Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Korku, Sevginin Yokluğudur...

Başlatan Tiversonus, 08 Aralık 2009, 01:59:38

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus

11.11 Deneyimim

Günler öncesinde okuduğum kanal bilgilerinde kalp meditasyonu anlatılıyordu. İşyerinde bir odada bunu kısa süreli olarak yaptım. Yüksek Benliğimden \"ilahi eril ve dişil enerjilerimi dengelemesi\" ricasında bulundum ve Dünya\'nın çekirdeğine uzanan (kalbimden uzanan) bir imgeleme yaptım ve sonra da Dünya\'nın çekirdeğinden pranik tüpümden geçerek tepe çakramda açılan bir çiçek imgelemiştim. Kısa ama huzur dolu bir meditasyondu. Birgün sonra, aslında sıkıntılı bir günün ardından geceye yakın bir saatte, sezgisel olarak, aylar önce ve hayatımda bir kez girdiğim (o sözkonusu kanal mesajının verildiği) web sayfasına girdim, biraz inceledim ve web sayfasında çalan müzik çok güzeldi. Sezgisel olarak bu müziği bilgisayarıma indirdim ve belkide bir yıl öncesinden beri bilgisayarımda bulunan bir resim -fazlaca anlam veremediğim önüme düşmüş olan- ile video haline dönüştürdüm. Açıkçası o gün oldukça sıkıntılı bir gün geçirdiğim için dikkatimi pek toplayamıyordum ve üzgündüm, evet oldukça üzgündüm. Ve bu videoyu sabaha kadar altı ya da yedi saat bilgisayar başında dinledim. Duygusal dalgalanmalar yaşadım, bazen hüzünleniyor bazen de dinginleşiyordum. Müziği dinledikçe zihinsel algılamalara/anlamalara/kavramalara giriyordum. Sonra yattım ve öğle vaktinde kalktım, aynı şekilde bilgisayar masama oturdum ve ilginç şekilde (saat 13 civarıydı sanırım) kimse rahatsız etmiyordu ve birara işerine gitmeyi düşündüm ama sanırım kalmalıyım diye sezgime uydum. Ve loş ışıkta kesintisiz akşam dokuzlara dar dinledim, bir önceki güne göre çok daha rahattım ve bilgisayar sandalyesinde biraz da yandaki kısma yaslanarak, kalbime odaklanıyordum. Bazen yoruluyor, odağım kayboluyor ancak bir süre sonra yeniden başlıyordum. Ve birden kalbim müthiş şekilde yandı... Oldukça acı vericiydi. Ve müthiş hızlı atıyordu. Odadan çıkmadım. Ve sanırım gecenin sonuna doğru yatağa ancak yatabildim. Müthiş şekilde sakinleşmiştim, bir bebek gibi. Ve uyumadım, o sırada Kasyopya stesinden indirdiğim, nefes egzersizi videosunu oynatıyordu bilgisayarım ve yan olarak yattığım yerden o ses müthiş dinginleştirici geliyordu ve uzaktan görebiliyordum. Ve sabahın ilk ışıkları çıktığında, diğer odaya geçerek dua ettim, açık olan pencerenin önünde...Ve uykusuz şekilde işyerine gittim...Ve birisinin bana söylediği bir şey bana ilginç geldi. Ve hızlıca hazırlandım ve arabaya atladım ve şehir dışındaki yüksekçe rakımdaki eve gittim, şehirden belirli bir mesafe uzaklaşınca, inanın sanki bir çuval ağırlığı sağ tarafımdan ve bir çuval ağırlığı da sol tarafımdan sanki dışarı attım. Yani bu şehrin EM alanı ile ilgili olmalı. Ve aynı müziği dinlerken, \"Tarsus\" kelimesini farkettiğimde gece saat 23 olmuştu. Ve sezgimde bir hareket yok, ancak arabamı ilginç şekilde te, yolculuğa hazır şekilde park ettiğimi hatırladım. Bunun bir işaret olduğunu düşünerek, gecenin bir vakti Tarsus\'a yola çıktım. Uzun bir yolculuktan sonra gece iki gibi vardım. Eski yoldan girişinden girdim ve ışıkta durdum. Sağ tarafımda kahverengi karayolları tabelası \"Antik şehir\" i gösteriyordu. O yola girdim bir kaç yüz metre sonra başka tabela olmadığımdan aynı ışığa geri geldim. Ve sanırım üç kez tabelanın önünden geçip başladığım yere gelene kadar bir daire çizmiştim. Tabelanın oyuz metre yanı \"Antik şehir\" imiş meğer ise. Ve yolun hemen sol tarafında ise bir caminin zemini kazılmış ve zeminin altında bir kemer var ve işte burası da Kasyopya celselerinde adı geçen St. Daniel\'in mezarı (iddia da olabilir). Pleiades Öğretileri\'nde genelde eski kalıntları ziyaret önerilir, bu aklıma geldi. Hangisi bilmiyorumdum ama zaten aralarındaki mesafe yüz metre yok. Ve kapalı birspor salon gibi yerin önüne arabamı park ettim ve koltuğu yatırarak 11.11 e gece girdim. Ve arabada dua, imgeleme ve meditasyonvari şeyler yaptım ve güneşim doğması ile birlikte uzunca bir yoldan yüksekçe yere geri döndüm ve güzelce uyudum...İşte son kanal mesajlarında bu tür yerlere itkilendiniz derken ben bunu gerçekten yaşadım. Ve bu tür yerlerin Dünya\'mızı saran \"kablo hatları\" gibi yerlere gelen vorteksel yerler olduğunu düşünüyorum. Bu konular hakkında Pleiades öğretilerine bakabilirsiniz. Sanıyorum ki \"sezgi\" ne yeterince uyamayan bir kişi tüm bu kararları alamaz. Bence spiritüel kişilerin bu olaya (sezgi kullanımına) daha fazla değer vermeleri gerekiyor olabilir.


Antik Şehir (kazılar sürüyor ve kapalı)



Hemen Yolun solundaki Danyal\'ın Mezar kazısı, burası caminin alt zemini ve burada da kazı sürüyor ve kapalı.

(nOT:Yanımda birisi olsa telden atlanabilir, yani fazlaca kıymete alınmıyor, inanın:)))

İnternetten bulabildiğim fotolar bunlar ...Sağ taraftaki bina, sanırım elektrik işletmesine ait ve altında oldukça güzel, bir büyük lokanta var:)).Burası şehrin bolca banka şubelerinin bulunduğu ana caddesi üzerinde. Ve bir kaç yıl önce(böyle duydum) bir pazar yeri olarak kazı yapıldığında ortaya çıka bir yer...Ve buranın hemen karşısında da St. Daniel\'in mezar kazısı var ve bu iki yerde hala kazılar sürüyor ve etrafı kapatılmışlar. St. Daniel\'in cesedinin çürümediği görülmüş, bir gazete de araştırdım, sonradan. İleride de Kleopatra Kapısı var; M.Ö.41 yılında Mısır'ın ünlü Kraliçesi Kleopatra'nın Romalı General Antonius ile buluşmak için gemilerle geldiği ve buluştuğu yer. Ve sanırım burası sadece ufak bir bölüm, bence oldukça büyük bir alanı kapsıyor bu antik şehir. Ancak üzerinde bir sürü binalar var. Sanırım bir ley hattı üzerine kurulmuş bu alanlar...Evet, açıkçası bunlar yaşadığım maceranın genel olarak paylaştığım ana hatları. Müthiş bir sevgi frekansı ile yüklendim ve açıkçası o günenberi dualitenin benden uzaklaştığını hissediyorum. Bu olayı \"Dokuz Kehanet\" kitabındaki benzer olaylara benzetiyorum. Ama bir sürü de zihin ve sezgi arasında bir iç seçimleri yaşadığımı tekrar belirteyim. Eğer ki zihnimin sesine uysa idim, bunları yaşamayacaktım sanırım. Ve özgür iradem hiç bir zaman devre dışı kalmadı, yani o zaman nasıl seçebiliriz ki? Belki de bir çok kişi bu sezgi kullanma işi anında benzer deneyimlerinyaşanmasını, zihinsel seçim sürecine girerek yaşamıyordur. Bir\'in modeli ve Bir\'liğin parçası olarak,insan sadece kendisi seçer, seçimlerimiz realitemizi yaratırız, aksini düşünmüyorum. Vibrasyonel olarak, bazı yerler yüksek titreşim taşıyor diye düşünüyorum, elbette alıcı frekansında olmak gerekiyordur sanırım. Belki de değildir. Ama işte herşeye rağmen samimice anlattım. Elimden ancak bu gelir, yorum okuyucuya aittir.


Not: Daha sonra sözkonusu siteye girdiğimde daha önce olmayan, yeni konmuş bir resmi gördüm:



Bu resim sonradan konmuş anasayfaya ve ben de resmin altındaki adrese girdim,epeyce inceledim ve bağış yaptım (bu sanırım iki gün sonra idi) ve şimdi resim yine yok:)) \"Cosmic Rose Stargate\" diye anlatılan olayı yaşamıştım galiba. Sonra mail ile teşekür geldi (bağıştan dolayı) ve \"11.11 deneyiminiz nasıldı?\" gibisinden bir soru geldi Saleena Ki\'den. Ve birkaç mailden sonra mesajlaşmamız kesildi.

Ben bilgi\'sever, dogmatik olmayan bir insanım ve hayatımda ritüel yapmadım. Ra Bilgileri, Pleiades Öğretileri ve Kasyopya Celseleri\'ni kendime örnek almış, ilham kaynağı almış bir kişiyim. Hayatın gerçek din olduğunu ve hayata, yaşama katkının önemli olduğunu düşünürüm...Ve yaşananlar işte bunlar...Ve bu aralarda karın ve kalp bölgemde bir önceki mesajdaki deneyimleri yaşıyorum.

Sonuçta Pleiades Öğretilerinde sözü edilen şeyler, yani çok da şaşırtıcı olmaması gereken, belki de çok kişinin Dünya\'da yaşadığı ama pek anlatılmayan bir deneyimler sanırım. İşte tavsiye ediyorum Pleiades öğretilerini, anlaya, anlaya ve sindire sindire tekrardan okumanızı...

Ve ilüzyonu aşamamış bilinçlere \"düşmanca\" geleceğini de açıkçası tahmin ediyorum. Ancak önüzmüzdeki süreçte, dünyada bir çok insanın ilginç deneyimler yaşayacaklarını (ki bunlar 4. yoğunluk sızıntıları), hatta bir uçağın binlerce kilometreye ışınlanacağını (nette bu haber var) yada kendini başka bir odada bulacağını(bu Pleiades Öğretilerinde var) v.b. Sonuçta bunlar çağlar öncesinden eski kadimler tarafından haber verilmiş yeni çağın işaretleri diye düşünüyorum. Ben daha çok \"Dokuz Kehanet\" filmindeki gibi bir şey olduğunu düşünüyorum, dogmatik bakmıyorum.



Tiversonus

#1
Boşluğun Kapıları


Boşluğun kapısına vardı kişi.. kapıyı açmaya korkuyordu...oysa o ana değin nasıl da kapıları korkusuzca ve pervasızca ardına kadar açmaya çabalamış ve de açmıştı.. doğumundan beri ona gösterilen kapılar...vaat edilen dünyalar... tüm çekicilikleriyle...tüm dişilikleri ya da erkeklikleriyle onu bekleyen gizemli kapılar...önce ailesinin ona gösterdiği...sonra arkadaş çevresinin ve insan terbiyecilerinin ona gösterdiği övülen kapılar...nasıl da...ama nasıl da büyük bir gurur ve iştahla açmıştı bütün bu kapıları...nasıl da açtığı her kapının ardında bir dünya bulmuş...orada yapılması önerilen her şeyi nasıl da bir çırpıda ya da güçlükle ama her zaman amansız bir telaşla halletmiş ve nasıl da gösterilen yeni ve sıradaki kapılara yönelmişti...nasıl da durup düşünmesine bile fırsat verilmeden içine doğduğu dünyanın mevcut tüm ahlaki, dini, siyasi, cinsi vs normalleri kendisine iyice bulaştırılmıştı..ve kendisi tüm olup biteni nasıl da önüne ansızın çıkıveren boşluğun ya da belirsizliğin kapısına dayandığında idrak etmişti...


Oysa ona da sorulmalıydı bu inşaat yapılırken...çünkü bu onun eviydi...bu onun, içinde ömrünü geçireceği biricik evi olacaktı...hiç olmadı kabası yapıldıktan sonra evin...kapıların, pencerelerin, döşemelerin, aydınlatmanın ve dekorasyonun inşaatı ona bırakılmalıydı...ama olmadı...tüm inşası bitmişti evin...üstelik kendisi de bu inşaatta çalışmış ancak işin nereye varacağını idrak edememişti...ta ki inşaat bitip, toplum ona bu senin evin...artık burada ve böylece yaşayacaksın diyene kadar...bu onun ruhuydu..


Uzunca bir gafletten uyandı kişi...irkildi...ürperdi...korktu...içinin dünyasına benzemeyen geçmişine baktı...bu geçmiş toplumun kendisini imece usulüyle vücuda getirdiği birinin geçmişiydi...peki benliği neredeydi...onu hangi kapının ardında bırakmıştı...yokluk...korktu... benliği uzaklarda bir gizli pencere önünde olabilirdi...benliği bir yıldız sağanağına kapılıp gökte çok uzak bir ülke keşfetmiş olabilirdi...ürktü...onu hiç geri çağıramayabilirdi...peki ruh ve gövde ayrı ayrı taşınabilir miydi...dahası bu ona yakışır mıydı...oysa mümkündü bu bir çoğu için...bir önceki kapıdan girdiğinde böyle bir çok kişi görmüştü...benliklerini aramakta olmayan kişilerdi bunlar...vazgeçmiş...takati kalmamış...usulca intiharı seçmiş kişiler...boşluğun ya da belirsizliğin...umudun ya da yeniden yaratmanın yorgunluğunu gözünde büyüten kişiler...hatta kendisini de etkilemişlerdi böyleleri...korkuyordu...artık iki yol vardı önünde...ya kolay olanı seçip evini bir takım çıkma ve ekleme biçimlerle iyice çirkinleştirecek...ya da bu içine uymayan yapıyı tümden yıkıp yeni ve özüne uygun bir ev inşa edecekti...böylece güzelleşecekti


Düşündü...aşk mıydı toplumları dönüştüren güç...isyanı fiile döken...insanı hafifleten güç... eskiyi reddeden ve yeniye davetiye çıkaran güç aşk mıydı...durdu...hatırladı...feodal toplumlar vardı...o zamanlarda yaşanmış büyük aşklar vardı...neydi bunların özellikleri...huyları ve biçimleri neydi...hatırladı...bir fukara güzeli bir soylu prense aşık olur...bir soylu güzeli bir fukara civanına aşık olur...bu ne tür bir yüksekliği hedef seçmektir...düşündü...soylu neye kafa tutuyordu böyle bir aşkta...soyluluğun devamını sağlayacak kutsiyetlere...soyluluk düzeninin devamını perçinleyen töreye...ya fukara...o neye karşı duruyordu böyle bir zirveyi hayatının anlamı olarak seçmekle...durdu..düşündü...fukara tüm özlemlerine aşıktı...soylunun gücüne aşıktı...geleceğe aşıktı...ve kendi gibileri fukara tutacak her şeye karşı duruyordu...içinde bulundukları ahvali kanıksamış benzerlerinin tabularına olduğu kadar onların böyle kalmaları gerektiğini destekleyen soylu yasalarına da karşı duruyordu...o bir devrimciydi


Sarsıldı...neydi normal...normalleri düşündü...ağaçların normalleri açıktı...hayvanların ve mevsimlerin normalleri...ve taşların normalleri açıktı...ateşin ve suyun huyu tartışmasızca belliydi...ya insan...düşündü...şimdiki normalleri hatırladı...içinde yaşadığı toplumun şimdiki normallerini düşündü...hangi davranışı yasalara aykırıydı...hangi davranışı yaparsa insanlar onu ayıplayacak...hangisini yaparsa lanetleyecekti...hangi davranışları takdir görecekti...hangi davranışları gerçekleştirdiğinde alkışlanacak...onaylanacaktı...nasıl birine aşık olmalıydı misal...nasıl sevişmeliydi...nasıl yemek yemeliydi...neleri önemsemeliydi şimdi yaşamda...nelerden ebediyyen vazgeçmeliydi...eski zaman normallerini ve şimdiki çağda yaşayan diğer toplumların normallerini anımsadı...gülümsedi...Osmanlı'da bir dönem...şehzadelerin birbirini katli normaldi...eski Mısır'da firavun ailesinde ensest ilişki normaldi...dünya üzerinde uzunca bir dönem erkeklerin parası yettiğince kadın alması normaldi...anne babanın çocuklarına sevgi göstermemesi ve dünyanın bir tepsi gibi olduğunun söylenmesi normaldi...peki neydi normal...düşündü...sarsıldı...insanoğlunun tekamülü için gerek gördüğü her şeyi normalleştirebilme kabiliyetini fark etti...durdu...düşündü...peki nasıl oluyordu bu...kimler yapıyor...kimler tabi oluyordu..anladı...peygamberlerden sanatçılardan...filozoflardan ve bilim insanlarından başlıyordu her şey...geriye uygulayan ve uygulatanlar kalıyordu


Düşündü...dostluk neydi...kimdi dost...kişi neleri görebilirdi bir dostun gözlerinde...nasıl özgürleşirdi bu türden bir bağlanışla...nasıl özlerdi dostu...ana gibi mi örneğin...yar gibi mi diyar gibi mi...nasıl bir ömrün garantisiydi sonra dostluk...dost gidilecek bir yer kalmadığında kapısına dayandığınız kişi miydi örneğin...ölürken yanınızda olmasıyla boşa yaşamadığınızı size hissettirecek kişi miydi...dost yeri gelince intihar etmenizi engelleyen kişi miydi yoksa...belki de hepsiydi bütün bunların...bel ki de kendi varoluşunuzu kendisiyle sağladığınız kişiydi dost...yoksa nasıl kurtulabilirdik yalnızlık duygusundan...gerçekte ne olduğumuzu ve ne yapmak istediğimizi böyle derinden ve bir bakışla anlayıveren dostlar olmasa...yaşıyor olduğumuzu nasıl anlayabilirdik...kişi kendi biricik ruh hallerini dışlaştırabildiğinde ve bu haller başkaları tarafından algılanabildiğinde yalnızlık ve yokluk fikirlerinden kurtulur...dostlar olmasaydı kaç kişiye anlatabilirdik var olduğumuzu...ve nasıl kurtulabilirdik...korku salan yalnızlıktan...yoksa nasıl bilebilirdik yaşamın anlamlı ve gerçek olduğunu


Ürperdi...insan neydi...neydi insan...ve gelecekte ne olabilirdi...insan her şeyiyle kendi kendini kurabilecek miydi...evet vücudu ve ruhunu tasarımlayabilecek miydi bir gün...ve sonrasızca kendini yaşatabilecek miydi bir adem böylece...insan gelecekte gövdesinin de biçimini dilediğince belirleyebilecek miydi örneğin...rüyalarını tasarımlayıp sonra...onları gerçek olarak yaşayabilecek miydi...sanallıkla somut gerçeklik aynılaşabilecek miydi...insan eli kolu yahut ayakları olmayan bir şey olabilir miydi günün birinde...insan, bu gün asla düşleyemeyeceğimiz bir özle kendini tanımlayabilir miydi gelecekte renkler örneğin...sonsuz ve sonrasızca var olacaklar mıydı insan için...yoksa algılamak için günün birinde renk ve koku gibi niteliklere hiç ihtiyacımız olmayacak mıydı...




Erkinozan

Tiversonus

#2
"ölümüm birden olacak seziyorum"

Attilâ İlhan şiiriyle ne zaman tanıştım bilmiyorum ama çocukken çok severek dinlediğim şarkıların "sözlerini" onun kitaplarında bulunca şaşırdığımı, hem de sevindiğimi çok iyi hatırlıyorum. İlkokuldaydım, Çanakkale'deydik, darbe yıllarıydı, kırmızı bir Anadol'umuz vardı ve arabanın teybinde dönen hep aynı kasetti: Nur Yoldaş'ın "Sultan-ı Yegah"ı. Kim nereden bulmuş da bu kaseti getirmişti bize bilmiyorum; Nur Yoldaş TRT'de bu şarkıları "söyleyemediği" için televizyondan duymuş olma şansımız çok yok. Sonuçta, nasıl olduysa bu kaset elimize geçmişti ve çocukluğumun unutulmaz hatıraları arasına çoktan girmişti. Ufacıkken ve anlamazken "dem bu demdir dem bu dem" diyerek dolandığımı hatırlıyorum. Sonrasında, sanırım lisedeyken Attilâ İlhan'ın bir kitabını okurken rastladım bu albümdeki iki şarkının sözlerine. Henüz Nur Yoldaş'ın ikinci bir albümü olduğunu ve onun adının da bir Attilâ İlhan şiirinden alındığını bilmiyordum. Deli gibi şiir okumaya, hem de "müziğimizin geçmişini" araştırmaya o yıllarda başladım.

Attilâ İlhan, Nâzım Hikmet ve Ahmed Arif'le birlikte, memleketin en çok bestelenen şairlerinden. Aslında, üç isimden söz ederek Attilâ İlhan besteleri mevzusunda hayli yol alabiliriz: Timur Selçuk, '70'lerde diğer çağdaş şairlerle birlikte Attilâ İlhan şiirlerini de bestelemiş; Ergüder Yoldaş, '80'lerin hemen başında yarattığı "yeni" müzik türünü neredeyse onun şiirinin üzerine kurmuş; Ahmet Kaya ise '80'lerin kısır ortamında sesini Attilâ İlhan şiirleriyle duyurmuş.

Timur Selçuk'un 1974 yılında plak olarak yayınladığı "Karantinalı Despina", diskografisindeki bilinen ilk Attilâ İlhan şiiri. Sonrasında "Eski Sinemalar", "İhtiyarlar Baladı" ve "Böyle Bir Sevmek" de gün ışığına çıkıyor. Selçuk'un şarkılarıyla Attilâ İlhan şiirleri iki noktada kesişiyor: ikisinin de bir ayağı Fransa'da ve biri şiirlerinde diğeri şarkılarında Fransız ekolünden etkilenmiş. Yazdıklarının/bestelediklerinin kökü ise bu topraklarda. Bu anlamda, birbiriyle örtüşen iki ismi yan yana görmek bizim için çok da şaşırtıcı değil.
 
"dünyada şarkılar misali yaşıyansın"
 
Timur Selçuk'un bestelediği bilinen ancak yayınlanmamış şiirler de var. Attilâ İlhan, "Sisler Bulvarı"nın sonuna yazdığı "notlar"da, Timur Selçuk'un, "Rina-rinnan-nay"ı bestelediğini söylüyor. Timur Selçuk'un bestesiyle dinleyemediğimiz "Rinna-rinnan-nay", 1993 yılında Ahmet Kaya'nın "Dokunma Yanarsın" albümünde ve Ahmet Kaya bestesi olarak karşımıza çıkıyor. Ahmet Kaya, müzik anlayışıyla Attilâ İlhan'ın neredeyse tam karşısında bir noktada duruyor ancak şiirlerinden yaptığı besteleri fazlasıyla kabul görmüş durumda.'80 sonrasında Attilâ İlhan şiirlerini yeniden yürürlüğe sokanın Ahmet Kaya olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Ahmet Kaya, 1986 sonlarında yayınlanan "An Gelir" albümünde üç Attilâ İlhan şiirine yer verir: "An Gelir", "Lili Marlen Türküsü" ve "Sen İnsansın". Sonrasında, on şiirini daha besteler: "Haçan Ölesim Gelir", "Tut ki Gecedir", "Acı Ninni", "Hiç Bir Şeyimsin", "Yangın Gecesi", "Böyle Bir Sevmek", "Rinna Rinnan Nay", "Mahur", "Grev", "Cinayet Saati" ve ölümünden sonra yayınlanan "Jilet Yiyen Kız". Bunlar arasında ön plana çıkan şarkı, "Mâhur". Hatta Ahmet Kaya'nın sürgüne gönderilmesiyle neticelenen meşhur olayların başlangıcının bu şarkı olduğu bile söylenebilir: "Mâhur"la legalleşen ve dinleyici sayısını artıran Ahmet Kaya, "değişmeyince", bu yeni kitle tarafından reddedildi ve ardından hızla malum son geldi.
 
"o mahur beste çalar müjgân'la ben ağlaşırız"

 
"Mâhur", 1981 yılında Nur Yoldaş'ın "Sultan-ı Yegah" albümünde de karşımıza çıkmıştı. Ergüder Yoldaş'ın mâhur makamında bestelediği şarkı o dönem "Sultan-ı Yegah"ın gölgesinde kalmıştı. Ergüder Yoldaş, Nur Yoldaş'la yaptığı ikinci albüme "Elde Var Hüzün" adını verdi. Bu albümde de üç Attilâ İlhan şiiri vardı: albümle aynı adı taşıyan "Elde Var Hüzün", "Kim Kaldı Sabuha" (ki bazı mısraları "An Gelir"den alınmıştır) ve "Harb Kaldırımında Aşk"ın bazı mısralarının bestelenmiş hali olan "Uyandırma Lambamızı". "Elde Var Hüzün", bir önceki albüm kadar yaygın olamadı, dolayısıyla bu şarkılar pek fazla dinleyiciye ulaşmadı ama üçünün de Attilâ İlhan besteleri arasında ayrı bir yere sahip olduğu aşikar.

"Mâhur"la dinleyicinin tanıdığı Müjgân, eski bir tanıdık: "Yasak Sevişmek"te karşımıza çıkar ilk. Attilâ İlhan'ın alaturka musikiye "sardırdığı" yıllardır bunlar; Müjgân belki de bu yüzden hanendedir. Sonrasında Sadri Alışık'ın sahneye de taşıdığı Müjgân'ın şarkı serüveni bereketli olmuştur. Rüştü Şardağ, "Müjgân'a Aşk Şarkıları" arasında yer alan ve "dinlerdim telâşlı kanunlardan sarışın türkçe'yi" mısrasıyla başlayan birinci şarkıyı bestelemiştir. Fakat ilk mısradaki "sarışın türkçe" sözüne takılanlar şarkıyı okumada tereddüt gösterince, şarkı ortalığa çıkamamıştır. Müjgân'ın (okurlar değil de dinleyicilerce) tanınması ise, söylediğimiz gibi, Ahmet Kaya sayesinde olmuştur. Son olarak, bu şarkının Nazan Öncel tarafından da (Ahmet Kaya'nın ölümünün ikinci yılında yapılan "Dinle Sevgili Ülkem" albümünde) yorumlandığını hatırlatalım.
 
"adını mıh gibi aklımda tutuyorum"
 
Hümeyra, 1972'de "Ben Sana Mecburum"u besteledi ve pek güzel söyledi. Belki de, bestelenen (ya da yayınlanan) ilk Attilâ İlhan şiiri bu. Şair, "Ben Sana Mecburum"un sonunda, bu şarkıyla ilgili olarak şunları not düşmüş: "plağı ilk dinleyişimde sevemedim. müzik şiire denk düşmemiş gibime geldi, sonra sonra fikrim değişti ama, ısındım basbayağı."

1984'te, Alpay'ın "Sevgilerle" adını taşıyan albümünde yer alan "Üçüncü Şahsın Şiiri", etkileyici bestelerdendir. Alpay, şiiri çok severek yorumladığını her fırsatta söyler. Ne yazık ki, yakınlarda yeniden söylemek istemiş ancak telif yüzünden Attilâ İlhan'la anlaşamayınca bu isteğini gerçekleştirememiştir. "Üçüncü Şahsın Şiiri", Yeni Türkü'den tanıdığımız Selim Atakan'ın bestesi. Yıllar sonra, bir Yeni Türkü albümünde de başka bir Attilâ İlhan şiirine rastlayacağız: "Gece Yarıları", "Korkunun Krallığı"nda yer alan "34 FN 346" adlı şiirin şarkılaştırılmış hali. Selda'nın 1988'de bestelediği "An Gelir"i ve Zuhal Olcay'ın yakınlarda seslendirdiği Vedat Sakman bestesi "Ayrılık Sevdaya Dahil"i de unutmamak gerek. Sonuncu şiiri Attila Atasoy da farklı bir besteyle seslendirmişti.

Bu noktada, 1990'lı yıllarda yayınlanmış iki albümden söz açalım: İlki, Ahmet Sinan Hatipoğlu'nun 1993 tarihli "Musiki" albümü. Maalesef çok az dinleyiciye ulaşan bu güzel albümün açılışında "Yirmi Beşinci Kısım" var; meşhur Suna Su şiirlerinden biri. Dinleyenler bilir, insanı alıp götüren bir şarkıdır. Dinmeyen'in 1995 tarihli "Sisler Bulvarı!..." albümüne ismini veren şarkı da öyledir: uzun ama etkileyici... Şöyle bir not vardır albüm kapağında: "Sisler Bulvarı, bizim için apayrı bir anlam taşıyor. Bestecisi bilmiyoruz. Bu dipnot bir yanıyla da çağrı... Yıllar önce Bayrampaşa Cezaevi'nde kalan bir arkadaşımız getirdi bu şarkıyı. Biz sadece düzenledik ve çaldık, söyledik. Yüklendiği ne kadar anlam varsa, bizim de artık." Bilmeyenler için, Dinmeyen grubunun aralarında Kazım Koyuncu ve Arzu Görücü'nün de yer aldığı yedi kişilik bir ekip olduğunu ve bu albümde Kazım Koyuncu'nun sesinden bize ulaşan bir başka Attilâ İlhan şiirinin de  yer aldığını ("Askıda Yaşamak"), bu yazıya ekleyelim.

 
"elimden tut yoksa düşeceğim"
 
Attilâ İlhan'ın bestelenmiş şiirleri bu kadar değil elbet. Bildiğimiz/bilmediğimiz nice beste var. Mesela, "Yağmur Kaçağı"nın yayınlandığı dönemde çok popüler olduğunu ve defalarca bestelendiğini Attilâ İlhan'ın "meraklısı için notlar"ından öğreniyoruz: "son yıllarda birden gelişen türk hafif müziğinin genç bestecileri, bir değil birkaçı, şiiri bestelediler, demek ki günümüzün duyarlığını da yansıtabiliyor. bu bestecilerden biri, şarkısını ille duyurmak istemiş, vaktim olmadığından bu işi telefonla yapmıştı."

Daha söylenecek çok şey var. Mesela, Attilâ İlhan'ın alaturka tutkusundan ve şiirlerindeki "şarkı" etkileşiminden söz açsak enteresan noktalara varacağımız kesin ama o da başka bir yazının konusu olsun. Bu yazının sonunda da, pek bilinmeyen şahane bir şarkıdan söz edelim. Attilâ İlhan'ın bir dönem Ali Kaptanoğlu adıyla yazdığı senaryolar arasında yer alan "Yalnızlar Rıhtımı", 1959'da filme çekildi. Başrollerini Sadri Alışık ve Çolpan İlhan'ın paylaştığı bu film, mutlu bir izdivaca da vesile olmuştu. Attilâ İlhan, "Lütfü Akad'ın canına okuduğu senaryo" diye söz ettiği "Yalnızlar Rıhtımı"nı yazarken bir de tango yazmıştı. Belki de yazdığı tek şarkı sözü bu. Filmde Yasemin Esmergül tarafından seslendirilen bu tangoyu Necdet Koyutürk bestelemiş ve film çok tutulunca taş plak olarak yayınlanmış. Erdener Koyutürk tarafından hazırlanan "Bir Ömür Tango" adlı Necdet Koyutürk albümünde de rastladığımız bu tango, bütün zamanların en etkileyici tangolarından biri. Noktayı, Attilâ İlhan'ın anısına bu tangonun sözleriyle koyalım. 
 


martılar çığlık çığlığa her akşam
bir büyük rüzgar dağıtır şarkılarımı
içim boş gemiler boş nereye baksam
ölüm gibi susar yalnızlar rıhtımı
 
yalnızım yalnızlık tutuyor kan gibi
bu korku yalnızlık korkusu gözlerimdeki
bir sabah yapayalnız öleceğim belki
ardımdan ağlayacak yalnızlar rıhtımı
 
 

Murat Meriç


Tiversonus

#3
"KADIN OLMAK" ADLI OYUN ve KİTABIN ANIMSATTIKLARI VE BUGÜN...

Kadınların Gelişimini Önleyen Başlıca Öğe Savaş ya da Savaş Tehditleridir. Ve Barış Hala Çok Uzakta... Ne yazık ki....      


Yıl 1991...Türkiye'de yeni bir kriz yaşanıyor..."Bir Koyup Üç almak" için ABD-Irak Krizi'nde taraf olmaya zorlanıyor Türkiye...Yine sokaklar, caddeler insan dolu..."Savaş İstemiyoruz! Savaş İstemiyoruz!" haykırışları dalgalar halinde yankılanıyor! Ama duyurmak ne mümkün...Bir biçimde taraf olmak zorunda kalıyor o dönemde Türkiye...ABD Irak'ı tehdit hareketine başlıyor yine kanlı üniformasını giyerek. O dönemde Adana'daydım. Saddam'ın ülkesine yakın bir kentte. Üstelik İncirlik üssü olduğu için Amerikan askerlerinin gerçek anlamda cirit attığı bir bölgede. Bir yandan savaşa karşı protestolar sürdürülürken, bir yandan da büyük bir korku ve panik yaşadı Adana. Neler yapılmadı ki !...Koli bantlarıyla (Adanalı hemencecik bir isim buluverdi bu banta. Saddam Bantı dedi ona!) pencereler mi kapatılmadı, gaz maskesi telaşına mı düşülmedi, sığınaklar mı hazırlanmadı...Marketlerin bakliyat satan reyonları boşalıverdi birden bire. Ya Saddam Scud füzesi atıverirse İncirlik'e, ne olacaktı Adana halkının hali? Her yerde konuşulan konuydu bu: "-Ya Saddam Scud füzesi atarsa!...Ya atarsa...." İş yerlerinde, sokaklarda, aile toplantılarında, cafelerde, barlarda...Her yerde...Kadınların kabul günlerinde bile...Bir defasında kadınların traji-komik konuşmalarına ben de tanık oldum. Bu anekdotu anlatmadan geçemeyeceğim. Çünkü halkımızın, savaşa nasıl baktığını gösteren üzücü ve komik bir diyalogtu bu. Bir hanım diğer bir hanıma tembihliyor; - Yanımıza "çevirme" yle "sac"ı almayı unutmayalım, emi!..İlgimi çekiyor ve soruyorum: - Ne yapacaksınız çevirmeyi ve sac'ı? Sığınakta ne işinize yarar ki!...Hanım yanıtlıyor beni çok bilmişçe: - Sığınakta hamurla "sıkma" yaparız. – Peki, diyorum. Siz aşağıda sıkma yapıp keyifle yerken yukarıdakiler ne yapacak? diye soruveriyorum hemen ardından. Gerekçesini hemen yapıştırıveriyor: -Ne yapalım, aç mı oturalım! Konuyu uzatmıyorum...Çünkü uzatırsam kavga çıkacak!...değmez diyorum içimden, değmez, boşver! Savaş görmemiş bir halk, başka nasıl davranabilir ki! Sığınağın anlamını, yukardakilerin savaşını, dökülen kanları, göz yaşını, kavrulmuş, parçalanmış cesetleri, bombaları, acıları nereden bilebilir ki! Savaşa böyle bakanlar olduğu gibi büyük bir çoğunluk da yine eylemlerde yerini aldı o dönemde Adana'da ve tüm Türkiye'de. Bir yandan da Adana'da o korkuyu ve endişeyi de yaşadı!..O zaman da yüzlerce insan acı çekti patriot ve scud'ların yağdırdığı bombalar altında.


Bu korkuyu, endişeyi ve acıyı derinden yaşayan insanlardan biri de bendim o dönemde...Bir yandan korkumu bastırmaya çalışırken, bir yandan da, bu korkunun nedenlerini bir tiyatro insanı, hem de bir kadın olarak nasıl üretime dönüştürebilirimin yanıtını aradım günlerce. Önce insan, sonra kadın, sonra da bir tiyatrocu olarak bir şeyler yapmalıydım! Böyle susup oturamazdım televizyonun karşısında, yeşillerin kırmızıya, kırmızının sarıya dönüştüğü bombalama görüntülerini, 36 kısım tekmili birden gösterilen bir sinemaskop film gibi izleyerek. Gerçekten de tam bir illüzyon'du o görüntüler CNN kamerasıyla çekilen. Hele o, ikide bir gösterilen zifte bulanmış deniz kuşu...New age tarzında, doğunun kaderciliğiyle, batının insan hakları safsatasını buluşturan o acıklı müzik eşliğinde, her yanı yağa, ise, zifte bulanmış deniz kuşu! Neredeyse CNN'in simgesi olmuştu. Ziftin ağırlığından zavallı, umarsız, belki de az sonra, başka bir dünyaya göçecek deniz kuşu...Yalnızca o "deniz kuşu" muydu zifte bulunan? O bombaların altında kana boğulan insanlar, analar, babalar, çocuklar, yaşlılar, gençler yok muydu? Vardı elbette. Olmaz mı? Ama onları hiç göremedik her nedense...Yalnızca bir illüzyon yaşadık tüm dünyayla birlikte..."Uçamayan kuş!" ah ne yazık!!! Zavallı kuşa bakın! Artık uçamayacak! Tüh...tüh...tüh...Demek bombalar bu hale getiriyor kuşları? Peki ya insanlar...Onlar? Uçamayan insanlar? Onlar ne yapıyordu bu arada? Uçamayan kuşları mı seyrediyorlardı kumsala sırtlarını vermiş? Çocuklar, bebekler, anneler, babalar, dedeler, nineler ne yapıyordu?


Bütün bu soruların yanıtlarını umarsız ve büyük bir keder ve utanç içinde düşünürken ve sorgularken, yapmam gereken de zihnimde netleşiyordu...Harıl harıl kitaplığımı karıştırıyordum. İçinde bulunduğum bu utanç ortamında ne yapabilirdim , bu acıları sahneye nasıl getirebilirdim? Sonunda buldum. Zeynep Oral'ın "Kadın Olmak" kitabı. Evet...İşte buydu istediğim. 1985'te, Nairobi'de gerçekleştirilen kadın buluşmasından izlenimlerini aktardığı kitap. Pek çok kadın vardı bu kitapta. Acı çeken, mücadele eden, işkence gören, dayak yiyen, utanç duyan kadınlar. Umarsız, inançlı, zayıf, güçlü, ezilen, kararlı, direnen pek çok kadın. Onların anıları, gözlemleri, haykırmaları, çığlıkları, önerileri, düşünceleri, duyguları...Kitabı yeniden yeniden yeniden, defalarca okudum. Ne diyordu kitap öz olarak: "Kadınların Gelişimini Önleyen Başlıca Öğe Savaş Ya da Savaş Tehditleridir. Ve Barış Hala Çok Uzakta..." İşte tam da aradığımı bulmuştum. Evet, yalnızca kadınların değil, tüm insanlığın gelişimini önleyen başlıca öğe savaş ya da savaş tehditleriydi...


Hemen metni oluşturmaya giriştim. En çarpıcı ve etkileyici parçaları ayırdım Zeynep Oral'ın kitabından. Parçaları yan yana getirip bir belgesel çalışma hazırlayacaktım. Kitaptan görüntüler, müzik, anlatı, oyunun iç içe geçtiği bir belgesel. Zeynep Oral'ın kitabını da sahneden eksik etmeyecektim. Zaman zaman kitaba dönerek, bazen anlatarak, bazen oynayarak, 1985'deki anıları, duyguları, çığlıkları, serzenişleri tiyatronun anlatım olanaklarıyla sunacaktım. Bu düşüncelerle metni oluşturmaya çalıştım. Mavi, yeşil, sarı ışıkların gecenin karanlığında gökyüzüne karıştığı görüntülerin, reklam spotu gibi zifte bulanmış kuşla kesildiği savaş haberlerini izleyerek. Parçaları yorumlayan ya da bütünleyen şiirlerle ayırdığım bölümleri birleştirdim. Sonunda iki saatlik bir gösteri metni ortaya çıktı.


Ancak bu metni sahneye taşıyıp nasıl sunacaktım? Kimlerle? Kaç kişiyle? Uzun süre bu metni anlatmaya çalıştım insanlara...Bu arada Irak krizi geçici olarak durmuş ve sıcak savaş Türkiye'nin gündeminden geçici olarak çıkmıştı...Peki canı yananlar, ölenler, kalanlar, sakatlar, öksüz-yetim kalan çocuklar, insanlar onlar ne olmuştu? Onlar da çıkmıştı geçici bir süre insanların gündeminden. Oysa onlar oradaydı. Savaşın olduğu yerde...Sonuçta bu çalışmayı tek başıma yapmaya karar verdim. Altı aylık bir çalışmadan sonra ancak oyunu ayağa kaldırabildim. Çalışırken acı çektim çünkü...Neden bu acıları anlatmayı ben üstlendim tek başıma diye? Çünkü kadınlar anlatıyordu bunları, çocuklar...Bu acıları anlatmak kolay değildi...Oyun belgesel de olsa, anlatıma da dayansa bu acıları taşımak kolay değildi. Örneğin dünyadan bir kadın anlatıyordu:
"Önceleri o ikisi beni dövmekle, falakaya yatırmakla yetiniyorlardı. Sonra elastiki bir şeyi bedenime sarıp astılar ki bu nefes almamı güçleştiriyordu. Sonra boynumdan zincirle beni tavana astılar. Zinciri tavandaki kancasından ansızın yere bıraktıklarında düşüyordum. Bedenimin her yanı kırılmıştı. En çok boynumun kırılmasından korkuyordum. Bütün bu süre içinde bana en çok acı veren neydi biliyor musunuz? Neçektiğim işkence, ne duyduğum acı, ne kemiklerimin kırılması....Yalnız o hücrede tek başına olmaktı en çok dehşet veren..."


Bir başka ülkeden kadın anlatıyordu:

"Bir an geldi ki, gözümüm önünde bir şey hissettim. O hissettiğim şeyle birlikte, gözlerimi açtım. Karşımda kızım duruyordu. Benden daha berbat bir durumdaydı. –Anne! Bir şey söyle, bir şeyl söyle de...Bitisin artık, bu bitsin! diyordu. Ona sarılmak istedim, engellediler. Bizi birbirimizden ayırıp onu yan odaya götürdüler. Orada, yan odada, ona elektrik verirlerken, ben olduğum yerde, dehşet içinde kızımın iniltilerini, korkunç çığlıklarını dinliyordum. Bir an geldi ki artık dayanamaz oldum. Çıldırıyordum. O anda kafam, beynim, tüm bedenin, bedenimin her zerresi patlıyordu!"


Bir diğer kadın anlatıyordu:

" Çarşafı yok diye ya da, çarşafı olsa bile saçı göründü diye sokaktan topladıkları kadınları hangar gibi bir yere tıktılar. Ben de aralarındaydım. Aramızda on üç, on dört yaşında kız çocukları da vardı. Bizi bir süre beklettikten sonra ikiye ayırdılar. Seçimi neye göre yaptıklarını hiç biz zaman anlayamadık. Kimimizi hangarın bir yanına, kimimizi öteki yanına aldılar. Banim içinde bulunduğum gruptakileri yandaki bir başka bölmeye geçirdiler. Orada, eli usturalı bir polis hepimizin saçlarını sıfır numara traş etti. Sonra üzerinde kocaman harflerle, ben bir orospuyum yazılı örtüler dağıttılar. Bunları boynumuza geçirdikten sonra sokağa salı verdiler. Öteki grubun akıbetini ertesi gün öğrendik. Her birinin ellerini, ayaklarını oturduldukları taburelere bağlamışlar. Hayır...Hayır. Onların saçlarını kesmemişler. Ancak başlarına, içi böcek, fare ya da idrar dolu torbalar geçirip bağlamışlardı.İki saat bu durumda bıraktıktan sonra sokağa salıvermişlerdi. Bu arkadaşların büyük bir çoğunluğu, ya kaptıkları hastalıklardan ölecek, ya da çıldırıp intihar edecekti..."


Bir başka kadın:

" Tam sınıra yaklaşmıştık ki kucağımdaki bebek birden ağlamaya başladı. Ben altı çocuğumla kaçıyordum. Kucağımdaki bebek altı aylıktı. Bizimle birlikte kaçanlar haklı olarak bebeğin ağlamasından rahatsız oldular. –Sustur şunu! Diyorlardı. –Sustur şunu! Elimden geleni yapıyordum. Ama bebek susmuyordu. Az önce bize saldıranlar, ağlamayı duyup yeniden saldırabilirlerdi. Sonunda bebeğimi susturmaya karar verdim. Yaptım o işi! Bebeğimi sonsuza dek susturdum. Mecburdum...Öteki beş çocuğumu kurtarmak için mecburdum!... "


Daha pek çok, insanın yüreğini burkan, içini acıtan, anlatması güç anı var kitapta ve oyunda. Tüm dünya, insana dair pek çok antlaşmaya, sözleşmeye, haklar bildirgelerine imza atmışken bütün bu insana yakışmayan ihlaller ve savaşlar da sürmekte bir yandan. Oyunda Evrensel Çocuk Hakları Bildirgesi de var. İnsanların, özellikle Batılı toplumların hiç ağızlarından düşürmedikleri İnsan Hakları Bildirgesi... İnsanlık dışı olaylara ve durumlara dışardan bakarak, mücadele ettiğini sanısına kapılan bir orta-sınıf dernekçi kadın iletiyor bunu bütün bilgiçliğiyle:

" Her çocuk, ırk, renk, cinsiyet, din ve milliyet farkı gözetilmeksizin aşağıdaki haklardan yararlanır.(Efekt) Ve Dernekçi Kadınımız alıyor sazı eline:

- Onu bedence, kafaca, ruhça geliştirecek, ahlakça, insanlıkça, özgür ve onurlu koşullar içinde olgunlaştıracak bütün olanaklar çocuğa sağlanacaktır. Çocuk toplumsal güvencenin yararından pay alacaktır. Dünyaya geldiği anda bir adı ve ülkesi olacak, sağlık içinde büyümeye ve gelişmeye hak kazanacaktır. Bu amaçla annesiyle birlikte korunacaktır..."
(Yorum: - Daha Bitmedi...)

- Annesiyle birlikte korunacak olan bu çocuk, uygun barınak, beslenme ve oyun haklarından yararlanacak, ona sevgi ve anlayış gösterilecektir.
(Yorum: - Yine Bitmedi)

- Çocuk zorunlu fakat parasız eğitim hakkına sahiptir.
- Çocuk yeteneklerini insanlığa adadığının bilincinde olarak, hoş görü içinde dünya halkları arasında dostluk ve kardeşlik duygularıyla yetiştirilecektir. "
(Yorum- ANLATICI: Cak'tır, Cek'tir diye biten tümceler. Bu tümcelere kanıp tatlı tatlı düşlere mi dalalım, yoksa ozanımıza mı kulak verilim? –Seyirciyle Diyalog)

Oyunda, seyircinin de onayı alınarak Gülten Akın'ın şiirine kulak verilir. Daha doğrusu şiir dramatize edilir.
İtip düşürdüler annesini
Kim kim diye sorma
İtip düşürdüler annesini gözleri önünde.

Amca senin oğlun olmasın.
Olursa kıyamam ölmesin...


(...)
Vietnam Savaşı'na da gidilir oyunda. Zeynep Oral'ın kitabında da, Vietnam'dan izlenimler aktarılır. Bu izlenimler aynen alınır oyuna. Bir gözlemci aktarır:
"Onlar Vietnam savaşı sırasında Amerikalı askerle Vietnamlı kadınların bir anlık ilişkisinden doğmuş çocuklar. Amerikan askerleri Vietnam'dan 1975'te ayrıldığına göre, bugün bu çocukların yaşları 10 ile 20 arasında. Çoğunun annesi de ortada yok. Aralarında sık sık intihar edenleri oluyor. Daha çok küçük olanları."
(Efekt- Çocuk: - ANNE, BİZ NE YAPTIK DA BUNLARI HAK ETTİK? KİM BUNLAR NEDEN BÖYLE YAPIYORLAR ANNE ?....)

Anne yanıtlayamaz bu soruyu bir türlü. Çünkü yanıtı yoktur bu sorunun. Çocuk haklarından, insan haklarından söz edenler'in günahıdır bu. Bir annenin değil...Nitekim oyundaki Anne de gereken yanıtı vermeye çalışır, insanlığın duyması gereken utancı içinde hissederek:

- SORMA ÇOCUĞUM ARTIK SORMA...KİMSENİN SANA YANIT VEREBİLECEK YÜZÜ YOK....
Ardından Nazım'ın Japon Kızı'nın sesi uzaklardan, taa Hiroşima'dan duyulur:


Kapıları çalan benim
Kapıları birer birer
Gözünüze görünemem
Göze görünmez ölüler

Hiroşima'da öleli
Oluyor bir on yıl kadar
Yedi yaşında bir kızım
Büyümez ölü çocuklar

Saçlarım tutuştu önce
Gözlerim yandı kavruldu
Bir avuç kül oluverdim
Külüm havaya savruldu

Çalıyorum kapınızı
Teyze amca bir imza ver
Çocuklar Öldürülmesin
Şeker de yiyebilsinler


Anlatıları, oyunları ve şiirleri destekleyen, yaklaşık 80 küsur görüntüyle de beslendi bu gösteri. Pablo Neruda, Nazım Hikmet, Bertolt Brecht, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Gülten Akın gibi şairlerimizin anlatılara uygun ya da karşı duran şiirlerle metin zenginleştirildi. Tek kişilik belgesel gösteri "Kadın Olmak"ta anlatıyla, oyunun harmanlanarak bir düşünce iletilmek istendiği, Zeynep Oral'la birlikte, savaşlardan ve getirdiği acılardan rahatsız olan oyuncu-anlatıcı-gözlemci duygularının-düşüncelerinin seyirciyle paylaşılması önemli olduğu için oyun, en az indirgenmiş bir tasarımla gerçekleştirildi. Ortada daire biçiminde bir yükselti, zeminin, fonun siyah bezlerle kapatıldığı bir sonsuz mekan. Ve Anlatıcı-Oyuncu'nun, Meddah'ı anımsatacak biçimde, 56 değişik formda kullandığı kırmızı büyük bir eşarp'la kadınlar canlandırıldı. Bu eşarp kimi zaman bebek, kuş, at gibi canlıları simgeledi, kimi zaman da fular, zembil, pankart, mikrofon, bayrak, ip, baş örtüsü, sarık gibi cansız objeler olarak kullanıldı.

Kadın Olmak adlı bu gösteriyi, en son 7 Mart 2003'te Süleyman Demirel Üniversitesi Oditoryumu'nda oynadım. Türkiye'de sokaklar, caddeler yine doluydu. Yine insanlar haykırıyordu!...SAVAŞ İSTEMİYORUZ! SAVAŞA HAYIR!...diye. 17 Mart 2003'te de Amerika yine kanlı üniformalarını giydi ve girdi Irak'a. Şimdilerde yine Irak'ta. Sivil halka yapılanları her gün izliyoruz televizyonlardan, internetten...Ardı ardına. Yine çocuklar öldürülüyor...Şeker bile yiyemeden öldürülüyor çocuklar...Tüm dünyanın gözleri önünde... Çocuk yine soruyor:

- ANNE BİZ NE YAPTIK DA BUNLARI HAK ETTİK? KİM BUNLAR? NEDEN BÖYLE YAPIYORLAR ANNE ?
Anne yine yanıtlıyor, insanlığın utancını umarsız üstlenerek:
- SORMA ÇOCUĞUM, ARTIK SORMA....KİMSENİN SANA YANIT VEREBİLECEK YÜZÜ YOK !....
Ve ekliyor Brecht'in şiirini hemen ardından:



Ey çocuk gelecekte ne olursan ol
Elde sopa bekliyorlar seni şimdiden
Çünkü bu dünyada çocuk
çöplüktür senin yerin
-O da dolu-

Çocuk, kulak ver ana sözüne:
Vebadan beter bir yaşam seni bekleyen
Ama taşımadım seni karnımda
Buna sessizce boyun eğesin diye

Sende olmayanı sanma elde edemeyeceğini
Koparmaya bak sana verilmeyeni
Taşımadı seni anan köprü altında yatman için geceleri
Ne param var sana verecek, ne de bir dua.
Ve zamanını işsiz kuyruğunda geçirmeyeceğini umarken
Sana güveniyorum yalnızca.

Yanında uykusuz yatarken geceleri
Küçücük eline uzanıyorum sık sık.
Katılacağın savaşları şimdiden planlıyorlar bu kesin.
Ne yapsam o iğrenç yalanlarına kanmaman için?

Ey çocuk, aldatmadı seni anan
Sen bir tanesin diye
Ama büyütmedi de sıkıntılar içinde
Bir gün dikenli tele asılı susuzluğunu haykırasın diye.
Çocuk yanında ol benzerlerinin
Yok edilsin diye "onların" gücü.
Çocuk, sen, ben ve bizim gibi olan herkes
Omuz omuza vermeli ve yaratmalı
SEVGİSİZ İNSANIN BULUNMADIĞI DÜNYAYI.



SEVGİSİZ İNSANIN BULUNMADIĞI DÜNYA'NIN KURULMASI UMUDUYLA....



Kaynakça:

- Nurhan TEKEREK, "Kadın Olmak", Zeynep Oral'ın aynı dalı kitabından uyarlanmış Oyun Metni, Adana 1992...2002.
- Zeynep ORAL, "Kadın Olmak", Milliyet Yayınları, XI.B., İstanbul 1986.
- Nurhan TEKEREK, "Kadın Olmak", Reji Defteri, Adana 2001.

Nurhan Tekerek


Tiversonus

#4
"Tanrı ile Bir'iz ve O bizi Seviyor"
"Tanrı Toplam Bilinçtir, Herşey Bilinçtir, Bilinç Herşey"

Tiversonus

#5
İstemek Elde Edeceğiniz Şeyin Anahtarıdır / NASIL İSTEYECEĞİNİZİ ÖĞRENİN


-----------------------------------------------

İSTE ALACAKSIN, NE ZAMAN İSTEDİYSEN ALDIN!

S: (L) Evet duydum, ama neticede BU ay para kazanmaya ihtiyacımız var. Risk sermayedarları iyi hoş ama...
C: İste, alacaksın.

S: (L) Tamam...
C: Laura, ne zaman istediysen, aldın!

S: (L) Nasıl isteyeceğimi bilmiyorum!
C: Öyleyse hiçbir zaman bilmeyeceksin, öyle mi?



Kasyopya Celseleri (2 Mayıs 1998 F___, Laura, Ark)


------------------------------------------------------


"İstemek, dostlarım, elde edeceğiniz şeyin anahtarıdır. Eğer isterseniz, alırsınız. Yaratan'ın plânı budur; O'nun tüm parçaları ne istiyorlarsa, aynen onu alacaklardır. Dostlarım, şimdi içinde bulunduğunuz illüzyonda, çok kez, istediğinizi elde edemiyormuşsunuz gibi görünür. Aslında, çok ama pek çok durumda bunun tam tersi geçerlidir. Böyle bir bildirimde bulunulması ve böyle sonuçlarla karşılaşılmasına rağmen bizim, herkesin istisnasız olarak, ne istiyorsa aynen onu elde ettiğini söylememiz bir çelişki gibi görünebilir. Dostlarım belki de siz istemenin ne demek olduğunu anlamıyorsunuz. Belki de insan zekâsı bunu anlayamaz. Belki de, gerçek isteğinizin ne olduğunu anlamanız için bir süre meditasyon yapmanız gerekiyordur. Çünkü dostlarım, sizin, şu andaki illüzyonunuz içinde bulunurken, zihinsel yeteneklerinizle kendinizi ve yaratılmış her şeyi tam olarak anlamanız ve göründüğünüzün ve görünenin ötesinde ne özellikler taşıdığınızı kavramanız zordur.


Bu gezegende yaşayan insanlar için illüzyonlarından, önyargılı olarak neden-sonuç olduğuna inandıkları bilgilerden vazgeçmek çok zordur. Ama, asıl gerçek bu değildir. Bu, illüzyondan doğan başka bir illüzyondur. İnsanoğlunun bu gezegende yarattığı karmaşıklığın basit bir ürünüdür. Düşüncelerinizi böyle karmaşalardan kurtarıp, sizi yaratanın, deneyimlediklerinizin ve düşünülen her şeyin farkına varmalısınız. Yaratanınız'ın farkına varın. O'nun isteğininin farkına
varın, O'nun isteğini bilince, kendinizinkini de bileceksiniz, çünkü siz ve Yaratanınız birsiniz; siz, O'nun her parçası ile de birsiniz, yani yaratılmış diğer bütün insanlarla birsiniz. O'nun arzusunu bilince, bunu hissedeceksiniz. Artık karmaşa olmayacak. Artık sorular olmayacak. Aradığınızı bulmuş olacaksınız. Sevgiyi bulmuş olacaksınız; çünkü Yaratanınız'ın isteği budur: O tüm parçalarının kendilerini yaratmış olan Sevgi'yi tezahür ettirmelerini ve deneyimlemelerini ister. Bu da, çok basit olarak, meditasyon yaparak bulunur. İnsanların entelektüel kavramları içinde ne kadar ararsanız arayın, yazılı ve sözlü bilgilerinizi ne denli dikkatle plânlayıp ifade ederseniz edin, bunlar sizi o sade ve yalın gerçeğe götüremezler."



Konfederasyon Mesajı, Hatonn (Ra Bilgileri 1 s.40,41)

-----------------------------------------------------------------



"Restoranlarda nasıl davrandığınız, hayatta da nasıl hareket edeceğinizin harika bir göstergesidir. Anlaşılması gereken inanılmaz bir öğretidir. Bir restorana gittiğinizde sadece siparişi verir, "İstediğim bu," der ve geleceğine inanır mısınız, yoksa işi berbat edeceklerinden tasalanır mısınız? Sipariş alınır alınmaz mutfağa giden garsonun peşine düşer, "Ay, taze marulları yoktur herhalde. Soğanları adam gibi sote etmezler şimdi, tanrı bilir istediğim mantarlardan da bulunmaz" mı dersiniz? Hayır. Tıpkı sipariş ettiğiniz gibi sunacaklarına inanır ve işi kendi haline bırakırsınız. Sunulduğunda "Teşekkür ederim" dersiniz. Doğru gelmemişse doğrusunu istersiniz.

Restoranda bir şeyler ısmarlarken gösterdiğiniz ilahi soğukkanlılığa bakın. İşte yaşamda da böyle istemeniz gerekir. Ne istediğiniz konusuna açıklık kazandırın, isteyin ve bırakın olsun. Siparişin alınıp alınmadığını sorgulamak ya da nasıl yerine getirileceğine ilişkin öğütler vermek için Ruhu hattın öbür ucunda tutmayın. Siparişinizi verdiniz. Geleceğine güvenin."
[/font=Comic Sans MS]


Pleiades Öğretileri 1


-----------------------------------------------------------