıp sönen renkli ışıklarını görmek kolay değildi ama yatağımın yanındaki gri uzaylının katı kolunu uzatıp boynuma dokunduğunu hatırlamak çok daha rahatsız ediciydi.

Bu sefer hem Casey hem de ben uzaylılar tarafından kullanılan ve daha önceki regresyonlarda görmediğimiz aletleri hatırladık en azından. Şimdiye kadar Casey'nin 1947'deki kaçırılmasından hatırladığı gözyaşı damlası şeklindeki metalik alet dışında, bedenlerimizde ne tür cihazlar kullanıldığına dair hiçbir fikrimiz yoktu.

Regresyon seansları hem Barbara hem de bizim için çok yorucuydu, bu nedenle bir sonraki ziyaretimize kadar regresyon yapmaktan vazgeçtik ve eve döndük. Ama biz ayrılmadan önce Barbara'nın mart ayında bizi ziyaret etmesi ve Budd Hopkins'in Dallas'ta yapacağı bir konuşmaya katılması için planlar yapıldı. O süreçte daha fazla hipnoz yapmayı planladık ve hem Casey hem de ben yaşadıklarımızın en azından bir kısmını keşfetmeye başladığımızı hissediyorduk. Barbara'nın David ve Megan'la çalışmasını da çok istiyorduk ve hatta James'in korkutucu deneyimleriyle başa çıkmakta zorlanmasına rağmen hipnozu kabul edeceğini umuyorduk.



Mart 1989

Barbara'nın gelişinden önceki hafta, rahatsız edici bir olay daha oldu. Bir pazartesi sabahı yatak örtülerini değiştirirken birkaç leke ve kan izi buldum. Yastık kılıfımda küçük bir leke vardı ve sağ uyluğumda da kan vardı ama iğne izi veya kesik bulamadım. Ama kanın çoğu Casey'nin yattığı taraftaydı. Oradaki lekeler, bazıları sürtünüp yayılmış, bazıları yayılmamış küçük kan lekelerinden, parmak izi büyüklüğünde geniş alanlara kadar değişiyordu. Casey'nin vücudunun her yerine baktık, kanı açıklayacak bir yara bulmaya çalıştık ama hiçbir şey bulamadık.

Barbara'nın gelmesinden birkaç gün önce James ve David bize gelerek James'in gördüğü bir dizi kabusu anlattılar. Cumartesi gecesi başlamış ve pazar günü tekrarlamış. James her iki gece boyunca, bazen sadece yarım saatlik bir uykudan sonra korku içinde aynı kabustan tekrar tekrar uyandığını söyledi. Bir masaya uzandığını ve kollarına ve vücuduna takılı hortumlar olduğunu görüyordu. Üstünde ekrana benzeyen büyük bir ayna vardı ve aynada alnının ortasında kalın plastikten mavi bir contaya benzeyen bir şeyi görebiliyordu. Rüyalarında hiçbir acı hissetmemesine ve hiçbir varlık görmemesine rağmen, bu rüyalar onu dehşete düşürüyor, uyumaktan korkmasına neden oluyordu. Bunları normal rüyalar olarak görmezden gelemediği açıktı, yoksa bu kadar etkilenmezdi.

Üçüncü gece, pazartesi, kabuslar farklıydı. Bu kez David de dahil olmak üzere ailesinden birilerinin ya da arkadaşlarının berbat bir şekilde öldüğünü gördüğü rüyalardan uyandı tekrar tekrar. Rüyalarından birinde babası kalp krizinden ölüyor, bir diğerinde annesi ve kız kardeşi yüksek bir binadan düşüyor ve David'in bir araba kazasında ezildiğini görüyordu. James bu rüyaların ilk iki geceden çok daha korkutucu olduğunu söyledi ve ailesine söylemememiz için bize yalvardı.

Ebeveynleriyle iyi arkadaş olduğumuz için onlardan sır saklamaktan hoşlanmıyorduk ama isteksizce kabul ettik. James'in ebeveynleri de bizimle gelip Hopkins'in konuşmasını dinlemeyi planladıkları için bu sırrı tutmanın çok zor olacağını düşündük. Oğulları çok sık etkilendiği için bu deneyimler hakkında öğrenebilecekleri her şeyi öğrenmek istiyorlardı ve bu etkinliğe gitmemizin bir diğer nedeni ise önceki yaz gördüğümüz, James'i çiftlikte defalarca ziyaret eden o boyutlar arası varlığa benzeyen kadını aramaktı. Kadın eylül ayından beri James'i ziyaret etmemişti ama biz yine de onu bulmayı ve James'le olan bağlantısı hakkında ona sorular sormayı umuyorduk.

Barbara geldiğinde, David, Megan, James ve Fred'le birkaç hipnoz seansı yapmayı planlamıştık ve onunla kendimiz de tekrar çalışmayı umuyorduk. Barbara'yı havalimanından alıp eve dönerken, yeni kaçırılma vakaları ve insanların bir tür yeraltı tesisine götürüldüğüne dair birkaç haber dahil olmak üzere Tulsa bölgesindeki insanlarla yaptığı çalışmalardan elde ettiği son bulguları öğrendik.

Barbara, bu yeraltı bölgelerinde insan bedeni parçalarıyla dolu fıçıların olduğuna dair sürekli haberler aldığını ve uzaylılar tarafından banyo veya duş alanlarına götürülme ve cinsel organlarının muayene ve manipüle edilmesi deneyimleri yaşayan çok sayıda kişi olduğunu söyledi. John Lear'ın devlet-uzaylı yeraltı üsleri hakkındaki konuşmasını dinledikten sonra bu tür tasvirler artık aşina geliyordu ama toplumun büyük çoğunluğu onun ifşalarından hiçbir şekilde haberdar değildi. Buna rağmen, Lear'ın anlattıklarından haberi olmayan pek çok kişi aynı ya da benzer hikayeler anlatıyordu.

Ama tüm bunların ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Barbara'nın emin olabildiği tek şey, giderek daha fazla insanın kaçırılma olayına maruz kaldığı ya da bunu hatırladığı ve raporlarının çoğunun birbirini doğruladığıydı. İki yaşından küçük çocukların yatak odalarında garip varlıklar olduğunu bildirdiği vakaların yanı sıra, çoğu daha önce UFO'larla ya da "küçük yeşil adamlarla" hiç ilgilenmemiş olan yaşlı erkek ve kadınları kapsayan vakalar da vardı. Barbara'nın anlattıklarını dinlerken bu durumu çok iyi anlıyorduk, çünkü kendi deneyimlerimiz bizi bu uç gerçekliğe zorlamadan önce biz de UFO'larla hiç ilgilenmiyorduk.

Ve bu kadar çok insanın işin içinde olduğunu bilmek bir şekilde bizi daha da kötü hissettiriyordu. Bu fenomenin sınırlı olduğunu düşündüğümüz sürece, bunun çok az kişiyi kapsayan bir tür halüsinasyon veya psikoz olabileceğini varsayabilirdik. Bu tür deneyimlerin yaygın olduğu ve görünüşe göre artışta olduğu düşüncesi moralimizi bozdu. Acaba gerçekten neler oluyordu? Yüzlerce kaçırılma vakası olduğunu kendi araştırmalarımdan öğrenmiştim ama sayıları artık binlerle ifade ediliyordu. Barbara Doğu ve Batı kıyılarındaki araştırmacılarla temas halindeydi ve onlar da giderek daha fazla vakanın ortaya çıktığını görüyor, garip ve korkutucu deneyimlerini anlama ümidiyle yardım istiyorlardı. Ancak şimdilik yapabileceğimiz tek şey, yakın aile ve arkadaş çevremizle ilgili olaylara konsantre olmaktı ve dolayısıyla Barbara evimize geldikten iki saatten kısa bir süre sonra ilk regresyona başladı.

 


bozadi



8. BÖLÜM  

 Regresyona ilk giren David oldu. Onu şaşkınlık içinde bırakan birkaç rahatsız edici olay yaşamıştı (çok canlı UFO rüyaları, garip fiziksel hisler, delikler ve çizikler) ama Barbara onu ağustos ayında James'in uzaylı ziyaretçiler hakkındaki hikayesini ilk duyduğu geceye döndürmeye karar verdi. Daha önce Barbara'yı arayıp o geceden ve David'in garip davranışlarından, Megan'ı nasıl korkutup sonra bunu hatırlamadığından bahsettiğimizde, Barbara onda ciddi bir şeyler olduğunu hissetmişti. Daha sonra öğreneceğimiz gibi, kurbanın bazen benzer şekilde davrandığı, sonradan hatırlamadığı şeyler yaptığı veya söylediği başka kaçırılma vakalarıyla da karşılaşmıştı.

Regresyonun ilk kısmında David, James ile barda yaptıkları konuşmayı, birkaç kadeh içki içtiklerini ve ardından Megan'la birlikte çiftliğe doğru yola çıktıklarını hatırladı. James'ten önce vardıklarında Megan'ın ne kadar üzüldüğünü ve orada kalmak istemediğini anlattı.

"Eve vardığımız için arabadan dışarı çıkmaya başlıyorum." dedi. "Megan çıkmamam için bana bağırıyor. Korku içinde. Şu anda gerçekten korkuyor. Ama bu aptalca. Çıkıyorum ve arabanın yanından ön tarafına geçip ağacın yanından yürüyorum. Megan ağaca yakın, bu yüzden geçmek zorlu. Megan'ın arabasının ışıkları hala açık. Uydu antenine doğru bakıyorum. Sola dönüş ve ön. Sorun yok, etraf çok karanlık. Dışarıda açık ışık yok çünkü erken çıkmıştık. Arabanın kapısı çarpıyor. Megan çıkıyor ve gelip beni tutuyor."

"Ne söylüyor?" diye sordu Barbara.

"'Arabaya dönelim. Hemen arabaya dönelim!' diyor. Ama uydu antenine işaret ediyorum. Arabaya dönmek istemiyorum. Burası güzel."

"Neden uydu antenine işaret ediyorsun?"

"Bilmiyorum. Bir şeyler mırıldanıyorum ama Megan gerçekten çok korkuyor. Gitmek istiyor."

"Yani çiftlikten ayrılmak mı istiyor? Uzaklaşmak mı?"

"Hı hı." diyerek başını salladı David ve duraksıyor. "Orada öylece duruyorum."

Uydu antenine atıfta bulunması sürpriz oldu çünkü ne David ne de Megan bize o geceden ilk bahsettiklerinde uydu anteninden söz etmemişlerdi. Uydu anteni çiftliğin arkasındaki sokakta oturan bir komşuya aitti ve çiftliğin arka bahçesinden açıkça görülebiliyordu. Fakat o noktada Barbara'nın bunun önemi hakkında hiçbir fikri yoktu, bu yüzden David'i regresyonda ilerletti.

"Megan'ın korkusu gittikçe artıyor. Bu yüzden dönüp arı ağacının etrafından dolaşıyorum çünkü araba çok yakın. Oradan geçsem muhtemelen düşerdim, bir sürü dal var. Ben de etrafından dolaştım. Evet. Ağacın arkasında bir şey var."

"Ağacın arkasında bir şey mi var?" diye tekrarladı Barbara.

"Göremiyorum, köknar ağacı, ağacın arkasını göremiyorum. Orası gerçekten karanlık. Tekrar işaret ediyorum."

"Nereye?"

"Köknar ağacına. Hayır, arabadayım." dedi aniden şaşkınlıkla. "Arabanın yanındayım. Megan eve girmek istiyor ama James birayı alamayabilir. Alması gerek. Ama bu çok saçma, biraya ihtiyacımız yok."

"Megan şu anda nasıl davranıyor?" diye sordu Barbara, David'in bir yerdeyken kendini aniden başka bir yerde bulmasına neden şaşırdığını öğrenmeye çalışarak.

"Onu göremiyorum. Çok sessiz olmalı."

Barbara onu biraz zorluyor. "Geri dönelim. Uydu antenine bakıyordun, sonra da köknar ağacına bakıyordun."

"Evet. Nasıl oldu da...? Arka tarafta, erik ağaçlarının yanındayım."

Yer değişikliği David'in kafasını karıştırmıştı, bu yüzden Barbara ondan çiftliğe vardıktan sonraki tüm olayları yeniden gözden geçirmesini istedi. Uzun garaj yolunu çıkışını, kendini çok yorgun ve sarhoş hissetmesini ve Megan'ın James gelmeden arabadan inmekle ilgili korkularını anlattı.

"Arabayı kenara çekiyorum ve kapıyı sert kapatıyorum." dedi. "Bir saniyeliğine arabaya yaslanıyorum. Megan iniyor. Kontağı kapattı. Arabanın diğer yanından ona bakıyorum. Arı ağacına doğru yürüyorum. Hmm." Durakladı, bir şey kafasını karıştırmıştı.

"Ne oldu, neye şaşırdın? Unuttuğun bir şeyi mi hatırladın?"

"Şey, arka verandaya doğru yürüyorum. Neredeyse varmak üzereyim ve hızla dönüyorum. Aptalca davranıyorum ve uydu antenine doğru sert adımlarla yürüyorum, güm, güm, güm, güm. Asker gibi. Ama Megan durmam için bağırıyor. 'Oraya gitme!' diye"

Barbara David'den ne demek istediğini, neden garip bir şekilde yürüdüğünü açıklamasını istedi.

"Ayaklarım yere 'güm' diye vuruyordu sanki, çok sert. Bacaklar gergin bir şekilde. Penguen gibi sallanıyorum." dedi ve ardından verandanın hemen önündeki su hattını örten metal plaka hakkında bir şeyler mırıldandı.

"Düz metal plaka ne?"

"Verandanın yanında. Ve verandanın köşesinden geçip arka tarafa çıktım. Sallanıyorum ve hiç düşünmüyorum. Uydu antenini görebiliyorum."

"Megan nerede? Onu arkanda görüyor musun, hissediyor musun, tam arkanda olduğunun farkında mısın?"

"Geldi, omzumu tuttu ve ben durdum. Hmm, bu garip. 'Uydu antenine baksana.'"

"Bunu sen mi söyledin?"

"Evet."

"Megan'a mı söyledin?"

"Evet." dedi, sesinde bir merak tınısıyla.

"Neden ona uydu antenine bakmasını söyledin?"

"Bilmiyorum. Sadece ona doğu işaret ediyordum."

"Aklından ne geçiyordu? O sırada kendini nasıl hissediyordun?"

"Kafam karışık!" dedi David vurgulu bir şekilde. "Megan geri dönmem için beni çok zorluyor. Bağırıyor, çığlık atıyor. Ben de uydu antenine işaret ediyorum. Durdum. Megan çok üzgündü. Arabaya geri dönmek mi istiyor? Onu takip ettim. Biraz yavaşça, burada yürümek zor. Şimdi bira içmek istiyorum. O alamaz, benim gitmem lazım, çünkü yaşım tutuyor. O gitmiyor."

Bir an durakladı ve sonra "Buraya nasıl geldim?" diye sordu.

"Neredesin?"

"Arabadayım."

"Arabaya nasıl bindiğini neden merak ediyorsun? Bunu daha önce de merak etmiştin, o kısmı ilk kez anlatırken."

"Ağacın yanında duruyordum, hiçbir şey düşünmeden. Bakıyorum. Nar ağacı [köknar ağacının yanında]. Onu çok iyi göremiyordum. Ve şimdi arabanın içindeyim."

David'in olayları hatırlayışında bir şeylerin eksik olduğu açıktı, bu yüzden Barbara ona köknar ağacının yanında gördükleri hakkında daha fazla şey sordu.

"Bir gölgeye bakıyorum. Belki de kedidir çünkü kedi o ağacı seviyor. Nar ağacı hışırdıyor. Dibinde mi? Ama nasıl? Bu, hareket eden bir şey var ama göremiyorum. Karanlık bir nokta, siyah bir nokta, ağacın etrafında hareket ediyor. Ve gitti."

Barbara ondan daha ayrıntılı bir tarif istedi.

"Gördüm, çarpık görünüyor. Gölge mi bu? Siyah bir şey. Yerde duruyor. Hızlıca, hışırdayarak hareket ediyor. Yaprakların üzerinde yürür gibi. Ve çok zayıf bir fısıltı, yılan sesi, çok kısık. Ama gitti, çabucak kayboldu. Ağacın etrafından." Sanki o gece barda içtiği alkolün etkilerini hala hissediyormuş gibi, regresyon boyunca konuşması boğuk ve kesintiliydi.

David'in tarifinden anlaşılır bir şey çıkmadığı için Barbara bunun yerine ona uydu anteni hakkında sorular sordu. "Şu anda derin bir hipnoz halindesin. Dikkatini uydu antenine çeken şey neydi? Neden oraya bakıyordun?

"Hep oraya bakarım. Çünkü beyazdır ve geceleri göze çarpar. Ama aşağı dönmüş! Aşağı dönmüş! Hiç aşağı dönük değildi şimdiye kadar. Megan çok sinirli. Ağlıyor. 'Ne? Şşşşş!' Oo, anlıyorum, baş aşağı. Gibi."

"Uydu anteni mi baş aşağı?

"Gibi. Çitin üzerinde asılı duruyor. Çitin diğer tarafında olması gerekir. Bir kısmı öyle, ama bir kısmı da baş aşağı. Hm, bu çok ilginç."

"Ne? Ne gördün?"

"Ucu toprağa saplanmış. Kırılacak. Megan onu göremiyor. Ortasından bir boru çıkıyor, ucunda da bir kutu falan var. Hayır. Evet. Daha önce o kutu yoktu, ama kutu toprağa değiyor. Bir ucu ise çitin üzerinde. Ve orada öylece duruyor. Eskiden konisi vardı. Beyaz bir konisi olmalıydı ama çinko bir kutusu var. Böyle çalışmaz, düşer! Bağlanmazsa. Sabit değil. Belki de kutu bunun içindir. Hayır, düşer. Gidip bakmak istiyorum. Altı karanlık. Arkası aydınlık ama altı çok karanlık."

David'in antene olan takıntısı karşısında şaşıran Barbara, "Daha önce hiç öyle bir şey gördün mü?" diye sordu.

"Uydu antenine benziyor." dedi David ona yine. "Kenarları kalkık, eğik." Sonra Megan onu tutup çevirdikten sonra geri döndüğünü söyledi. "Megan histerikleşti."

"Histerikleşti mi? Ağlamak gibi mi?"

"Hı hı. Kafam karışık."

"Neden?"

"Olan biteni anlamıyorum!" diye haykırdı.

"Aklından geçenler neyse söyle".

"Şimdi sadece Megan'ı takip ediyorum. Yapabileceğim tek şey bu. Çünkü hiçbir şey bilemiyorum."

"Ne demek istiyorsun?"

"Beynim çalışmıyor. Onun peşinden arabaya doğru yürüyorum. A-a. 'Ama gidip şuna bakmak istiyorum.' Bir ses duydum."

"Ses neye benziyordu?"

"Çok hızlı çekilen bir ip." diye yanıtladı. "Ooo, bir tür topaç gibi. Ama yumuşaktı, yani sessizdi. O şeyi gördüğüm zaman oldu bu. Siyah şeyi. Yerde bir siyahlık vardı. Çok hızlıydı. Öncesinde bir şey bana çarptı."

"Nerene?"

"Elektrik çarpması gibi. Arkadan. Kalçamdan, omurgamın alt kısmından, ama geçti, sadece zzzzz."

"Sonrasında nasıl hissediyorsun?

"Sanırım mekanik bir şekilde uydu antenine doğru zıplıyorum."

"O elektrik çarpmasını hissettiğin zamana dön."

"Büyük bir şey. Elektrik şoku her tarafımı acıttı. Sesli bir şekilde karıncalanıyor. Bütün kemiklerim karıncalanıyor, titriyor. Hemen arkama döndüm! Bana dokunan bir şey yok, sanmıyorum. Birdenbire bir şok hissettim. Hemen döndüm! Biraz sola. Marş adımlarıyla yürümeye başladım! Şimdi uydu antenine bakıyorum."

"Megan'a bir şey oldu mu? O da o elektrik şokunu hissetti mi sence?"

"Onu göremiyorum. Yürüyüp gidiyorum. Sadece yürüyorum, ta ki Megan çığlık atmaya başlayana kadar."

"Askeri adımlarla mı yürüyorsun?"

"Evet, sert. Robotlar. Oyuncak askerler. Kaskatı bir şekilde. Acıtıyor. Her adım atışımda sarsıntı. Her iki ayağımla yere pat pat vuruyorum. Ama Megan'ı duyabiliyorum, o yüzden yavaşlıyorum, gevşiyorum."

"Peki ya uydu anteni?" diye sordu Barbara, David'in dikkatini yeniden olayların akışına yönlendirerek.

"Baş aşağı duruyor." diye tekrarladı David. "Çok tuhaf. Ve kutu kare şeklinde. Hiç anlayamıyorum. Gidip bakmak istiyorum."

"Gidip baktın mı?"

"Hayır. Megan bana bunu unutturdu. Biraz arkamı döndüğüm için artık anteni göremiyordum. Onu unuttum. Şimdi uzaklaşıyorum. Ve direğe hafifçe çarptım, kötü değil. Arabanın etrafında yürüyordum, ve sonra şşşşuuuu."

"Oradayken ne oluyor?"

"Ağacın etrafından geçiyorum ve bir ses duyuyorum. Topaç gibi, dönen bir topaç. Güçlü bir tiz ses çıkarıyor, sonra sesi alçalıyor ve hızla uzaklaşıyor. Ona doğru bakıyorum. Çok iyi göremiyorum."

"O şeyi tekrar tarif et."

"Yerdeki bir leke gibi. Siyah bir havlu mu? Ya da çöp torbası? Garip bir şekli var. Düz, düz. Yerde. Yerin kendisi, yerden farkı yok ama simsiyah ve hızlı hareket ediyor. Ve hafif bir ses çıkarıyor."

"Megan şu an ne yapıyor?"

"Bilmiyorum."

"Bulunduğun yerden onu göremiyor musun?"

"Hayır."

"Şu an onun farkında değil misin?"

"Hı hı."

"Dikkatli bak. Neredesin?"

"Ağacın az ötesindeyim."

"Peki Megan nerede?"

"Bilmiyorum."

"Megan'ın arabaya binip binmediğine bakabilir misin? Senden çok uzakta olamaz, değil mi?"

"Arabada değil."

"Çığlık attığını ya da ağladığını duyuyor musun?"

"Hı hı."

"Peki nerede?"

"O gördüğüm şey hızla kayboldu. Yani ... şimdi Megan'ı duyuyorum."

"Megan'ı duyamadığın yere geri dönelim."

"O şeye bakıyorum. Siyahlık. Yokluk gibi. Aslında orada değil gibi."

"İyice tarif et ki anlayabileyim."

"Yerde hareket eden bir yağ birikintisi gibi. Ve hareket ediyor ama değişiyor da. Çok değil, sadece kenarları, çok sabit değil. Ve hızla kayboldu."

Barbara olayları anlamaya yönelik bir girişimde daha bulundu ve David'e elektrik şokuna maruz kaldığı andan itibaren her şeyi yeniden anlattırdı.

"Arka verandaya bakıyorum. Bir dakika içinde kapıdan giriyorum. Orada motosikleti görüyorum. Doğruca verandaya bakıyorum, yürüyorum. Oraya ulaşmadım. Eve doğru yürüyordum ve sonra elektrik şokuna maruz kaldım, tüm bedenimde. Acıttı. Çok ani oldu. Hızlı bir dönüş. Ve yürümeye başladım. Megan bağırdı. Beni tuttu ve 'Yavaşla, dur.' dedi. Çok hızlı bir şekilde. O şokun ne olduğunu bilmiyorum. Megan beni yakaladı. Şimdi kafam karışık."

"Megan'ı ağaçlara baktırmaya çalıştığını hatırlıyor musun?" diye sordu Barbara, Megan'ın anlattıklarını hatırlayarak.

"Uydu antenine doğru gidiyordum, ama Megan geldi ve ben Megan'ı unuttum."

"Şoka maruz kalmadan önce mi gördün uydu antenini?"

"Hayır, sonra. Çünkü o zamana kadar oraya bakmıyordum bile. Megan'a o şeyi göstermeye çalışıyordum. Sonra unuttum. Öylece gittim. Kendimi garip hissediyorum."

"Nasıl garip hissediyorsun?"

"Ben ben değilim. Bağlantım koptu."

"David değilmişsin gibi mi hissediyorsun?"

"David burada değil." dedi hafif gülerek.

"Ne?" dedi Barbara cevaba şaşırarak. "David nerede?"

"Fişi çekildi. Kendimi boş hissediyorum ama hissedemiyorum."

"David'in fişi mi çekildi?" diye yineledi Barbara.

"David orada değil."

"David'in bedenini gezdiren şey nedir, eğer bu şekilde ifade edecek olursak?"

"Bilemiyorum, tek gördüğüm, hiçbir şey, sadece gidiyorum. Çok garip. Uzaktan kumandalı bir alet gibi."

"Uzaktan kumandayı kim kullanıyor?"

"Bilmiyorum." dedi David, sanki anlamak için duraklamış gibi. "Oldukça hızlı, trans gibi, boş bir trans."

"Peki nasıl yeniden bağlanıyorsun? David tekrar nasıl geri bağlanıyor?"

"Megan yanıma geldiğinde omzumu tutuyor ve ben dağılıyorum. İşte bu yüzden kafam karışıyor. Çünkü o şeye işaret ediyorum. Neden işaret ettiğimi bilmiyorum. Sadece o şeye işaret ediyorum ve Megan geliyor. Şimdi ne yaptığımı bilmiyorum."

David'in verebileceği tüm bilgileri verdiğine ikna olan Barbara regresyonu sonlandırdı ve David'i tam bilinç haline döndürdü. Ardından David'e o gece kendisine göründüğü şekliyle o uydu anteninin resmini çizdirdi. Ve Barbara, en azından Megan'a aynı olaylar hakkında sorular soruncaya kadar, Megan ile regresyonu hakkında konuşmayacağına dair söz vermesini istedi ondan.

Ama David gittikten sonra regresyonun kaset kaydını dinledik ve David'in regresyondan önce bilinçli olarak hatırlamadığı garip olaylara, elektrik çarpmasına, seslere, siyah "yokluğa" ve uydu anteni hakkında yaptığı garip tasvirlere hayret ettik. Kafa karışıklığının bir kısmının o gece James'le birlikte aldığı alkolden kaynaklanabileceğini umduk ve regresyon sırasının Megan'a gelmesini heyecanla bekledik. David ve James'in aksine Megan içki içmemişti, bu nedenle olayları daha tutarlı bir şekilde hatırlayacağını ve David'in hatırladığı bazı garip şeyleri açıklayabileceğini umuyorduk.

 


bozadi



9. BÖLÜM

 "Buraya nasıl geldim? Kafam karışık! Elektrik şokuna maruz kaldım, tüm bedenimde. Hiçbir şey bilmiyorum. David'in fişi çekildi."

David'in ve Megan'ın regresyonları arasındaki iki gün boyunca, bu sözler zihnimde dönüp durdu. David "David'in fişi çekildi" derken ne demek istemişti? Ve çiftliğe gelişi ile James'in bir süre sonra gelişi arasında olan hiçbir şeyi ertesi gün neden hatırlayamamıştı? Beni en çok endişelendiren şey, David'in kendisini "uzaktan kumanda edilen bir cihaz" veya "boş bir trans" halinde hissettiği o gece onu kimin ya da neyin kontrol ettiğiydi.

Barbara iki gencin başına önemli bir şey geldiğini söylediğinde haklı olduğunu anlamıştık ve Barbara'yla birlikte regresyon için arka odaya geçtiklerinde Megan'ın yapacağı açıklamaları büyük bir merakla bekliyorduk.

İki saat sonra oturma odasına geri döndüklerinde Barbara'nın yüzündeki ifade, o ağustos akşamı yaşananlar hakkında gerçekten de çok daha fazla şey öğrendiğini gösteriyordu.

David regresyondan önce Megan'la anılarını konuşmayacağına dair verdiği sözü tutmuştu ama şimdi ikisi de birbirlerinin söylediği her şeyi bilmek istiyordu. David'in regresyonu sırasında Barbara'nın kamerası bozulmuştu ve onun yerine bir ses kayıt cihazı kullanıldı. Bu arada ödünç bir kamera bulmayı başardık. Arkamıza yaslanıp Barbara'nın çektiği videonun tekrarını izlemeye başladık.

İlk başta Megan'ın hatırladıkları David'inkilerle uyuşuyordu. Megan bardaki konuşmayı, David'in James'in gördüğü kadını tarif edişini, sonra böyle bir tarif yaptığını hemen inkar edişini ve sonra da eve dönüş yolunu anlattı. Hafızasında yaptığı bu ilk gezinti sırasında Megan sadece bize en başında anlattığı detayları hatırladı ama Barbara sabırla ona her şeyi tekrar anlatması için rehberlik etti, ara sıra transı derinleştirdi ve gerektiğinde Megan'a odaklanmasını hatırlattı. Hikayeyi ilk anlatışında, Megan çiftliğe vardıktan hemen sonra hafızasında bir atlama yaşadı.

"O anda ne olduğunu bilmiyorum." dedi. "Bir atlama var. Araba yolunun kıvrıldığı yerde duruyorduk. David ağaçları işaret etmeye başladı, bir tanesi yaprak dökmeyen bir ağaçtı. Orayı işaret etti, sonra beni oraya doğru çekmeye başladı, kolumdan tuttu ve oraya doğru yürümeye başladı. Ben de korktuğum için geri çekilmeye başladım. Orada bir şeyin beni görmek istediğini söyledi. Çok ama çok moralim bozuldu. Kollarımı savurup durdum, geri çekiliyor, ağlıyor ve çığlık atıyordum. Ne olduğunu anlayamadım. Çünkü o David değildi, David gibi değildi. Sonra eve doğru gitmeye başladık. Kulübenin diğer ucuna vardık, içinden geçtik ve tam diğer tarafa, arıların olduğu yere geldiğimizde, o küçük [erik] ağacı dizisini işaret etti. Orayı işaret etti ve beni oraya götürmeye çalıştı. Tekrar geri çekilmeye başladım ve ona hayır dedim çünkü orada bir şey vardı."

"Seni oraya götürmeye çalışırken ne diyordu?"

"Kolumdan çekiştiriyor ve oraya gitmemiz gerektiğini söylüyordu. Ben de kendimi geri çekiyordum ve ağlayarak 'Hayır, oraya gidemeyiz.' diyordum. David... Bir şey oldu, farklı görünüyordu. Değişimi görebiliyordunuz, bir tür kayma."

David'in bira içmeye gitme isteğini ve direksiyona geçme ısrarını, sonra da James'in uzun araba yolundan gelen farlarını anlattı. Buraya kadar anlattıkları, olayın ertesi sabahı anlattıklarıyla aynıydı; James onlarla birlikte eve girdiğinde David Megan'ın anlattıklarının hiçbirini yapmadığı konusunda ısrar etti ve çiftliğe vardığını bile hatırlamıyordu.

Barbara, Megan'ın duygularını sakinleştirmeye ve ona daha objektif bir bakış açısı kazandırmaya özen göstererek Megan'dan olayları bir kez daha gözden geçirmesini istedi, çünkü ilk açıklama sırasında Megan çok üzülmüş, ağlamış ve olayı ilk yaşarken hissettiği tüm korkuyu yeniden yaşamıştı. Duygularını daha fazla kontrol altına alan Megan hikayeyi tekrar anlatmaya başladı.

"Garaj yoluna girdik ve arabayı durdurdum çünkü James orada değildi, bir şeyler yanlıştı. Dönüp David'e baktım, oturuyordu. Gözleri yarı kapalı gibiydi çünkü gece geç saatti ve çok içmişti. Öylece arkasına yaslanmıştı. Bana baktı ve 'Muhtemelen bira almak için 7-Eleven'a gitmiştir' dedi. Ve sonra parıldama gibi bir şey oldu."

"Ne parıldadı?"

"Her şey değil. Tıpkı hava sıcakken yerden yükselen pırıltıları, ısı dalgalarını görebildiğin gibi. David'le aramızda oluştu. Öylece oluştu. Bir şeyden gelmiyorlardı, öylece ortaya çıktı. Birdenbire."

"O sırada herhangi bir sıcaklık değişimi hissettin mi?" diye sordu Barbara, Megan'ın ne anlattığını anlamaya çalışarak.

"Hayır. Bu parıltılar aslında David'in üzerindeydi. Ve onu sarıyordu, hayır, sarmak değil. Çeyrek daire şeklindeydi. Çiftliğin ve yolun sınırlarında duruyordu. David de diğer tarafındaydı. Arabanın içinden geçti. David'le aramızda parıltılı bir katman gibi durdu. Sonra David'in üzerinde yoğunlaştı."

"Parıltının bir rengi var mıydı?"

"Renk göremiyorum. Sadece bir ısı dalgası gibiydi, sadece parıltılıydı. Ve sonra David'in üzerindeydi. Ve sonra David değişti. Gözleri ve tüm varlığı farklıydı."

"Bu değişim karşısında kendini nasıl hissediyorsun?"

"Korktum."

"Durum hoşuna gitmedi yani?"

"Gitmedi ama onun hala orada olduğunu biliyordum, ama gizlenmişti. Üstünü örtmüşlerdi, hala oradaydı ama etrafı sarılmıştı. Ama o hala oradaydı ve bunu yapan bir şey vardı. David'in durumundan dolayı korktum. David, onlar... Ona zarar gelmesini istemiyordum."

"Sonra ne oluyor?" diye sordu Barbara, regresyon sürecini ilerletmeye çalışarak.

"David, bilmiyorum, bir şey... bekle." dedi Megan şaşkınlıkla duraksayarak. "Bunun ne olduğunu bilmiyorum... David orada oturuyor. Daha yeni durmuştuk ve David bunu yaşadı ve sonra parıldama durdu. Ve sonra David konuşmaya başladı. David hala orada oturuyordu. Ona bulaşan şey orada değilmiş gibiydi. David oradaydı ama diğeri onun üstündeydi. David orada oturuyordu ama öteki onun üstündeydi. Kapıyı açan o şeydi! David orada oturdu mu sadece? Başka bir şeydi bu. David'e benziyordu, bir hologram gibi, ama kapıyı açtı ve eve gideceğini söyledi ve ben orada tek başıma oturuyordum. Ama David oradaydı ama onu göremiyordum. Hologram gibiydi. Bu o değildi. Başka bir şeydi. David aslında oturuyordu orada sadece."

"Hologram ne yaptı?"

"Dediğim gibi. Bana doğru yürüdü ve beni ağaca doğru çekmeye çalıştı. Ağacın diğer tarafındaki bir şey beni görmek istiyordu. David de bu şekilde söyledi: 'bir şey'."

"Ses David'e mi benziyordu?"

"Pek sayılmaz. Sanki başka biri onun sesini taklit ediyormuş gibi, bir kayıttan geliyormuş gibi. Yani David'in kendi sesi değildi. David arabadaydı."

"Yürüyüşü David'inki gibi miydi?"

"Şey yapamıyordum... David'in hala arabada olduğunu biliyordum ama bu... David'i göremiyordum. Bu şey ayağa kalktı ama David'i göremiyordum ama David oradaydı. Ve gördüğüm şey hareket etti, arabadan indi ve David'e benziyordu ama değildi. David hala arabadaydı."

"Bu hologram nasıl bir motivasyonla hareket ediyordu?"

"Öfke değil, ama bir şey. Sanki acele etmek zorundaymış gibi. Hız, beklenti? Bir şeyi çok hızlı yapman gerektiğinde, fazla zamanın olmadığında, böyle hissedersin. Acele etmen ama doğru yapman gerekir. Ne olduğunu bilmiyorum, ama hızlıca deniyordu. Beni ağaçlara doğru çekmeye çalıştı. Farklı bir şey göremiyordum ama oraya gidemeyeceğimi biliyordum. Yanlış bir şeyler vardı. Sonra bir değişiklik hissettim ama ne olduğunu göremiyordum. Gökyüzünü işaret etti ve konuştu, Ay'a ve yıldızlara baktı ve gökyüzünü işaret etti. Etrafta dolaşıp gökyüzünün ne kadar güzel olduğundan bahsetti. Sonra arkamızı döndük ve eve gidiyormuş gibi olduk. Kulübenin çatısının altına girer girmez arabanın yanında kalmak istedim. Beni diğer taraftaki, evin arka tarafındaki ağaç sırasına çekmeye çalıştı."

"Seni çekmek için ne kadar güç kullanıyordu?"

"David'in kullanabileceğinden daha fazla değil, ama bana fiziksel olarak zarar vermiyordu."

"Peki o şey seninle mi konuşuyordu?"

"Sadece, 'Orada bir şey seni görmek istiyor. Gitmen gerek.' dedi. David nereye gitti? Beni çekmeye çalıştı ama David nereye gitti? David nerede? Arabadaydı ama arabaya geri dönmek istedim ama bu şey yine değişti. Değişimi hissedebiliyordum ama göremiyordum. Bira almak için 7-Eleven'a gitmek istediğini söyledi. Arabayı o kullanmak istedi, ben de arabaya bindim ama David... Arabaya bindim, o sürmek istedi ve anahtarları aldı. David'in olduğu yolcu koltuğuna geçtim ama David orada değildi. Şimdiye kadar oradaydı ama şimdi yoktu. Onu arabaya doğru geri çektiğimde oradaydı ama sonra beni ağaçlara doğru çekmeye çalıştığında artık orada değildi, arabada değildi. Sadece bir-iki dakika geçmişti! Arabaya bindi ve arabayı çalıştırdı, sonra ileriye baktım ve garaj yolunda James'in farlarını gördüm. Sanki David geri dönmüş gibi oldu ama o şey de hala oradaydı. David sürücü koltuğundaydı ama o da oradaydı. Ve sonra James geldiğinde o şey gitti. Bu David'di ama hiçbir şey hatırlamıyordu çünkü orada değildi. Az önce orada oturuyordu ama bir iki dakikalığına gitmişti."

Videoyu izlerken Megan'ın David'in kaybolduğunu fark ettiğinde ne kadar endişelendiğini görebiliyorduk. Ve sonra David'in regresyonu sırasında birkaç dakika boyunca Megan'a ne olduğu hakkında hiçbir fikri olmadığını söylediğini hatırladım. Görünüşe göre ikisi de bu süre zarfında diğerinin nerede olduğunu açıklayamamıştı ve Barbara'nın Megan'ı bu kayboluş hakkında sorgulamasını endişeyle dinledik.

"Arabada olmadığını fark ettiğin kısmı hatırlıyor musun?" diye sordu Barbara. "Oraya geri dön."

"Evet." diye başını salladı Megan. "Onu arabaya doğru çektim çünkü eve geri dönmeye başladığımız zamandı. Beni ağaçlara doğru çekmeye çalışmayı bıraktığında. Ve tam o şey küçük kulübeye ulaştığında, David o sırada arabadaydı ve ben de onu arabaya doğru çekiyordum. Sonra beni diğer ağaçlara doğru çekmeye çalıştı. İşte o zaman David gitmişti."

"Şimdi etrafına bak. David'in arabada olmadığının farkındasın. Telaşlanıyorsun. Nerede o? Bak bakalım o bölgede bir şey görebilecek misin?"

"Bizi bir şeyden dolayı ayırmaya çalışıyorlardı. Görmeme izin vermediler. Bu yüzden beni ağaçlara çekmeye çalışırken onu çıkarmadılar, çünkü sürekli arkama bakıyordum. Ama zamanları yoktu. Durmaları gerekti. Bu yüzden değiştiler."

"Onlar" dedikleri kim acaba diye merak ettik ve sonra videoda Barbara "Zamanları mı yoktu? Kimlerden bahsediyorsun?" diye sordu.

"Onları göremiyorum ama orada olduklarını biliyorum."

"Şu anda kaç kişi olduklarını hissediyorsun?"

"Benimle birlikte olanın dışında üç kişi vardı. David'i arabadan çıkarmak için bekliyorlardı ama ben bakarken çıkaramadılar. Onları görmemi istemediler. Bir şeyin arkasındaydılar, ne olduğunu bilmiyorum, çünkü orada hiçbir şey yok. Yine de bir şeyin arkasındaydılar çünkü onları göremiyordum. David'i arabadan çıkardıklarını görmeme izin vermediler çünkü bilmemem gerekiyordu. Bu yüzden beni ağaçların arkasına götürmeye çalışıyorlardı, görememem için."

"Yani senin yanındaki senin dikkatini mi dağılıyordu?"

"Doğru. Bu yüzden acele etmeye çalışıyordu, David'i dışarı çıkarabilmeleri için. Ama ne için olduğunu bilmiyorum. Bu yüzden arabaya geri dönmek istedim."

"David arabada değilken neredeydi? Onunla birlikte olan üç kişiyi görebiliyor musun?"

"David şeyin arkasındaydı. Şey orada değildi ama arkası görünmüyordu."

"Şey mi? Neyi kastediyorsun?"

"Görünmeyen bir şey. Onun arkasındaydılar ama o şeyin orada olduğunu göremiyordunuz. Bir şey yansıtıyordu ama David'i sadece bir saniyeliğine tuttular çünkü sonra James geldi, yaklaşmaya başladı ve David'i arabaya geri koymak zorunda kaldılar."

"Neye benzediklerini hatırlıyor musun?" Barbara sordu.

"Onları görmedim. Ben James'in arabasına bakarken yaptılar. Arkada kaldılar." Bir an durakladı ve sonra haykırdı, "Hareket ettirdiler! O şeyi hareket ettirdiler! Bunu yapabildiklerini bilmiyordum!"

"O şey neredeydi?" diye sordu Barbara. "Nereye yansıtılıyordu?"

"Sanki bir ekran gibiydi," diye açıkladı Megan. "Ve arkasında olması gereken şeyi o ekrana yansıtıyordu, bu yüzden orada hiçbir şey yokmuş gibi görünüyordu. Ama diğer taraftaydılar. İnce metal bir şey gibi. Kare şeklindeydi ama biraz eğikti. Ama herhangi bir ekipman görünmüyordu, sadece ince, metal bir levhaya benziyordu ve düşmemesi için üzerinde bir ayak vardı. Biraz kavisliydi. Kare şeklinde metal bir şeydi ama diğer tarafta olması gereken şeyi gösterebiliyordu. Hareket ediyorlardı ama kenarlarından orada olduğunu anlayabiliyordunuz. Ama başka türlü anlayamazdınız. Orada hareket ettiler ve David'e benzeyen kişi David'i arabaya bindirdi. Diğerlerini görmedim. Üç kişi olduklarını nasıl anladım bilmiyorum ama anladım."

"Bu varlıklar hakkında ne hissettin? Sence iyi miydiler?"

"Sanki orada değillermiş gibi, mekanik gibi. Hisleri yoktu. David'e benzeyenin en azından biraz acelesi olduğunu hissettim. Ama diğer üçünden herhangi bir his alamadım."

"Tekrar geldiler mi?"

"O gece değil. Ne zaman gittiler bilmiyorum ama o gece geri gelmediler."

"Bu enerjiler, veya her neyseler, sana tanıdık geldi mi? Onlarla daha önce karşılaşmış mıydın?"

"Dikkatimi dağıtmaya çalışan sanki beni tanıyor gibiydi. Diğerleri önemli değildi."

Barbara regresyona bir süre daha devam etti ama Megan'ın o geceki olaylar hakkında ekleyeceği başka bir şey yoktu. Hipnotik transtan çıktıktan sonra Megan ekran cihazının bir resmini çizdi ve çizdiği resmin David'in uydu anteniyle ne kadar yakından eşleştiğini görünce şaşırdık. Şimdiye kadar, elbette, gördüğü şeyin kesinlikle komşunun çanağı olmadığını anlamıştık. Çanağı tarif edişi (kıvrımlı kenarlı, kare şeklinde, yerde bir boruyla desteklenmiş) ve yerdeki siyah şeyi tarif edişi (kenarları dengesiz, değişken hareketleri olan bir 'hiçlik') göz önüne alındığında, David'in olağandışı bir şey gördüğü ve bunu uydu antenine benzeterek anlamlandırmaya çalıştığı anlaşılıyordu. Ama bu Megan'ın tarif ettiği görünmezlik ekranıyla aynı cihaz olabilir miydi?

Bahsedilen cismin komşunun çanak anteni olmadığından emin olmak için birkaç gün sonra komşuya telefon ettim ve geçtiğimiz ağustos ayında çanak antenin yerini değiştirecek bir şey olup olmadığını sordum. Bana çanak antenin yerinden hiç oynamadığını ve çanak antene hiçbir zaman boru ve çinko kutu gibi bir şey takılmadığını söyledi. O gece bahçede her ne olduysa, tanımlayabileceğimiz bir şey değildi.

Ve düşünmemiz gereken tek muamma bu değildi. Megan'ın tarif ettiği "hologram"ı, yani David'in ikizini nasıl anlamlandırabilirdik? Görüntüsü gerçekten de bir şekilde kopyalanmış mıydı? Yoksa bedeni bir şekilde bir dış zeka tarafından ödünç alınmış ve bilincinin, ruhunun fişi mi çekilmişti?

Hem David hem de Megan'la güçlü ilişkilerimiz vardı ve anıları hakkında bize kasıtlı olarak yalan söylemediklerinden emindik. İkisi de bu olayları bilinçli olarak hatırlamamıştı ve Megan regresyona girmeden önce David ona kendi regresyonundan bahsetmemişti. Yine de tuhaf hikayeleri birbirlerinin anlattıklarını doğruluyordu ve biz de birçok endişe verici soruyla baş başa kalmıştık. Birbirlerini gözden kaybettikleri o süre boyunca onlara ne olmuştu? Ve tüm bu olaydan kim sorumluydu? İkisi de UFO gibi bir şey hatırlamıyor ve uzaylıları tarif etmiyordu. Megan varlıkların gerçekte neye benzediğini bilmediğinde ısrar ediyordu, yani insan olmaları mümkündü. Ama o gece çiftlikte bunları yapanlar kimdi ve neden?




bozadi


10. Bölüm


James birkaç ay boyunca Barbara'yı ziyaret etmekten bahsetmiş ama tam da gitmeyi planladığı hafta sonu zihninde bir insanın mutilasyonuyla ilgili anılar uyanınca fikrini değiştirecek kadar korkmuştu. Şimdi, Barbara'nın varlığı ve ailesinin desteğiyle regresyona girmeye karar verdi. Onun çok kendi halinde, açılmaktan pek hoşlanmayan yapısı dikkate alındığında, hepimiz bunun gerçek bir cesaret eylemi olduğunu fark ettik. Sevdiği ve korumak istediği anne ve babasına uzaylılarla karşılaştığını söylemek şimdiye kadar yaptığı en zor şeydi sanırım ve Barbara'dan hipnotik regresyon konusunda kendisine yardım etmesini istediğinde, içimden onun irade gücünü takdir ettim.

Birkaç ay önce, deneyimleri hakkında bizimle bile konuşmakta zorlanıyordu ve o zamana kadar bu isteksizliğinin nedenlerinden birinin deli sanılma korkusu olduğunu biliyordum. Çok uzun zamandır kabul edebileceği tek açıklama buydu (bu şeyler gerçek olamazdı) ve başkalarının da doğal olarak bu varsayımda bulunacağından endişeleniyordu. Casey ve ben, James'in kayıp anılarını ortaya çıkarmanın, kaçırılanlarda görülen izolasyon ve kaynağı belirsiz korkuları hafifletmek suretiyle bize olduğu gibi ona da yardımcı olacağını umuyorduk.

Barbara ve James bir akşam yemekten sonra regresyona başladılar, annesi Sandy de bizimle birlikte sonuçları bekliyordu. İlk andan itibaren James'e duygusal olarak destek olmuştu ve bu beni şaşırtmıştı. Babası ve kız kardeşi de dahil olmak üzere ailesinin diğer üyelerinin de geçmişte tuhaf hikayeler anlattıklarını öğrenene kadar yani. En ilgi çekici olanı, kız kardeşinin uzun zaman önce bir gece yaklaşık bir basketbol topu büyüklüğünde bir ışık topuyla karşılaşma hikayesiydi. Hemen James'i ve odasına gelen basketbol topu büyüklüğündeki ışığı hatırladık ve James'e boyutlar arası kadının anlattıklarından daha fazlasını anlayamayacağını söyledik.

Regresyon bittiğinde seansın kasetini birlikte dinledik. Barbara James'ten hangi deneyime bakmak istediğini seçmesini istedi ve o da Barbara'nın buraya gelmesinden hemen önce gördüğü bir dizi kabusa döndü. O korkunç rüyaları gördüğü sırada bunların bir rüyadan fazlası olduğunu biliyordu ama hipnoz altında her şeyi gözden geçirene kadar bunların gerçek bir olaya ait olduğunu kabul etmek onun için zordu.

"Sırt üstü uzanıyorum." dedi James, deneyimi yeniden yaşamaya başlayarak. "Başımı görüyorum, şurası, hiç saç yok. Acıyor. Kafamda bir sürü delik var. Kafamın etrafında bir çizgi halinde delikler. Kalbim küt küt atıyor şu an."

"Ne hissediyorsun?" diye sordu Barbara. "Korkuyor musun?"

"Evet."

"Odada başka varlıklar olup olmadığına bakabilir misin? Neredesin? Odanın bir rengi var mı?"

"Çoğunlukla beyaz. Gölge gibi. Farklı renkli ışıklar. Kırmızı, sarı. Beş ışık gibi. Beş flaş. Bir el gördüm, ışıklara doğru uzanan bir el."

"Bu ışıklar ne? Bir amaçları var mı?"

"Bir el ışıklara dokundu, beş ışık. Bir şey kolumu acıttı."

"Kolunun neresi acıyor?"

"Bileğim. Bileğimdeki teller, bileğimden geçiyor, iplik gibi."

"Bu tellerin amacının ne olduğunu biliyor musun?"

"Hayır."

"Bileğinde kaç tane tel var?

"Bir tane." dedi James, "Bileğimde sadece bir tane. Acıtıyor."

"Bakmak istediğin rüya bu muydu? Birkaç gece önce gördüğün rüya mı?"

"Evet."

"Bu telleri daha önce gördün mü?"

"Evet. Uzun, çok uzun zaman önce. Uzanıyorum, kollarımı ve bacaklarımı açmışım."

"Bu odanın sıra dışı herhangi özelliği var mı? Bana biraz daha tarif edebilir misin?"

"Çok yoğun. Bir sürü şey olup bitiyor. Bir sürü şey hareket ediyor."

Ama Barbara daha fazla ayrıntı öğrenmek için ona sorular sorduğunda, James başını hareket ettiremediğine veya sol gözünden göremediğine dair belli belirsiz bir şeyler mırıldandı. Hareket edememekten dolayı rahatsız olmuştu ve Barbara onu sakinleştirdi.

"Sakin ol. Hareket edememenin bir nedeni var. Anlıyorum, sorun değil. Kendini iyi hisset. Görebildiğin gözünle bana odada başka ne gördüğünü söyle. Odada kendin dışında bir varlık görüyor musun? Işığa uzanan o elden başka?"

"Sadece ışığa uzanan el. Ağrıyor, başım ağrıyor, sol kulağım."

James'in rahatsızlığını hisseden Barbara, ondan hareket edebileceği ve acı çekmeyeceği bir sonraki zamana kadar ilerlemesini istedi. "Şimdi neredesin?" diye sordu.

"Bu farklı." dedi James. "Burası karanlık."

"Bu oda neyle ilgili olabilir sence?"

"İyileşme." diye yanıtladı.

"İyileşme odası gibi bir yer mi?"

"Evet."

"Şimdi çok daha iyi hissediyorsun, değil mi?" diyerek onu yatıştırdı. "Başka neler hissediyorsun? Nerede olduğuna dair bir fikrin var mı, yoksa ilaçla uyuşturulmuş durumda mısın?"

"Berrak." diye mırıldandı. "Tuhaf. Bir şey elimi tutuyor, sağ elimi. Yürüyorum."

"Üstünde giysi var mı?"

"Hayır."

"Etrafın nasıl görünüyor?"

"Çok büyük. Bir sürü şey var. Etrafta dolaşan şeyler var. Ortam büyük."

"Ne tür şeyler?"

"Bir sürü beden."

"İnsan bedeni mi?"

"Başka bir şey. Çok uzun değiller. Kısalar, yaklaşık göğüs hizasına kadar."

"İçinde yürüdüğün bu büyük yerin ayırt edici bir özelliği var mı?

"Bir kase gibi. Üstünde hiçbir şey yok. Bir kasenin içi gibi."

"Daha önce oraya gittin mi?"

"Sanırım evet. Korkmuyorum." Ama sesi zar zor duyuluyordu ve Barbara onun rahat olmadığını gördü.

"Bu konuda konuşmanın senin için neden zor olduğunu söyleyebilir misin?"

"Anlamak, bir şey görmek zor." diye yanıtladı sonunda. "Orada bir şey var, açılıyor, biraz daha uzun, ve bir şey beni çekiyor, elimi çekiyor, bir şey söylüyor."

"Bunu nasıl duyuyorsun? Seninle sesli olarak konuştuğunu duyuyor musun?"

"Kelimelerle değil." diye açıklamaya çalıştı James. "Bir şeyler söylüyor. Bu... anlatamıyorum, bilmiyorum. Üzgün görünüyor. 'Zavallı James, zavallı James.' der gibi."

"Senden özür diliyor gibi mi?"

"Evet, beni incittiği için. İyi bir adam. Bana karşı daha nazik."

"Onun erkek olduğunu mu hissediyorsun? Kıyafet giymediklerini söylemiştin. Erkek olduğunu düşünmene neden olacak ayırt edici bir cinsel organ görüyor musun?"

"Hayır ama erkeğe benziyor. Durduk. Duvarın yanındayım."

"Şimdi ne oluyor? Üzgün olduğunu mu söyledi? Seni incittiği için özür dilediği izlenimini mi edindin?"

"Evet. Delikten geçmemizi söylüyor."

"Şimdi ne olduğunu söyle." dedi Barbara ve James'in cevabı bizi şaşırttı.

"Yatağımdayım. Sıcak."

Barbara olaylarda geri geri gidecek şekilde onu tekrar sorguladı; kaseye benzeyen oda, renkli ışıklar ve James'in kalabalık bir yerde bankolar arasında gidip gelen yüzlerce varlığın çalıştığını gördüğü alanın tanımlarını tekrarlattı. Fakat James regresyonun sona ermesine hazırdı, bu yüzden Barbara onu kısa süre sonra trans halinden çıkardı ve bir süre daha bir şeyler sordu.

İlk sahneyi betimleyen James, ona bileğindeki teli anlattı. "Sanki el ışıklara dokunduğunda tel tavandan aşağıya doğru indi ve beni yakaladı. İnceydi, piyano telinden daha inceydi ve parlıyordu. Metal gibi görünüyordu. Başka teller de vardı, tepelerini görebiliyordum ama bana dokundukları yeri göremiyor, hissedemiyordum."

"Bir tür akupunktur işlevi görüyor olabilirler mi? Bir iyileşme süreci gibi?"

"Hayır. Adam üzgün olduğunu söylerken, işlerin nasıl yürüdüğünü görmek için bir şeyleri izlediklerini, test ettiklerini söyledi. İçimdeki çalışmayı izliyorlardı. Başım ağrıdığı için üzgün olduğunu söyledi. Bilmesi gerekenleri öğrenmenin bir yoluydu bu. Ve sonra o delikten geçtik."

"O iyi görünen varlık hakkında bir şeyler algılayabiliyor musun? Sana gemiyi mi gösteriyordu yoksa seni iyileşme odasından çıkış noktana mı götürüyordu?"

"Evet ama iyileşme odasından doğrudan çıkış noktasına gidebilirdim, ama yürümeme yardımcı oldular ve bana yol gösterdiler. Etrafımda beni görmezden gelerek dolaşan şeyler de vardı."

"Görebildiğin tek insan sen miydin?"

"Hı hı." diye başını salladı. "O şeyler sadece etrafta dolaşıp bir şeyler yapıyorlardı."

Barbara daha sonra ona sürekli olarak "şeyler" dediği varlıklar ve kase şeklindeki alan hakkında sorular sordu.

"Bir kısmı siyahtı." dedi geniş alanı tarif ederken, "Ama bir önü ve arkası vardı, bariz bir ön tarafı vardı. Bu kısmından yukarı çıkınca yıldızları görebiliyordun ve bu tepe kısmın geri kalanı siyahtı. Tek katlıydı, eğimliydi ve her tarafa baktım. Hafifçe eğimliydi ve sonra aniden yukarı doğru yürüdüm ve karşımda bir duvar vardı."

"Bu yerin gökyüzünde olduğuna dair bir hissin oldu mu?"

"Evet. Burada dururken kavisli olduğunu görebiliyorsun çünkü aşağı bakıp her şeyi görebiliyorsun. Kavisli bir şekilde aşağı inip duvarlara kadar gidiyor. Yaklaşık bu genişlikte tümsekleşen bankolar dışında alt kısımlar tamamen düzdü ve bu şeyler labirent oluşturuyordu. Ve küçük 'şeyler' bu bankoların etrafında duruyor ve dolaşıyordu ve bankoların üstünde ışıklar vardı. Farklı renklerdeydiler, yanıp sönüyorlardı ve şeyler onlara bakıyordu, dokunmuyordu ve başka bir şey de yapmıyordu, sadece orada duruyorlardı." Mekanı tarif ederken, zihninde oluşturduğu bir krokinin bölümlerini anlatıyordu.

"Tam bir labirentti. Herhangi bir düzen yok gibiydi. Sadece ışıklar vardı. Durup ışıklara bakıyorlardı, sonra başka bir bankoya geçip oradaki ışıklara bakıyorlardı ve hepsi sadece ışıklara bakarak etrafta dolaşıyorlardı."

Sonra kendisine eşlik eden varlığın kabaca bir resmini çizdi. "Beni gezdiren varlığın kafası benimkinden daha arkada çıkıyordu. Hepsi hemen hemen aynı görünüyordu. Başlarının ön tarafı düzdü. Kahverengi veya gri çamur renkliydiler."

Çizimi ve açıklamayı bitirdiğinde Barbara, James'in deneyimi hakkında daha önce duyduğu başka bir şeyi hatırlayarak bir soru daha sordu.

"Biraz yürüdükten sonra bir açıklığa, deliğe vardınız ve yatağına geri gönderildin sanırım. O gece mi kan gördün?"

"Evet. İlk geceydi. Çarşafın ortasındaydı."

"Varlık senden özür dilediğinde onun hakkında ne hissettin?"

"Ona inandım. 'Özür dilerim.' gibi bir şey söylemedi, sanki çok yoğun bir duyguydu. Hissettiğim şeyi tasvir etmeye çalışıyorum sadece. Beni incittiği için üzgündü ama bunun başka bir yolu yoktu. Bulmaya çalıştıkları şeyin bir parçası olduğum izlenimine kapıldım. Acı... Yaptıkları şeyin bir parçası da acıyı izlemekti. Acının bana nasıl yansıdığını, nasıl algıladığımı. Ya da nasıl işlev gösterdiğimi."

"Kafanda gördüğün delikler belki de yalnızca nasıl tepki vereceğini görmek için zihninde oluşturulmuştur. Zihnine yansıtmış olabilirler, böylece sen korkuyorsun ve onlar da korkunu tespit ediyorlar. Bu mantıklı mı? Kafanda delik yok ve saçların da kazınmamış."

James omuz silkti ve Barbara "Şimdi nasıl hissediyorsun?" diye sordu.

"Ürkmüş." dedi.

"Biliyorsun, bu başka insanların da başına geliyor, ama genellikle en zeki olanların."

"Küçük bir teselli." diye yanıtladı James.

Kasetin bu son kısmını dinlerken aynı şeyi hissederek başımızı salladık. Neredeyse bir yıldır bu deneyimleri yaşıyorduk ve şu ana kadar bizi teselli edecek hiçbir şey öğrenememiştik.

İki regresyon yaptıktan sonra bitkin düşen Barbara da o gece bizim gibi mışıl mışıl uyudu ama ertesi sabah hem onun hem de benim vücudumda yeni izler vardı. Onun üst kolunda iki derin, yuvarlak çürük vardı ve benim dirseğimin kıvrımındaysa garip, kırmızı, V şeklinde bir iz ve biraz altında da bir delik izi vardı. V şeklindeki iz hızla soldu ama delik kabuk bağladı ve sonraki birkaç gün içinde daha yavaş kayboldu.

En iyi arkadaşım Bonnie cuma günü Barbara'yla görüşmeye geldi ve kısa süre içinde Barbara ona garip deneyimleri hakkında sorular sormaya başladı. Yaklaşık on bir yıl önce Bonnie ile kocasının Güney Carolina'da tatildeyken yaşadıkları özel bir olay çok ilgisini çekti. Eski bir taşra kilisesini ziyaret eden Bonnie bir siyam kedisiyle karşılaşmış ve bu kedi onu bir mezar taşından diğerine götürürken kocası da çişini yapmak için yakındaki sık ormanlık alanda kaybolmuştu. Kocası uzun bir süre sonra geri döndüğünde ürkütücü bir ışık gördüğünü söyledi ama Bonnie kediden başka bir şey hatırlamıyordu. Yanlarında götürmek için kediyi almaya gittiğinde ise onu hiçbir yerde bulamadı.

Barbara bu olayda Bonnie'nin bilinçli olarak hatırladığından daha fazlası olabileceğini düşündü ve bunu keşfetmek için bir regresyondan geçmek isteyip istemeyeceğini sordu. Bonnie bu öneriyi komik buldu ve Barbara'ya ne bu olayda ne de hayatındaki başka herhangi bir şeyde garip bir şey olmadığından emin olduğunu söyledi. (Ama Bonnie sonradan olayı hipnoz altında keşfetmeye karar verdi. Günlüğümün kapsadığı yıl içinde gerçekleşmeyen bu regresyonun tamamını dahil etmeden, şu kadarını belirtmek isterim ki, siyam kedisinin Bonnie ve kocasını kapsayan bir çifte kaçırmanın ekran anısı olduğu anlaşıldı. Bonnie'nin hatırladığı güzel kedinin aslında çok farklı göründüğü ortaya çıktı, Bonnie "bir metre boyunda, yaklaşık yarım metre genişliğinde, metal parçacıklarla kaplı" bir tür varlık tanımladı.)

Barbara Bonnie'yle çalışma fikrine odaklanamadan Fred regresyona hazır bir şekilde geldi. Geçen yıl boyunca belki James hariç olmak üzere Fred'in hayatı küçük grubumuzdaki herkesten daha da anormal biçimlerde tuhaf deneyimlerle sık sık kesintiye uğramıştı.

Başlangıçta, olaylar genelde gece vardiyasında tek başına çalıştığı sırada meydana gelen kayıp zaman olaylarını içeriyordu. Genellikle bir kaçırılma olayının gerçekleşmek üzere olduğuna dair bir tür sinyal meydana geliyordu, örneğin kapalı ofis odasından esen rüzgar veya alçak bir korna sesi gibi ve bir keresinde de "Arkanı dönme Fred." diyen bir ses duymuştu. Ama son zamanlarda açık temas işaretleri ortadan kalkmıştı ve kaçırma olaylarının hala gerçekleşiyor olabileceğinden şüphelenmesinin tek nedeni vücudunda sık sık üçgenler oluşturan delik izleri, deri altı kırmızı veya mor çizgiler, çürükler ve kesikler bulmasıydı.

Hepimiz gibi Fred de korkutucu ve kafa karıştırıcı "rüya" deneyimleri yaşıyordu ve bizim gibi o da hangi deneyimlerin gerçekten sadece rüya olduğu, hangilerinin geçmişteki gerçek olayların tekrarları olduğu ve hangilerinin yakın zamandaki kaçırılmaların ekran anıları olduğunu anlamanın bir yolunu bulamıyordu. Fred için en sinir bozucu olan şey bu fenomen hakkında kesin bir bilgiye sahip olmamasıydı; deneyimlerden hatırladığı korkutucu şeylerin yanı sıra bu olaylardan kimin ya da neyin sorumlu olduğuna dair hiçbir bilgisi yoktu. Onunla ilk tanıştığımızda anlattıklarına göre, bu varlıkların "bizim için yeni bedenler hazırladığını" düşünüyordu ve ayrıca önümüzdeki birkaç yıl içinde uzaylılarla ilgili olarak yapması gereken bir şey olduğunu hissediyordu. Bu da temaslarından gelen bir bilgiydi ama bağlamını ve hatta hangi olayda gerçekleştiğini hatırlayamıyordu.

Kendini kızgın, korkmuş ve aldatılmış hissediyordu ve daha fazlasını öğrenmek için duyduğu aciliyet duygusu doruk noktasındaydı. Cevap bulma umuduyla Barbara'yla regresyona girmek çok istediği bir şeydi ve hipnoz için iyi bir denek olduğu ortaya çıktı. Neyse ki Barbara yine bir video kayıt cihazı ödünç almıştı, böylece Fred'in tüm regresyonunu kaydedebildi. Ve o akşam daha sonra izlediğimizde bir kez daha gördük ki, böylesine duygusal anılar yaşayan birinin yüzünü gerçekten izlemek ile sadece bir ses kasetindeki sesi dinlemek arasındaki fark şaşırtıcıydı.

Seansın odak noktası, Fred'in son zamanlarda gördüğü iki rahatsız edici rüya anısıydı. Barbara onu transa soktuktan sonra rüyaları hakkında sorular sormaya başladı.

"Bir tanesinde bir göldeydim ve boğulacağımı sandım. Herhangi bir çıkış yolum yoktu, bu yüzden rahatlamaya çalıştım ve burnumdan nefes almaya başladım ve suyun altında nefes alabildiğimi fark ettim. Şok olmuştum ve orada ne yaptığımı bilmiyordum. İkinci rüya bu sabah erken saatlerdeydi. Hayvan ve insan melezlemesiyle ilgili bir şeydi." İkinci rüyadan bahsederken yüzündeki stres giderek artıyordu, bu yüzden Barbara kontrolünü artırdı ve bu rüya hakkında bilgi vermesini sağlamaya çalıştı.

"Sinirlisin Fred. Neden böyle hissettiğini açıklayabilir misin?"

"Hayvanla bana bir şey yapıyorlarmış gibi hissediyorum. Benimle, benim kanımla, benim spermimle ve benim genlerimle bir şeyler yapıyorlar. Bu hayvana benim sıvılarımı enjekte ediyorlar. Bunun aptalca olduğunu düşünüyorum ve hoşuma gitmiyor. Bunu neden yapıyorlar?" Yüz ifadesi daha da sıkıntılı hale gelmişti ama Barbara onu sorgularken devam etmek için kendini zorladı.

"Sanırım uzanmıştım ve onlar da hayvana bir şey yapıyorlardı. Benden bir şey alıp hayvanın içine koyuyorlardı. Sonra etrafta koşuşturan başka bir tür hayvan gördüğümü hatırlıyorum. Hayvanın neye benzediğini hatırlamıyorum ama çok tuhaftı. Yarı insan yarı hayvan gibiydi sanki. İki yaşlarında küçük bir çocuk gibi. Yoğun tüy kaplı görünüyor. Öfke hissettiğimi hatırlıyorum." dedi, uzaylıların dişi gibi görünen hayvana sıvı enjekte edişini zihinsel olarak izlerken. "Öfkeli bir halde oturmaya çalışıyorum. Oturuyor ya da uzanıyor olmalıyım. Hayvanı yanıma koydular. Bu şey düz gibi görünüyor, yürüyen bir hayvan gibi değil."

"Oturmaya çalıştığını ve öfkeli bir tepki gösterdiğini söyledin. O zamanın hemen öncesine gidelim ve bu öfkeye neden olan şeyin ne olduğunu görelim."

Ancak Fred cevap vermek yerine aniden her tarafı sarsıcı kasılmalarla titremeye başladı. Spazmların uzun, sessiz dakikalar boyunca devam etmesini endişeyle izledik ve sonunda yüzü hala gerginlikten buruşmuş bir halde, acı içinde hıçkırarak inlemeye başladı.

Barbara'nın bu stresi azaltmak için neden müdahale etmediğini merak ederek büyük bir endişeyle izledim. Daha önceki deneklerin korkuları onları üzdüğünde onları her zaman sakinleştirmişti ve ona neden Fred'e yardım etmediğini sordum.

Barbara videoyu bir anlığına durdurarak, "İçindekileri boşaltması gerekiyordu." diye açıkladı. "Az önce gördüğünüz tüm o duygular uzun zamandır Fred'in içindeydi, birikiyor ve giderek kötüleşiyordu. Ama şimdi bunları tekrar yaşayıp bıraktığına göre, kendini çok daha rahat hissedecek." Daha sonraki bölümlerde Fred'in durumunu izlerken, Barbara'nın haklı olduğunu gördüm, çünkü regresyondan sonra bir daha asla böyle bir yoğunluk noktasına gelmedi.

Video tekrar başladı, Barbara Fred'i yatıştırdı ve anlatmaya devam edebilecek hale getirdi. Fred hazır olduğunda Barbara sordu: "İzlenimlerin neler Fred? Şimdi bak ve bana ne gördüğünü söyle."

"Sadece ışık görüyorum, çok fazla ışık." diye başladı. "Dün geceydi ve yatak odama geldiklerini görebiliyorum ama bunu engellemek istiyorum." Fred tekrar titremeye başladı, şiddetli spazmlara karşı sessizce zorlanıyordu ama dişlerini sıkarak konuşmaya devam etti.

"Bana doğru gelen yüzler görüyorum." dedi ürpererek. "Görünüşe göre her kimse elinde büyük bir tüp tutuyor. Mavi bir tabanı var. Tüpün 7-8 santimlik kısmını görebiliyorum ama tamamını göremiyorum."

"Hayvan da senin gibi sinirli mi?"

"Hayvan sakinleştirildi. Bir adım ötede. Ben bir sedyedeyim, o da başka bir sedyede."

"Nasıl bir sedye?"

"Tek kişilik bir yatak gibi. Kavisli bir pozisyonda. Hayvan yanımda bir sedyenin üzerinde duruyor. Bilgisayarlar görüyorum belli belirsiz."

"Başka bir hayvan daha olduğunu söylemiştin." diye araya girdi Barbara. "Onu tarif edebilir misin?"

"Onu net olarak göremiyorum." diye cevap verdi Fred. "Üzerinde örtü yok. Biraz tüylü ama çok değil. Üstte pembe ya da beyaz bir derisi, altta tüyleri var gibi görünüyor. Kahverengi tüyler. Mantığım iyi bir tanımlamayı engelliyor."

Barbara daha sonra Fred için koruyucu bir zihinsel görüntüleme yöntemi kullandı, yeni ayrıntılara ulaşmak için olayları birebir yaşamanın stresinden uzaklaştırarak ona tüm deneyimi tekrar anlattırdı.

"Kendimi bir sandalyede görebiliyorum." dedi Fred. Sonunda rahatlamış ve anlatımında daha objektif olmaya başlamıştı. "Üzerimde bir şey olduğunu sanmıyorum. Odanın ortasında duran kavisli bir sandalyedeyim. Yanımda bir sedye var. Duvarlarda bilgisayarlar ve tıbbi ekipmanlar var. Oda sarı renkli ve odanın sadece bir kısmını görebiliyorum."

"Başını oynatabiliyor musun?"

"Birazcık ama kollarımı veya bacaklarımı hareket ettiremiyorum."

"Şimdi ne görüyorsun?"

"İki küçük adam içeri yeni bir sedye üzerinde tıbbi ekipmanlarla dolu bir tepsi getiriyor."

"Adamlar neye benziyor?"

"Griler."

"Tepsiyi getirdiler." diye tekrarladı Barbara, "Peki sonra ne oluyor?"

"Dikey bir sedye. Her iki yanda birer tane olmak üzere iki tane Griler var. İçeri sürerek getiriyorlar. Sedyenin boyundan biraz aşağıda. Hayvan henüz sedyede değil." Fred bir kez daha titremeye ve ürpermeye başladı, ama bu kez Barbara onu sakinleştirerek devam etmesini sağladı.

"Hayvanı levitasyonla kaldırıyorlar. Her iki yanında birer Gri var ve hayvan bacakları yanlara açılmış şekilde sırt üstü yatırıldı. Şimdi bir tanesi iğne aletini hayvanın kasıklarına ya da vajinal bölgesine sokuyor. Ya da her neyse. Toynakları var, inek gibi. Vücudu çok net göremiyorum. İğneyi çıkarıyor ve tüpün içine çektikleri şeye bakıyor."

"Yani hayvandan sıvı mı aldılar?"

"Evet, hayvandan sıvı çektiler."

"Peki sana ne yaptılar?"

Yüzü gözle görülür bir şekilde değişti, sanki aniden sakinleştirilmiş gibi sarktı ve düzleşti. "Oturduğum yere kayışlarla sabitlendim." diye mırıldandı.

"Nerelerinden bağladılar?"

"Üst kollarım, göğsüm ve bacaklarım."

"Üzerinde giysi var mı?"

"Hayır."

"Utanıyor musun?"

"Hayır, umursamayacak kadar korkuyorum."

"Korkunuzu gidermek için bir şey yapıldı mı?"

"Oraya getirileli fazla olmadı. Şimdi hayvanı getiriyorlar ama benimle konuşmuyorlar. Korkumu gidermek için herhangi bir şey yapmıyorlar."

"Buraya daha önce gelmiş miydin?"

"Sanırım evet."

"Sorun yok, devam edebilirsin."

"Dün gece," dedi aniden, "yatağımda bana bir şey yaptıklarını hatırlıyorum. İki kişilerdi. Alnıma bir şeyle dokundular. Dairesel bir cisme benziyordu ve açıldığında ortadan ikiye ayrılıyordu ve üçgen şekline gelebiliyor. Altın tipi bir metale benziyor. Onlar bunu yaptıktan sonra hareket edemiyorum ve adeta demateryalize edildiğimi hissediyorum. Ayağa kalktığımın farkında değilim. Üzerimde hiç kıyafet yok ve etrafımda kırmızı üniformalı üç Gri duruyor. İki tanesi önümde. Şimdi biri çekiliyor. Diğeri elimden tutuyor ve beni kavisli sandalyeye götürüyor. Oturmam gerektiğini biliyorum."

"Direniyor musun? Ruh halin nasıl?"

"Hayır. Herhangi bir tepkim yok gibi."

"Devam et lütfen."

"Penisime bir şey sokuyorlar. Ucunda ince metal bir nesne olan tüp gibi bir şey tutuyor. Ne yaptığını görmek için başımı kaldırmaya çalıştım."

"Acı hissediyor musun? Rahatsızlık? Veya cinsel uyarılma?"

"Hayır." diyerek başını salladı Fred. "Soktuğu şey hala içeride."

"Kaç kez soktu?"

"Sadece bir kez, hala orada. Şimdi başımı geri yaslıyorum, cisim hala orada. Tüple bir şeyler yapıyor."

"Diğerleri ne yapıyor?"

"Biri bilgisayarın yanında duruyor. Tepesinde ışık olan bir bilgisayara benziyor. O orada bir şeyler yapıyor, diğeri ise arkamda. Bana hiçbir şey söylemiyorlar. Tüpü çıkarıyor, emme cihazı gibi bir şey. Hiç acı hissetmiyorum, hiçbir şey hissetmiyorum. Ama sanki daha önce olmuş gibi."

"Tüpün içindekileri görebiliyor musun?"

"Sperm olabilir. Bilmiyorum. Çıplak bir kadın var gibi. Bir koridor görüyorum ve kadın başka bir odada. Dairesel bir oda ve odanın içine doğru giden uzun bir koridor var. Şimdi onu bir sedyeye yatırmışlar ve bu odaya doğru sürüyorlar."

"Kadın insan mı?"

"Onu net olarak göremiyorum ama insan. Onu sedyenin üzerinde bırakıyorlar. Odanın karşı tarafına. Şu anda benden yaklaşık beş-altı metre uzakta. Sedye koridora açılan kapının yanında."

"Hareket ediyor mu?"

"Hayır." diyerek başını salladı Fred. "Hayvanı götürüyorlar. Hayvan havada yüzdürülerek götürüldü. Ben öylece duruyorum. Tüpü çıkardılar ve tüpü ve içindekileri bilgisayarlardan birine götürdüler. Hayvanı çıkarmadan önce sıvının bir kısmını hayvanın içine koydular. Geri kalanı da bilgisayara götürdüler."

"Bana kadın hakkında ne söyleyebilirsin?"

"Kadını açtılar. Göğsünün üstünden kasık bölgesine kadar dikey bir kesi var. Onu bana yaklaştırdılar, benden yaklaşık bir buçuk metre uzağa. Bilgisayarın başında tüpte benim sıvımı tutan kişi kadına doğru gidiyor. Elini kadının içine sokuyor."

Barbara araya girerek, "Eli kadının vücuduna kesikten mi girdi, yoksa vajinal yoldan mı?" diye sordu.

"Kesikten. Eli göğüs açıklığından girdi ve aşağıya, üreme bölgesine yöneldi." Konuşmayı kesti ve zihnindeki resme konsantre olurken kaşları derin bir şekilde çatıldı. "Tanrım," diye fısıldadı sonunda, "ne yapıyor bu?"

"Tasvir et."

"Kadının iç organlarıyla bir şeyler yapıyor. Elini kadının vücudunun alt kısmına sokmuş, diğer eli de kalçalarının altında. Kalçalarını yukarı kaldırıyor, bu şekilde üreme bölgesinde bir şey yapıyor. Kadının bacakları havada. Ayak bileklerinde bir tür kelepçe var, bacaklarını yukarıda tutup sabitlemek için. Bacakları havada olsa da masanın üzerinde destekleniyor. Varlığın elinde kadının vajinasından içeri giren uzun, tüp benzeri bir alet var gibi görünüyor."

"Kadın hala yarılı durumda mı?"

"Evet. Şimdi bir diğeri üzerinde ışık ya da lazer olan bir nesneyle yaklaşıyor. Açık deriyi birleştirerek sanki hiç kesik yokmuş gibi kapatıyor." Zihnindeki görüntüyü incelerken sesi hayretle doluyor. "Işığı kullanıyor, deriyi bir araya getiriyor ve kadının kesildiğini anlayamıyorsun bile."

"Kadınla fiziksel temasın oldu mu hiç?"

"Hayır, bu tamamen cerrahi bir operasyondu."

"Senden tüple aldıkları şeyin ona enjekte edildiğini mi düşünüyorsun?"

"Sanırım hayvanın içine koydular ya da ikisinin bir kombinasyonu, kadının ve hayvanın." Tekrar sinirlenmeye başladı, tedirgindi ve dişlerini sıkarak başını sallıyordu.

"Nasıl hissediyorsun Fred?" diye sordu Barbara, gerginliğe neyin yol açtığını merak ederek.

"Bana bir şey yapmaya hazırlanıyorlar." diye cevap verdi ve hala o kadar tedirgindi ki Barbara'nın devam etmeden önce ona koruyucu görüntüleme yöntemini tekrar uygulaması gerekti.

"Gözüme giriyor. Gözüme bir şey yapıyor. Sol gözümün köşesine giriyor. Elinde uzun, ince bir çubuk var, deri ile göz küresi arasında ilerliyor."

"Canını acıtıyor mu?"

"Hayır."

"Şimdi ne oluyor?"

"Elinde uzun bir iğne-tüp cihazı var ve bunu göbek deliğime sokuyor ve derimin altından göğsümün sol tarafına doğru ilerliyor." Fred'in tedirginliği, kontrolü elinde tutmak için mücadele ederken bariz bir sıkıntıya dönüştü.

"Ne yapıyor? Bu işlemin amacı ne?"

"Dokuyu içeriden kazıyor." diye cevap verdi Fred, hala çok huzursuzdu. "Neden dokuların içine girmek istediklerini anlamıyorum. Kadının içini açtıklarında da yapabilirlerdi bunu!" O anda yüz ifadesi korkudan öfkeye dönüştü.

"Ellerindeki küçük bir şişede berrak bir sıvı var. Bana içirecekler mi bilmiyorum. Hayır, doğrudan göbek deliğindeki kesikten enjekte edecekler."

"Bu şişe ne boyutta?"

"Yaklaşık yedi santim." dedi parmaklarıyla göstererek.

Fred'in öfkeli ruh halinden endişelenen Barbara, seansı durdurmak isteyip istemediğini sordu ama Fred reddetti.

"Onları net bir şekilde görmek istiyorum." dedi ve Barbara ona zihinsel görüşünü keskinleştirmesi için talimatlar verdi.

"Bu olaydan uzaklaş, kalın perdenin arkasına geç ve perdeyi kapat. Sonra perdeyi hemen arala ve onları gözetle. Onları net bir şekilde görebileceksin."

Fred bu talimatları uygularken bir duraksama oldu ve sonra çok sinirlenerek "Bunlar Griler." dedi.

Fred deneyime uzaktan bakarken Barbara Fred'in gördüğü şeyler hakkında sahip olabileceği her türlü fikri ifade etmesi için birkaç soru daha sordu.

"Hayvandan insana, insandan hayvana yenileniyorlar. DNA'yı yeniliyorlar. Sanırım bunun bağışıklık sistemiyle bir ilgisi var. Ya bizim bağışıklık sistemimizi test ediyorlar ya da onunla bir şey yapıyorlar, ne olduğunu bilmiyorum ama kadına bir şey yerleştirdiler. Görünüşe göre melezleme de yapıyorlar. Hayvan ile insan arasında."

"Fred, onlardan hoşlandın mı?" diye sordu Barbara seansı sonlandırırken.

Olumsuz anlamda başını sessizce yanlara salladı.

"Seni iraden dışında mı alıyorlar?"

"Evet."

"Genetik olarak onlarla herhangi bir şekilde bağlantılı olduğunu düşünüyor musun?"

"Evet, bir şekilde."

"Bu onlara sana yaptıklarını yapma hakkı verir mi?"

"Ben istemediğim sürece kimsenin bedenime dokunmaya, uğraşmaya hakkı yok."

bozadi



11. BÖLÜM


Planlanan tüm regresyonlar yapıldıktan sonra, artık elimizdeki bilgileri gözden geçirebilir, keşfettiğimiz şeyleri anlamlandırmaya çalışabilirdik. David'in ve Megan'ın regresyonlarını karşılaştırdığımızda, her ikisinin de unutulmuş olayları ve birbirlerinin anlattıklarını destekleyen şeyleri hatırladıkları ortadaydı. Megan'ın bakış açısına göre, David'in görüntüsü bir şekilde kopyalanmış ve üç varlık gerçek David'i arabadan çıkarıp görünmelerini engelleyen bir perdenin arkasına götürürken kopya görüntü Megan'ın dikkatini dağıtmak için kullanılmıştı. Buna rağmen David, Megan'ın hikayesindeki kopyanın yürüdüğü yerlere yürüdüğünü hatırlıyordu. Bize öyle geldi ki, belki de bir zeka David'in eylemlerini kontrol edebilmek için bir şekilde onun iradesini devredışı bıraktı (kendi ifadesiyle "fişi çekildi").

Ayrıca hem David'in hem de Megan'ın, gözlemleyecek pozisyonda olmadıkları açılardan bazı cihaz tarifleri yaptıklarını fark ettik. Bir de hikayelerindeki eksik kısımlar meselesi vardı, çünkü belli bir noktada ikisi de diğerinin nerede olduğunu bilmiyordu. Barbara eksik parçaları sonraki regresyonlarda keşfetmeyi umuyordu, çünkü neye benzediğini bilmek için her birinin cihazın içinde veya arkasında olması gerektiğini düşünüyordu. Ama orada her ne olduysa David ve Megan hatırlayamıyordu.

Fred ve James'in anlattığı acı verici fiziksel deneyimler de aynı derecede rahatsız edici ve korkutucuydu. Yine de Barbara bu tür pek çok vaka üzerinde çalıştığını ve bazı durumlarda başka kaçırılanların da lazerle yara kapatma ve Fred'in gözüne sonda sokulması işlemlerinin aynısını tarif ettiklerini söyledi. Çarşafındaki kan dışında, kafasına bir şey yapıldığını gösteren herhangi bir yara izi ya da başka bir kanıt olmamasına rağmen James'in deneyiminin ona tamamen gerçek görünmesini tartıştık. Ne tür bir zeka bu kadar gerçekçi görünen halüsinasyonlara neden olabilirdi? Ve neden?

Barbara, iki yüzden fazla vaka üzerinde yaptığı araştırmalar sonucunda, bu tür deneyimlere ilişkin kendi yorumunu yapabilecek kadar çok şey öğrenmişti. Bu varlıkların en azından belirli bir grubunun bir şekilde duygularımızdan, özellikle de korku, acı, depresyon ve zorlayıcı eylemlerden kaynaklanan güçlü duygularımızdan "beslendiğine" inanıyordu. Kaçırılmalar sırasında kan ve sıvı örneklerinin yanı sıra sperm, yumurta ve deri dokusu alındığının anlatılması bizim için yeni bir haber değildi.

Ancak araştırmalarımızda uzaylıların kaçırılan kişinin duygusal enerjilerini "almak" ya da bir şekilde kullanmak için acı çektirdiğinden bahseden bir şey görmemiştik. Barbara böyle bir fikri ortaya atan ve bu fikri destekleyici nitelikte çok sayıda vaka sunan ilk araştırmacıydı ve onun vakalarının diğer araştırmacılar tarafından incelenen kaçırılmalardan çok farklı olup olmadığını merak ettim. Duygu vampirleri olarak uzaylılar çok garip bir düşünceydi, ama belki de duyduğumuz diğer her şeyden daha garip değildi. Sonra Casey ve siyah cüppeli vampir arkadaşlarının dairesel bir odada oturdukları rüyamı hatırladım ve bunun hakikaten gerçeğe dair bir içgörü olup olmadığını merak ettim.

Fred'in anlattıklarını tekrar gözden geçirdiğimde birkaç tanıdık unsur da gördüm. Örneğin bir noktada, üçgen şekline dönüştürülebileceğini düşündüğü dairesel bir nesneyi tarif etmişti. Aklıma hemen Cadılar Bayramı gecesi uzaylının elinde gördüğüm ve ertesi sabah boynumdaki üçgen şeklindeki deliklerin kaynağı olarak hatırladığım yuvarlak cihaz geldi ve Fred'in gördüğü cihazın aynısı olup olmadığını merak ettim.

Sonra da sanki "maddesizleşmek" üzereymiş gibi hissettiğinden bahsetmişti. Hatırladığım kadarıyla David de bir önceki ağustos ayında yaşadığı bir deneyim hakkında aynı şeyleri söylemişti. Görünmez bir basınç kaynağının kafasının içine girdiğini ve sanki bedeninden dışarı çekilecekmiş gibi hissettiğini söylemişti. Bir başka sefer, çok benzer bir his duyan David, vücudunun parçalanmak ya da atomlarına ayrılmak üzere olduğunu düşünmüştü. Eğer gerçekten de aynı şeyi hissettilerse, David'in hatırlamadığı ne gibi deneyimler yaşamış olabileceğini merak ettim ve Fred'in hatırladığı türden bir acı ve korku hissetmemiş olmasını umdum. Ama daha fazla regresyon olmadan bunu bilmenin yolu yoktu.

Fakat Barbara'nın zamanı kısıtlıydı ve Budd Hopkins'in konferansının, hipnoz seanslarını başka bir ziyarete ertelememize değecek kadar önemli olduğunu umduk. James'in ailesi de bizimle konferansa katılmaya karar verdi ama biz çıkmadan bir saat önce babası telefon ederek gelemeyeceklerini söyledi. Sebebini sorduğumda, sadece acil olarak ilgilenilmesi gereken ailevi bir durum meydana geldiğine dair belirsiz bir cevap verdi. Dolayısıyla grubumuz Casey, Barbara, David ve benden oluşurken Fred bizi konferans alanında karşıladı.

Erken gelmiştik ama salon çoktan dolmuştu. James'in ağustos toplantısında gördüğü kadını görmeyi umarak yüzleri taradık salonun ortasındaki koltuklarımızdan. Casey de ben de James'in bahsettiği yerde duran ve tarifine uyan bir kadın gördüğümüzü hatırlıyorduk; aslında o gece kadının birkaç kez bizim bulunduğumuz yöne baktığını fark etmiştim, bu yüzden kimi arayacağıma dair çok iyi bir fikrim vardı. Elbette Lear'ın ağustos ayındaki konferansından bu yana diğer tüm toplantılarda onu aramış fakat görememiştik ama Hopkins, Lear'dan bu yana bilinen ilk konuktu, bu yüzden gelme ihtimali olduğunu düşündük.

Salon o kadar doldu ki takip edemedik ve ardından konferans başladı. Hopkins'in kaçırılma deneyimleriyle ilgili iki kitabını da okumuş olduğumdan, onun bu fenomenle ilgili görüşlerinin yavaş yavaş nasıl değiştiğinin farkındaydım. İlk başlarda sadece geçmişlerindeki kaçırılma olaylarını hatırlayan insanlarla ilgilenmiş ve bu tür olayların tek seferlik olduğunu düşünmüştü. Daha sonra, daha fazla insanla çalışırken, kaçırılmaların bazen tekrarlandığını öğrenmişti. Fakat deneyim hipnoz altında yeniden yaşandıktan sonra, kaçırılan kişinin hayatında bu tür deneyimlerin sona erdiğine hem kendini hem de vakalarını ikna etmişti.

"Kathie Davis" olarak bilinen kişiyle çalışmaya başladığındaysa bu fikir de değişti. Bir dizi regresyon sırasında, bu kişinin kaçırılma olayları yaşadığını ve hipnozun bu olayları durdurma konusunda hiçbir etkisi olmadığını öğrendi. Kaçırılanlardan gelen bilgilere göre fikirleri değişmişti, bu yüzden şimdi hangi yeni fikirlere veya keşiflere sahip olabileceğini merak ettim. Konferansın yaklaşık yarısında, gerçekten de görüşlerinin bir şekilde değiştiğini öğrendik. Dahası, söylediği pek çok şey son günlerdeki regresyonlardan öğrendiklerimizle çok örtüşüyordu.

Hopkins kaçırılma fenomeninin evriminden bahsettikten sonra, kendi vakalarından birkaçının büyüleyici ayrıntılarını anlattı. Fakat Hopkins'i kişisel bir ilgiyle dinleyen bizleri asıl etkileyen, vardığı sonuçlar oldu.

"Size öğrendiğim yeni ve rahatsız edici iki şey söyleyeceğim, bunlar UFO kaçırma olaylarının arkasındaki amaçla ilgili." dedi ve ardından bir an için konudan saparak yardımsever "uzay kardeşleri" fikrini de, beslenmek için bizi canlı canlı yiyen yaratıkları da reddetti.

"Çok rahatsız edici olan şeylerden biri üç vakada kendini gösterdi." diye devam etti, "Bu da kaçırılma deneyiminde kişinin kasıtlı olarak acıya maruz bırakıldığını gösteriyor. Kişi tıpkı bir laboratuvar hayvanıyla yapılan deneyde olduğu gibi acıya maruz bırakılıyor. Bu çok acımasızca."

Hemen Barbara'nın uzaylı duygu vampirleri teorisini ve James'in regresyonunu, hissettiği acıyı ve uzaylının özrüyle ilgili sözlerini düşündüm. "Beni incittiği için üzgündü ama bunun başka bir yolu yoktu. Bulmaya çalıştıkları şeyin bir parçası olduğum izlenimine kapıldım. Acı... Yaptıkları şeyin bir parçası da acıyı izlemekti. Acının bana nasıl yansıdığını, nasıl algıladığımı." Hopkins'in aynı hikayeyi başka vakalardan da dinlemiş olduğu, bu kadar spesifik bir açıklama yapmasından belliydi. Bu durumda James'in hikayesinin doğru olabileceğine dair bir tür teyit söz konusuydu ve bunun farkına varmak beni güçsüz hissettirdi, neredeyse midemi bulandırdı. Yeni bir destekleyici bilgi öğrendiğim her seferinde bu bana aynı "kederi" hissettiriyordu ve tüm bu fenomenin sadece bir hayal olmasını ne kadar umutsuzca dilediğimi hatırlatıyordu.

Hopkins'in söyleyecek daha çok şeyi vardı. "Bana son derece önemli ve yeni görünen ikinci şey ise insan cinselliğiyle çok ilgili göründükleridir ve sadece üreme mekanizmalarını, yumurtaları ve spermleri kastetmiyorum, aslında cinselliğin kendisinin tüm fiziksel yelpazesini kastediyorum. Bu konuda çok meraklı görünüyorlar ve sezgisel ya da telepatik olarak cinselliğin nasıl bir his olduğunu ve bunun anatomisinin nasıl işlediğini hissetmek istiyor gibiler."

Burada yine James'i düşündüm. Ailesinin evinde, dişilerinden biriyle çiftleşmesini isteyen uzaylılar ona yaklaştığında, en azından hatırladığı kadarıyla reddedebilmişti. Ve olay sırasında, uzaylıların onun spermine ihtiyaçları varsa, neden birkaç vakada okuduğum gibi mekanik olarak almadıklarını merak ettim. Uzaylılardan birini hamile bırakmaya çalışmak gerçekten mantıklı değildi, çünkü kaçırılanlar genellikle yapay rahimlerde veya kreşlerde büyüyen fetüsler gördüklerini bildirmişlerdi. Casey de uzaylı bir dişiyle seks yapmak zorunda bırakılmıştı.

Barbara'ya göre uzaylıların sekse olan ilgisi, kaçırılanların hiç muhtemel olmayan birine mantıksız ve cinsel bir saplantı duydukları vakaları da içeriyordu. Bu tanıdığım üç kişinin başına gelmişti, dolayısıyla Barbara'nın geniş temas yelpazesinde başka vakalar bulmuş olduğundan şüphe etmedim. Bu tür saplantıların güçlü duygular uyandırmak için kasıtlı olarak manipüle edildiğini ve bu şekilde uyandırılan güçlü duyguların da kontrolü elinde tutan uzaylı zekası tarafından "alındığını" düşünüyordu. Ayrıca beş kadının kaçırılmasıyla ilgili bir kitapta araştırmacının eşcinselliğin kaçıranlar için önemli bir faktör, bir merak konusu olduğu sonucuna vardığını da biliyordum.

"Zevk ve acı." dediğini duydum Hopkins'in, "Bu iki yönle ilgileniyorlar."

Grubumuzun deneyimleriyle alakalı görünen başka sözleri de vardı. Örneğin, kimi bireylerin uzaylılarla işbirliği yapan normal görünümlü insanlarla karşılaştıkları inandırıcı vakalar olduğunu söyledi ve James'in yatak odasında pek çok kez ortaya çıkan insan görünümlü kadını düşündüm. Ayrıca Casey'nin gördüğü gibi pençe şeklinde uzun, ince, perdeli elleri olan sürüngenimsi varlıklar da dahil olmak üzere çeşitli uzaylı türlerine ilişkin raporları da anlattı.

Ve uzaylıların genetik deneyleri hakkında konuşmaya başladığında, yaptığı yorumlar Fred'in hipnoz altında çıkardığı sonuçlara uyuyordu. "Genetik malzemeye ihtiyaçları olduğunu biliyoruz." dedi Hopkins, "Sperm ve yumurta aldıklarını biliyoruz. Bu üreme deneylerini melezleştirme amacıyla yaptıklarını biliyoruz. Bunun bir olasılık olarak elenemeyeceği kadar çok vaka, çok fazla benzer açıklama ortaya çıktı. Bu çok merkezi bir konu."

Aynı fikirdeydim. Casey ile seks yapan uzaylı dişi bir karışıma benziyordu; hem insan hem de uzaylı özellikleri olan bir melez. Fred spermlerinin hem kadına hem de o tuhaf hayvana uygulandığını görmüş ve mantıklı bir şekilde bunun sebebinin melezleme olduğu sonucuna varmıştı. Fakat Fred melezleme fikriyle yetinmedi; uzaylıların "DNA'yı yenilemekle" ilgilendiklerini ve bu işin "bağışıklık sistemiyle bir ilgisi olduğunu" da tahmin etti.

Hopkins de son sözlerinde aynı konuya değindi. "Giderek daha fazla ikna oluyorum ki, belli bir noktadan sonra öyle ya da böyle evrim geçirmişler, öyle ki geri dönüp kendi türlerini canlandırmaya ihtiyaç duyuyor gibi görünüyorlar, ve sadece fiziksel anlamda genetik malzemelerimizi alarak değil." Konuşmasının devamında "bebek sunumu" kaçırmalarını ve uzaylıların ebeveyn-çocuk ilişkisine olan ilgisini anlatırken "İnsanların duygusal olarak yaşadıklarını telepatik olarak hissetmek istiyor gibi görünüyorlar." diyerek duygu faktörüne de geri döndü.

"Bizi çeşitli, zengin ve ilginç görüyorlar, çünkü onlar öyle değiller. Biz onlar için fiziksel, duygusal ve ruhsal açıdan bir kaynağız."

İfade kısa ve netti, bu tür niteliklerden acınacak derecede yoksun bir ırk için bol bir "kaynak" olarak tasvir ediyordu bizi. Fakat korkuyu, kaçırılan kişinin yaşadığı zorlu duyguları, Megan'ın regresyonunun meydana getirdiği korku duygusunu ve Fred'i mahveden spazmları ve acıyı hatırlayınca, Barbara'nın "duygu vampirleri" teriminin daha doğru bir ifade şekli olabileceğini düşündüm.

Ara verildiğinde, Lear'ın konferansında gördüğümüz kadını aramak için tekrar kalabalık salona baktım ve bu kez onu gördüm. En azından ben o olduğunu düşündüm, bu yüzden fikrini almak için Casey'ye kadını işaret ettim. O da David gibi kadının o olabileceğini düşünüyordu ama James'in doğrulaması olmadan emin olamazdık. Onun ve ailesinin yokluğuna üzüldüm ve son anda fikirlerini değiştiren şeyin ne olabileceğini düşündüm yine. James burada olsaydı kadına yaklaşıp onu sorgulayabilirdik ama hata yapmaktan korktuğum için bu riski göze alamadım. Yine de, eğer bu gece buradaysa, muhtemelen daha sonraki toplantılarda da ortaya çıkacağını düşündüm. James onun burada olduğunu duyunca bir dahaki sefere gelmek isteyecektir, dedim kendi kendime.

Konferans sona erdiğinde, çalışma grubu üyelerinden bazıları bizi Hopkins'le birlikte yakındaki bir restoranda kahve içmeye ve tatlı yemeye davet etti, biz de hevesle kabul ettik. Oraya vardığımızda bir düzineden fazla insan uzun bir masaya oturmuştu bile, ancak Hopkins'in karşısında birkaç boş koltuk vardı. Birkaç dakika oturup konuştuk ve sonra başka insanlar da geldi. Konferansta gördüğümüz kadının da aralarında olduğunu görünce ne kadar şaşırdığımızı tahmin edin. Yanımdaki sandalyeye oturup Bay Hopkins ile samimi bir şekilde konuşmaya başlayınca daha da şaşırdım.

İlk başta onunla konuşamayacak kadar şok olmuştum ama dinledim ve Hopkins'le ilk regresyonunu yeni yaptığını ve kendi kaçırılma deneyimlerini keşfettiğini öğrendim. Bir süre sonra merhaba demeyi ve kendimi tanıtmayı başardım. Ann (takma isim) normal bir insan gibi görünüyordu, çiftlikte James'in yanına gelmiş olabilecek bir kadından beklediğim gibi değildi.

Yine de yakından incelediğimde Lear konferansında bize doğru baktığını gördüğüm kadın olduğundan emindim, bu yüzden birkaç masum soru sormayı denedim. Tanıdık geldiğini belirttim ve daha önce herhangi bir toplantıya katılıp katılmadığını sordum. Evet cevabını alınca Lear toplantısına katılıp katılmadığını sordum ve yine katıldığını söyledi.

"O zaman seni gördüğüm yer orası olmalı." dedim. "Ayakta izlemek zorunda kalanlardan biri de sen miydin?"

"Evet." diye onayladı, sorularımın bir yere varacağını hissetmeye başlamıştı. "Neden?"

"Kapı aralığında mıydın, kürsünün yanındaki ön kapı aralığında?"

"Şey, evet." diye yanıtladı.

"Ve mavi kazak gibi bir şey mi giyiyordun?"

"Bu çok garip." dedi biraz rahatsız bir şekilde.

"Ne giydiğimi hatırlamıyorum ama tarif ettiğin gibi mavi bir üstüm var ve onu giymiş olabilirim. Bütün bunlar ne demek oluyor?"

"Hiçbir şey, gerçekten." dedim ona, James'in onun o olduğuna dair kesin tanımlaması olmadan daha ileri gitmekten çekinerek. "Sadece birkaç kez bizim tarafa bakan birini gördüğümü hatırlıyorum ve o kişinin sen olduğunu düşünüyorum." Sonra konuyu değiştirmek için bizim kasabaya hiç gelip gelmediğini sordum, çünkü boyutlar arası kadın James'i orada ziyaret etmişti.

Oraya hiç gitmediğini söyledi, ben de ondan konuyla ilgili bilgi almaya çalışmaktan vazgeçtim. Bunun yerine, çok ayrıntılı olmasa da geçmişlerimiz, evliliklerimiz, çocuklarımız ve kaçırılma deneyimlerimiz hakkında konuştuk. Ama aslen St. Louis'li olduğunu duyduğumda kafamda bir alarm çalmaya başladı.
 
James'in kadını çiftlik dışında gördüğü tek yer, bir önceki yaz gezi yaptığı St. Louis bölgesiydi. James ve tüm ailesi oralıydı ve bu kadının da St. Louis'li olması çok büyük bir tesadüf gibi görünüyordu. Şimdi onu ve James'i bir araya getirmek son derece önemli görünüyordu ve Lear konferansında gördüğüm kadının o olduğundan emindim ama yine de bunu ona söylemekten, nedenini söylemekten korkuyordum. Onun kaçırılma fenomeninin faili değil kurbanı olduğu açıktı, ama James'in uzaylı ziyaretçisinin kullandığı şeyin onun görüntüsü olduğuna ikna olmuştum. Ve James'in bu kadını gördüğü Lear konferansına katılması da tesadüften öte bir şey olmalıydı.

Nihayet sabahın erken saatlerinde uzun bir eve dönüş yolculuğuna çıktık ama vardığımızda hemen yatamayacak kadar heyecanlıydık. Yine de erken kalkıp Bay Hopkins'in atölyesi için şehre geri dönme ihtimali çekiciydi ve almayı başardığımız birkaç saatlik uyku bize ertesi gün için yeni bir enerji verdi.

Ann yine sürpriz bir şekilde atölye çalışmasına geldi ve daha fazla iletişim kurmamız kaderde varmış gibi görünüyordu. Barbara ve Casey ile konuştuktan sonra Ann'e telefon numaramı vermeye ve regresyonlarını bitirdikten sonra aramasını istemeye karar verdim. Beni nedenim hakkında sorgulamayacağını umuyordum ama sorguladı ve benim kaçamak cevaplarım muhtemelen bunun daha da gizemli görünmesine neden oldu. Ona konuşmamızın önemli olduğunu ama söyleyeceğim hiçbir şeyin regresyonlarında bulabileceklerini etkilemesini istemediğimi söyledim ve sonunda konuyu kapatacak kadar tatmin oldu.

James'e henüz ondan bahsetme fırsatım olmamıştı ama atölye çalışmasında onu görüntüye aldığımız bir video kaset çekmeyi başardık. James'e göstermek için sabırsızlanıyorduk ve doğru kişi olduğunu söyleyeceğinden hiç şüphem yoktu. Ama James'in yerini bulmak kolay değildi ve videoyu izlemesi için fırsat çıkması birkaç gün sürdü.

Hatta James'le temasa geçemeden önce annesi Sandy'yi gördüm ve ona heyecanla kadını gördüğümü söyledim. James'in video kasete bakmasının önemli olduğunu o da kabul etti ve sonra endişeli bir şekilde Barbara ve bana ailesinin konferansa gelmemesinin nedenini anlattı. Çıkma saatinden hemen önce James'in çiftlikten aradığını, çok üzgün olduğunu, bu yüzden James'ten yanlarına gelmesini istediğini söyledi. James geldiğinde bir şey yüzünden çok çaresiz görünüyor, toplantıya gitmeyi reddediyor, hatta kendine zarar verme tehdidinde bulunuyordu. Onu sakinleştirmek isteyen anne ve babası evde kalıp onunla ve diğer çocuklarla durum hakkında konuşmuşlar.

Sandy'nin hikayesini dinlerken, acaba James'in davranışları, ailesinin vahşice yok edildiğini gördüğü kabuslardan duyduğu korkudan kaynaklanmış olabilir mi diye merak ettim. Ama bunu kimseye söylemeyeceğime dair söz vermiştim ona, bu yüzden Sandy'ye bir açıklama yapmamın imkanı yoktu. Ayrıca, tuhaf tepkilerinin bu rüyalardan kaynaklandığından da emin olamazdım. James başından beri deneyimleri hakkında konuşmak konusunda son derece isteksizdi. Hipnoz altındayken bile yavaş cevap veriyordu, korkutucu derecede sessizdi ve cevapları genellikle ya tek heceliydi ya da bölük pörçüktü. Uzun bir süre daha regresyon konusunu düşünmeyebileceğinden şüpheleniyordum ve acaba uzun sessizliğini bozmadan önce, aklını kaybettiğini varsaydığı süreçte bu fenomenle daha kolay mı başa çıkabiliyordu diye merak ettim. En azından bu anlaşılabilir bir şeydi. Tedavi edilebilir bir durumdu. Uzaylılar tarafından kaçırılmak ise öyle değildi. Eğer bu karşılaşmalar bize bir şey öğrettiyse, o da şuydu: Gerçeklik diye bir şey yok.

Sandy bizi ziyaret ederken Barbara ile birbirlerini biraz daha yakından tanıma fırsatı buldular.
 
James'in ailesi St. Louis bölgesindendi. Barbara şaşırdı ve memnun oldu, çünkü kendisi de orada büyümüştü. Sandy'den sadece iki yaş büyüktü, bu nedenle St. Louis'deki pek çok benzer yer ve şeyle ilgili anıları vardı. Ve Barbara her zaman yaptığı gibi, Sandy'nin kendi deneyimleri (kayıp zamanlar, yara izleri, sağlık sorunları, tekrarlayan rüyalar) hakkında birkaç soru sormayı başardı ve önemli yeni bir bilgi ortaya çıkardı.

Sandy'nin anlattığına göre, hayatı boyunca tekrar eden bir rüya veya kabus vardı. Bu rüyayı ilk kez çok küçükken, belki de beş yaşındayken görmüştü ve Sandy rüyayı anlatırken Barbara'nın gözlerinin gittikçe büyüdüğünü gördüm. Hep aynı rüyaydı: Sandy donuk gri bir yüzeye çok yakın duruyor, sadece birkaç santim mesafede. Gri şey muazzam bir küre, o kadar büyük ki Sandy onun yanında sadece küçük bir nokta. Bir şey onu kürenin içine doğru çekiyor ama Sandy bu dürtüye karşı savaşıyor, çünkü kürenin içine girerse "bir daha asla geri dönemeyeceğini" biliyor. Sandy bu rüyayı ilk olarak ciddi şekilde hasta olduğu ve hastalıktan kurtulup kurtulamayacağının şüpheli olduğu bir zamanda görmüştü.

Sandy rüyasını anlatmayı bitirdi ve Barbara'nın yüz ifadesi çok garipti. Sandy'ye, "O küreyi gören tanıdığım ilk kişisin." dedi.

"Sen de mi gördün?" diye şaşkınlıkla sordu Sandy.

"Evet, St. Louis'de," diye yanıtladı Barbara, "beş yaşlarındayken."

"O şeyin ne olduğunu biliyor musun?"

"Hayır, emin değilim." diye kaçamak bir cevap verdi Barbara ve konuyu değiştirdi. Ama söylemek istediğinden fazlasını bildiği açıktı.

Ama onu havaalanına götürmek için yola çıkıp baş başa kaldığımızda ona hemen gri küreyi sordum.

"Bundan hiç kimseye bahsetmedim." dedi. "Bu yüzden Sandy anlatmaya başladığında inanamadım! Deneyimlerimiz birbirine çok benziyor olmalı."

"O zaman neden ona anlatmak istemedin?" diye sordum.

"Onu korkutmak istemedim." diye açıkladı Barbara. "Küreye götürüldüğümde bana oranın 'ruhlar için bir depo' olduğu, insan ruhlarının bir şekilde geri dönüştürüldüğü söylendi. Eğer Sandy'nin gördüğü şey buysa, sanırım o küreden canlı çıkamazdı."

Sandy'yi bu bilgilerle endişelendirmeye gerek olmadığı konusunda hemfikirdim ama ikimiz de ileride bir zamanda regresyona girmeye karar vereceğini umuyorduk. Sandy'nin hatırladığı birkaç olağandışı deneyim vardı, hepsi de uzaylılarla karşılaştığını gösteriyordu. Ama bu sonraki bir ziyareti beklemek zorundaydı. Bu arada, nihayet James'i buldum ve Hopkins atölyesindeki video kaseti izlettim.

"Unutmamalısın ki," diye uyardım onu, "onu ilk gördüğümüz zamanki haliyle tamamen aynı görünmüyor. Saçları farklı ve konferansta çok yıpranmış görünüyordu, bu yüzden yüzü de tam olarak aynı değil."

Ann görünene kadar kaseti ileri sardım ve sonra durdurdum. "Bu o, değil mi?" diye kendimden emin bir şekilde sordum ve bir tanıma kıvılcımı görmek için James'in yüzünü izliyordum.

Ekrana bakarken gözleri bir an donuklaştı ve sonra başka tarafa baktı.

"O değil mi?" diye tekrarladım.

Başını hafifçe yanlara salladı. "Emin değilim." diye mırıldandı ve sonra, "Bu o değil." dedi.

"Farklı görünüyor, söyledim," dedim. "Tekrar izle. Lear konferansında gördüğüm kadın olduğuna eminim." Kaseti tekrar oynattım ama James televizyon ekranına bakmadı.

"Bu o değil." dedi.

"Kapının önünde duruyordu. Eminim." diye itiraz ettim. "Aynı kapı aralığında duran benzer görünümlü başka bir kadın gördün mü?"

James sessizdi.

"Hatta bana David'in tarif ettiğine benzer bir kazağı olduğunu bile söyledi! O olmadığından nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?"

Tek söylediği "O değil." oldu ve hayal kırıklığı içinde oradan ayrıldım. Her şey bu kadının doğru kişi olduğunu gösteriyordu, biliyordum ve James'in onun o olmadığını nasıl söyleyebildiğini anlayamıyordum. David, Casey ve ben onu sadece üstünkörü görmüş olsak da oldukça emindik. Ve kapı aralığındaki kişinin tarifine yaklaşan başka bir kadın olmamıştı, sadece bu kadın vardı.

Dürüst olmak gerekirse, James'in doğruyu söylediğine inanmadım. Bu fenomeni hayatından çıkarmanın bir yolu olarak onun kimliğini inkar etmesi anlaşılabilir bir şeydi. Ne de olsa boyutlar arası kadınla en son karşılaştığından bu yana altı ay geçmişti ve bunun bir daha asla olmayacağını ummuş olmalıydı.

Fakat Barbara, James'in inkarının bilinçli bir seçimden ziyade manipüle edilmiş bir tepki olabileceğini düşünüyordu. Uzaylılarla sık sık temas kurulduğu zamanlarda kaçırılanların ani ve benzeri görülmemiş kişilik değişiklikleri gösterdiği vakalarla çalışmıştı. Ve daha da rahatsız edici olan, kaçırılanların konuşma ve eylemlerinin doğrudan dış kontrol altında olduğu vakalardı. Bu durumlarda, kaçırılan kişinin kendi kişiliği ya da bilinci "askıya alınmakta" ve ayrı bir zeka devreye girmektedir. James'in başına geçmişte de böyle şeyler geldiğini biliyorduk; St. Louis yakınlarındaki tepede arabasını sürdüğü yönü fiziksel olarak kontrol edemediği ya da kamerasını ve kayıt cihazını arabanın bagajından çıkaramadığı zaman olduğu gibi. Ve David de aynı şeyi yaşamıştı; David'in o ağustos gecesi çiftlikte sergilediği beklenmedik tavırlar Megan'ı korkutmuştu.
 
Sebep ne olursa olsun, James kadının kimliğini inkar etti. Ama birkaç gün sonra, Ann de dahil olmak üzere birkaç kişi bir ziyarette bulunmayı planlarken, James'e en azından uğrayıp onunla yüz yüze görüşmesi için yalvardım ve o da gönülsüzce kabul etti. Her iki araba aynı anda geldi ve kadına ilk tepkisini görmek için pencereden dışarıyı izledim. Ancak önünden kapıya doğru yürüyen üç kadına hiç bakmadı ve içeri girdiğinde kadın çoktan tuvalete gitmişti.

James fark edilir derecede gergindi. Bir bardak su istedi ve aceleyle birkaç yudum aldı, diğer iki kadın ve ben konuşurken mutfakta kaldı. Ann oturma odasına döndüğünde onu James'le tanıştırdım. Doğrudan James'e baktı ve gülümseyerek şöyle dedi: "Merhaba. Sanırım gerçekten konuşmamız gerekiyor."

James de bunun üzerine bir şeyler mırıldandı ama yine ona bakmayı reddetti. Tedirginliği o kadar açıktı ki Ann ve diğerleriyle farklı bir şey hakkında konuşmaya başladım ve James mutfağa geri döndü. Bir süre sonra yanına gittim ve fikrinin değişip değişmediğini sordum.

"O değil." dedi başını sertçe sallayarak. "Kalamam, bir yere gitmeliyim." Ben daha cevap veremeden aceleyle kadınların yanından geçip kapıdan çıktı.

Bu hiç mantıklı değildi. Eğer Ann gerçekten o boyutlar arası kadına benzemiyorsa, James'in çok rahatlamış olması gerekirdi. Rahatlamış olmalıydı ama tüm bu süre boyunca son derece rahatsızdı ve ayrıldığında neredeyse panik içinde görünüyordu. Anlaşıldığı üzere, James o günden sonra uzun süre evimize geri dönmedi. Sonbahar ve kış aylarında sık sık görüşmüştük, bu nedenle uzun süreli yokluğu fark edildi ve üzüntü duyuldu.

Barbara gittikten birkaç gün sonra David'e çiftlikte garip bir telefon geldi. Telefonun diğer ucundaki sesleri tarif etmesine bakılırsa, bu arama 2 Mayıs 1988'de Casey hipnoz altındayken cevap verdiğim aramaya çok benziyordu. İlk başta sadece uzak bir parazit duyduğunu, daha sonra tanınmaz bir "sesin" bir dizi cırlama ve öksürük sesi çıkardığını söyledi. David sesin elektronik olarak üretilmediğinden emin olduğunu ama ne olduğu hakkında hiçbir fikri olmadığını söyledi.

Mart ayı sona ererken her şey nispeten sakin görünüyordu ve birkaç yeni küçük delik dışında olağandışı bir şey fark etmedik. Ayın otuzunun gecesi, oldukça geç bir saatte şehrin kuzeyine gidip yıldızlara bakmaya karar verdik. Hava çok soğuk değildi ve gökyüzü açıktı, bu yüzden alçak tepelerin şehrin ışıklarını engellediği ve bize bakmak için çok daha net bir gökyüzü sunan seyrek nüfuslu bir bölgeden geçtik. Ancak kısa bir süre sonra eve döndük ve yatmaya gittik.

Ertesi sabah Casey işe gitmek için kalktı ama benim geç saate kadar uyumama izin verdi. Ona veda etmek için bir anlığına uyandım ve tekrar uykuya daldığımda çok garip bir rüya gördüm. Ortam, çeşitli boyutlarda odalara bölünmüş tanıdık büyük bir evdi ve geçmişte birkaç kez aynı yapıda geçen unutulmaz rüyalar görmüştüm. Ancak bu rüyada ev daha genişti, moteli andıran yeni bir dizi oda uzun, geniş bir koridorla ana binaya bağlanıyordu. Dar mavi takım elbiseli, kısa boylu, tıknaz bir adam olan müdür bana koridorda rehberlik etti, ama yolda tuvalete girmek için durdum. Tuvalete oturdum ve sonra müdürün beni tuvalete kadar takip ettiğini gördüm. Neden kadınlar tuvaletinden uzak durması gerektiğini bilmediğini merak ederek telaşlandım ve sonra yalnız olmadığımızı gördüm.

Tuvaletin yanında bir oturma yeri ve küçük beyaz bir masa bulunan küçük bir açıklık vardı ve orada iki kadın oturuyordu. Ürkmüştüm ama kadınlar gitmek ya da benimle konuşmak için hiçbir harekette bulunmadılar. Birbirleriyle çok yumuşak bir şekilde, başları birbirine yakın, sessiz ve neşeyle konuşuyorlardı ve uzun siyah peruklar taktıkları için Doğulu gibi göründüklerini düşündüm. Tuvaletten kalkmaya hazırdım, bu yüzden müdürden odadan çıkmasını istedim. Fakat o daha hareket edemeden kapı şiddetle açıldı ve uzun boylu, zayıf bir adam bana ters ters bakarak içeri girdi.

Dehşete kapılmıştım, hareket edemiyordum ve sonra uzun boylu adam aniden vücudunu doğal olmayan bir şekilde bükerek başını ayaklarımın hizasına getirdi. Bana baktı, hiçbir şey söylemedi ama iki parmağını bir gazlı ısıtıcıdaki ateş püskürtücülere sokmuştu.

"Çıkarın onu! Çıkarın onu!" diye bağırdım müdüre ama adam eğilmiş, iki parmağını ısıtmaya devam ediyordu. Birden o yanan parmakları şakağımdan beynime sokacağını anladım ve korkudan deliye döndüm. Elini ısıtıcıdan çekip başımı tutmaya çalıştı ama ben "Artık uyanmak istiyorum!" diye bağırdım. Rüya bitti ve yatakta titreyerek uyandım.

Barbara bana aylar önce vakaları arasında çok sayıda "tuvalet" rüyasına rastladığını anlatmıştı ama ben daha önce hiç görmemiştim. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum ve bir daha asla görmemeyi umuyordum. Soyunup duş almaya gittiğimde, sol karnımın alt kısmında, belimin altında, yaklaşık iki buçuk santim uzunluğunda ve yatay, mükemmel bir şekilde düz yeni bir çizik buldum. Şimdiye kadar o kadar çok anormal çizik, çürük, kesik ve delinme yaşamıştım ki bu yeni iz üzerinde fazla düşünmedim. Ama Casey işten eve geldiğinde bana kendisinin de duşta yeni bir iz bulduğunu söyledi. Sağ kaval kemiği, yaklaşık üç milim genişliğinde, dört santimlik kesikli bir çizgi şeklinde yatay olarak kazınmıştı.

"İlk bulduğumda hala çok kanlıydı," dedi Casey, "ama orayı vurduğumu ya da sıyırdığımı hiç hatırlamıyorum."

Sıyrığın büyüklüğüne bakılırsa, böyle bir yaralanmayı kesinlikle hatırlayabilecek kadar acı çekmiş olması gerekirdi. Çarşaflar hala yatağın üzerindeydi, bu yüzden örtüyü geri çektik ve bacağının hala yataktayken bir şekilde yaralanmış olup olmadığını görmek için bir kan lekesi aradık, ama çarşaflar temizdi. Daha sonra tuttuğum günlüğe baktığımda Casey'nin üçüncü kez bilinen bir açıklaması olmadan sağ kaval kemiğinde kanlı bir sıyrıkla yataktan kalktığını fark ettim.


bozadi



12. BÖLÜM


Nisan ayında vücudumuzdaki fiziksel izler büyük ölçüde azaldı. Ayın beşinde sol diz kapağımda nedenini bilmediğim küçük bir çizik buldum, ama neredeyse sonraki üç hafta boyunca ne Casey ne de ben herhangi bir anormal iz bulamadık. Fakat garip şeyler olmaya devam etti ve bunların bir şekilde UFO-Uzaylı fenomeniyle ilişkili olup olmadığını merak ettik.

Olaylardan özellikle bir tanesi çok dikkatimi çekti ve şimdi, yani aradan geçen bir yıldan uzun süreden sonra UFO teknolojisi hakkında biraz daha fazla şey öğrendikten sonra, bunun gerçekten önemli olabileceğine inanıyorum. Nisan ayının altısında her zamanki gibi yattıktan sonra, gecenin ilerleyen saatlerinde uyandım ve kısa süre sonra kafamın içinde bir müzik duymaya başladım.

Bir an için müziği kendim mi üretiyorum diye düşündüm ama o kadar yabancı ve o kadar beklenmedik bir şeydi  ki bunu kendim yapmadığım sonucuna vardım. Ayrıca bu müziğin çok somut bir niteliği vardı, mükemmel bir ses ayarı yapılmış kulaklıklardan gelen bir müzik kadar net duyuluyordu. Bu durumda bir şeyin bu sesleri tesadüfen veya kasten düşüncelerime gönderiyor olması mümkündü. Gözlerimi açarak, oturup kalkarak ve etrafta hareket ederek gerçekliğimi birkaç kez test ettiğim için uykuda olmadığımı biliyordum.

Müziği çok net bir şekilde, uzun bir süre boyunca duydum. Sentezlenmiş gibiydi, hafif, neşeli ve güzeldi, garip bir ritmi ve hızlı nota dizileri vardı. Bu müziği hayretle dinlerken, üzerinde notaların çeşitli renklerde geçici şekiller çizdiği bir kağıt parçası gibi dikdörtgen bir şekil "görmeye" başladım. Dikdörtgen görüntü ve nota tasarımlarını, müziğin kendisini olduğu gibi, duyusal bir girdiden ziyade içsel olarak deneyimliyordum ama bunları aynı zamanda net bir şekilde görüyordum.

Sonra başka şeyler duymaya başladım. Sanki bir radyo kadranı frekans bantlarında dolanıyormuş gibi, hiçbirini tanımadığım çeşitli insan seslerini kesintili olarak duyuyordum. Kelimelerin hiçbir anlamı yoktu, sadece örneğin "Hey, kardeşim!" ve bilgisayar sesiyle konuşmaya çalışan birini andıran başka bir ses gibi çeşitli parçacıklar vardı. Ardından yine müzik başladı, sonra insan sesleri tekrar başladı ve nihayet müzik bir süre daha geri döndü. Birdenbire kesildi ve çok geçmeden tekrar uykuya daldım.

O zamanlar bu deneyime hiçbir anlam veremiyordum. Ama başka bir araştırmacıdan öğrendiğim kadarıyla, askeri istihbarat ve araştırma birimleri, uzaylı teknolojisi tarafından doğrudan insan zihnine iletilen bilgileri izlemenin bir yolunu bulmuş olabilirdi. Uzaylıların insanlarla iletişimi geleneksel olarak telepatiktir ve son birkaç yılda kendilerini uzaylı olarak tanımlayan varlıklardan telepatik veya "kanallanmış" bilgi aldığını iddia eden insanların sayısı sürekli artıyordu.

Eğer durum buysa, o gece duyduğum müzik ve diğer sesleri açıklayabilecek en az bir tane durum düşünebilirim. Belki de müzik bana şu veya bu sebeple uzaylılar tarafından iletildi ve daha sonra bu tür yayınları izleyen ordu bu özel iletişimi izlemiş olabilir. Uzaylılar tarafından kullanılan frekansa ayarlanmış kendi ekipmanlarıyla, ordunun kendi yayınını da en azından kısmen algılamış olabilirim ve bu da peşpeşe duyduğum konuşmaları açıklıyor olabilir. Durum ne olursa olsun, o sırada bu deneyim, güzel müzik ve oluşan görüntülü tasarımlar çok ilgimi çekmişti.

Nisan ayının ortasındaki ikinci olay ise çok daha az hoş ama bir o kadar ilgi çekiciydi. İngiltere'den arkadaşlarımız, on üç yaşındaki oğulları Tim (takma ad) ile birlikte birkaç günlüğüne bizi ziyarete  geldiler. Dan ve Kay'in (takma adlar) Teksas'a ilk ziyaretleriydi bu ve dolayısıyla onlara etraftaki en ilginç yerleri gösterdik. Davetsiz uzaylı misafirlerle devam eden ilişkimizden de biraz bahsettik ama Tim'in bulunduğu zamanlarda bu tür konuşmalardan kaçınmaya dikkat ettik.

Ziyaretlerinin üçüncü gecesinde Tim, her gece yatağını yaptığımız vitray camlı çalışma odamdaki tepe ışığı açık şekilde uyuyup uyuyamayacağını sordu. Kay ona nedenini sorduğunda, önceki gece korktuğunu söylemekten başka bir cevap vermek istemedi. Küçük bir lamba yaktık, iyi geceler diledik ve kapıyı kapattık. Evimiz oldukça küçüktü, üç yatak odası da tek bir küçük koridorla birbirine bağlıydı ve Kay ile Dan köşedeki odada uyuyorlardı; Tim onların kuzeyinde, bizim yatak odamız ise doğusundaydı.

Ertesi sabah, pazar, hareketliydi. Arkadaşlarımız günün ilerleyen saatlerinde ayrılmayı planlıyordu, bu yüzden başka bir arkadaşımız onları ziyaret etmek için erken geldi. Onlar oturma odasında oturup konuşurlarken ben mutfağa gidip temizlik yaptım, sonra da yatağımı toplamak için koridora yöneldim. Çalışma odasının kapısının önünden geçerken, kapı kolundan kapının altına kadar damlayıp yayılan bir madde nedeniyle kapının alt yarısının kahverengimsi kırmızı bir renkle kaplı olduğunu fark ettim. Daha iyi bakmak için eğildim ve beyaz boyalı kapının üzerinde bir sıra halinde izler de olduğunu gördüm ama tüm bu izleri neyin yapmış olabileceğini hayal edemiyordum. Yetişkinlerin parmak izlerinden daha büyük ve daha kareydiler ve insani hiçbir nitelikleri yoktu; çıkıntı, kıvrım veya çizgi şeklinde herhangi bir desen yoktu. Bunun yerine, her lekede düzensiz yatay sıralar halinde geniş, düzensiz damla lekeleri vardı.

Daha sonra yaptığım şeye bugün bile hayret ediyorum. Diğerlerinin dikkatini kapıya çekmek yerine, zihnim hızla olası açıklamaları gözden geçirdi. İlk aklıma gelen birinin içki dökmüş olabileceğiydi ama bu maddeye benzer bir şey sunmadığımızı biliyordum. Ayrıca, misafirlerimiz neden olabilecekleri herhangi bir dağınıklığı veya pisliği hemen temizleyecek türdendi. Sonra birinin kazara kendini kesmiş veya yaralamış olup olmadığını merak ettim. Kahverengimsi kırmızı rengi ve koyu kıvamıyla bu madde kana benziyordu ama biri bu kadar kan kaybedecek kadar yaralansaydı mutlaka haberim olurdu diye düşündüm.

Bu olasılıkları eledikten sonra bu leke ve izler konusunda çok kötü bir hisle baş başa kalmıştım ve tek düşünebildiğim, başka kimse görmeden hepsini temizlemekti. Her şeyden önemlisi, Tim'in korkmasını istemiyordum, özellikle de dün geceki tedirginliğinden sonra. Bu yüzden nemli bir bez ve bir kap bulaşık deterjanı alıp hızla kapıyı yıkamaya başladım. Tam bitirmek üzereyken, henüz açıklanamayan bir olayın kanıtlarını yok ettiğimi fark ettim aniden. Elimdeki kirli beze bakarak ve kendimi son derece aptal hissederek durdum. Artık maddeyi test etme ve tanımlama şansım yoktu ve lekelerin fotoğrafını bile çekemezdim. Kapının alt kısmında tamamen yok olmamış birkaç iz kaldığını fark ettim, bu yüzden onları bıraktım, misafirlerimiz gittikten sonra Casey'ye kapıdan bahsetmeye kararlıydım.

Birkaç gün sonra arkadaşlarımız İngiltere'ye dönmeden önce Florida'dan bizi aradıklarında, onlara evimizde bulundukları sırada yaralanan olup olmadığını sordum. Beklediğim gibi cevap hayırdı. Yaralanma ve içecek dökülmesi ihtimalleri elendikten sonra, kapıdan damlayan şeyin tam olarak ne olduğunu bulmaya kararlıydım. Bir patoloji laboratuarı ve adli tıp laboratuarıyla temasa geçerek bezdeki kalıntıyı test edebileceklerini umdum, ama bana ovma tozunun varlığı ve bezin üzerinde kalan kırmızımsı maddenin miktarının azlığının testi değersiz kılacağını söylediler. Yani kapıdaki lekeler açıklanamadı. Bunların uzaylı olaylarımızla hiçbir ilgisi olmayabilir ama UFO'lar kadar şaşırtıcı olan bir dizi garip olayın parçası olmuşlardı.

Örneğin 1989 yılında iki kez, köpeklerimizden biri açıklanamaz bir şekilde gece kapalı bir alandan dışarı çıkarıldı. İlkinde, büyük ölçüde sağır ve tamamen kör olan on üç yaşındaki köpeğimiz Asha'yı gece arka bahçenin uzak bir bölümündeki kilitli bir kapının arkasına koyduk ve küçük köpeğimiz Honey'yi ise havlayıp komşuları rahatsız etmemesi için garaja koyduk. Garaj kapısı kilitli olmasa da güvenli bir şekilde kapatılmıştı. Casey ertesi sabah garaja gittiğinde garaj kapısının aralık olduğunu ve Asha'nın küçük depoda Honey'nin yatağında olduğunu gördü. Arka bahçeye gidince oradaki kapının hala kilitli olduğunu gördü, dolayısıyla da Asha'nın garaja nasıl geldiğini anlayamadı. Başka bir olayda, bir cumartesi sabahı Honey'nin arka bahçede havlamasıyla uyandık; bir gece önce garaja kilitlenmişti ve kapı halen kapalıydı.

Barbara mayıs ayında daha fazla regresyon yapmak için geri geldiğinde, tuvalet ışığıyla ilgili bir dizi garip olay yaşadık. Evde ne zaman misafir uyusa tuvaletin ışığını açık bırakırız. Ama Barbara'nın ziyaretinin ilk iki sabahında uyandığımda tuvaletin ışığının kapalı olduğunu fark ettim. Barbara'nın gece tuvalete gittiğini ve arkasından ışığı söndürdüğünü düşündüm, bu yüzden üçüncü sabaha kadar bundan bahsetmedim. Ona ışığı sordum ve Barbara bana önceki gecelerin hiçbirinde ışığı kapatmadığını söyledi. Hatta bir keresinde tuvalete gitmek için kalktığında ışığı kapalı bulunca, o yattıktan sonra bizden birinin ışığı söndürdüğünü düşünmüş.

O gece üçümüz birlikte tuvalette durduk, ışığı açtık ve sabaha kadar açık bırakma konusunda sözleştik. İyi geceler diledik ve yatak odalarımıza çekilerek kapılarımızı kapattık. Casey ve ben dişlerimizi fırçaladıktan sonra elbiselerimizi çıkarıp yatağa girdik, ben her zamanki gibi kulak tıkaçlarımı taktım, çünkü stresli geçen son aylarda uykuya dalmakta zorlanıyordum. Yatak odasının ışığını söndürdük ve birkaç dakika sonra Casey ayağa kalkarak "İyi geceler Barbara." diye seslendi.

"Bunu neden söyledin?" diye sordum, Barbara'nın misafir odasından onu duyamayacağını bildiğim için.

"Bana 'İyi geceler.' diye seslendi," diye açıkladı ve kısa süre sonra uyuduk.

Ertesi sabah kalkan ilk kişi bendim ve yatak odasının kapısını açtığımda tuvaletin ışığının yine sönük olduğunu gördüm. Barbara'nın kapısını yüksek sesle çalarak onu uyandırdım ve ışığı söndürüp söndürmediğini sordum ama hayır dedi. Casey de uyanmıştı ve gece boyunca elektrik düğmesine dokunmadığını, hatta yataktan hiç kalkmadığını söyledi ve ben de yapmadığımı biliyordum.

Birkaç dakika sonra Barbara yatak odasından çıktı. Gece hepimiz yattıktan sonra tuvalete gittiğini ve ışığın o sırada söndüğünü söyledi. Birimizin kapıyı açıp açıklama yapacağını umarak koridordan "Işık söndü." diye seslenmiş. Casey onu yanlış anlayarak sadece tekrar iyi geceler dediğini sanmış, bu yüzden kalkmaya zahmet etmemiş.

Görünüşe göre ışık, biz tuvaletten çıktıktan sadece birkaç dakika sonra kapanmıştı ve bunu neyin veya neden yaptığına dair hiçbir fikrimiz yoktu.

Ama insanlar her gün regresyona geldiği için ışığın gizemi konusuna harcayacak çok zamanımız yoktu. Barbara ayrıca David'le bir seans daha planlamıştı ve önceki kasım ayında bacağında oluşan çok sayıdaki çizik ve yaranın nedenini bulmayı umuyordu. Onu uyuttu ve o ay yaşadığı "önemli bir deneyime" bakması için yönlendirdi. David bunun yerine daha önceki bir olaydan, 31 Ekim gecesi meydana gelen bir olaydan bahsetmeye başladı. Çizikler 8 Kasım'da ortaya çıkmıştı ama Barbara ona önemli göründüğü için David'in ekimdeki olayı inceleme tercihine uydu.

David olaydan hemen sonra bize o geceyi anlatmıştı ve ben de günlüğüme not etmiştim. Bilinçli olarak hatırladığı, gece saat 2 civarında baş ağrısıyla uyandığı ve aspirin almak için banyoya gittiğiydi. İki yatak odası dışında çiftlik evindeki tüm ışıkların açık olduğunu ve oturma odasında radyonun çaldığını fark etti. David ve Megan yattıklarında James evde değildi ama David şimdi James'in banyonun yanındaki kendi odasında uyuduğunu görünce James'in dikkatsiz davrandığını ve yatarken ışıkları söndürmeyi unuttuğunu düşündü.

David ayrıca bir noktada tekrar uyandığını ve hiçbir şekilde hareket edemediğini hatırlıyordu. Gözleri kapalıyken bazı garip şeyler gördüğünü söyledi: Gökyüzü, yer ve binaların olduğu bronz renkli bir dünya sahnesi ve koyu renkli kürkle kaplı uzun, ince bir yapıya baktığı bir gece sahnesi. Bundan sonra tekrar uyuduğunu hatırlamıyordu ama ertesi sabah aşırı derecede bitkin hissederek uyandı. Megan da uyandığını hatırlamamasına rağmen hiç dinlenmemiş gibi çok yorgun hissettiğini söyledi.

David'in hatırladığı tek şey buydu ama hipnoz altında çok daha fazlasını hatırladı. David yataktan kalkıp banyoya gittiğini ve tüm ışıkların açık olduğunu gördüğünü anlattıktan sonra boynunun dibinde bir ağrı hissettiğini ama sonunda tekrar uzandığını söyledi. Barbara David'in transını ve olayları hatırlama becerisini derinleştirmek için bazı telkinler yaptı ve sonra onu zamanda biraz geriye, uyanmadan önceki bir noktaya götürdü.

Gözlerini açamadığı ama odada parlak bir ışık olduğunu fark ettiği, sırt üstü yatar bir vaziyette oluşunu anlattı.

"Bu ışığın nereden geldiğini söyleyebilir misin?" diye sordu Barbara.

"Sanırım başımın arkasından geliyor." diye yanıtladı David. "Başım arkaya doğru eğik. Işık sanki arkamdaymış gibi hissediyorum."

"Başın arkaya doğru eğik demek. Ne kadar eğik? Yastık yok mu örneğin?"

David'in yatağıyla ilgili tarifi oldukça sıra dışıydı ve çiftlikte uyuduğu yatağa hiç benzemiyordu. "Omuzlarımın altında bir şey var, omuzlarımın altını destekliyor, bu yüzden başım arkaya eğik. Kollarım yana doğru sarkmış durumda. Başım ağrıyor, çünkü başım başımın üzerinde duruyor veya başım arkaya eğik ve arka kısmına dayanan sert bir şeyin üzerinde duruyor. Basınç var."

"Üzerinde kıyafet var mı?"

"Bilmiyorum. Çorap yok, çünkü bir şey hissediyorum, metal gibi, neredeyse pürüzsüz. Doktor muayenehanesindeki gibi."

"Kendinden başka herhangi bir varlık hissediyor musun?"

"Hiçbir şey duyamıyorum ama tek başıma sessiz bir odadaymışım gibi de değil. Duyduklarım çok çarpık, bir yalıtımın ardında veya su altında gibi. Zar zor bir şeyler duyabiliyorum. Tiz bir vızıltı, havalandırma delikleri gibi. Ve sonra her birkaç saniyede bir zıııın sesi geliyor." Hafifçe güldü. "Doğru yapamıyorum." diyerek özür diledi.

"Sıcaklık nasıl?"

"Serin. Omuzlarımın altındaki bu şey yumuşak ama sert, plastik köpük gibi bir şey. Metalik değil. Ayaklarım o sert yüzeyde üşüyor. Topuklarımın onun üzerinde durduğunu hissedebiliyorum. Başım da aynı yüzeyin üzerinde. Kollarımın değdiği yer çok keskin gibi."

"Sert bir yüzey mi?"

"Omuzlarımın altı hariç. Omuzlarım biraz kalkık." Devam etmeden önce yüzü bir an değişti. "Alnımda batma hissettim, sivri bir şey. Alnımın tam ortasında, gözlerimin tam üstünde, kaşlarımın arasında. Ve orada duruyor."

"Nedir o?"

"Kulaklık şeklinde bir bant algılıyorum. Sivri bir şey geliyor ve alnıma yerleştiriliyor. Ona tam olarak odaklanamıyorum. Bu cisimden, bu çemberden keskin bir şey çıkıyor, ama tam çember değil, biraz bulanık."

"Cismin işlevi nedir. Şu an sana temas ediyor mu?"

"Hayır. Keskin kenarı olan bıçak gibi şey, ona bağlı, yani onun bir parçası."

"Cildine temas ediyor mu? İncele onu."

"Gitti. Çekildi. Biraz hareket görebiliyorum. Başımın arkasında bir şey var. Her şey çok bulanık."

"Neden gözlerini kırpıştırıyorsun?"

"Göz bebeklerim büyütülmüş gibi hissediyorum. Göz doktorunda yaptıkları gibi. Uyanıyorum ve dediğim gibi eğik bir duruşum var. Bir şey sol bileğimle oynuyor ve bu rahatsız edici. Sanki elim biraz yukarıda tutuluyor ve bileğimde bir iğne veya başka bir şey varmış gibi hissediyorum. Elimin çok pürüzsüz ama yapışkan bir şeyin üzerinde durduğunu hissedebiliyorum."

"Ne olduğunu düşünüyorsun?"

"Yılan derisi veya yılan balığı derisi gibi, kemer gibi. Şimdi o cisim her ne yapıyorsa durdu ama kolum, ön kolum biraz karıncalanıyor veya Novokain sürülmüş gibi, biraz yanıyor, karıncalanıyor, yaklaşık dirseğime kadar."

"Dirsekten aşağısı mı karıncalanıyor?"

"Evet ve bu hiç hoşuma gitmedi. Bu hiç hoşuma gitmedi. Çok acımadı ama rahatsız ediciydi."

"Bu duyguyu hissettiğinde neler olduğunu biliyor musun?"

"Sanırım birkaç saniyeliğine bir şey batırıldı. Ve sonra bu başladı. İğne vurulmuş gibi hissediyorum."

"İğne özellikle hangi bölgeye sokulmuş olabilir?"

"Bileğimin tam iç tarafında, ortanın biraz solunda."

"O iğne veya her neyse, bileğinde ne kadar süre kaldı?"

"Uzun değil, belki beş saniye, on saniyeden az. O batış biraz rahatsız ediciydi. Çok garip."

"Ne kadar süre bu şekilde kalıyor?"

"Sürekli devam ediyor. Bir de kafamdaki şu sivri şey var. Bir banda bağlı. Kulaklık gibi kafama yerleştirildi. O şekilde bükülmüş ince bir metal banda benziyor, uçlarında bir tür garip ped var. Sonra ortasından, çok keskin bir uca doğru bükülen bu telimsi şey çıkıyor. Ve bir tür elektrik veya şarj hissi veriyor. Ve bu hala orada. Acıtmıyor."

"David," diye araya girdi Barbara, "bu aletin ne işe yaradığını ve neden kolunda karıncalanma hissettiğini zihinsel olarak sorabilir misin?"

"Birbiriyle bağlantılı." diye cevap verdi. "Ayağıma bir dokunuş hissettim. Düz, bir kaşığın arkası gibi veya onun gibi bir şey. Ayağımın altına 'vurdu'. Biraz sertti."

"Ayaklarına başka neler oluyor?"

"Hiçbir şey. Ama koluma soktukları şey, bu yukarıdaki şeyin çalışması için." dedi ve başını işaret etti. "Ooo."

"Ne?"

"Bilmiyorum. Sanki yan taraftaki pedler bir şeyleri kaydediyor. Bütün bu mekanizma başka bir şeye bağlı. Ve sonra ortadaki sivri şey. Sanki biri bir şey çıkarıyor, diğeri bir şey koyuyor. Bunu nasıl bildiğimi bilmiyorum." dedi şaşkınlıkla.

"Bu şey kayıt yaparken neler hissediyorsun?"

"Bakalım." diye duraksadı David, "Sanırım sivri şeye odaklanıyorum, sivri şey beni kızdırıyor ve o zaman ayağıma vuruluyor. Bu biraz dikkatimi dağıtıyor, çünkü başımı yukarı kaldırmaya çalışıyorum. Ama yapamıyorum. Evet. Hmm, tamam, şeyi görüyorum... Bu sivri şeye odaklanınca doğru çalışmadı. Veya engel oluşuyordu, o zaman ayağıma vuruldu ama aşağıda neler olduğunu göremedim. Sonra zihnim karardı."

Barbara, David'den durumun bütününe daha dikkatli bakmasını istedi ve ayrıntıları daha net bir şekilde görme yeteneğini teşvik etti.

"Bir yanma hissediyorum veya sol dizimin tam iç kısmında bir sıcak nokta. Çok şiddetli." Bu hissin kaynağını "tornavida gibi bir aletten geliyor." diye tarif etti.

"Tam olarak ne oluyor?"

"Sol dizimde bir şey varmış gibi hissediyorum veya sadece şişmiş gibi. Dizimin içinden bir tür küçük hortum çıkıyor, uzun bir şeye doğru gidiyor ve daha kalın. Sanki bir şey emiyormuş gibi hissediyorum ama kolumda halen hissettiğim şeyi hissediyorum dizimde." Hortumu şeffaf ve "ince, çok ince, misina gibi" olarak tanımladı ve içine bir şey koyulmasından ziyade kendisinden bir şey alınıyormuş gibi hissettiğini söyledi.

David tüm olayı tekrar gözden geçirirken bir kez daha kulaklık aparatının kafasından çıkarıldığı noktaya ulaştı.

"Bu şeyleri sana takıp çıkaran neydi?" diye sordu Barbara. Regresyonda şu ana kadar David başının ötesinde bir hareket gördüğünden bahsetmiş olsa da başka bir varlık tarif etmemişti. Barbara onu tek bir bakış açısına yönlendirmek yerine anılarının bütüncül olarak ortaya çıkmasını sağlayacak şekilde sorular soruyordu.

"Sol tarafta, yatağın köşesinde küçük, kutu gibi bir dolap görüyorum. Ve orada öylece duruyor. Sanırım üzerinde veya içinde bir şeyler var. İlk uyandığımda gözlerim aniden açılıyor ve onu görüyorum. Birden uyanıyorum. Gözlerim hemen açılıyor. Garip bir pozisyondayım. Görebiliyorum, beyaz gibi ve arka plan da beyaz gibi. Pek hareket edemiyorum, çok az. Kollarımı yukarı kaldırmaya çalışıyorum."

"Neden hareket edemiyorsun? Bir kısıtlama hissediyor musun?"

"Hayır ama hareket edemiyorum. Başımı öne arkaya bile hareket ettiremiyorum. Çünkü nefes almak çok zor. Buradan görebildiğim tek şey bu. Sağ tarafa bakıyorum, orası daha karanlık görünüyor ama çok değil. Şu an tek görebildiğim bu. Kendimi biraz endişeli hissediyorum ama çok da ürkek değilim. Biraz düşünebiliyorum sonuçta." diye bitirdi kısa bir kahkaha atarak.

"Belli ki biraz uyanıksın," diye yorumladı Barbara, "olan bitene biraz da olsa uyum sağlamışsın."

"Yine de kendimi çok ağır hissediyorum.

"Elini kaldırıp çubuk gibi bir şeyin üzerine koyduğunu hatırlıyor musun? Yılan derisi gibi dediğin?"

"Elimi kaldırmadım..." dedi David duraklayarak. O sonra olan şeydi. Sanki bir şey elimi kaldırdı, belki iki santim. Elim orada duruyordu. Sonra elimi biraz geri çekti. Sanırım benimkini tutan bir el. Eldiven giymiş bir el gibi. Elimi yandan tutuyor ve geri çektiğini hissedebiliyorum. Bileğime bir şey sokabilmek için biraz yukarı kaldırıyor."

Barbara ona daha önce bahsettiği "yılan derisi" veya "yılanbalığı derisi" tanımını sordu.

"Bu şeyin dokusu böyle." diye açıkladı, kendi elini tutan eli kastederek. "Dokusunu hissedebiliyorum, yılan balığı derisi gibi. Pürüzsüz ama bir tür yapışkanlığı var."

Barbara o elin devamının da olması gerektiğini varsayarak daha iyi bir betimleme almaya çalıştı. "O elin üzerinde nem var mı?" diye sordu.

"Hayır. Yani, emin olmak zor."

"Seninle herhangi bir şekilde iletişim kuruyor mu?"

"Hayır."

"Ona bakma imkanın var mı?"

"Hayır, bu pozisyondan ayrılamıyorum."

"Sadece bir tane mi var?

"Hayır"

"Kaç tane?"

"İşte, o var," dedi, elini tutanı kastederek, "ayrıca bir veya iki tane daha ve kafama o şeyi sokan var bir de."

"Elini tutan da diğerlerine mi benziyor?" diye sordu Barbara, David'in onu neden diğerlerinden ayırdığını merak ederek.

"Göremiyorum." diye başladı David tereddütle. "Arkamda sağdan sola doğru yürüyor, şu kutu gibi görünen şeyi çıkarıyor, böylece vücudunu görebiliyorum. Çünkü ben yere doğru bakıyorum sayılır."

"Ne görüyorsun?"

"Karşıya geçtiğinde onu görebiliyorum. Karın bölgesini görebiliyorum sanırım. Otuz santim genişliğinde veya belki biraz daha fazla. Gerçekten pürüzsüz ve zayıf görünüyor. Onun altında da bir tür kemer var ama geniş çünkü üst kısmını görebiliyorum. Koyu renkli, turuncu-kahverengi gibi. Üzerinde hiçbir şey göremiyorum. Sadece üst kenarını görebiliyorum ve emin değilim, yekpare görünüyor, dokuma değil, ve onun üstü beyazımsı."

"Vücudu üzerinde bir örtü var mı?"

"Emin değilim, olabilir çünkü tek görebildiğim bu kemer görünümlü şeyin üst kısmı. Kemer diyorum ama ne olduğunu bilmiyorum. O bölgede. Onun üstünde de beyazımsı bir renk var ama göremiyorum. O şeyi taşırken bir kol görebiliyorum. Çok, çok ince ve üzerinde orantısız büyüklükte bir el varmış gibi görünüyor. Tuttuğu şeyi iki parmağının arasına sıkıştırarak tutuyor ve parmaklardan biri büyük, diğeri küçük."

Barbara ona bu varlığın diğerlerinden farklı olup olmadığını sorduğunda David şu cevabı verdi: "Daha büyük görünüyor ama bu tuhaf bir görünüm. Boyutuna karar vermek zor, çünkü bana gerçekten dokunmuyor. Sadece o şeyi üstüme yerleştiriyor."

"Bacakların nasıl? Düz mü uzanıyor?"

"Sanırım şu anda oldukları gibi düz duruyorlar. Sadece ayaklar yukarıda. Böyle biraz ayrık duruyorlar. Ayaklarımın bu şekilde olduğunu söyleyebiliyorum çünkü varlıklardan bir tanesi, ki şurada duruyor," diye işaret etti, "ve en azından bir tane daha var, çünkü o yönde de hareket hissedebiliyorum ve ayağıma vuran o."

Barbara ona çevresiyle ilgili başka ayrıntıları da sordu. Bir kez daha çarpık işitme duyusundan bahsetti; odayı "şekilsiz" bir şekle sahip ve 4-5 metre genişliğinde olarak tanımladı; ve "Burada başka kimseyi tanımıyorum" yorumunu yaptı oldukça üzgün bir şekilde.

"İnsanlar var mı?"

"Sanmıyorum. Kendimi tam ortadaymış gibi hissediyorum. Arkamdaki hafif kambur duruyor."

"Arkandaki diğerleriyle aynı mı?

"Tam olarak emin değilim. Büyük görünüyor. Şu taraftaki küçük görünüyor."

Barbara arkasındakini tarif etmesini isteyince şu açıklamayı yaptı: "Boyuna göre çok uzun kolları var. Çok garip bir vücut şekli. Çok ince ve maske takıyor gibi görünüyor."

"Boyu ne kadar?"

"Neredeyse odayla aynı boyda, belki bir metre seksen santim falan. Odanın ortası muhtemelen daha uzun. Aşağısı daha karanlık görünüyor. Işığı engelleyen bir şey var. Odanın ortasında tavana doğru uzanan bir şey var. Düz görünüyor."

David arkasındaki varlığın tarifine geri dönerek, "Sanırım maskesi var, çünkü yüzünün alt yarısı pürüzsüz, sanki etrafına bir mendil sarılmış gibi" diye ekledi.

"Gövde şekli nasıl?"

"Kalem gibi. Silindirik denebilir. Boyna doğru daralıyor. Gerçekten uzun bir ağız boşluğu var, biraz sivri ve sonra büyük yuvarlak gözler var, gerçekten büyük. Yüzünün alt kısmı deri türü bir şeyle kaplı gibi görünüyor ve gözleri koyu ve yuvarlak. Tamamını göremiyorum. Geriye doğru biraz devam ediyor gibi ve gözlerin üstünde bir tür kemiksi çıkıntı veya küçük bir kenar var. Bana doğru bakıyor ve gerçekten korkutucu değil. Şu anda herhangi bir duygudan emin değilim, öylece duruyor orada ama uzandığında doğrudan bana bakıyor. O şeyi almak için uzandığını görebiliyordum, bu yüzden gözlerimi o tarafa çevirip izledim. Gerçekten ince kolları var. Gözlerini benden hiç ayırmıyor."

"Bandı kafana taktığı zaman mı oluyor bu? O elleri şimdi ayrıntılı incelemeni istiyorum."

"Eller kollardan daha geniş. Kol ince bir boru gibi, süpürge sapından daha kalın ama çok değil. Eller biraz düz ve koldan daha geniş ama benim ellerim kadar geniş değil. Görebildiğim bir tane uzun parmak var, bir de başparmağa benzer bir şey var ama çok yan tarafta değil. Bizim başparmaklarımız elimizin yan tarafında. Onunki bileğin ortasından çıkıyor gibi. Tırnak göremiyorum. Bir parmak biraz kalın ve büyük, başparmak ise güdük ve sivri, yani tırnaklı olabilir. Ama aslında ele bakmıyorum. Tuttuğu şeye, yani banda bakıyorum."

Barbara David'den son bir kez daha anılarını gözden geçirmesini ve olayların sırasını kontrol etmesini istedi. David karşılaşma sırasında uyandığında hortum zaten dizindeydi. Sonra bileğine yerleştirilen ince telden kaynaklı yanma hissetti ve son olarak kulaklığa benzer cihaz kafasına yerleştirildi. Bu bant yerleştirilirken David doğrudan arkasındaki varlığın yüzüne baktı ama kulaklıktan alnına kadar inen keskin, bükülmüş tel dikkatini dağıttı. O anda ayağının altında keskin bir vuruş hissetti ve bir an için neler olup bittiğini unuttu. Oradaki son anısı kulaklığın çıkarılmasıydı ve sonra karnında bir batma hissi duydu ve kendini çiftlikteki kendi yatağında buldu.

Barbara ona çiftlikten diğer odaya nasıl geçip geri döndüğünü sordu ama David işe yarar bir şey hatırlayamadı. Barbara duygularıyla ilgili birkaç soru sorduktan sonra onu regresyondan çıkardı ve o garip yatağın ve arkasında gördüğü varlığın kabataslak resmini çizdirdi. Alışılagelmiş Gri görüntüsüne hiç benzemiyordu, özellikle de sürüngenimsi değildi. David'in çizdiği yaratık çok uzun boylu, soluk beyaz bir peygamberdevesine benziyordu daha ziyade.

Resme bakarken, çocukluğumdan kalma canlı ve korkutucu bir görüntü gözümün önüne geldi. Garip ve karanlık bir yerde, elini omzuma dayamış uzun boylu bir yaratığın yanında durduğumu hatırladım. Dev bir çekirgeye benzeyen yaratığa baktığımı ve "Sen benim annem değilsin! Sen benim annem değilsin!" diye ısrar ettiğimi hatırlıyorum. Bu sahne ben çok küçükken birkaç yıl boyunca kabuslarıma girdi ve kendi oğlumun böyle bir varlığın önünde çaresiz uzanırken duyduğunu tahmin ettiğim korkuyu düşünmek çok moralimi bozdu.


bozadi



13. BÖLÜM


Bizi gerçekliğin sınırlarına ve ötesine çeken bu ilginç ve korkunç dünyayla ilişkimizin ilk yılı böylece sona erdi. Ama tuhaflıklar devam etti, tanıdık çizikler ve delikler tekrar tekrar ortaya çıktı ve hepsi birlikte eski ve rahat gerçeklik algımızı parçalayan yeni türlerde tuhaf olaylar oldu.

Yine de her zamanki işlerimizi sürdürmek daha kolay hale gelmişti ve artık bu fenomenden eskisi kadar korkmadığımız için aklımızı ve mizah duygumuzu korumayı başarmıştık. İçimizden birinin küçük destek grubumuzun bir başka üyesiyle konuşmadığı, yaşadığı yeni bir garipliği anlayışlı olacağına güvendiğimiz birine anlatmadığı bir gün bile geçmiyordu. Ve yaşamaya devam ettiğimiz şeylerin çoğu uzaylı istilası vakalarının çoğunda ortak olsa da, her birimizin kendine özgü senaryoları vardı.

Bir ara, çoğumuz uzaylı faaliyetlerinin çok az olduğu bir dönemdeyken, Fred fiziksel izlerden ve olası uzaylı varlıklardan çok bahsediyordu. Bizi haftada üç-dört kez arayıp yeni deliklerden, sırtında uzun, geniş morluklardan veya dairesinde poltergeist tarzı olaylardan söz ediyordu.

Kendi ürkütücü olaylarını yaşayan bizler için bile Fred'in gerçekten bu kadar çok müdahaleye maruz kalıyor olabileceğine inanmak zordu. Bir noktada şöyle dedim: "Fred, seninle ilgilenen bir gemi dolusu uzaylı var herhalde! Tüm bu izlerin uzaylılardan kaynaklanmasının nasıl mümkün olduğunu anlamıyorum. Eminim bazılarını kazara kendin yapmışsındır. Kimse bu kadar sık karşılaşma yaşayamaz."
   
Uzaylılar bu konuşmayı dinlemiş ve gülmüş olmalılar, çünkü ertesi sabah vücudumda yeni izler buldum ve bu uzun zamandır ilk kez oluyordu. Dizimin yan tarafında yaklaşık bir buçuk santim uzunluğunda kırmızı bir sıyrık vardı ve bunun altında üç küçük sıyrık daha bir üçgen oluşturuyordu. O an farkında olmasam da bu aslında on iki günlük bir sürecin başlangıcıydı ve bu süre içinde açıklayamadığım toplam on iki yeni fiziksel ize rastlayacaktım vücudumda. Bir dizi çürük, tek delik ve çiziğin yanı sıra, yukarıda tanımladığım üçgene, kavis şeklinde dört delikten oluşan bir gruba ve üçgenin tepesinde beşinci bir delik bulunan dört delikten oluşan küçük bir üçgene de rastladım. On iki günün sonunda, Fred'in sıkça rastladığı yara izlerinin benim için olduğu kadar onun için de açıklanabilir şeyler olmadığından artık şüphe duymuyordum. Bu tür çizik ve morlukların doğal, fark edilmemiş kazalardan kaynaklandığı teorisi benim için çürümüştü artık.

Şimdi dört yılı aşkın bir süredir edindiğim deneyimleri değerlendirdiğimde, fiziksel izlerin kurbanın dışındaki bir faktörden kaynaklı olduğuna eminim. Bu süre zarfında sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez vücudumuzu taradık, olağan hayatta kendi yaşadığımız her darbeyi ve kesiği not ettik ve bunları bulduğumuz diğer izlerle karşılaştırdık. Açıklanamayan izler tekrarlayan bazı kalıplara sahipken, kazara olanlar daha rastlantısaldır. Benzer veya tıpatıp aynı tuhaf izler, birden fazla kişide aralarında hiçbir temas yokken ortaya çıkıyordu. Ayrıca, uzaylı müdahalesinin çok az olduğu veya hiç olmadığı dönemlerde, kaçırılan kişinin vücudunda bulunan fiziksel izlerin sayısının büyük ölçüde azaldığını veya tamamen ortadan kalktığını gördük, ki bu izlerin hepsi sadece dikkatsizliğin ürünü olsaydı durum böyle olmazdı.

Ayrıca 1989 yılında bir süreçte, destek grubuna dahil olan ve olmayan birkaç kişi etrafta kimse yokken "sesler duydu". İki olayda insanlar isimlerinin tekrar tekrar söylendiğini duydu ve üçüncü bir tanıdık kadın arabasındayken bir adamın "Dur!" diye bağırdığını duydu. Aynı dönemde bazılarımız da olmayan "şeyler görmeye" başladı. Sandy bir gün ön pencereden dışarı baktı ve garaj yolunda iki adamın durduğunu gördü, ama birkaç dakika sonra ikinci kez bakmak için geri döndüğünde bahçede veya sokakta kimse yoktu.

İnsanların çevresel görüş alanlarında hareket eden bir şey "gördükleri" başka vakalar da vardı; bu şey genellikle koyu renkli ve tavşan veya büyük bir sıçan büyüklüğünde tanımlanıyordu. Elbette böyle bir hayvan hiç bulunmadı. Bu olaylar sadece görme bozuklukları veya sorunlarından kaynaklanmıyordu ve 1989 yazında duyulan sesler gibi "görünmez tavşanlar" da geçici bir fenomendi.

Yine bu dönemde erkek kardeşim ve ailesi on yılı aşkın bir süreden sonra memlekete ilk ziyaretlerini yaptılar. Ebeveynlerimin kırsal bir bölgede özel bir göl kenarındaki evinde kaldılar ve iki genç oğulları keyifle balık tuttu. Bir gece kardeşim onlarla birlikte neredeyse gece 1:30'a kadar balık tutarken göl aniden tamamen sakinleşti. Paul'ün dediğine göre göl ayna gibi düzleşecek kadar durgunlaştı ve suya bir sigara izmariti attığında kesinlikle hiçbir dalgalanma olmadı. Böceklerin vızıltısı bile kesildi.

Balıklar yemleri ısırmayı bıraktığı için Paul çocuklara eşyalarını toplamalarını söyledi ama ayrılmak için ayağa kalktıklarında büyük oğlu Richard (takma adı) gökyüzünü işaret ederek "Bu ne tür bir uçak?" diye sordu.

Hava Kuvvetleri'nde görev yapmış olan Paul pek çok uçak tipine aşinaydı ama gökyüzünde alçaktan uçan bu ışık formasyonunu tanımlayamıyordu. Işıkların hepsi turuncu-sarı renkteydi ve tek bir ışık diğer birkaç ışıktan oluşan şekilsiz bir grubu yönetiyordu. Işıklar gökyüzünün nispeten geniş bir kısmını kaplıyordu, bu yüzden Paul aracın oldukça alçaktan uçuyor olması gerektiğini düşündü ama ses yoktu. Üçü birkaç dakika boyunca ışıkları izledikten sonra gölden ayrıldılar. İçlerinden herhangi birinin hatırladığı kadarıyla başka hiçbir şey olmamıştı.

Fakat iki gün sonra bir aile buluşmasında, büyük oğlan Richard'ın göğsünde V şeklinde birkaç çizik olduğunu fark ettim. Ona bunları nasıl yaptığını sordum.

"Bilmiyorum." diyerek omuz silkti. "Bir süre önce gömleğimi çıkarana kadar orada olduklarını bile bilmiyordum."

Merakla küçük yeğenime son zamanlarda onda da garip çizikler olup olmadığını sordum ve yüzündeki ifadeyle içgüdüsel olarak arkasını korumak için uzanması beni şaşırttı.

"Nereden biliyorsun?" diye sordu.

"Bilmiyordum." diye onu temin ettim. "Sadece merak ettim. Çizikler nasıl oldu?"

"Bilmiyorum." diye cevap verdi. "Ve onlara bakıp bakamayacağını sorma, çünkü bakamazsın."

Gülerek kabul ettim ve konuyu kapattım ama gölde yaşadıkları deneyimin daha fazlası olup olmadığını merak ettim. Yeğenimin göğsündeki açıklanamayan çizikler, daha önce Casey ve David'de gördüğümüz izlere tedirgin edici bir şekilde benziyordu.

İkinci yılı da geride bıraktığımızda bu olayların sona erip ermeyeceğini merak ettim. Bu pek olası görünmüyordu, çünkü kaçırılma vakalarını inceleyen UFO araştırmacılarıyla kurduğum temaslar bu fenomenin yayılmakta olduğunu gösteriyordu. Gazetelerde ve özellikle televizyonda artan haber sayısına bakılırsa, medyanın UFO'lara ve uzaylılara olan ilgisi de artıyordu. 1988 yılında bu fenomenin hayatımızdaki varlığının farkına vardıktan sonra, medyanın UFO'lara ve uzaylılara yaptığı atıflara dikkat etmeye başladık.

Bunun dikkatimi ilk kez çekişi, yaz olimpiyatları sırasında yayınlanan Canon fotoğraf makinesi reklamında, tipik bir Gri'ye çok benzeyen bir uzaylının uzay aracında bu fotoğraf makinesini kullanmasıydı. Daha sonra Tropicana Twister'dan Levi's Dockers'a ve Tide deterjanına kadar uzaylı temalı başka reklamlar da yayınlanmaya başladı. 1988 ve 1989 yılları boyunca, UFO gözlemleri ve kaçırılma hikayeleri televizyon tartışma programlarında giderek daha fazla yer aldı ve "Inside Edition", "Hard Copy" ve "Current Affair" gibi magazin haber programları ülke çapında gözlemler ve karşılaşmalarla ilgili haberler yayınladı. Çocuk programları bile uzaylılardan nasibini aldı. Gumby ve Afacan Dennis karakterleri Griler tarafından kaçırıldı ve bir cumartesi sabahı özel programında, insanlığı fethetmek ve köleleştirmek için gelen kötü uzaylı android "Grinny" adlı karakteri konu alan kitabın çizgi film versiyonu gösterildi. Sanki bilgi ve eğlence medyası UFO'lar ve uzaylı varlıkları konusunda ülke çapında farkındalık yaratmaya karar vermiş gibiydi ve biz de bunun nedenini merak etmekten kendimizi alamıyorduk. Uzaylıları kitlesel olarak kabul etmemizin bir aciliyeti mi vardı acaba?

1990 yılında kişisel olarak doğrudan karşılaşmalarımız nadir olsa da, bazen bu fenomene dair kanıtlar ortaya çıkıyordu. Örneğin ocak ayında hem Casey hem de ben pençe izleriyle uyandık. Ve 3 Şubat Cumartesi günü Casey'nin 1987'de kaçırıldığı tepeden baktığımda bir UFO daha gördüm. On bir dakika boyunca parlak bir ışık topunun batıdan güneydoğuya doğru çok alçak bir irtifada yavaşça salınarak ilerlemesini izledim ve bu sırada kolayca tanımlanabilen uçaklar tepemizden büyükşehir havalimanına doğru gidiyordu. Işık yaklaşık bir kilometre uzaklıktaydı, benim görüş noktam ile şehir merkezindeki binaların arasından geçiyordu, suyun üzerindeki bir şamandıra gibi sallanıyordu ama arkasındaki 19 katlı binadan daha alçaktaydı. 1988'de Oklahoma'da gördüğüm UFO'ya verdiğim tepkinin aksine bu sefer korkmamıştım. Hatta sevinçliydim ve kendimi bilinçli bir karşılaşmaya hazır hissediyordum ve ışık bana doğru hareket etmeye başladığında yüz yüze bir karşılaşma için umutlarım arttı. Fakat bu hareket sadece birkaç dakika sürdü ve sonra ilk rotasına geri dönerek güneydoğuya doğru ilerlemeye devam etti.

Ertesi cumartesi James'in ailesi şehrin kenarındaki otoyoldayken durdu ve ışıksız ama alt kısmı birbirine yakın dairesel desenlerle kaplı üçgen bir aracın üzerlerinden süzülüşünü izledi. Ve hızlı hareket eden bir başka düzensiz ışık, ağustos ayında çok açık bir gecede yıldızları izlerken Casey ve benim üzerimde gökyüzünde keskin açılarla dönüşler yaptı.

Ama haziran ayına kadar hayatlarımızı kesintiye uğratan daha kişisel bir olay olmadı. Bir sabah ikimiz de kollarımızda ve bacaklarımızda yeni delikler ve çürükler keşfettik, ama gece bildiğimiz kadarıyla huzurluydu. Bir hafta sonra ise derin bir uykudan yüksek tıkırtı sesleriyle uyandık ama odada hiçbir şey görmedik. Ertesi gün vücutlarımızda yeni izler bulduk; benim sağ üst kolumda iki çürük ve iğne ucu kadar bir kabuk, Casey'nin iç uyluğunda ise küçük, düz bir kesik. Tıkırtı sesleri tuhaftı, izlerin ise hiçbir açıklaması yoktu.

Davetsiz misafirler kasım ayı sonlarında döndüler. James'in annesi Sandy, yirmi dokuzunda akşam 8:30'dan 9:30'a kadar bir saatlik bir kayıp zaman deneyimledi ve o gece yattıktan sonra bir doğrudan karşılaşma yaşadı. Gece saat 3 civarında uyandığında kocasını ve yatağını bırakıp çalışma odasındaki kanepelerden birine uzanmak zorunda hissetti. Büyük ve koruyucu bir hayvan olan köpeği diğer kanepede uyurken Sandy ışığı kıstı ve ısınmak için örme bir örtüyle üzerini örttü. Uykuya daldı ama aniden hem ayaklarının hem de başının yakınında bir şeyin örtüyü çekiştirmesiyle uyandı.

Gözlerini açmaktan ve yanındaki şeye bakmaktan çok korkan Sandy direnecek cesareti buldu. Çok yüksek sesle "Böö!" diye bağırdı ve örtüdeki çekiştirme bir anlığına durdu. Tekrar başladığında, "Böö! Böö!" diye bağırdı. Birkaç dakika sonra gözlerini açıp loş ışıklı odaya baktı, kendisinden mutfağa doğru uzaklaşan gölgemsi bir hareket gördü. Köpek hala onun bağırışlarından habersiz, yakınlarda rahatça uyuyordu. Sonra birden sanki görünmez bir bağdan kurtulmuş gibi kanepeden fırladı ve korkuyla etrafına bakındı. Kuyruğunu karnının altına sıkıştırdı ve çalışma odasından oturma odasına doğru fırlayarak kanepenin altından arkasına geçti. Bundan sonra ne olduysa Sandy'nin bilinci yerinde değildi ama ertesi gün karnı çok ağrıyordu.

"Sanki gerilmiş gibi." dedi bana şaşkınlıkla, "Ya da şişirilmiş bir balon gibi."

Vücudunda olağandışı izler olup olmadığını sordum ve başını yukarı aşağı sallayarak bana omurgasının tabanında dairesel bir iz gösterdi, dairenin içinde düz bir kesik vardı.

Sandy, ailesinde o kış tekrar anormal şeyler yaşayan tek kişi değildi. James şehrin dışında bir karavan parkına taşınmıştı ve 1991 yılının ocak ayında, aylarca hiçbir faaliyette bulunmadıktan sonra kendini bir kez daha kuşatma altında buldu.

Barbara Bartholic o ay ziyarete geldi ve James'e Barbara'nın şehirde olacağını söylediğimde onu görmek istediğini söyledi. Bu onun tutumunda büyük bir değişiklikti. 1989'un sonlarından beri tüm bu olayları aklından çıkarmaya çalışmış ve bu konuyu kimseyle, hatta ailesiyle bile konuşmayı kararlılıkla reddetmişti. Ama şimdi Barbara'yı görmek için sabırsızlanıyordu.

Evimize geldiğinde, ikisi yarım saatten fazla özel olarak konuştular ve sonra James bana son deneyimlerini anlatmayı kabul etti. Her şey 3 Ocak'ta gece yarısından sonra uyanması, yataktan fırlayıp kıyafetlerini giymesi ve büyük bir aciliyet hissetmesiyle başladı. Fakat onu neyin uyandırdığı veya acil durumun ne olabileceği konusunda hiçbir fikri yoktu. Şaşkınlık içinde soyunup yatağına geri döndü. Aynı şey ertesi gece ve ondan sonraki birkaç gece boyunca tekrarlandı ve her seferinde biraz daha ileri gitmeye zorlandı, korku içinde ama aciliyet duygusuna karşı koyamayarak sokağa fırlamak dahil.

"Gerçekten çok korkutucuydu..." dedi bize, "...ve dışarıda ne için acele ettiğimi hiç anlayamadım. Yangından veya başka bir şeyden kaçıyormuş gibi sokağa çıkıyordum ama nedenini bilmiyordum."

Bu garip olaylar rahatsız edici bir "rüya" deneyimi yaşadığında sona erdi. "Rüyamda dışarıda, sokaktaydım..." dedi, "...ve bir grup varlığın bana doğru hızla geldiğini gördüm, dokuz-on kişilerdi. Beni itip yere düşürdüler, kaçmaya çalıştım ama başaramadım. Sonra içlerinden biri uzun bir hortum çıkarıp ağzıma soktu. Hortum boğazımdan aşağı inip mideme girdi. Öğürüyordum ve boğuluyordum ve onu çıkardıklarında ağzımda berbat bir tat bıraktı, gerçekten acıydı. Sonra başka bir varlık geldi ve ilk gelenlerin beni yalnız bırakmasını sağladı.

"Ama dün gece..." diye devam etti James, "...başka bir rüya gördüm ve bu beni öncekinden daha çok korkuttu. Yine dışarıdaydım ve karşımda güzel sarışın bir kadın gördüm. Gerçekten çok güzeldi ve tamamen insana benziyordu. Bana karşı seksi ve çekici davranıyordu. Bana sarılmak ister gibi kollarını uzattı, ben de ona doğru gittim. Beni öpeceğini düşünmüştüm ama birbirimize iyice yaklaştığımızda her şey değişti. Artık güzel değildi ve kesinlikle insana benzemiyordu. Her neydiyse, çok çirkindi."

"Neye benziyordu?" diye sordu Barbara.

"Korkunç." diye yanıtladı James, "Gerçekten karanlık ve pürüzlü, sanki vücudun her yerinde siğiller varmış gibi. Ve sümüksü."

"Sonra ne olduğunu hatırlıyor musun?"

"Evet. Onu öpecektim ama sonra o siğilli yaratık olduğunu görüp korktum. Ve beni öpmek yerine, aniden o uzun hortumlardan birini daha boğazıma soktu. Ondan sonrasını hatırlamıyorum."

"Ertesi sabah nasıl hissettin?"

"Çok iyi değil. Boğazım ağrıyordu, ağzımda safra gibi berbat, acı bir tat vardı."

Hafifçe arkasını döndü ve yakasını boynundan çekti. "Bu izleri bu sabah buldum." dedi ve boynunun yan tarafında birbirine paralel üç çizik gördük. Anlattıklarının hepsi rüya olabilirdi ama izler gerçekti.

Ve Casey'nin birkaç gece önce gördüğü rüyanın olağan gece fantezilerinden fazlası olup olmadığını merak etmeme neden oldu. O da güzel sarışın bir kadın görmüştü, hatta tamamen insan gibi görünen bir grup güzel görünümlü sarışın insan.

Casey o rüyayı bir gece biz sevişip uyuduktan sonra gördü. Rüyasında (yine seviştikten sonra) tuvalete gitmek için ayağa kalkınca birinin onu izlediğini hissetti.

Arkasına döndü ve yatağımızın yanındaki pencerenin yerinde zeminden tavana kadar açık bir açıklık olduğunu gördü ve açıklığın arka tarafında bir grup sarışın insanın ayakta sessizce onu izlediğini görebiliyordu.

Ertesi gün, "Biraz etkilendiğimi hissettim..." dedi, "...ama aynı zamanda biraz da tiksindim çünkü bana bu kadar açık bir şekilde, sanki incelenecek bir şeymişim gibi bakmalarından hoşlanmadım. Ne istediklerini anlıyordum ama aynı zamanda sadece bir numuneymişim gibi hissediyordum."

Barbara'nın ziyareti sırasında Casey hem kendisinin hem de James'in sıradan rüyalardan daha fazlasını yaşayıp yaşamadıkları merakıyla hipnoz altında bu rüyaya bakma fırsatı buldu. Trans halindeyken daha fazla ayrıntı hatırlayabildi ve Barbara ona bunun ne anlama gelmiş olabileceğini düşündüğünü sorduğunda Casey'nin cevabı çok açıklayıcıydı.

"Sanırım o sarışın insanlar beni izliyor ve bana gitme zamanının geldiğini, gitme zamanının çok yaklaştığını hatırlatıyorlardı. Görünen o ki, uzun zamandır benimle birlikte olan bu varlıklar hala burada olduklarını gösterdiler bana. Onları loş değil berrak bir ışıkta görüyorum ve hoş karşılanıyorum ve onlar da bana tanıdık geliyor. Gerçekten bir şeyler yapmanın, buradan, bu yerden ayrılmanın ve yeni bir şeye başlamanın zamanı çok yaklaşıyor. Karla'yı da yanımda götürüyorum, o da bunun bir parçası ama rahat ve tanıdık olan her şeyi geride bırakacağız. İşin içinde bir sürü başkaları da var. Bir yanım onları seviyor ama bir yanım da gelmelerinden korkuyor. Şekil değiştirmek zorunda kalacağız. Onlar tarafından çağırıldım. Bana tanıdık geliyorlardı. Çok gerçektiler." Casey'nin yorumunun kısmen de olsa doğru olduğu ortaya çıktı, çünkü dört ay sonra başka bir eyalete taşınmamızı gerektirecek yeni bir iş teklifi aldı ve teklifi kabul etti.

Barbara ocak ayında bizimle birlikteyken, yakın geçmişte keşfedilecek şaşırtıcı bir deneyimim olmamasına rağmen, onun ziyaretinden yararlanarak bir regresyona daha girdim. Casey'nin sarışın insanlarla ilgili rüyasına ışık tutabilecek herhangi bir gizli farkındalığa sahip olup olmadığımı kontrol etmek yararlı olabilirdi. Regresyonu yapma amacımız buydu ama rahatlamış trans haline geçtiğimde zihnim şaşırtıcı bir şekilde 1980 yılında çiftlikte atalarım olduğunu iddia eden dört gölge varlıkla yaşadığım karşılaşmaya geri döndü.

Barbara ile 1988 yılında çalışmaya başladığımızda, o garip deneyim hakkında daha fazla bilgi edinmeye çalışmıştım, ama regresyon her zaman bilinçli olarak hatırladığımdan daha fazlasını ortaya çıkarmamıştı. Fakat bu kez bilinçaltım gizli anıların yüzeye çıkmasına izin vermeye hazırdı. Bu olayı Birinci Bölüm'de anlatmıştım, en azından hatırladığım kadarını, ama kapsadığı kırk dakikanın tamamını hiç dolduramamıştım. Barbara'nın yardımıyla bu kez çok daha fazlasını öğrendim.

İlk yeni bilgi, ben hala bahçedeyken bu varlıkların bana yaptığı bir şeyle ilgiliydi ve onları büyük bir ağacın altında dururken gördüm. Zaten bir tür etki veya kontrol altındaydım, bedenimde ve çevremde parıldayan, ağır bir nitelik olduğunun farkındaydım.

Barbara bana bu deneyimi tekrar yaşatırken, "Her şey tuhaf görünüyor." dedim. "Çimenler parıldıyor ve bir şey duyuyorum. 'Hoş geldin'."

"Söylenen kelimeyi duyuyor musun?"

"Hayır," diye cevap verdim, "kafamdan geliyor. 'Hoş geldin. Burada olmana sevindik'. Biri elini kaldırıyor. Sanki beni selamlıyorlar. Hareket etmek zor. Sanırım duruyorum çünkü çok garip. Bir şekilde kafamı kaldırıp bakıyorum, biri elini kaldırmış, sonra üç tane daha var ve kartondan kesilerek çıkarılan bebeklere benziyorlar. Bir şeyler görüyorum. Erkek olan beni sevdiklerini söylüyor çok sıcak bir şekilde."

Bir yandan bu dört gri, gölgeli figürle telepatik olarak konuşurken bir yandan da bu deneyimle ilgili ısrarlı şüpheciliğimi açıklıyordum Barbara'ya.

"Kim olduklarını soruyorum ve sanırım benim de onlarla birlikte oraya ait olduğumu söylüyorlar. Erkek olan atalar hakkında bir şeyler söylüyor. Biraz gergin hissediyorum ama çok gergin hissetmek zor. Ve sanırım yalan söylüyor. Sanırım bunu ben uydurdum. Gülmek veya şaka yapmak istiyorum. Ama onlarla birlikte ağacın yanındayım. Cepler dolusu bir materyalden bahsediyorlar ve ben her şeyden şüphe duyuyorum."

"Cepler dolusu materyal mi?" diye sordu Barbara sordu, çünkü böyle bir detay ilk kez aklıma geliyordu.

"Ceplerle ilgili bir şey." diye tekrarladım. "Küçük cepler - giysilerdeki cepler gibi değil. Her yerde, bazı yerlerde bir şeylerin cepleri var. Ben de 'Şaka yapıyorsun.' dedim. Ama o çok emin. 'Hayır, hayır, şaka yapmıyorum.' diyor. Oldukça şüpheciyim. Çok gri görünüyorlar ve yüzlerinin nerede olduğunu merak ediyorum. Yüzleri yok gibi görünüyor. Neredeyse şeffaflar. İçimde cepler olduğunu söylüyorlar, işte buydu, gizli küçük depolama cepleri."

"Neymiş bu cepler?"

"Sanki tam şuramda bir şey var." dedim, bedenimin yakınında havayı işaret ederek. "Neredeyse bir şeyin aşağıya uzandığını görebiliyorum ama hissetmiyorum. Bir şey aramak için aşağıya uzanıyorlar."

"Yumurtalık bölgene yakın mı?" diye sordu Barbara hareketlerime bakarak.

"Hayır, sadece yanımda, sanki bedenimin yanında dokunabilecekleri fazladan bir parçam varmış gibi. Bu diğer parçamı görüyorum."

"Bir alan gibi mi?" diye araya girdi, "Elektromanyetik mi?"

"Evet ya da onun gibi bir şey. Benden birkaç santim uzağa uzanıyor. Oradan bir şey çıkarılabilir."

"Vücudunun etrafındaki alana bir şey mi yapıyorlar?"

"Bana bu şeyleri, bu materyali veya bilgiyi nasıl çıkaracağımı göstermeye çalışıyorlar. Anlamıyorum ve diyorlar ki, 'Bak, biz bu bilgileri sana uzun zaman önce koyduk. Çünkü biz senin akrabanız, atanız ve sende bu bilgiler var. Bu gizli ceplerde taşıyorsun. DNA'yı kastettiklerini düşünüyorum ve onlara DNA'nın benim kodum olup olmadığını soruyorum. 'Hayır, daha çok bilgi gibi.' diyorlar. Ama bu tüm bilgi, onların tüm bilgisi ve benden bu bilgileri ceplerden nasıl çıkaracağımı öğrenmemi istiyorlar. Bu çok mantıklı görünmüyor ve onlara gerçekten inanmıyorum. Diyorlar ki, 'Oraya koyduğumuz her şeyi biliyorsun, eğer alabilirsen'. Sanırım 'Dokun aç, dokun aç.' dediler ve bu sinir bozucu. Onlara içeri girip yemek yapmam gerektiğini söyledim. 'Şimdi girebilir miyim?' Ama başka bir şey hakkında konuşmak istiyorlar. 'Neden bu bilgiler bende zaten açık değil? Neden her şeyi zaten bilmiyorum? Onlar da 'Gerektiğinde açabilirsin.' diyorlar."

Deneyimin bu kısmından sonra çiftlik evine gittiğimi ve her zaman hatırladığım gibi rostoyu pişirdiğimi anlattım. Ve bir kez daha, regresyondan yeni bilgiler ortaya çıktı.

"Eti ilk aldığımda..." dedim, "...iki adam mutfağın kapısında, ocağın yanında duruyordu, kadınlar da arkamdaydı. Eti alıyorum ama buzdolabından çıkardığımı hatırlamıyorum. Ama şimdi elimde. Ve kadınlar da orada. Kadınlar benim alanımda, burada benimle birlikteler. Bu yüzden onları göremiyorum. Eti alıyoruz ve ben ellerime bakıyorum. Bu işi nasıl yaptığıma hayret ediyorum. Sanki arkama yaslanmış ne yaptığımı izliyorum ama yapmıyorum. Çok ruhani bir his var, sanki, Tanrım, bu et hediyesi! Ve çok dokunaklı. Neredeyse ağlamak istiyorum."

Hatta ağlamaya başladım ve Barbara bu şaşırtıcı duygu tırmanışını merak etti.

"Neden böyle hissediyorsun?"

"Çünkü bunun için bir şey öldü." diye cevap verdim gözyaşlarımı kontrol edemeyerek. "Bu çok önemli. Dua etmem veya bir şeyler vermem gerekiyormuş gibi hissediyorum. Ve bu çok ciddi bir şey. Onlara bir şey vermemi isteyip istemediklerini merak ediyorum ve sonra ağlıyorum. Yemek yapmayı ve bunun ne anlama geldiğini biliyorum. Biliyorum ve yapıyorum ve bazen benimle konuşuyorlar, bazen de konuşmuyorlar.

"Bunu yaparken beni izliyorlar, ben de bunu yapışımı izliyorum çünkü birlikte yapıyoruz. Her şeyi yaptıktan sonra her şey ocakta ve ben gerçekten tatmin oluyorum. Çok ciddi olduklarını hissediyordum ama artık kadınlar içimde değil ve kendimi bir nevi kopmuş hissediyorum."

Daha önce iki kadının benim "alanıma" girdiklerini ve pişirme sürecini benimle birlikte deneyimlediklerini hatırlamamıştım. Ama pişirme işi tamamlandığında artık odada olmadıklarını fark ettiğimi hatırlıyordum. Barbara deneyimin bu son kısmını tekrar gözden geçirmemi ve varlıkların beni nerede ve ne zaman terk ettiklerini açıklamaya çalışmamı istedi.

"Arkamdalar ve orada olduklarını biliyorum. Onları neredeyse görebiliyorum. Elleri arkamda ve bir ses çıkarıyorlar veya bir şey arılar gibi ses çıkarıyor, birçok sesle gelip giden bir uğultu gibi. Bu beni biraz rahatsız ediyor. Onlara bu sesin ne olduğunu sordum. Sadece benimle, zihnimin diğer cebiyle konuştuklarını ve bunun sorun olmadığını, sadece bana bir şeyler öğrettiklerini söylediler. Bana ne öğrettiklerini merak ediyorum. Ve şu anda bunu bilmem önemli değil, bu yüzden önemi yok. Ocağın önünde duruyorum ve uğultu daha da yükseliyor. Yukarı baktığımda adamlar gitmişti. Arkamı dönüyorum ve oda bomboş. Bu biraz üzücü ve öylece oturuyorum."

Barbara ısrarla bu kısmı tekrar etmemi istedi, ben de tekrarladım: "Bu sesi neden çıkardıklarını bilmek istiyorum ama bana söylemiyorlar. Sonra nerede olduğumu bilmiyorum. Sonra bir de bakıyorum ki orada tamamen yalnızım. Nerede olduklarını bilmiyorum, ne zaman gittiklerini de bilmiyorum ve oturuyorum. Tam burada bir şey acıyor." dedim alnımın ortasını göstererek, "Bir basınç."

"Basıncı hisset ve nedenini gör."

"Sanırım kafamın içinden geldiler. Başımın arka, alt kısmından. Hissettiğim şey bu. Karıncalanıyor ve oraya basılmış gibi hissediyorum, gerçekten güçlü. Şimdi bunun farkındayım, ben orada değilken bir şey kafamın içinden o noktaya doğru itti."

"Ne demek sen orada değilken?"

"Eksik olan bir şey vardı." diyerek açıklamaya çalıştım. "Ben orada değildim. O sesi çıkardıklarını hatırlıyorum, ses yükseldi ve sonra ... Sonra ne oldu bilmiyorum. Sadece hiçbir şey, hiçbir şey. Gerçekten yalnızım."

"Zaman boşluğuna bak. Ne görüyorsun?"

"Görmüyorum. Ben orada değilim."

"Algıladığın bir ortam var mı?" diye sordu.

"Hayır. Pozisyonum yok. Şu anda ses yok. Bedenim yok, hissim yok. Sadece siyah."

Barbara bu boşluğu anlamam için bana ne kadar yardımcı olmaya çalıştıysa da, belirsiz bir süre için bedenimden gerçekten "çıkmış" olduğumu hissetmekten başka bir şey yapamadım. Bu yüzden bana bir kez daha cepleri sordu.

"İçimize bilmediğimiz bir şey yerleştirilmiş." diye cevap verdim. "Bu gelecekte açılmak üzere hazırlandı. Bedenin etrafındaki alandalar."

"Bu alana ne konulacak?" diye tekrar sordu.

"Bu bir tür bilgi. Bir şey depolanıyor, bu bir depolama aygıtı. Şu anda kullanmıyoruz ama bir şeyin açılması veya açılmaya ayarlanması gerekiyor. Onlar ayarlıyorlardı. Bu yüzden bir şeyleri kurcalıyorlardı. Ama henüz açılmaya hazır değildi. Bana bu şeylerin açılacağını söylediler. Beni bu saklı şeyi kullanmaya hazırlıyorlardı, henüz değil ama bilmemi sağlıyorlardı, bana bu sırrı gösteriyorlardı."

Bu regresyondan sonra uzun bir süre, geleceğin benim için, hepimiz için neler getirebileceğini ve saklanan bu bilgilerin bir gün ne işe yarayacağını merak ettim. Boyutlar arası kadının James'e anlattığı tahminler zihnimde yankılandı: Hepimiz gelecekteki bazı görevler için kullanılacaktık, henüz gelmemiş bir savaşın katılımcıları olacaktık ve 1988'den itibaren beş yıl veya daha kısa bir zaman dilimi verdiğini hatırladım.

Dört "atanın" bana karşı bu kadar sıcak ve sevgi dolu görünmesi biraz teselli olmuştu ama onlara güvenme konusunda kararsızdım. Nihai niyetleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmadan nasıl güvenebilirdim? Kaçırılan birçok kişinin deneyimlerinde, yaklaşan büyük kargaşa ve yıkım zamanına işaret eden öngörülerde bulunuluyordu ama bizi iznimiz olmadan alan ve bize açıklama sunmadan bir şeyler yapan varlıkların sözlerine inanmamızın aptallık olacağını söyleyip durdum kendime. Eğer bu deneyimler bizim yararımız içinse, neden bize tüm bunların ne anlama geldiğini söyleyecek kadar güvenmiyorlar diye merak ettim. Aldatma ve iyi niyet, en azından bizim insan ahlakımızda birbiriyle uyuşmuyor ve benim de elimdeki tek şey buydu.

Daha sonra 1991 yılında Barbara bizi bir kez daha ziyaret ettiğinde insanların aldatılması mevzusu çok güçlü bir şekilde karşımıza çıktı. Fakat bu kez Casey'nin regresyonu uzaylılar tarafından kaçırılma olayından daha da şaşırtıcı bir olayı gün ışığına çıkardı.

O ve Barbara regresyona akıllarında araştıracakları belirli bir olay olmadan girdiler. Belirli bir olayı hatırlamaya zorlamak yerine, bilinçaltından neye bakacağını seçmesini istemenin genellikle oldukça verimli olduğunu öğrenmiştik. Ama Casey de dahil olmak üzere hiçbirimiz, zihninin o sırada canlı ve rahatsız edici bir rüyadan başka bir şey değilmiş gibi görünen bir şeye odaklanmasını beklemiyorduk. Bu olay 1988 kışında meydana gelmişti ve Casey kısa bir süre sonra hipnoz altında buna bakmayı denemiş ama sonuç alamamıştı.

Görünüşte iki ayrı olaydan oluşan bu rüyada Casey gece evin tam üzerinden geçen bir helikopterin sesiyle uyanıyordu. Dışarı çıktı ve helikopterin vop-vop-vop sesi yükselirken kara bir bulutun kendisine doğru ilerlediğini gördü. Bulutun içinden bir makinenin çıkmasını bekleyen Casey, onun yerine beyaz bir Ford pikap görünce şok oldu. Rüyanın bir sonraki bölümünde dar bir tünelden büyük bir yeraltı açıklığına doğru ilerliyordu. İçinde bir bar ve birkaç masa bulunan eski batı tipi meyhaneye benzer bir yerde buldu kendini. Tanıdığı diğer birkaç adamla birlikte masalardan birinde oturuyordu ve "Sanırım poker oynayacağız." diye düşündüğünü hatırlıyordu. Ama rüyasının bir yerinde, devlet veya askeri kaynaklı gibi görünen büyük kasalar ve kutular gördüğünü de hatırlıyordu.

Rüyayla ilgili hiçbir şey mantıklı görünmüyordu ve bunu bir regresyonla keşfetmeye yönelik ilk girişimi sonuç vermeyince rüyayı tamamen unutmuştu. Fakat 1991'de bu kez bilinçaltı ona her şeyi açtı ve sonuçlar şok edici, hatta korkunçtu.

Helikopter sesi, kara bulut ve beyaz pikapla ilk karşılaşmasını yeniden yaşadıktan sonra Casey kendisini bir su kütlesine yaklaşırken gördü. "Görüş alanımın tamamı, küçük püsküllü adalar halinde büyüyen uzun bataklık otlarıyla dolu sudan oluşuyor." dedi. "Suyun dalgalandığını, rüzgar suyun üstünden esiyormuş gibi çalkalandığını görebiliyorsunuz. Aşağıya 45 derecelik bir açıyla bakıyorum, bu yüzden sadece suyu ve otları görebiliyorum ve rüzgarı hissedebiliyorum. Sanki inişe geçiyormuşum gibi."

Hatırladığı bir sonraki şey bir tünele girdiğiydi. "Sanki yerin dibine iniyormuşuz gibi hissettim." dedi Barbara'ya, "Hızla alçalıyoruz. Yerin içine doğru çok dar bir kanal. Küçük bir şeyin üzerinde duruyorduk ve dairesel bir şafttan aşağı hızla düşüyorduk. Sonra mağaranın dışında durduk, karşıya geçtik ve mağaranın bir kısmından yukarı doğru yürüdük."

Casey bu yeraltı alanının içinde "büyük, insan yapımı depolama tankları" gördü, "Bina tünelin veya büyük mağaranın yan tarafına inşa edilmişti. Gerçekten özenli yapılmış gibi görünüyor..." diye açıklamaya çalıştı, "...ama biraz küflü ve tozlu. Işıkları çok net görebiliyorum ve bir binanın hemen yanındayım. Yanında bulunduğum duvar muhtemelen üç buçuk metre yüksekliğinde ve en tepesinde dar pencereler var. Bazı kapılardan içeri giriyorum, insan yapımı kapılar, kapı tokmakları, askeri şeyler gibi."

Barbara, bunun gerçek bir anının su yüzüne çıkması olduğundan emin olduktan sonra ona hatırlamaya devam etmesini söyledi.

"Bir koridorda yürüyoruz." diye devam etti, "Süngerimsi botları olan adamlar. Bir odaya giriyoruz. Bakalım neye benzediğini görebilecek miyim?" Durakladı. "Aa, hayal gücüm sadece Mickey Mouse'u görüyor." diyerek güldü. "Bu Mickey Mouse. Ordudaymış demek..." diye açıkladı, "...çünkü ben orduyu böyle düşünmüştüm."

"Bulunduğun yerin görünümü nasıl?" diye sordu Barbara. "Nasıl bir his veriyor ve kokusu nasıl?"

"Dış tarafta mağara biraz küflü." diye cevap verdi. "Nemli ama burası makine kokuyor. İçerisinin havası ve temizliği ise çok iyi. Bu bekleme alanıyla ilgili çok dikkat çekici bir şey var. Batı tipi bir meyhaneye benzetilmiş ama insanlar şaşkın şaşkın masalarda oturuyor. Bir sürü insan. Neler oluyor? Bu insani bir şey gibi görünüyor. Burada uzaylılar olduğuna dair hiçbir fikrim yok."

"Meyhaneyi" ve barmensiz barını ve insanların etrafında oturduğu birkaç küçük masayı tarif etti. "Hepsi orada öylece oturuyor, sersemlemiş gibiler, sanki uyuşturulmuş gibiler. Birinin gelip onları götürmesini bekliyorlar. Işık loş ve müzik çalıyor. Çok yüksek değil, ama sanki bunun gerçekten olmadığına inanmanız gerekiyor, gerçekten rüya gibi. Ama çok somut."

Barbara odadaki diğer kişilerden herhangi birini tanıyıp tanımadığını sordu ve oğlumuz David'in, yakın bir arkadaşımızın ve bir şekilde tanıdık gelen birkaç başkasının adını verdi. Ama bir sonraki sözleri çok beklenmedikti.

"Orada gerçekten kızgın bir subay olduğu hissine kapılıyorum." dedi. "Gerçekten sabırsız. Bağlantı kurmaya isteksiz olduğum ve işbirliği yapmadığım bir subay var. Evet, işbirliği yapmıyorum ve gerçekten şaşkın. Biraz kızgın ama tamamen öfkelenmeye yetkisi yok, kendini tutuyor."

"Onu kızdıracak ne yaptığını merak ediyorum."

"İstediği bir şeyi yapmıyorum. Belki de durumun içinden çok hızlı çıkıyorum. Çünkü tüm bu şeyleri görüyorum ve bunun bir rüya olmadığını biliyorum." Hafızası netleşmeye başladı, böylece tüm ortamı görebildi.

"Mağaranın diğer tarafındaki duvarın kenarından içeri girdiğimi hatırlıyorum." diye devam etti. "Bir tür yeraltı tünelinden geçip geniş, belki otuz veya kırk metre genişliğindeki bu şeyin zemininden geçerek şuradaki yan binalara girdim. Pencerelerden yüksekteki ışıkları görebiliyorum. Bazı makinelerin etrafından dolaşıp bu binaya giriyorum ve bar, meyhanenin hemen içinde. Burası insanları buraya ilk getirdiklerinde koydukları bir bekleme alanı."

"Subayla aranda ne oluyor?"

"İşbirliği yapmıyorum. Olmamı istediği ruh halinde değilim. Oraya girdiğimde biraz afalladım ve her şey sisliydi. Sonra çok geçmeden her şey netleşti. Gerçekten şaşırdığımı hatırlıyorum. Bekleme alanında oturup neler olduğunu anlamaya çalıştım."

"Etrafındaki diğer insanlara, senin için erişilebilir olup olmadıklarına bak."

"Herkes sersemlemiş durumda. Akıl hastanesindeki zombiler gibi, öylece oturuyorlar."

"Bu yer ve subay hakkında neler hissediyorsun?"

"Birşeyi bilmek istediğini hissediyorum, belki de ne bildiğimizi öğrenmeye çalışıyor." diye cevap verdi. "Ve eğer konuşmazsan çok sinirleniyor."

"Sana sinirlenen kim?"

"Askeri bir üniforma görüyorum. Yeşil askeri üniforma. Beyaz saçlı, sinekkaydı traşlı, çok sessiz ayakkabılar."

"Kaç tane askeri tip var?"

"Sadece muhafız ve subay."

"Muhafız ne yapıyor?"

"Sadece bekliyor. Hiç konuşmuyor. Eskort olarak orada, insanlara rehberlik eden, onları gitmeleri gereken yere götüren biri çünkü konuşacak veya kendi istekleriyle hareket edecek durumda değil."

Casey sahte meyhane alanını ayrıntılı bir şekilde tarif ettikten sonra muhafız tarafından odadan çıkarılışını anlattı. "Sola dönüyoruz, sağa dönüyoruz ve biraz ilerliyoruz. Kapılar var, bölmeli değil, düz çelik kapılar."

"Kapıdan geç ve ne gördüğünü söyle."

"Küçük bir oda," dedi Casey, "yaklaşık üçe dört. Sadece üç parça mobilya görüyorum, metal bir sandalye, düz arkalıklı ve ben sandalyede oturuyorum. Ve bir masa, üstünde hiçbir şey olmayan, düz, askeri tip. Arkasında bir subay duruyor. Bir sandalyesi var ama oturmuyor. Muhafız dışarıda duruyor ve kapıyı kapatıyor. Sadece ben ve bu subay. Sanki yetkili o. Ondan hoşlanmıyorum, bu yüzden sorularına cevap vermiyorum. Savaşıyorum, isyan ediyorum. Onun bağırdığını duyabiliyorum. 'Söyle!' Şu anda anlayabildiğim tek şey 'Söyle!' Ne soruyor?"

"Onu daha önce hiç gördün mü?"

"Hayır. Adam zayıf, 1.80 boylarında, yaklaşık benimle aynı boyda, benden daha yaşlı ve gerçekten sinirli."

"Ne kadar kızıyor?"

"Ona bilmek istediği şeyi söylemem isteniyor. Bütün amaç bu, buranın bütün amacının bu olduğunu hissediyorum."

"Yani, diğer insanlar da mı sorgulanıyor? Senin gibi?"

"Evet, sanki hepsi sorgulanmak için oradaymış gibi. Buranın konumuyla ilgili hiçbir ipucu bulamadım."

"Adamın görünümü nasıl?"

"Elli yaşlarında olduğunu söyleyebilirim, belki elli ila elli beş. Çok yaşlı değil ama olgun."

"Çok duygusal tepkiler mi veriyor?"

"Oldukça duygusal biri." dedi Casey, kısa bir kahkaha atarak.

"Peki, ne kadar süre esip gürlemeye devam ediyor?"

"Yaklaşık on beş dakika, sonra muhafıza beni oradan çıkarması için bağırdı."

"Sence Amerikalı mı?"

"Kesinlikle. ABD Ordusundan. Binbaşı. 'Benden ne istiyorsun?' diye düşündüğümü duyuyorum. Ailemle ilgili bir şey."

"Ailen hakkında ne biliyorlar?"

"Bir şeyler yaşadıklarını biliyorlar, benim izlenimim bu."

"Dişlerini sıkıyorsun. Buna neden olan nedir? O anda bir şey seni gerçekten germiş olmalı."

"Kafam karışık. Bilmiyorum. Öfke hissettiğimi ve burada olmaktan hoşlanmadığımı biliyorum. Ve beni tehdit etmesinden de hoşlanmıyorum."

"Seni tehdit mi ediyor?"

"Evet," dedi ona. "Yani, işkence tehdidiyle, bilirsin, acı çektirme veya yaralama tehditleriyle. 'Bize söylemezsen ailene zarar veririz'. Ama bana hiç dokunmuyorlar, adam masasının ötesine hiç geçmiyor. Bana hiç ilaç vermiyor veya beni vurmakla tehdit etmiyor."

"Ama sen zaten şey olmadın mı?" diyerek tereddütte kaldı Barbara, Casey'nin cevabını yönlendirmeden ne söyleyebileceğini düşünerek. Casey'nin sersemlemiş halinden, onu bu duruma sokacak bir şeyin zaten yapılmış olduğu sonucunu çıkarıyordu.

"Evet, bir şekilde daha yere inmeden önce. Herkes sersemledi, hepimizin kafası bulanıktı ama benimki [zihnim] biraz açıldı. Hala vücudumu çok kontrol edemiyorum ama ayağa kalkabiliyorum ve hareket edebiliyorum."

"Kendini sersemlemiş hissetmene neden olacak ne olmuş olabileceğine bakmanı istiyorum. Bunun ne zaman gerçekleşmiş olabileceğine tekrar bak."

"Bunun üzerinde çalışıyorum, buraya nasıl girdiğimiz üzerinde çalışıyorum. Gece vakti. Neredeydi?"

"Başlangıçta," diye hatırlattı Barbara ona, "bataklığı ve suyu gördün. Ve beyaz kamyonet rüyası."

"Bulutun içinden, evet, helikopter gibi ses çıkarıyor, Ford kamyonet gibi görünüyordu. Yan tarafında F-150 görüyorum. Hiçbir şey görmüyorum, kesinlikle o buluttan ve kamyondan başka hiçbir şey görmüyorum. Yer yok, gökyüzü yok, ağaç yok, hiçbir şey yok. Sonra üzerimden geçen bu kamyoneti gördüm. İçinde kimse yok, ışık yok. Güzel jantları var, askeriyeye benzemiyor, ucuz jant kapakları. Bunun bataklıkla ne ilgisi var? Sana tarif ettiğim her şeyi çok net görebiliyorum. Ama daha fazla bilgi olmalı. Adam bilmek istiyordu. Neden bizi yakalayıp oraya götürsünler ki? Elindeki insanları neden oraya götürsün?"

"Bu insanların ortak noktası ne?"

"Bazıları arkadaşım, bazıları da öyle olabilirmiş gibi görünüyor. Aslına bakarsan, belki birkaçı dışında hepsi öyle görünüyor. Grubumuzda bildiğim kadarıyla hepimiz bir tür uzaylı teması yaşadık. Bahsettiği şey bu olabilir. Ne gördüğüm. Onların ne gördüğü. 'Eğer bize söylemezsen...' Ama bunu neden böyle yapsınlar ki?"

"Sana iğne yapıldığını hatırlıyor musun?"

"Bana iğne yapıldığını hiç hatırlamıyorum. Ama boynumun arkasında bir şeyler oldu, burası." diye eliyle işaret etti. "İnsanı uyuşturan ve iradesinin bir kısmını elinden alan bir şeyin bombardımanına tutuldum. Emin değilim ama bir tür elektronik kontrol gibi. Uyuşturan bir vızıltı gibi ama ses duymuyorum. Bu yüzden bu duruma neyin sebep olduğunu tam olarak bilemiyorum. Eğer bir enjeksiyon olduysa da, farkına varmadım."

"İradenin ne kadarı devredışı kaldı?"

"Kendi başıma kalkıp hareket edemiyorum. Konuşmuyorum. Bulunduğum yeri değiştiremiyorum ve kaçamıyorum. İlk başta kafam tamamen karışmıştı. Ama sanki orada uzun süre oturmuş gibiydim. Bir süre sonra etkisi geçmeye başladı ve etrafıma daha çok bakmaya başladım. Merak ettiğimi, yüksek sesle söylemeye çalıştığımı hatırlıyorum, 'Hepimiz burada ne yapıyoruz? Kimin bir deste kağıdı var? Biraz kağıt oynamamız lazım." Casey bu ironiye güldü. "Subayın yanına gittiğimde konuşabilecek durumdaydım ama konuşmadım."

"O tehditler hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyorum. Şu anda neler yaşıyorsun?"

"Adamın bana ne sorduğunu düşünmeye çalışıyorum. Aklımı okuyamıyor, aklımı okuyamıyor!"

"Zalim biri gibi mi görünüyor? Sence tehditlerini gerçekleştirir mi?"

"Hayır. Bence ordu bunu yapardı ama şahsen kendisinin yapacağını sanmıyorum. Böyle düşünmemi istediğini biliyorum ama ben öyle düşünmüyorum."

"Tamam, subayla yalnızsın."

"Evet, masanın öbür tarafında. Ayakta duruyor ve ceketinin alt kısmını görebiliyorum. Kolunda siyah şerit, yeşil ceket, yukarıda bir şeyler var. Hatırlayabildiğim kadarıyla bir isim etiketi görmüyorum. Bir nokta görüyorum, donuk koyu siyah, ama adını göremiyorum. Odaklanmak zor. Kafam karmakarışık."

"Bu olayı hatırlamanı istemedikleri için bunu engelleyecek şekilde karıştırdılar mı zihnini?"

"Sanki konuşmama izin verecek kadar serbest bırakmaya çalışıyorlar." dedi Casey, "Ama başka bir şey yapmama izin vermiyorlar."

"Ve sorgulanıyor musun?"

"Bilgi almaya çalışıyor gibi. Ve benim izlenimim, uzaylılar hakkında ne bildiğimi, onlarla ne yaptığımı, planları hakkında ne bildiğimi, herhangi bir şeye katılmak için ne yaptığımı, ailem ve onların katılımı hakkında ne bildiğimi, arkadaşlarımı bilmek istiyorlar. Ama onunla konuşmuyorum, ona bir şey söylediğimi hatırlamıyorum. Hiçbir şey söylememeye çalışıyorum ve ondan uzaklaşmak için sersemliğe geri dönüyorum. Ve o gerçekten sinirleniyor. Adamın aşırı sinirlenmesinden sonrasını hatırlamıyorum."

"Zihninin karardığı yer burası mı?"

"Evet."

"Onu daha ileriye götüremeyen Barbara, Casey'den geri dönmesini ve yeraltı bölgelerini daha fazla tarif etmesini istedi.

"Yan tarafında ofis binası olan bu alana doğru yönlendiriliyorum. Ofis bunun yan tarafına inşa edilmiş. Ofislere geçmek için dağın yamacında kayboluyoruz. Ve tünelde, tünelin kenarlarında sadece büyük kutular vardı. Bazıları kutuydu, bazıları dizel jeneratörlere benziyordu, büyük, çok büyük, beş-altı metre yüksekliğinde, belki neredeyse bir o kadar geniş, yuvarlağımsı tepeli. Çok uzun, 12 metre veya daha fazla. Büyük ekipmanlar, karanlık oda. Muhafız beni itiyor. Sorgulama alanlarına girmek için bütün bu şeylerden geçmemiz gerekiyor, arka kapıdan girer gibi. Sanki buranın arka tarafına geçmek için arka kapıdan geçiyoruz. Bu alanın ön kapısı gibi değil."

"Bu tesiste sadece Amerikalıların olduğunu mu düşünüyorsun?"

"Evet, tek gördüğüm bu."

Mekanı daha net görememekten rahatsız olan Casey seansı bitirmeye hazırdı. Askerler tarafından alıkonulması ve iradesi dışında sorgulanması düşüncesinden rahatsız olarak tüm senaryoyu reddetmeye çalışıyor ama bunu yapamıyordu; her şey büyük bir açıklıkla hatırlanmıştı. Ve bu her ikimiz için de bilinmeyen varlıklarla olan karşılaşmalarımızın anılarından bile daha rahatsız edici bir durumdu.

Devletimizin kaçırılma fenomeni hakkında ne kadar bilgi sahibi olduğunu sık sık merak etmiş ve belki de iktidar mevkilerinde bulunanların her şeyi bizden daha iyi bildiklerini ummuştuk. Ama Casey'nin anıları doğruysa, devlet de en az bizim kadar, hatta belki de daha fazla karanlıkta kalmış görünüyordu. Yoksa onlar (veya bu grup her neyse) neden kendi insanlarını kaçırıp bu şekilde sorgulama ihtiyacı duysun ki?

Biz eyalet dışına taşındıktan sonra bu olayla ilgili ilginç bir dipnot ortaya çıktı. Sandy'den mektup aldım ve kocasıyla birlikte şehrin dış mahallelerinde keyifli bir gezintiye çıktıklarını anlatıyordu.

"Suyun üzerinden 'geçişi' ve binaya arka taraftan girişi hatırlıyor musun?" diye yazdı Casey'nin anısına atıfta bulunarak. "Geçen gün Hilltop Yolu'nda güneye doğru giderken [yeraltı federal tesisinin] yanından geçtik ve hemen ötesinde küçük bir gölet veya göl veya adına ne dersen, onu gördüm. Büyük değildi. Daha önce hiç fark etmediğim için ilginç geldi."

Gerçekten de çok ilginç. Bu federal tesis eski evimize üç kilometreden daha az bir mesafede olmasına rağmen, ikimiz de tesisin arkasındaki alanı ve Sandy'nin tarif ettiği küçük gölü hiç görmemiştik. Casey'nin sorgulanmak üzere nereye götürüldüğünü hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğiz, ama yakındaki yeraltı bölgesi ve su kütlesi bununla ilişkili olabilir gibi görünüyordu.


bozadi



SONSÖZ


Mayıs 1991'de Casey yeni bir işi kabul etti ve başka bir eyalete taşınmaya hazırlandık. Ailemizden ve arkadaşlarımızdan ayrılmak zordu, ama daha iyi bir iş pozisyonundan daha güçlü bir motivasyon vardı. Bir yıldan uzun bir süredir, yuvamızı kurduğumuz büyük metropol bölgesinden uzaklaşma isteği duyuyorduk ve pek çok kaçırılan kişiye anlatıldığı veya gösterildiği şekliyle, yaklaşmakta olan bir kargaşa ve belki de büyük bir felaket zamanı düşüncesi bizi rahatsız ediyordu.

Aslında böyle bir şeyin olacağına inanmıyorduk çünkü geçmişte bir kişiye veya küçük bir gruba yakında meydana gelecek bir yıkımın bildirilmesi, ama tahminlerin yanlış çıkması çok sık rastlanan bir durumdu. Yine de daha kırsal bir çevreye gitme isteğimiz giderek güçleniyordu ve bu yeni iş teklifi bizi çok daha az kalabalık bir yere götürecekti. Dolayısıyla evimizi satışa çıkardık ve taşınmaya hazırlandık.

Yola çıkmadan birkaç hafta önce James aradı ve Casey ile görüşüp görüşemeyeceğini sordu. Barbara'nın ocak ayındaki ziyaretinden bu yana James'le neredeyse hiç görüşmediğimiz için şaşırdık ve Casey hemen kabul etti. Bir akşam küçük bir barda buluştular ve James konuşmaya çok istekliydi.

Casey'ye kışın gördüğü tuhaf rüya olaylarından beri başına başka bir şey gelmediğini, safra tadı, boğaz ağrısı ve boynundaki çizikler gibi fiziksel bazı etkiler yaşadığını söyledi. Fakat kısa bir süre önce, anlatmak istediği tamamen yeni bir deneyim yaşamıştı.

Bu kez hiçbir varlık görmemesine rağmen, bir sesler korosundan gelen mesajların bombardımanına tutulmuştu. İlk başta herhangi bir şeyi net olarak duymak zordu ama sonunda bir tür uyarıyı çözdü. Aşağıda anlatılanlar Casey'nin James'in ona anlattığı şeylere dair hatırladıklarıdır ve James sonradan Casey'nin hatırladıklarının doğruluğunu teyit etmiştir.

Aldığı uyarı, yaklaşmakta olan bir "kitlesel felaket", tüm insan ırkı için büyük önem taşıyan bir tür "psişik gök gürültüsü" hakkındaydı. James'e "Kontrol edilegeldik..." dendi, "ve hala kontrol altındayız." Ve kontrolcüler "kurgulanmış ama istila tarzında olmayan" dünya çapında bir olay planlıyorlar. James'in mesajı anladığı şekliyle, tüm dünyaya kontrolcülerin varlığı ve gerçekliği gösterilecek. Artık hiç kimse UFO fenomeninin varlığını inkar edemeyecek.

James, bazı insanların bunun bir işgal veya güç gösterisi olduğunu düşünebileceğini, ama öyle olmayacağını söyledi. Gücü ele geçirmek zorunda kalmayacaklar çünkü güç zaten onlarda, hatta en başından beri öyleydi.

Yaklaşmakta olan şey, insanların var olmaya devam etmeye değer olduklarını göstermeleri için bir "fırsat". Hepimiz bunu kolektif olarak göstermeliyiz. Geleceğe verecek değerli ve kalıcı bir şeyimiz olduğunu kanıtlamak için tek şansımız bu olabilir. James'e göre bu mesaj, dünya insanlığı olarak karşılaşacağımız ve hayatta kalmak için yenmemiz gereken bir meydan okumayla ilgili. Ve bu meydan okumadan kaçınma seçeneğimiz olmayacak. Yüzleşeceğiz ve bir kazanma şansımız olacak.

Bu mesaj bir fantezi olabilir mi? Belki de. Böyle düşünmek, dünyanın her zaman olduğu gibi var olmaya devam edeceğine inanmak güzel olurdu. Casey ve ben normal iş faaliyetlerimize devam ediyor, ailemizle ilgileniyor, arkadaşlarımızı ziyaret ediyor ve yeni yerimizin güzel ormanlık tepelerinde evimizi inşa etmek için planlar yapıyoruz. David ve Megan'ın bir gün bize verebilecekleri torunlara ve birlikte yaşlanmaya özlem duyuyoruz. Fakat son birkaç yılda yaşananlar ışığında (küresel siyasi değişimler ve Başkan Bush'un çok muallak tasvirlerle desteklediği "Yeni Dünya Düzeni" de dahil) yaklaşan bir durum konusunda gerçekten uyarılmakta olduğumuz ihtimalini göz ardı etmek o kadar da kolay değil.

Arkadaş grubumuzdan Fred ve James'e, bu bilinmeyen varlıklarla kurdukları temaslar aracılığıyla bir kargaşa ve değişim zamanının yaklaştığı söylendi veya gösterildi. Onlara uzaylıların bir şekilde bizim için "yeni bedenler" hazırladıkları söylendi ve aynı şeyi söyleyen başka birçok kişi de var. Bölgemizdeki kaçırılmalarla ilgili araştırmalarım, kendisine benzer bir senaryo gösterilen başka bir adamla temasa geçirdi beni. Varlıklar ona o sırada bir grup çocuğa yardım etmek gibi bir görevi olduğunu ama bu görevden sonra hayatta kalamayacağını söylemişler.

Ayrıca İngiltere'de bu felaketin yaklaştığı haber verilen dört kişiye dair haberler okudum ve bunlardan ikisine sadece bir veya iki yıl sonrası için tarih verilmişti. Barbara ve diğer araştırmacılar da görüştükleri kişilerden benzer bilgiler aldı. Nisan 1991'de Arkansas'taki bir UFO konferansında, Illinois'lu sertifikalı bir hipnoterapist olan Forest Crawford, kaçırılanlarla çalıştığı birkaç vakadaki olayları anlatmış ve burada da bu yaklaşan tarih tekrar tekrar ortaya çıkmıştır. Bu vakalardan elde ettiği tahminleri birbiriyle ilişkilendiren Bay Crawford aşağıdaki özeti sunuyor:

"1991'in başlarında, 1992'nin ortalarından sonlarına kadar herkesin başka dünyalardan zeki varlıkların dünyayı ziyaret ettiğini bilmesiyle doruğa ulaşacak olaylar yaşanmaya başlayacak.

1992'nin ekim ve kasım ayları birçok tahminde öne çıktı. Bu farkındalığa yol açabilecek olaylar arasında kitlesel gözlemler, nüfusun yoğun olduğu bölgelerin yakınlarına sürekli inişler, uzaylılarla temas kurulduğuna dair hükümet açıklamaları ve/veya dünya insanlarıyla açık temaslar yer alıyor."

Bay Crawford'un incelediği vakaların birçoğunda uzaylıların bu tür tahminlere ilişkin anlayışlarının ne olduğu da tartışılmıştır ve şuna dikkat çekilmiştir: "Bunlar, olayların veya enerjilerin mevcut gidişatına dayanan olası geleceklerdir. Bu gidişat en küçük olaylarla bile değişerek geleceği etkileyebilir; bu nedenle öngörülen şeyler her zaman değiştirilebilir. Görünüşe göre, tahminler ve kehanetler, diğer varlıklar ve hatta kendi yüksek benliklerimiz tarafından, mevcut yolumuzda devam edersek neler olabileceğine dair uyarılardır. Şunu anlamalıyız ki, bazen bir tahminin en iyi yanı, bilincimizin olayların sonucunu değiştirebilmesi ve onu geçersiz hale getirebilmesidir."

Daha önce de söylediğim gibi, geçmişte tek bir kişinin bir felakete hazırlanması için uyarıldığı durumlar olmuştur: Dünyanın sonu; insanların bu gezegenden tahliyesi; dünyamızı yok edecek veya çeşitli şekillerde kurtaracak uzay varlıklarının gelişi. Ve geçmişteki her durumda, tahminler yanlış çıktı.

Bu tahminler bu sefer de yanlış çıkabilir kesinlikle. Fakat mevcut tahminlerde öncekilerden bir fark var. Bu kez bu uyarıyı alan tek bir kişi değil, tüm gezegende yüzlerce, belki de daha fazla kişi. Kaçırılanların çoğu kendilerine yakın gelecekte yerine getirmeleri için eğitildikleri veya programlandıkları görevlerin anlatıldığını hissediyor ve ben dahil olmak üzere bunların çoğu, talimatlarımızın neleri içerdiği konusunda hiçbir fikre sahip değil. Bazı kaçırılanlar bilgisayar benzeri sistemler üzerinde çalıştıklarını, bazıları da uçan geminin nasıl çalıştırılacağının gösterildiğini hatırlıyor, fakat sadece zihnimizde bilincimizin nüfuz edemediği bir bölümde gömülü eğitim veya talimatların anısı var çoğunlukla.

Bunun gerçekleşmeyeceğini umuyoruz. Tüm kalbimizle bu varlıkların bize doğruyu söylemediğini umuyoruz. Dünyanın büyük sorunları var (kirlilik ve kaynaklarımızın tükenmesi, aşırı nüfus artışı, kıtlık ve veba benzeri hastalıklar, dünyanın birçok bölgesinde savaş ve yıkım) ama bu krizleri insani yollarla, insani amaçlar doğrultusunda çözme şansı istiyoruz.

Yine de ülkenin her yerinde sıradan insanlar UFO'ların gerçekliği ile karşı karşıya kalıyor, o gerçeklik her ne olursa olsun. 1991'in ilk yarısında yerel gazeteler çok çeşitli yerlerde UFO'ların görülmesine ve kaçırılmalara dair haberler yayınladılar. Örneğin Portland Oregonian'ın 28 Şubat tarihli baskısı "UFO Olaylarında Tırmanış" başlıklı bir haberde "Korkmuş Portland bölgesi sakinleri gece gökyüzünde açıklanamayan ışık faaliyetlerinin arttığını bildirdiler." deniyordu. Gloucester (Massachusetts) Times (6 Mart) "Gece Gökyüzünde Tuhaf Işıklar Görüldü" başlıklı bir haber yayınladı. Brown City (Michigan) Banner gazetesinin 19 Şubat tarihli sayısında ise yarım saat boyunca görülen beş parlak ışıkla ilgili bir haberde bir görgü tanığının şu sözleri aktarılıyordu: "Gerçekten çok yakın görünüyorlardı. Bir sönüp bir yanıyorlardı ve her tekrar yandıklarında farklı bir düzendeydiler."

Diğer gazetelerde Teksas, Illinois, Kaliforniya, New Hampshire, New York, Pennsylvania, Kuzey Karolina, Güney Karolina, Virginia, Batı Virginia, Oklahoma, Minnesota, Connecticut, Ohio, Tennessee, Florida, Nevada, Maryland ve Indiana'da UFO görüldüğü haberleri paylaşıldı. Tennessee ve Florida gibi bazı yerlerde UFO'lar videoya kaydedildi ve bu bölgelerin çoğunda yakın karşılaşmalar, kaçırılmalar ve açıklanamayan fenomenlerden kalan fiziksel izlerle ilgili raporlar vardır.

Şu anda dünyanın her yerinde çok sayıda UFO bildirilmekte olup, belki de en olağanüstü film görüntüleri, fotoğraflar ve radar teyitleri Belçika'dan gelmektedir. Belçika'da 1990'dan bu yana çok sayıda güvenilir görgü tanığının yanı sıra askeri pilotlar tarafından da UFO'lar görülmüştür. Wall Street Journal 10 Ekim 1990 tarihli sayısında bu haberi "Belçikalı Bilimciler Ciddi Bir Şekilde Üçgen UFO'nun Peşinde" başlığıyla verdi.

Avrupa'da karşılaşılan bir diğer fenomen ise, 1990 ve 1991 yıllarında İngiliz tarım arazilerinde yeni karmaşıklık ve sıklık düzeylerine ulaşan ekin çemberlerinin görülmesidir. Ayrıca Kanada, Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda ve Amerika Birleşik Devletleri'nden gelen haberler çemberlerin küresel olarak yayıldığını gösteriyor. Bu çember ve piktogramların, ilgili bölgelerde gözlemlenen UFO'larla bir bağlantısı var gibi görünmektedir fakat henüz kimse ekinlerdeki işaretlerin gerçek nedenini veya kaynağını bilmiyor. Ancak bunların bilinçli bir tasarım olduğu ve henüz çözemediğimiz bir iletişim biçimi olabileceği açıktır.

Ve giderek daha fazla insan, bilinmeyen varlıkların müdahaleci ziyaretlerine maruz kalmakta olduğumuz gerçeğine uyanıyor. Bizim gibi hikayelerini uzun süre gizli tutmuş olan bu insanların birçoğu şimdi alay edilme tehdidini göze alarak ortaya çıkıyorlar çünkü deneyimlerinin gerçek olduğunu biliyorlar ve bir açıklama istiyorlar.

Bir açıklama istiyorum. Eğer bu gezegende bunun açıklamasını yapabilecek kimse yoksa, en azından dünyadaki güçlerin bir açıklama bulmak için ne yaptıklarını bilmek istiyorum. Yetkin araştırmacılar, Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası'nı kullanarak, hükümetin UFO'larla gizli ilişkisinin varlığını doğrulayan resmi belgeler elde ettiler ama bundan öğrendiğimiz tek şey, hala halktan saklanan çok daha fazla sır olduğudur. Belki de bazı araştırmacıların söylediği gibi, medyanın UFO'lara gösterdiği ilgi, kamuoyunu gerçeğe hazırlamak için planlanmış bir çabanın parçasıdır. Fakat TV reklamları ve Rusya'da iki metre boyundaki uzaylılar hakkında anlatılan komik hikayeler bizi UFO'ların ciddi bir sorun olmadığını düşünmeye ikna ederken, gerçek uzaylılar hayatlarımızı çok gerçek, çok tehditkar bir şekilde istila ediyor.

Onlar buradalar. Bedenlerimize ve zihinlerimize garip şeyler yapıyorlar. Bu eylemler insanlığın yararına olabileceği gibi uzaylıların kendi çıkarları için de olabilir. Ve eğer müdahalelerinin amacını öğrenemezsek, asla onların çaresiz kurbanları olmaktan öteye gidemeyeceğiz.






KAYNAKÇA


Farish, Lucius, Ed. UFO Newsclipping Service. Published monthly at Route 1, Box 220, Plumerville, AR, 72127.

Fowler, Raymond E. The Andreasson Affair. Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall, 1979.

Holiday, Ted, and Colin Wilson. The Goblin Universe. Llewellyn, 1986.

Hopkins, Budd. Missing Time. New York: Ballantine, 1981.

--------. Speech to Metroplex MUFON, March 1989, Dallas, TX.

Strieber, Whitley. Communion. New York: Avon, 1987.

--------. Majestic. New York: Putnam, 1989.

-------- . Transformation. New York: William Morrow, 1988.

UFO'lar ve ilişkili fenomenler hakkında çok sayıda kitap ve yayın olmakla birlikte, aşağıda belirtilenler şiddetle tavsiye edilir:

Fawcett, Lawrence, and Barry J. Greenwood. Clear Intent. Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall, 1984.

Noyes, Ralph, Ed. The Crop Circle Enigma. San Francisco, CA: Gateway, 1990.

Randle, Captain Kevin D. The October Scenario. New York: Berkley, 1988.

Spencer, John, and Hilary Evans, Eds. Phenomenon: Forty Years of Flying Saucers. New York: Avon, 1988.

Stringfield, Leonard H. Situation Red: The UFO Siege. New York: Fawcett, 1977.

UFO Magazine. Published bimonthly by California UFO. Edited by Vicki Cooper and Sherie Stark.

Walters, Ed, and Frances Walters. The Gulf Breeze Sightings. New York: William Morrow, 1990.






YAZAR HAKKINDA


DR. KARLA TURNER lisans eğitimini Kaliforniya Eyalet Üniversitesinde, yüksek lisans eğitimini İngiltere'deki Nottingham Üniversitesinde ve doktora eğitimini Kuzey Teksas Üniversitesinde Eski İngilizce Çalışmaları alanında tamamlamıştır. İki yıl boyunca özel orta öğretim kurumlarında öğretmenlik yapmış ve on yılı aşkın bir süre boyunca büyük bir Teksas üniversitesinde öğretim görevlisi ve eğitmen olarak çalışmıştır. Evlidir ve bir oğlu vardır. Dr. Turner 1988'den beri enerjisini UFO fenomenlerini araştırmaya ve diğer kaçırılanlarla çalışmaya odaklamıştır.