Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü
avatar_gerçek tosun paşa

Devler, Alametler ve İşaretlerin Mimarisi: Hanok, Mezopotamya, Modern “Epstein"

Başlatan gerçek tosun paşa, Dün, 14:43:49

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 0 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

gerçek tosun paşa

Devler, Alametler ve İşaretlerin Mimarisi: Hanok'un Şeytanlarından Modern "Epstein Sınıfı"na

Mezopotamya şeytan bilimi, yazının icadı ve Babil'in işaret felsefesi; iktidarı, paranormali ve dünyanın görünmeyen düzenini okuma biçimimizi hâlâ nasıl şekillendiriyor?

Bu eki görüntüleyemezsiniz.


Bir akademisyenin, Hanok (Ç.N: Dilimizde Enok olarak da bilinir) geleneğindeki devlerin ve kötü ruhların Mezopotamya'daki arka planına dair yazdığı özet, bende geniş kapsamlı bir tefekkürü tetikledi. 1. Hanok'taki şiddet düşkünü, emeği tüketen, hayvanları yok eden devler; teknoloji, finans ve siyaset devlerinin çağında rahatsız edici derecede tanıdık geliyor. Uruk'un ilk idari tabletlerinden Babil alamet listelerine, oradan Yahudi apokaliptik edebiyatına ve nihayetinde Batı ezoterizmine uzanan çizgiyi izlerken şunu merak ediyorum: Gerçekliği, karşılıkları okunabilen ve yönlendirilebilen bir metin olarak gören kadim işaret epistemolojisi, "uzaylılar", UAP'ler ve seçkinlerin iktidarıyla anılan çağımızın altında hâlâ işliyor mu? Bu yazı, kadim Yakın Doğu düşüncesi ile modern okült ve siyasi tahayyüller arasındaki süreklilik (ve kopuş) üzerine yazacağım daha uzun bir incelemenin ilk bölümü. Tarihin kendini nasıl tekrar ettiğini ve bu tekrarla oyunun nasıl açığa çıktığını da ele alacağım.

Buradaki çalışma koşulları hakkında herkesi bilgilendirdiğime göre (birçok insanın koşulları daha kötü, yani şikâyet etmemeliyim ama ettim...), bir süredir aklımı meşgul eden konuya geçmek istiyorum. Bunun birkaç yazı sürmesi muhtemel, o yüzden biraz sabır!

Birkaç hafta önce academia.edu'dan, takip ettiğim akademisyenlerden birinin bir makale yayımladığına dair bildirim aldım. Makalenin başlığı şuydu: "The Mesopotamian Background of the Enochic Giants and Evil Spirits" (Hanok'taki Devlerin ve Kötü Ruhların Mezopotamya'daki Arka Planı). Yazarı, Polonya'daki Lublin Katolik Üniversitesi'nden (John Paul II Catholic University of Lublin) Henryk Drawnel. Bu tür konulara bayıldığım için hemen gidip indirdim. Ancak buradaki yoğunluk yüzünden hemen okumadım, ancak yaklaşık bir hafta önce okudum. Aslında yalnızca özeti okumam bile zihnimde türlü bağlantıların çakmasına yetti. İşte özet:

Bu eki görüntüleyemezsiniz.


Aklıma hemen iki şey geldi:
1) Devlerin faaliyetlerine dair bu tasvir, bizim kendi çağımıza ve zamanımıza ne kadar benziyor;
2) Marc Van de Mieroop'un, alamet metinlerinin ve Utukku Lemnutu'nun nasıl ortaya çıktığını anlatan "Philosophy Before the Greeks" (Yunanlardan Önce Felsefe) adlı kitabı. Kendi kendime şunu düşündüm: Bunda ilk bakışta görünenden fazlası var.


Siz okurların o özeti okurken neler düşündüğünü merak ediyorum. Günümüz gerçekliğine dikkatle ve titizlikle bakıyorsanız, orada anlatılan her şeyin dünyanın dört bir yanında yaşandığını göreceksiniz. Şunu da akılda tutmak gerekiyor: Mezopotamya'daki sayısız kabartmada, oymada ve benzeri eserlerde tanrıların (ve çoğu zaman krallar ya da diğer yüksek statülü figürlerin) sıradan insanlara kıyasla daha büyük ölçekte gösterilmesi, "ölçek hiyerarşisi" (hierarchy of scale) olarak bilinen kasıtlı bir görsel gelenektir. Bu gelenek, gerçek fiziksel boyuttan çok göreli önemi, gücü, statüyü ya da ilahi otoriteyi gösterir. Dolayısıyla ne sanat eserlerinin ne de metinlerin birebir devlerden bahsettiğini hemen varsaymayın. (Ancak bazen bence gerçekten birebir devlerden bahsediyorlar.)

Günümüzde büyük güce sahip kişilere baktığımızda milyarder sınıfıyla karşılaşıyoruz: Teknoloji milyarderleri, Büyük İlaç (Big Pharma) milyarderleri, Büyük Tarım (Big Agri) milyarderleri; finans ve yatırım, imalat (özellikle silah sanayii), perakende, gayrimenkul, enerji, tüketim malları ve miras alanlarının devleri. Bir de görevdeyken multi-milyoner olan seçilmiş liderler var. Hepsinin birleştiği nokta ise yakın zamanda türetilen bir ifade: "Epstein Sınıfı" (The Epstein Class).

Bence Sol'dan ve Sağ'dan hemen herkes, bu kişilerin büyük ölçüde son derece şiddet yanlısı olduğu (bugünkü deyişle savaş çığırtkanı), insanların emeğini tükettiği (bitmek bilmeyen savaşlar için onların vergilerini çaldığı), insanları öldürdüğü, yuttuğu, kan içtiği ve çok daha fazlasını yaptığı konusunda hemfikir olabilir. Ardından "yeryüzündeki bütün hayvanlara karşı günah işliyorlar". Sizi bilmem ama bu bana hemen küresel ısınma "aldatmacasını", küresel ısınmanın suçunun ineklere yüklenmesini, büyük sürülerin ya da küçükbaş hayvan sürülerinin itlafını, tarım arazilerinin güneş panelleriyle kaplanmasını, güneşi kısmaya ve yaşam veren CO2'yi atmosferden emmeye çalışılmasını, bulundukları yere göre kuşları, deniz canlılarını ya da her ikisini birden öldüren dev rüzgâr türbinlerinin kurulmasını ve daha niceleri ve niceleri düşündürdü.

Bu görüşe göre, bugün yeryüzünde şiddet içeren biçimlerde davranan epey "dev" var; bu davranışı hayırsever bir yardımseverlik olarak sunma çabaları olsa bile. Giderek daha fazla gözümüze sokuluyor ve artık saklamaya bile çalışmıyorlar.

Dolayısıyla özeti okumak, gerçekten de kendi çağımızın koşullarının arkaik bir üslupla yazılmış bir tasvirini okumak gibiydi; üstelik bu tasvirde bahsedilenler, düşmüş meleklerle güzel insan kadınlarının gayrimeşru çocukları olan kötü devlerdi.


Ama Drawnel bir argümanın temelini atıyor, o yüzden okumaya devam etmemiz gerekiyor:

"Hanok mitinde, 1 Hanok 7:3-5'te devlerin yol açtığı şiddet, insanlığa karşı ayaklanan kötü ruhların şiddet dolu davranışlarıyla paralellik gösterir. 1 Hanok 15:8'de devlere "kötü ruhlar" denir ve sonraki ayet (1 Hanok 15:9), "kötü ruhların" devlerin bedenlerinden çıktığını belirtir. Aynı niteleyicinin hem devlere hem de kötü ruhlara uygulanmasının açıklaması, devlerin melek ve insan kökenli olmasına dayanır. İki ayet, devleri bedenlerinden çıkan kötü ruhlarla özdeşleştiriyor gibi görünür. Aynı ifadenin hem devlere hem de bedenlerinden çıkan ruhlara uygulanması, onların varoluşsal olduğu kadar işlevsel özdeşliğini de ifade ediyor gibidir. İşte bu yüzden devlerin ruhlarının şiddet dolu faaliyeti, 1 Hanok 7:3-5'teki devlerin şiddet dolu faaliyetinin bir devamı ve uzantısı olarak yorumlanmalıdır."


Epey ürpertici, değil mi? Özellikle de son dönemde "uzaylılara", yani İnsan Dışı Zekâlara (Non-Human Intelligences) ve UAP/UFO'lara verilen, onları şeytani olarak ele alan ilgi düşünülürse bu daha da rahatsız edici. Bu ilgi, ihbarcıların ifşaatları ve Tucker Carlson ile Candace Owens gibi isimlerin, röportaj yaptıkları kişilerle birlikte yürüttüğü tartışmalar sayesinde arttı.

Daha önce de belirttiğim gibi, paranormal dediğimiz şey ile sözde uzaylı istilası arasında kesinlikle bir bağlantı var gibi görünüyor ve bu, şeytan çarpmasına (demonic possession) kadar uzanabilir. Ama bu muhtemelen bazı dini liderlerin bizi inandırmak istediği şey değil.


Drawnel'e dönersek, şöyle yazıyor:

"Şeytani âlemi ele alan Mezopotamya kaynakları, büyü formülleri (incantation) ve arınma ritüelleri içinde, insan âleminden kovmayı amaçladığı şeytani varlıkların bir imgesini barındıran şeytan çıkarma edebiyatına aittir. Çivi yazılı metinlerde şeytanlarla savaşan başlıca figür, Akadcada āšipu denilen Mezopotamyalı profesyonel büyücü ve bilgi insanıdır. [...] Hanok mitindeki devler ve kötü ruhlar [...], Akadcada utukku denilen şeytanların yıkıcı faaliyetleri örnek alınarak kurgulanmıştır."


Drawnel, Hanok'un devlerinin ve kötü ruhlarının, şeytan çıkarma edebiyatı aracılığıyla, özellikle de utukku başta olmak üzere Mezopotamya şeytan kalıpları üzerine bilinçli olarak inşa edildiğini ayrıntılı biçimde gösteriyor. Ayrıca Hanok'un Mezopotamya'dan yalnızca belirsiz biçimde "etkilenmediğini", belirli şeytani davranışların, sınıflandırmaların ve motiflerin yeniden kullanıldığını ve yeniden yorumlandığını da doğruluyor.

"Udug (Sümerce) / utukku (Akadca) doğaüstü varlığı, Mezopotamya büyü formülleri edebiyatındaki en yaygın şeytandır. Şeytanlara karşı yazılmış Sümerce edebiyat, MÖ üçüncü binyılın ikinci yarısına kadar uzanır ve tablet kolofonları, iki dilli büyü formüllerinden oluşan Udughul-a-kam (Utukku Lemnūtu) dizisinin (iskaru) Sümerce öncüllerinin Eski Babil döneminde zaten var olduğunu gösterir. Dizinin Ninova ve Assur'dan gelen, Yeni Asur döneminde belgelenmiş kanonik biçimi yalnızca büyü formüllerini değil, arınma ritüellerini de içerir ve ayinsel eylemin ana öznesi, her iki edebî türde de şeytanlara karşı āšipu bilginidir. Dizi, Babilli büyücünün eğitim müfredatının standart bir parçasıydı ve çivi yazısının yok oluşuna kadar Mezopotamya tarihinin tüm dönemlerinde belgelenmiştir. Utukku Lemnūtu büyü formülleri hem Asur'da hem Babil'de, ayrıca Mezopotamya dışında Ugarit, Boğazköy ve Sultantepe'de bulunmuştur. Edebî metinlerin dışında, Mezopotamya dininin kötü şeytanları (utukku lemnūtu) hakkındaki başlıca bilgi kaynağını oluştururlar."

Burada kötü şeytanlar tartışmasına ara verip ileride tekrar dönmek istiyorum, çünkü Van de Mieroop'un çalışmasını Mario Liverani üzerinden tartışmaya katmak istiyorum.


Yazının Kökenleri ve Uruk

Önde gelen İtalyan tarihçi, oryantalist ve arkeolog olan, kadim Yakındoğu tarihi konusunda uzmanlaşmış Mario Liverani, "Uruk: The First City" (Uruk: İlk Şehir) adlı küçük bir kitap yazdı. Kitapta yazının gelişimine dair delilleri ve bu delillere dayanarak yaptığı çıkarımları anlatıyor.

Bu eki görüntüleyemezsiniz.

Liverani hikâyeye yazının kendisiyle değil, çok daha eski bir muhasebe teknolojisiyle başlıyor. Kil ve taş jetonlar (tokens) ile kişisel mühürlerin, MÖ yedinci binyıla kadar uzanan örnekleri bulunuyor. Bunlar bireysel haneler tarafından anımsatıcı olarak ve basit hesaplar için kullanılıyordu; arkasında resmî bir idare bulunmayan bir sistemdi.

Bu eki görüntüleyemezsiniz.

Geç Ubeyd ve Erken Uruk dönemlerinde artan toplumsal tabakalaşma ve filizlenen şeflikler, şekil, boyut ve süsleme bakımından birbirinden ayrışan "karmaşık" jetonları ve daha bireyselleşmiş mühürleri ortaya çıkardı. Jetonlar ve mühürler daha sonra kil bullaların (içi boş kil zarflar) içinde birleştirildi. Bunlar mühürlenerek kapatılıyor, kapıları, küp ağızlarını ve kapları güvenceye almak için kullanılıyordu.

Bu eki görüntüleyemezsiniz.

Liverani, özellikle Susa arkeolojik kayıtlarından yararlanarak, bu jeton sisteminin zamanla yazıya dönüşmesini sağlayan kesin bir sıralamayı izleyebiliyor. Asıl yazıya giden olaylar sırası şöyle:

-Fiziksel malları temsil eden jetonlar, kil bullaların içine mühürlendi.

-Jetonlar, bulla kapatılmadan önce dış yüzeyine de basılmaya başlandı; böylece dış yüzey, içindekilerle aynı bilgiyi taşır oldu.

-Dış izlerin (ve sayısal işaretlerin) amaca yettiği fark edilince, jetonlar içeriden tümüyle çıkarıldı.

-Bulla ardından düzleştirilerek katı bir tablete dönüştürüldü; artık içeriğini temsil eden bir kap değil, kendi başına, muhafaza edilebilen bağımsız bir belgeydi.



Artık fiziksel jetonların biçimlerine bağlı olmayan işaret repertuvarı, bir avuç jeton biçiminden yüzlerce grafik işarete hızla genişledi. "Koyun" işareti gibi birkaçı ise yerini aldığı jetonun şeklini hâlâ görünür biçimde koruyor.

Liverani'nin anlatımında bu süreç, Uruk'taki Eanna kutsal alanının IV. tabakasından çıkan arkaik tabletlerde doruğa ulaşıyor (yaklaşık MÖ 3200–3000). Bunların ilk gerçek yazı sistemi olduğu söylenebilir; sayıları, nesneleri, özel isimleri ve unvanları temsil eden, kamış kalemle (reed stylus) kazınmış resim yazısı (piktografik) işaretler içerir. Hafifçe değişmiş bir biçim III. tabakada görülür ve işaretler, sonraki Mezopotamya yazısından tanıdığımız kama biçimli çivi yazısı görünümünü ancak daha sonra, Ur'da Erken Hanedanlar II döneminde kazanır.

Liverani, ele geçen Uruk IV–III tabletlerinin yaklaşık %90'ının idari hesaplar olduğunu, geri kalan %10'luk kısmın ise katipler için anımsatıcı eğitim araçları olarak kullanılan sözlüksel listeler (konuya göre düzenlenmiş işaret listeleri) olduğunu belirtiyor. Ayrıca bu arkaik usuller ile bin yıldan fazla bir süre sonra Erken Hanedanlar IIIB ve Yeni Sümer dönemlerinde hâlâ kullanılan yeniden dağıtımcı muhasebe arasındaki "olağanüstü sürekliliğin" altını çiziyor.


Liverani'nin merkezî yorumlayıcı iddiası şu: Yazı, onun deyişiyle, "gelişmiş ve kişisiz bir idarenin işlevi olarak" icat edildi. Kişisel belleği korumak için değil (bunu bireysel aileler için jetonlar zaten yapıyordu), edebiyat ya da iletişim için de değil. Katibin tableti kelimenin tam anlamıyla, merkezî idare ve topluluk önünde kayda geçirilmiş bir teminattı. Bu teminatlar şu ihtiyaçlara hizmet ediyordu:

-Merkezî depolara giren ve çıkan malları kaydetmek ve her an tam olarak eldeki stoğu belirlemek
-Kapılardaki ve kaplardaki fiziksel mühürleri yazılı bir kontrol listesiyle desteklemek
-Yalnızca mühürlemenin tek başına doğrulayamayacağı, aylara yayılan ertelenmiş işlemleri takip etmek; örneğin bir tüccara emanet edilen mallar, bir çobana emanet edilen sürüler, öngörülen hasatlar
-Ürünler arasında dönüşüm yapmak, malları emeğe çevirmek, üretim kotaları belirlemek ve cinsiyete, yaşa ve rütbeye göre erzak hesaplamak


Bu idare tapınak (tanrının evi, büyük bir hane modeli üzerine tasarlanmıştı) etrafında ve daha sonra saray, yani kraliyet idaresi etrafında merkezileşmişti.

"Altmışlık Dünya"

Liverani'nin daha ayırt edici gözlemlerinden biri, yazının ve idarenin gerçekliği yalnızca kaydetmediği, gerçekliğin nasıl algılandığını da yeniden standartlaştırdığı. Sözlüksel listeler, değişken şeylere sabit tipolojik kategoriler dayattı; örneğin kap türlerini ve kapasitelerini standartlaştırmak, koyunları yaşa/cinsiyete/statüye göre sınıflandırmak, emeği adam-gün olarak ölçmek gibi. Altmışlık sayı sistemi (ağırlıklar, ölçüler ve 360 günlük bir takvim için 60 tabanlı oranlar) ekonomi genelinde geleneksel eşdeğerlikler dayattı. Liverani buna "sahte gerçeklik" ya da "altmışlık manzara" diyor; kişisiz, merkezileşmiş defter tutmanın gerektirdiği yapay bir basitleştirme olarak görüyor ve zihinsel algıdaki bu değişimi, yazının icadı kadar önemli bir gelişme sayıyor.

Liverani'nin "Uruk: The First City" adlı eserindeki anlatımı net: Yazı, "gelişmiş ve kişisiz bir idarenin işlevi olarak" icat edildi ve Uruk'un tapınak ekonomisinin stokları, emeği ve ertelenmiş işlemleri takip etmek için kullandığı jeton ve bulla muhasebe sisteminden doğdu (Liverani, Internet Archive üzerinden tam metin).

Bu noktada ilginç olan, büyüyen katipler sınıfının bu yazıyla ne yaptığı.


Yunanlardan Önce Felsefe

Marc van de Mieroop'un "Philosophy Before the Greeks: The Pursuit of Truth in Ancient Babylonia" (Yunanlardan Önce Felsefe: Kadim Babil'de Hakikat Arayışı) adlı kitabı, kadim Babil'in, yazı, kehanet ve hukuk aracılığıyla hakikat arayışı etrafında şekillenen titiz ve tutarlı bir felsefi gelenek geliştirdiğini savunuyor. Bu gelenek klasik Yunan felsefesinden çok önce ortaya çıkmıştı ve "felsefe" adını tümüyle hak ediyordu.



Kitap, bir "Babil epistemolojisi" denemesi olarak kurgulanmış; yani Babillilerin hakikati ve bilgiyi nasıl anladığı ve nasıl peşinden gittiği üzerine bir inceleme. (Epistemoloji serim BURADAN başlıyor.)


Van de Mieroop'un Babil Epistemolojisine Dair Çıkarımları

Hakikat, metinsel pratiğin içine gömülüdür: Bilgi, "olanın" doğrudan ampirik gözlemiyle değil, yazılı işaretlerin manipüle edilmesi ve yorumlanması yoluyla gelir.
Yazı gerçekliğin önüne geçer: Yazılı sözcük, konuşmanın ya da deneyimin ikincil bir uzantısı değildir; tam tersine listeler ve metinsel sınıflandırmalar dünyayı kavramsal olarak inşa eder.
Mantık sistemlidir ama Yunan mantığı değildir: Babil muhakemesi, kıyasa dayalı ya da tartışmacı mantıktan ziyade, işaretler arasındaki (anlam, ses ve biçim bakımından) benzetme, kategorizasyon ve çağrışım kurallarını katı biçimde izler.

Van de Mieroop, bunun ayırt edici bir epistemolojik sistem olduğunu savunuyor: Hakikatin nasıl bilindiği ve doğrulandığına dair, çivi yazısının maddi ve biçimsel özelliklerine dayanan bir felsefe.

Van de Mieroop, yazının kökenleri gibi dar bir soruda Liverani ile hemfikir. Hatta ayrı bir çalışması olan "Cuneiform Texts and the Writing of History" (Çivi Yazılı Metinler ve Tarih Yazımı) adlı eserinde, "çivi yazısı kayıt tutma amacıyla icat edildi" diyerek bunu açıkça ifade ediyor ve ilk tabletleri saray ve tapınak idarelerine bağlı, sınırlı ve faydacı idari belgeler olarak tanımlıyor. "Philosophy Before the Greeks" içinde de aynı şekilde, "yazı başlangıçta sınırlı idari ve sözlüksel amaçlara hizmet etti" diyerek bunu kabul ediyor; yazıyı çevreleyen ve ondan önce gelen gerçek anlamda sözlü bir kültür vardı. Mezopotamya, onun ifadesiyle, "sözlü geleneğe gömülüydü" ve insanların çoğu katiplerin yazdıklarını okumayı hiç öğrenmedi.

Ancak katipler yazıyla çalışmaya başladıkça, onların seçkin ve yoğunlaşmış atmosferinden bir şey filizlendi.


Sözcük listeleri ve "şeylerin düzeni"

Babilli bilginler, Van de Mieroop'un felsefi alıştırmalar olarak okuduğu kapsamlı sözlüksel listeler (sözcük, işaret ve kavram grupları) derlediler. Katipler, sözcük listelerinin yalnızca sözlük olmadığına, dünyayı yazılı işaretler aracılığıyla kategoriler ve ilişkiler halinde düzenleyerek gerçekliği inşa etmeye yarayan araçlar olduğuna inandılar ya da bir şekilde buna ikna oldular.

Listeler; anlam, ses ve grafik biçimdeki benzerliklerin ve çağrışımların mantığını izler. Babilli katipler bu mantığın yalnızca dilde değil, dilin tarif etmek için kullanıldığı asıl gerçeklikte de örüntüleri ve yapıları açığa çıkardığına inanıyordu. Katiplerin pratikleri, tabletlerin kendilerinin ortaya koyduğu üzere, dil ve kategorizasyon üzerine soyut ve sistemli bir düşünüm gösterir. Bu düşünüm, sonraki dönemlerin anlambilim ve ontoloji kaygılarına benzer, ancak çivi yazısının özellikleri üzerinden çerçevelenmiştir.


Kehanet ve alamet dizileri

Katipler sınıfının, çevrelerindeki gerçeklik hakkındaki sözcük listeleri yapmaktan, ancak "görünmeyen gerçeklik" diye tanımlanabilecek şey hakkındaki sözcük listeleri yapmaya geçmesi uzun sürmedi. Alamet metinleri (omen texts), yani işaretlerin (örneğin gök olayları, hayvan davranışları, doğum kusurları) ve yorumlarının uzun listeleri ortaya çıktı ve Van de Mieroop (VDM) tarafından ikinci büyük felsefi alan olarak ele alınıyor.

VDM bu metinlerden, kehanetin (divination) bir epistemik sistem olduğu sonucunu çıkarıyor: Tanrılardan insanlara gelen mesajları yorumlar ve evren ile insan kaderi hakkındaki bilgiyi yapılandırır. Alamet listeleri sistemli bir muhakeme gösterir; olguları ve sonuçları düzenli örüntülere ve kurallara göre dizerek bir tür işaretler "bilimi" kurarlar. VDM, kehanetin batıl inanç olmaktan ziyade, kendi hakikat, tutarlılık ve güvenilirlik ölçütleri olan disiplinli bir çıkarım yöntemi olduğu sonucuna varıyor. Aşağıdaki örnek bunun ilke olarak nasıl işlediğini gösteriyor.

Babil alamet metinlerinin en basit biçimi, protasis ve apodosis:

Protasis = "eğer" kısmı: görülen şey.
Apodosis = "o zaman" kısmı: bunun ne anlama geldiği ya da arkasından ne geleceği.

Van de Mieroop her alameti şu şekilde özetliyor:
Eğer X ise, o zaman Y.

Örnek

Protasis: Eğer incelenen organdaki "istasyon" kırmızı liflerle kaplıysa
Apodosis: O zaman yangın harman yerlerini kasıp kavuracak


Bu, gerçek bir alamet metni kalıbıdır: Kurban edilen bir hayvanın organında gözlemlenen fiziksel bir özellik, gelecekteki bir kamusal olayın işareti, tanrıların görünmeyen gerçekliğinden gelen bir mesaj olarak ele alınır.

Van de Mieroop'un yaklaşımı tartışılırken kullanılan bir başka çok basit örnek şu:

Eğer bir adamın evinde beyaz bir kedi görülürse, o zaman ülkeyi sıkıntı saracak.

Önemli nokta, Babilli bir bilginin bundan sonra bileşenlerden birini değiştirebilmesidir:

beyaz kedi → siyah kedi
bir evde → bir sokakta
sıkıntı → refah, savaş, kıtlık vb.


Olasılıkları sistemli biçimde değiştirerek, işaretlerden ve anlamlardan oluşan, kendi içinde düzenli geniş bir alan inşa ettiler. Alamet dizisi metinlerini okuyunca bulduğumuz şey de budur.

"Benzerlikler mantığı" nasıl işliyordu

Katipler bağlantıları üç ana yoldan kuruyordu: sözcüğün ne anlama geldiği, nasıl ses çıkardığı ve yazıldığında neye benzediği.




Bunlar onlar için keyfî sözcük oyunları değildi

Van de Mieroop'un yorumuna göre katipler, yazılı işaretlerdeki benzerliklerin dünyadaki gerçek bağlantıları açığa çıkarabileceğine inanıyordu. Dolayısıyla sözlüksel listeler yalnızca sözlük değil, düzeni keşfetme araçlarıydı.

Örnek: köpek, aslan, kurt

Basit bir örnek Sümerce hayvan adlarıyla ilgili:

Köpek: ur

Aslan: ur-maḫ

Kurt: ur-bar-ra


Babilli bir liste bunları, köpeklerin, aslanların ve kurtların hepsi hayvan olduğu için değil, yazılı adlarının aynı işaretle, UR ile başlaması nedeniyle bir arada gruplayabilirdi. Yani grafik ve fonetik bir ilişki, gruplamanın oluşmasına yardım ediyordu.

Modern terimlerle şöyle diyebiliriz:

"Dog" (köpek), "dogfish" (köpek balığı türü) ve "dogwood" (kızılcık türü bir ağaç) aynı "dog" harflerini paylaşır, ama mutlaka tek bir doğal kategoriye ait değildir.

Oysa Babilli bir katip için ortak işaret, ortak ses ve ortak anlamın hepsi tanrılar tarafından gönderilmiş ipuçları olabilirdi ve bunları çözüp gerçekliği doğru okumak bize düşerdi. Yazıdaki bir ilişki, gerçeklikteki bir ilişkiyi gösterebilir ya da üretebilirdi.

Temel felsefi iddia

Akıl yürütme çok basit biçimde ifade edilebilir:

Dünya işaretlerle doludur.
Yazı, işaretlerin yapısını korur ve açığa çıkarır.
Anlam, ses ya da biçim bakımından benzer işaretler, gerçek bağlantılara işaret edebilir.
Dolayısıyla yazılı işaret listelerini incelemek, gerçekliğin gizli düzenini açığa çıkarmaya yardım eder.


Van de Mieroop'un Babil listelerinin mantıklı olduğunu söylemesinin nedeni budur: Mantıkları esas olarak modern kategorilere ya da biçimsel kıyaslara değil, çivi yazısı işaretlerindeki benzerliklerin, varyasyonların ve çağrışımların disiplinli biçimde keşfine dayanıyordu.

Önemli bir nitelendirme

Van de Mieroop, Babilli bilginlerin dünyayı hiç gözlemlemediğini söylemiyor. Gözlemin çok önemli olduğunu açıkça belirtiyor. İddiası, gözlemlerin ancak metinsel bir sisteme, yani bilginlerin okuyabildiği, karşılaştırabildiği, genişletebildiği ve yorumlayabildiği, düzenli bir işaretler ağına yerleştirildikten sonra bilgiye dönüştüğü yönünde.

Gözlem işareti sağladı; liste anlamı sağladı.

Babilli bilginler nedensellik, öngörü ve ilahi olan ile doğal dünya arasındaki ilişki sorularına felsefi olarak böyle yaklaştılar; ampirik deney yerine, kodlanmış işaretler ortamını kullandılar. Ama bu, önce iyi bir dizi gözlem yapmadıkları anlamına gelmez. Elbette yaptılar ve listeleri bunun bir sonucuydu. Ancak sonra daha da ileri gittiler.

"Philosophy Before the Greeks" kitabının açılış bölümünde Van de Mieroop açıkça şöyle diyor:

"Babil bilgi kuramı bir ölçüde ampirikti; gözlem çok önemliydi. Aynı zamanda temelde, bilgilendirilmiş okumaya dayanan bir akılcılığa kök salmıştı. Gerçekliğin, sanki bir metinmiş gibi okunması ve yorumlanması gerekiyordu."

Babil tutumunu hatta "Okuyorum, öyleyse varım" diye formüle ediyor ve şunun altını çiziyor:

Dünyanın gözlemi vardır (örneğin olguların, olayların, davranışların).

Ama "gerçeklik", görünen yüzüyle kabul edilmek yerine, yazı gibi çözülmesi gereken bir şey olarak anlaşılır.

Birçok gözlem yapılmış olmalı ve çıkarımlar sonradan geldi, ancak yazılı bilimsel gelenekte ortaya çıkan Babil epistemolojisi, aracısız gözlemi artık bilgi için yeterli saymıyordu. Şeylerin görünüşünün ardında beş duyuyla bilinebilecek olandan daha fazlası olduğundan açıkça emindiler.

Muhtemelen haklıydılar. "Başlangıçta Söz vardı..."

Van de Mieroop'un ana bulguları şöyle özetlenebilir:

Babil bilginliği tutarlı bir felsefi sistem oluşturur: Dil çalışmasında, kehanette ve hukukta, tek bir epistemoloji olarak yorumladığı, işaretlerin ve metinsel akıl yürütmenin tutarlı bir mantığı vardır.

Felsefe derinden metinseldir ve ampirik değildir: Babil düşüncesi yazılı sözcüğü, listeleri ve sınıflandırmayı öne çıkarır; "metinsel yaratıcılık" ve bazen "astronomik imkânsızlıklar" üretir, ama bunu akılcı ve sistemli bir biçimde yapar.

Hakikat "olana uygunluk" değildir: Hakikati genellikle gerçekliğe karşılık gelme olarak tanımlayan sonraki Yunan felsefesinin aksine, Babil düşüncesi hakikati bir işaretler ve gelenekler sistemi içindeki tutarlılık olarak ele alır.


Bu gelenek uzun ömürlü ve etkiliydi: Babil felsefi pratikleri, kadim Yakındoğu'daki entelektüel hayatı yüzyıllar boyunca şekillendirdi ve Yunan felsefesinin nihayetinde içinden çıktığı daha geniş kozmopolit ortamın bir parçasıydı.

Şimdi bu "astronomik imkânsızlıkların" ne olduğunu merak ediyor olabilirsiniz, hmm? Ben de araştırdım ve vardığım sonuç şu: Bağlam içinde "astronomik imkânsızlıklar", Babil metinlerinde, modern astronomiye göre fiziksel olarak imkânsız olduğu gösterilen gök olaylarını anlatan alamet ve astronomi ifadeleridir; yine de metinlerde tıpkı mümkün olaylar gibi ele alınırlar. Van de Mieroop bunları, sistemin gökyüzünün sıkı bir gözlemiyle değil, metinsel ve analojik mantıkla yönlendirildiğini göstermek için kullanıyor.

Enūma Anu Enlil'deki ve ilişkili dizilerdeki gök alametleri üzerine tartışmasından ve atıf yaptığı Babil astronomisi çalışmalarından anlaşıldığı kadarıyla, astronomik imkânsızlıklar şu tür şeylerdi:

Ay tutulmalarının herhangi bir ana yönden ilerlemesi.
Alamet dizisinde ay tutulmaları, gölgenin Ay'ın üzerinden kuzeyden, güneyden, doğudan ya da batıdan geçmesi olarak anlatılır ve her yönün kendi yorumu vardır.
Modern astronomi bize gerçekte gölgenin Ay'ın üzerinden her zaman doğudan batıya doğru hareket ettiğini söyler; dolayısıyla "kuzeyden" ya da "güneyden" gelen tutulmalar imkânsızdır.

Jüpiter ve sabit yıldızların yollarının kesişmesi.
Enūma Anu Enlil'deki birçok alamet, Jüpiter gezegeninin belirli sabit yıldızlarla etkileşimiyle ilgilidir. Van de Mieroop (modern astronomik analizi izleyerek) bu alametlerin çoğunun, aslında Jüpiter'in gökyüzünde hiç karşılaşmadığı yıldızlarla yolları kesişen Jüpiter'i anlattığını belirtiyor.

Gerçekleşemeyecek örtülmeler (occultation) ya da yollar.
İlişkili çalışmalar (ki bunlardan yararlanıyor), örneğin tutulma gölgesinin Ay'ın üzerinden batıdan doğuya hareket etmesini ya da Ay'ın yörüngesinden fazla uzakta olan yıldızların örtülmesini anlatan alametlere dikkat çekiyor. İkisi de astronomik imkânsızlıklardır.

Van de Mieroop'un vurgusu Babillilerin gökyüzünden habersiz olduğu değil, alamet dizilerinin hem mümkün hem de imkânsız olaylar için binlerce kayıt içerdiği ve metinlerin kendilerinin ikisi arasında bir ayrım işaretlemediği. Yazarların makul alametleri saçma olanlardan ayırdığına dair "hiçbir belirti yok"; tüm protasis'leri (alametlerin "eğer" kısımlarını) sistemin eşit derecede geçerli unsurları olarak ele alıyorlar. Bu nedenle alamet listelerini salt gözlem kayıtları olarak okumak yanlıştır; bunlar, mümkün ve imkânsız astronomik senaryoların, listenin iç mantığına hizmet ettikleri için bir arada var olduğu, metinsel ve analojik bir inşanın ürünleridir. Bu yüzden "metin gerçeklikten önce geldi" diye ısrar ediyor: Babilliler listelerde düzen yaratır ve bu düzenli sistemi evrene uygular, gerçekliğin sağlayamayacağı senaryolar üretse bile.

Dolayısıyla "astronomik imkânsızlıklar", onun daha geniş iddiasının anlamlı bir belirtisidir: Yakından bakıldığında Babil kehanetinin ve astronomisinin en sofistike kısımları, ampirik gözlemlerin bir aynasından çok, her senaryo gerçekten gerçekleşebilir olsun ya da olmasın, gökyüzü hakkında yazılabilecek ve sistemli biçimde ilişkilendirilebilecek şeylerin entelektüel bir keşfidir.

Ama İşe Yaradı!

Yine de bu sistem 3 bin yıl ayakta kaldı. Onda işe yarayan bir şey olmalı.

Van de Mieroop'un "astronomik imkânsızlıkları" esas olarak, binlerce "gökyüzünde X varsa yeryüzünde Y olur" ifadesinin hiç gerçekleşmeyen senaryoları da içerdiği, daha eski alamet geleneğinden (örneğin Enūma Anu Enlil) geliyor. Sistemin bu kısmı, sıkı bir gözlem kataloğu olmaktan ziyade, mümkün işaretlerin ve anlamların kapsamlı bir sembolik kataloğunu sağlayarak "işliyor". Bu da kehanet pratiğini ve kraliyet karar alma sürecini destekliyordu; amaç gökyüzünün fiziğini kurmak değil, tanrıların mesajlarını okumaktı.




Alamet metinleriyle yan yana, daha sonra (yaklaşık MÖ 600–400'den itibaren) son derece ampirik ve çok isabetli bir matematiksel astronomi gelişti. Saf matematik (aritmetik, cebir, geometri) Eski Babil döneminde (yaklaşık MÖ 1800–1600) zaten ileri düzeydeydi, ancak bunun öngörücü astronomiye uygulanması çok sonra, Pers döneminde gerçekleşti. Ay ve gezegen olayları için tam algoritmalar, yaklaşık MÖ 350–310'a gelindiğinde olgun bir biçime ulaşmış görünüyor ve sonrasında pek değişmemiş. Hesaplanmış tablolar ve yöntem metinleri içeren günümüze ulaşan tabletler çoğunlukla yaklaşık MÖ 400/380–50 arasına (Pers'ten Part dönemlerine) ait ve Babil ile Uruk gibi merkezlerden geliyor. Mezopotamya astronomik günlükleri, yüzyıllar boyunca ay ve gezegen olaylarını kaydederek devasa bir gözlem veri tabanı sağladı. Babilli astronomlar "Hedef Yıl" (Goal-Year) yöntemlerini ve ardından gezegen konumlarını, tutulmaları ve sinodik ayı yalnızca dakikalarla ölçülen hatalarla öngören sofistike aritmetik modelleri geliştirdiler.

Yani genel "sistem", metinsel imkânsızlıklara tahammül edebilen muhafazakâr bir alamet geleneği ile, nelerin hesaplanabileceğini giderek inceltmiş daha ampirik, öngörücü bir astronomiden oluşuyordu. İşe yarayan şey, bir melezdi.


Babil Felsefesi ve Modern Ezoterizm

Van de Mieroop'un yeniden kurduğu Babil epistemolojisi şöyledir:

Sembolik (işaretler ve listeler)

Analojik (karşılık ve çağrışım)

Ritüelleşmiş (öğrenilmiş pratiğe gömülü)

Metinsel (otorite yazılı geleneğe dayanır)

Bunlar aynı zamanda modern Batı ezoterizminin büyük bölümünün dört sütunudur.

Van de Mieroop'un tarif ettiği Babil sistemi ile, bugün "magick" (büyü) denen şeyin pek çok kolu, özellikle Batı ezoterik anlamında, arasında derin bir yapısal benzerlik var. Kadim Mezopotamya bilginleri gerçekliği zaten, yazıda ve gökyüzünde kodlanmış, okunabilen ve yönlendirilebilen anlamlı işaretler ağı olarak görüyordu; bu, sembollerle ve karşılıklarla yapılandırılmış bir kozmos fikrine çok yakındır.

Akademik Asurbilim ve bilim/din tarihinde:

Bilginler Mezopotamya büyüsünü, kehaneti, astrolojisini ve astral bilgisini, "din" ya da "bilimden" keskin biçimde ayrılmayan, işaret okuma ve ritüel eylemin bütünleşik bir sistemi olarak ele alır.

Francesca Rochberg, Annus, Heeßel ve diğerleri, "göksel yazıyı" analiz eder: Takımyıldızlar ve gök olayları, işaretleri çivi yazısı gibi okunan bir tür yazı olarak anlaşılır.

Bazı yazarlar, kadim Mezopotamya'da akılcı bilim ile büyü arasında bir ayrım olmadığını ve büyünün, bilgelik tanrısı Enki/Ea'ya atfedilen, aktarılan metinsel bir bilgi birikimine (büyü formülleri, ritüeller) dayandığını açıkça belirtir.

Daha ezoterik tarafta:

Mezopotamya geleneğinin uygulayıcıları ve yorumcuları, Mezopotamya büyüsünü ve dinini "aynı bütünün ayrılmaz parçaları" olarak tarif eder ve duranki ("göğün ve yerin bağı") gibi formülleri "yukarıda ne varsa aşağıda da öyle" fikrinin kadim bir versiyonu olarak yorumlar.

Gündelik olayların gökyüzünde temellendiği, gerçekliğin canlı ve çok katmanlı olduğu, ritüellerin ve sözlerin bu gerçekliği etkileyebildiği bir dünya görüşünü tam olarak vurgularlar.

Dolayısıyla Van de Mieroop'un kendisi modern "magick" hakkında yazmıyor olsa da, Mezopotamya işaret sistemlerinin ve büyü metinlerinin bilimsel tarifi, sonraki ezoterik geleneklerdeki ritüel, sembolik ve karşılık temelli büyünün arkasındaki felsefi varsayımlarla yakından örtüşüyor.

Babilli bilginler gerçekliğin, tanrılar tarafından gönderilen (yazılı ve göksel) işaretlerden oluşan bir alan olduğuna ve gerçek bilginin, bu işaretlerin devralınan metinsel şemalara göre okunmasından, sınıflandırılmasından ve yorumlanmasından geldiğine inanıyordu. Bir şeyin pratik açıdan imkânsız olması önemli değildi; nihai, görünmeyen gerçeklik açısından mümkündü.

Modern magick, gerçekliğin; ritüel, dil ve disiplinli hayal gücü aracılığıyla okunabilen ve etkilenebilen bir semboller ve karşılıklar alanı olduğunu varsayar.


Babil astral–büyüsel kompleksi

Başlangıç noktası (MÖ 2.–1. binyıl):


Astral bilim ve alamet bilgisi.
Babilli bilginler, gök kehanetinin (Enūma Anu Enlil), MUL.APIN gibi yıldız katalogları ve sonrasında oldukça isabetli matematiksel astronomi ile horoskopinin bütünleşik bir sistemini geliştirir.

Büyü ve ritüel.
Büyü formülleri, şeytan çıkarma ayinleri ve şeytan katalogları, halk batıl inancı olarak değil, öğrenilmiş, tapınak temelli "okült" bilgi olarak (āšipūtu, masmassūtu) aktarılır.

Dünya görüşü:
Gökyüzü ve yeryüzü bir işaretler ağıyla birbirine bağlıdır; gerçeklik, okunup üzerinde eyleme geçilecek bir "göksel yazıdır". Bu, tam olarak Van de Mieroop'un tarif ettiği türden sembolik bir epistemolojidir.

Daha burada elimizde şunlar var: astroloji, ritüel büyü, şeytan bilimi ve okunabilir bir kozmos; yani sonraki Batı ezoterizminin çekirdek bileşenleri.


Helenistik "Keldani" ve Hermetik ortama

MÖ birinci binyılın sonu ile MS ilk yüzyıllar.

Yunanlıların "Keldani" uzmanlığı benimsemesi.
Yunan ve Roma yazarları Babillileri ("Keldaniler") astral bilim ve astroloji konusunda otorite sayıyordu; Babil astronomi ve astroloji yöntemleri Ahameniş ve Selevkos dönemlerinde aktarıldı ve uyarlandı.

Kişisel astroloji ve horoskoplar.
Olayları öngörmeye yönelik Babil teknikleri, Yunan geometrik astronomisi ve kader ile karakter üzerine Yunan felsefi kavramlarıyla birleşerek Akdeniz'de standart hale gelen horoskop astrolojisini üretti.

Helenistik ezoterik sentez.
Batı ezoterizminin en eski katmanı olan Hermetizm, Gnostisizm ve Yeni Eflatunculuk; Yunan, Mısır, Levant, Babil ve Pers geleneklerini karıştıran sentezci bir ortamda gelişti.

Astral yükseliş metinleri (örneğin Mitracı ve Gnostik malzeme, Keldani Orakülleri), ruh bakımından Mezopotamya yıldız bilgisine çok yakın, düzenli ve sembolik yüklü bir kozmosu varsayar.

Dolayısıyla Babil'in "gökyüzü felsefesi" ve işaret okuma geleneği, Hermetik ve Helenistik ezoterik metinlerin merkezindeki astral mistisizmi besledi; Batı okültizminin tohum yatağı buydu.

Yahudi ve Hristiyan ezoterik akımları üzerinden

Bir diğer önemli yol, İkinci Tapınak Yahudiliği ve erken Hristiyanlık üzerinden geçer:


Sürgün ve Babil ortamı.

Babil sürgünündeki Yahudi seçkinleri Mezopotamya'nın astral ve şeytan bilimsel sistemleriyle karşılaştı; bilginler, Mezopotamya şeytan sınıflandırmasının ve kozmolojisinin unsurlarının sonraki Yahudi mistisizmini ve melek bilimini beslediğini savunuyor.

Hanok Kitapları'nın (özellikle 1 Hanok) Mezopotamya/Babil geleneklerine derinden borçlu olduğu konusunda güçlü bir bilimsel görüş birliği var, ancak bunlar basit bir "kopya" değil. Sümer–Babil bilgisinin (özellikle Enmeduranki, apkallu gelenekleri ve astral bilim) Yahudi apokaliptik bir yeniden işlenişidir; Kutsal Kitap peygamberliğiyle birleşmiş ve Pers ile Yunan fikirlerinden etkilenmiştir.



Hanok'ta doğrudan Babil etkileri

Bilginler birkaç somut etki hattını izledi:

Hanok'un kendi figürü.
Tufan öncesi yedinci patrik olan Hanok, Mezopotamya listelerindeki tufan öncesi yedinci kral Enmeduranki'nin Yahudi uyarlaması olarak yaygın biçimde görülür; Enmeduranki göğe alınır, kehanet ve kozmik sırlar öğretilir ve alamet yorumcuları loncasının (bārû) hamisi olur. Bir araştırmacı Hanok'a "Enmeduranki hakkındaki Sümer–Akad bilgisinin Yahudi edebî kristalleşmesi" diyor.

Astronomik ve takvimsel malzeme.
Astronomik Kitap (1 Hanok 72–82), Babil astronomisine açık bir bağımlılık gösterir:

Standart Yahudi ay takvimlerinden ziyade Mezopotamya ve Mısır geleneklerine paralel olarak, 364 günlük bir güneş takviminin ve gök hareketlerinin şematik düzenliliğinin kullanımı.

Zodyağın 12 işarete ve 30 dereceye bölünmesine benzeyen yapılar ve (en azından bazı bilimsel yeniden kurgulamalara göre) Babil'in gökyüzünü Anu, Enlil ve Ea yollarına bölmesini yansıtan gökyüzü "kapıları".

Babil astronomik hesaplamasının karakteristiği olan "doğrusal zikzak fonksiyonları" gibi matematiksel örüntüler.


Kozmoloji ve coğrafya.
Hanok'un küresel yolculuklarının anlatımları ve 1 Hanok'taki "dünya haritası", Babil dünya haritasıyla (mappa mundi, kozmolojik dünya haritası) çarpıcı bir benzerlik gösterir; bu, Mezopotamya kozmografya fikirlerinin doğrudan kullanıldığını ya da uyarlandığını düşündürür.


Göksel bilgi ve ilk bilgeler.
İlk bilgelerin (Hanok'ta melek gözcüler ve patriğin kendisi) kozmik sırları koruduğu ve göksel bilgiyi aktardığı fikri, kadim bilgelerin tanrılarla bağlantılı olarak kozmik istikrarı sağladığı ve ilahi planları açığa çıkardığı Mezopotamya apkallu geleneklerine yakından paraleldir.

Hepsi bir arada ele alındığında bu, genel bir "etkiden" fazlasıdır; Hanok edebiyatı belirli Babil motiflerini ve teknik astronomik yapıları bilinçli olarak yeniden kullanıyor.

Ve bu, göreceğimiz gibi, bir sorun.


Sentezci, dönüşmüş bir gelenek olarak Hanok

Aynı zamanda 1–3 Hanok, açıkça Babil'den fazlası (ve başka bir şeydir):


Yahudi peygamberlik ve apokaliptik çerçevesi.

1 Hanok'un Gözcüler Kitabı, çoğu kez Babil sürgününün ardından yazılmış, en eski Yahudi apokalipsi olarak görülür. Zerdüşt peygamberlik temalarını (yargı, doğruluk, Rab'bin Günü) Babil mitsel ve kozmolojik unsurlarıyla sentezler.

Sonuç, Mezopotamya'nın ilkel mitlerini tarihsel–eskatolojik bir Yahudi anlatısına yeniden çerçeveleyen bir edebiyattır: düşmüş melekler, yargı, yeni yaratılış vb.

Pers (Zerdüşt) ve muhtemelen İran etkileri.
Sonraki Hanok malzemeleri (özellikle 3 Hanok ve Metatron bilgisi), Yima gibi İran figürleriyle ve Mani'nin "insanoğlu" anlayışlarıyla paralellikler gösterir; bu, Sasani Babil'inde daha fazla sentezi düşündürür.

Yunan unsurları.
Bazı eleştirmenler, Babil ödünçlemelerinin yanı sıra Yunan mitolojik ödünçlemelerine de açıkça dikkat çeker: çok renkli atlar, "pagan" kozmolojik figürler ve genel Helenistik apokaliptik atmosfer.

Dolayısıyla Hanok bir remikstir: Babil kökleri, Yahudi tektanrıcı, apokaliptik ve sonrasında çok kültürlü bir ortamda yeniden yorumlanmıştır.



Babil'den Yahudi apokaliptiğine.

1 Hanok, Babil astral bilimini ve ilk bilge mitolojisini, göksel sırları, kozmolojiyi ve melek bilimini anlatı biçiminde sunan bir Yahudi metnine kristalleştirir.

Hanok'tan sonraki mistisizme ve ezoterizme.

Hanok/Metatron, Yahudi mistik geleneklerinde ve sonraki Hristiyan ve ezoterik spekülasyonda (melek hiyerarşileri, göksel yolculuklar, gizli isimler) başlıca figürlerden biri haline gelir. Bu akımlar, modern Batılı büyücülerin miras aldığı ortaçağ ve Rönesans melek büyüsünü, grimuarları ve Kabalacı–Hermetik sistemleri doğrudan besler.

Erken Kabala ve Merkavah mistisizmi.
Mistik akımlar (Merkavah, erken Kabala), Kutsal Kitap imgelerini; Mezopotamya ve "Keldani" gökler, tahtlar ve güçler yapılarına benzeyen (ama onları basitçe kopyalamayan) astral ve hiyerarşik kozmolojilerle bütünleştirir.

Hristiyan apokaliptiği ve şeytan bilimi.
Vahiy Kitabı gibi Hristiyan metinler yoğun astral ve kozmolojik sembolizm içerir; ortaçağ Hristiyan şeytan bilimi ve melek bilimi, bilginlerin kısmen Yakındoğu (Mezopotamya dahil) köklerine kadar izlediği katmanlı ruh sınıflandırmalarını miras alır.

Bu Yahudi–Hristiyan ezoterik matris, sonraki grimuarlar ve ritüel büyü için başlıca kaynak haline gelir.

Ortaçağ ve Rönesans okültizmi

Burada Babil unsurları dolaylıdır ama önemlidir:

Arapça aktarım.
Babil astronomisi ve astrolojisi Yunan ve ardından Arap bilimine geçer; bu mirasa dayanan Arapça astroloji el kitapları 12. yüzyıldan itibaren Latinceye çevrilir.

Grimuar geleneği.
Ortaçağ ve Rönesans grimuarları (örneğin Picatrix, Süleyman'ın Anahtarı [Key of Solomon]) şunları sentezler:

Kutsal Kitap'a ve Yahudi geleneğine ait şeytan bilimi.

Yunan–Arap astrolojisi ve gezegen büyüsü.

Hristiyan ayini ve melek bilimi.

Bunların hepsi, katmanlı bir biçimde Mezopotamya varsayımlarını taşır: ilahi güçler olarak gezegenler, anlamlı bir yazı olarak zodyak kuşağı, sınıflandırılabilir varlıklar olarak şeytanlar ve ruhlar.

Hermetik–Kabalacı sentez.
Rönesans "okült felsefesi" (Ficino, Pico, Agrippa), Hermetik metinleri, Yeni Eflatunculuğu ve Kabala'yı kaynaştırır; astrolojiyi ve törensel büyüyü felsefi bir çerçeveye yerleştirir. Dayandıkları astral–sembolik yapı, ağır biçimde yeniden işlenmiş olsa da nihayetinde Babil–Keldani astro-büyüsel kompleksinden inmiştir.

Bu noktaya gelindiğinde Batı törensel magick'inin tüm başlıca araçları elimizde: gezegen atıfları, zodyak, katmanlı gökler, yukarı ile aşağı arasındaki karşılıklar ve bu yapıların ritüelle yönlendirilmesi.

Modern Batı okültizmi ve "magick"

19.–20. yüzyıl tarikatları (Altın Şafak, Thelema vb.) açık biçimde halefleridir:

Hermetik ve Kabalacı iskeletin yeniden kullanımı.
Modern törensel büyücüler Hermetizm ve Kabala üzerine inşa eder; gezegen güçlerini, zodyak işaretlerini ve ruh hiyerarşilerini kullanırlar. Bu yapılar, yukarıdaki yollar üzerinden nihayetinde Babil astral bilimden çıkmıştır.

Astroloji ve şeytan bilimi.
Astroloji (zodyak, evler, gezegenler) ve ruh katalogları (örneğin Ars Goetia) merkezidir; bunlar tarihsel olarak ortaçağ ve Arap kaynakları üzerinden Mezopotamya'nın yıldız bilgisine ve şeytan bilimine kadar izlenebilir.

Dolayısıyla modern okült söylem "Keldani", "Babil" ya da "astral" dediğinde, çoğu zaman bu çok derin mirasa işaret ediyor; hat kopuk ve defalarca yeniden yorumlanmış olsa bile.

Bu yol boyunca Babil sisteminin biçimi (dünyanın okunabilir bir işaretler metni olması, gökyüzünün yeryüzüne bağlı olması, ritüelin ve sözlerin bu sistemde yol almak ve onu etkilemek için araçlar olması) yeni adlar ve metafizik çerçeveler altında tekrar tekrar yüzeye çıkıyor.

Ve böylece Hanok'un doğrudan Mezopotamya kökleri olduğunu, ancak en iyi bu köklerin Yahudi apokaliptik ve mistik bir dönüşümü olarak anlaşıldığını görüyoruz; bu dönüşüm de Babil astral–büyüsel fikirlerinin Batı ezoterik ve okült geleneklerine girdiği başlıca kanallardan biri haline geliyor. Dolayısıyla modern okült astrolojinin ya da törensel magick'in bölünmüş bir gökyüzü, kutsal bir takvim ve melek ya da ruh hiyerarşileriyle işlediğini gördüğünüzde, MUL.APIN ve Enūma Anu Enlil ile aynı yapıyı paylaşan pratiklere bakıyorsunuz; Hanok'un Astronomik Kitabı da bu yapının, sonraki Batı ezoterizminin miras alacağı bir forma yeniden yapılandırıldığı kilit noktalardan biri. Bunun getirdiği sorunlara yakında geleceğim, biraz sabredin.

Sonuç olarak, olağandışı olguların (tanrılar, şeytanlar, melekler, uzaylılar ya da hiper-boyutlu varlıklar olarak çerçevelensinler) çoğu zaman daha derin bir düzen katmanından gelen işaretler ve etmenler gibi davrandığı bir gerçeklikte yaşıyoruz. Bu etmenlerin kesin ontolojisi belirsiz, ancak sembolik ve deneyimsel tutarlılıklarını görmezden gelmek, herhangi bir dogmatik etiketi bütünüyle yutmak kadar yanlış.



İkinci Bölüm yakında geliyor.


Yazar: Laura Knight-Jadczyk
10.08.2026


gerçek tosun paşa

Laura gerçekten çok başarılı bir araştırmacı yazar. Meraklısı için çok kapsamlı ve etkili bir giriş yazısı olmuş. Ara sıra çevirileri derleyerek akıcı bir okunabilirlik kazandırdığım metinleri paylaşmaya devam edeceğim.