Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Şuurlu İnanç

Başlatan rsamur, 02 Temmuz 2013, 22:07:31

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

rsamur

Şuurlu İnanç I


Bölüm 1


                                                                                                                                   1. ŞUURLU İNANÇ HAKKINDA
         Bu kitap, Şuurlu Tekâmülü izah eden kitaptır. Peygamberler vasıta edilerek ayrı ayrı kavimlere onların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde bilgi verilen devirler, Adem'le başlamış, Muhammed'le kapanmıştır. Adem ilk, Muhammed de son peygamberdir[1].



           Ayrı ayrı peygamberler tarafından zaman zaman indirilen bilgiler zamanın şartlarına ve toplumların ihtiyaçlarına göre tanzim edilmiş bilgilerdir. Hepsinin menşe'i ve gayesi aynıdır. Başka başka görülmelerinin sebebi ise, her devrin ihtiyaçlarının ve realitelerinin[2] başka başka oluşudur. Çünkü bilgiler daima devrin realitesi göz önünde bulundurularak verilir, fakat mevcut realitenin daha üstündeki bir realiteye hitab eder. Bunun böyle oluşunun gayesi, toplumu üstün realiteye çekip yükseltmektir. Bu sebeple, verilen bilgiyi tanıtmakla vazifeli olanlar, birçok zorluklarla karşılaşırlar. Bu zorluklar, aslında onlara pek büyük manevî kazançlar temin eden zorluklardır.

Hakikatte "dinler" değil, "din" vardır. Adem'den Muhammed'e kadar bütün peygamberler, ayrı ayrı dinlere değil; tekâmül gayesi ile indirilen, önceden yadırganan, sonradan benimsenen bilgilerle, hakikatte aynı gayeye hizmet ettikleri halde; görünüşte birbirlerinden farklı oluşları, ayrı ayrı dinlere mensup olanlar arasında zaman zaman öldüresiye mücadeleler çıkmasına sebep olmuştur. İnsanlar inandıklarını, inandıkları şekilde savunmuşlar ve bu şekilde, din yolu ile verilen bilgileri daha iyi benimseyebilme imkânlarına sahip olmuşlardır.
Zaman zaman ve aynı gaye için indirilen, fakat insanlar tarafından başka başka olduğu zannedilen bütün bilgiler; insaniyetin tasavvur edemiyeceği bir mükemmeliyette indirilen bilgilerdir. Peygamberler devrinde indirilen bilgilerle şimdi vermekte olduğumuz bilgiler arasında ise çok büyük farklar vardır.
Eski devirde indirilen bilgiler, peygamberler vasıtası ile kavimlere bildirilir ve onlardan bu bilgilere itaat etmeleri istenirdi. Kısaca, o devrin bilgileri; Tanrının, yapılmasını mutlak surette emrettiği bilgilerdi.
O bilgileri öğrenip onlara itaat etmemek günah, günahın karşılığı ise ceza idi. Peygamberler devrinde yapılmaması gereken bir şeyin çok kereler neden yapılmaması gerektiği izah edilmez veya devrin realitesine göre anlaşılacak bir şekilde, daha çok mecazî yollardan faydalanılarak anlatılırdı.
Muhammed'den evvelki bazı peygamberler, tekâmülle alâkalı bilgileri tebliğ etmekle vazifelendirilmişlerdi, fakat bildirmekle vazifelendirildikleri bilgilerin nedenlerini o zamanki realite anlayacak seviyede değildi. Bu sebeple sırf kavimlerine itimat telkin edebilmeleri için peygamberlere bazı mucizeler göstertildi. İşte, peygamberlerin zaman zaman mucizeler göstermelerinin sebebi, nedenleri izah edilmeyen bilgilerin halk tarafından itimatla karşılanması içindi.
Muhammed vasıta edilerek indirilen Kur'ân'la; Şuurlu Tekâmül'e din yolu ile ilk adım atıldı. Kur'ân, peygamberler dinini, Şuurlu Tekâmül inancına bağlayan kitaptır. Kur'ân'la din devri[3] kapanmış, inanç devri açılmıştır[4].
Dinler, beşeriyeti inanç devrine hazırlamıştır! Dinler insanların inancının bir kısmı olmaktan ileri gidememişler, sadece beşeriyeti inanç devrine hazırlamışlardır. Çünkü inanç, bir varlığın esası olan ruhunundur! Beşeriyetin din devrinden, Şuurlu İnanç devrine geçebilmesi için birçok tekâmül merhaleleri geçirmesi gerekiyordu.
Hangi dine mensup olursa olsun bir insanda daima din hudutlarını aşan bir inanç mevcuttur, ilk insanlarda bile bunu görmek mümkündü. Acaba neden hiçbir din insanların inancı haline gelememişti!?.. Gelemezdi!.. Çünkü:
Şuurlu inancın anlaşılabilmesi için; evvelâ insanların biraz olsun ruhu tanımaları gerekiyordu. Bu ise kolay kolay olabilecek bir iş değildi.
Şuurlu bir inancın teessüs[5] edebilmesi için; ruhun tanınması da kâfi değildi. Onun teessüsü için, ruhu ve ruhun esas olduğunun bilinmesinden doğan mes'uliyetleri de tanımak gerekiyordu.
Şuurlu İnancın benimsenmesi için; beşeriyetin kendi kendilerine emanet edilerek yaşadıklarını bilmeleri ve hayatlarını, din devrinde mecazî misaller olarak verdiğimiz cehennemden veya toplum kanunlarından korkmadan düzene sokmak ihtiyacını hissetmesi gerekirdi. Bunun için de Şuurlu İnanca girmeden evvel insanların neden kendi kendilerine emanet edilerek yaşadıklarını açıklamak gerekiyordu. İşte biz, evvelâ bunun nedenini anlatıp, sonra da beşeriyete Şuurlu Tekâmül yolunu açıyoruz!
Görülüyor ki, peygamberler devrinde tebliğ edilenlere "körü körüne itaat" emredildiği halde, Şuurlu Tekâmül'de sadece yapacağı hareketlerin sonuçları, inkâr götürmeyen bir tarzda izah ediliyor ve beşeriyete din devrinin tamamen aksine, tam bir hürriyet veriliyor; fakat buna rağmen insanlar, bu hürriyetlerini, ellerinde olduğu halde fena ve fena olduğu için de tekâmüle aykırı yollarda kullanamıyacak hale getiriliyor.
Herhangi bir dini kabul ettim diyen veya o dine mensup olarak doğanların o dinden sayılmaları yerine Şuurlu İnanca geçmek, ancak realitesini Şuurlu İnanç seviyesine yükseltmekle mümkün oluyor. Şuurlu İnanç seviyesine yükseldiği halde Şuurlu İnancın icab ettirdiği yolda yürümeyenler ise, isterlerse görünüşte Şuurlu İnancı kabul etmiş görünsünler, yine de kayba uğruyorlar.
Görülüyor ki; Şuurlu İnançta "Ben Şuurlu İnancı kabul ettim" demekle o seviyeye yükselinemiyor veya Şuurlu İnanç seviyesine yükselindiği halde "Ben onu kabul etmiyorum" diyerek onun disiplininden kaçmak da, ilerde azaba gark olmaktan insanları kurtaramıyor. Dinlerin emirle ve cehennem korkusu ile yaptırmaya çalıştığını, Şuurlu İnanç en büyük serbestiyi vererek yapıyor.
Hakikatte Şuurlu İnanç seviyesine yükselen, dünyada yaşayan insanlar değil, bizzat dünya okuludur. Fakat dünya denilen tekâmül okulunu, Şuurlu İnanç seviyesindeki bir okul haline getiren ise; tekâmül ederek bugünkü idraka ulaşmış insanlıktır. Bütün bu izahattan anlaşılacağı gibi, Şuurlu İnanç Devri, ancak uzun bir din devrinden sonra yükseltebilecek olan bir realitedir.
Şuurlu İnancı kabul edenlerden en fazla mes'uliyetle yüklü bulunanlar, "inanç yolunda vazifeli olanlar"dır. Çünkü Şuurlu İnanç, bir varlığın sadece dünya hayatını ve o hayatı müteakip yaşayacağı ahiret hayatını değil, bütün hayatlarını ilgilendirir. Dinlerde, tekrar tekrar dünya ve benzeri yerlere  inişlerden açıkça bahsedilmeyişinin sebebi de budur. Çünkü dinlerin hududu, dünya ve onu takip edecek ahiret hayatı ile hudutlanmış ve dinler hakkında verilen bilgiler de bu hudutlar gözönünde bulundurularak verilmiştir.
Herhangi bir dinin mensubu olan bir fert, o dinin yap ve yapma dediklerine kendini uydurmaya çalışır. Neticede bir mahkeme huzuruna çıkacağını bilir, fakat o mahkemenin kendi varlığında olduğundan ve asla ondan kaçmasının mümkün olmadığından haberi yoktur. O, huzuruna çıkacağı mahkemenin kendisini affedeceğini umar fakat bir ruhun geçmişte işlediği bir günahtan dolayı, kendi kendisine ne kadar zor affedebildiğini bilmez...
Dinine bağlı birisi işlediği günahlardan dolayı zebanilerin kendisini ateşe iteceğini bilir, belki de bir kolayını bulup bundan kurtulabileceğini umar. Halbuki ateşle mukayese edilmeyecek tarifi imkânsız manevî azaplar içersine, kendisini yine kendisinin iteceğini bilmez...
Şuurlu İnanç sahipleri ise bütün bunları bilen, bildikleri için de çok yüksek mes'uliyetler yüklenmiş olan, tekâmül etmiş varlıklardır. Onlar, Şuurlu İnanç yolunda liyakatleri ile yürüyebildikleri takdirde daima ve din devrini yaşayanlarla mukayese edilmiyecek bir sür'atle yükselir, yükseldikçe de değerlenirler.
Beşeriyete Şuurlu Din tohumlarını ilk serpen Sokrat'tır. O Şuurlu İnancın, Tek Allah prensibine dayanan dinlerin esaslarının iyice yayılma arifesinde[6] gelen ve vazifesini tam anlamıyla ifa eden bir vazifelisidir. Ona; Şuurlu İnancın, teşevvüs[7] devrindeki ilk vazifelisidir de denilebilir. Gerçi o, Şuurlu İnancın esaslarını ve nedenlerini izah etmemiş, fakat binlerce sene sonra ancak anlaşılabilecek bir yolun başlangıcını işaret etmiştir. Bu sebeple de ona peygamber denilmemiş ve Şuurlu İnancın ilk vazifelisi olma pâyesi verilmiştir.
Ondan sonra gelen peygamberler, bilhassa İsa ve Muhammed, sistemli olarak Şuurlu İnanca uzanan din yolunu çizmişler ve bu yol Kur'ân'la hitam bulmuştur. Kur'ân din ile inancın mezcolduğu[8] kitaptır.
Ondan sonra dünyanın muhtelif yerlerinde metapsişik tecrübeler başlamış ve spiritizma[9] yolu ile çeşitli bilgiler elde edilmeye başlanmıştır. Bu, ilerde vereceğimiz Şuurlu inanç hakkındaki bilgilerin yadırganmaması için olmuştur. Birçok vazifeli varlıklar, beşeriyeti, alabilecekleri oranda Şuurlu İnanca hazırlamışlardır.
Şuurlu İnanç hakkındaki en yüksek bilgiler Bedri Ruhselman'a[10] bildirilmiştir. Fakat bu bilgilerin açıklanması ve tamamen Şuurlu İnanç halinde beşeriyet önünde açıklık kazanabilmesi için verilmekte olan bu bilgilere lüzum vardır. Bedri Ruhselman'ın vasıta edildiği kitap öyle bir kitaptır ki; ufacık bir söz onu Şuurlu Tekâmül kitabı halinde tezahür ettirir. İşte o kitaba ve verilmekte olan bu bilgilerin kitabına, şu vermekte olduğumuz bilgiler önsöz mahiyetindedir.
Aslında bu bildirilmekte olan bilgilerle Bedri Ruhselman'a bildirilenler arasında hiçbir fark yoktur ve aslında aynı olan iki şey, aynı gayeye, Şuurlu Tekâmül'e hizmet etmektedir.
2.
ŞUURLU İNANÇ VE DİNLER
Bu bilgiler, mevcut dinlerin ve bilhassa bu dinlerin en sonuncusu olan İslâmiyetin bir izahıdır.
Dinler, Şuurlu İnanç devrine hazırlık okullarıdır. Her din talebelerini bu okula hazırlar, bunu yaparken de zamanın yeniliklerinden ve icaplarından faydalanırlar. İslâmiyet birçok yenilikler getirmesine rağmen, her biri bir tekâmül faktörü olan bu yenilikler, hurafeler ve bâtıl içersinde kaybolmuştur. Kur'ân'da bâtıla ve mucizelere yer verilmediği halde, İslâm'ın esasına vâkıf olacak değere yükselemeyip, İslâm içersinden çıkan ve İslâmı vasıta ederek boy gösterenlere kapılanlar, hakikat sandıkları bâtılın içersine gömülü olanlardır.
Şuurlu İnanca girmek için mutlak surette bir okulda tahsil görmüş olmak şart değildir. Çünkü dünya, zaten beşeriyeti o inanca hazırlayan bir okuldur. Şuurlu inanca geçmek için lüzumlu olan, sırf likayattir[11]. Şuurlu İnanç, yapılması ve yapılmaması gerekenleri nedenleri ile, zamanın realitesine göre karşılıkları olan manevî kazanç ve kayıplarla birlikte bildirir. Onun esaslarına uyanlar, pek kısa olan dünya hayatlarında dahi huzur ve saadete erişirler.
Şuurlu inanç yolu ile bildirilenler, bu seviyeye gelmiş kişilerin, liyakatleri oranında değerlendirerek kendilerine mâledebilecekleri, mâlettikten sonra da kendilerini yine kendileri vasıtasıyla o yolda yürümeye sevk eden bilgilerdir. Beşeriyetin şuur ve vicdanla benimseyerek; şuurla, inançla tekâmül yollarında yürüyecekleri bilgilerdir.
3.
SOKRAT
Sokrat, "Tek Allah" prensibine dayanan din devrinin en mühim vasıtalarından biri olan İsa'dan önce gelmiştir. Onun vazifesi, insaniyeti akıl ve mantık yoluna yöneltmekti. O, bu iş için ve hazırlıklı olarak geldiği dünyada, hâdiseleri akıl, mantık ve vicdan süzgecinden geçirerek değerlendirmeyi ilk öğreten vazifelidir. O, peygamberler devrinde yaşayan ve beşeriyeti Şuurlu Tekâmül'e hazırlayan bir eşiktir...
O, peygamberlerin çalışma sistemleri ile değil, Şuurlu İnancın çalışma sistemi ile irşâd etti. Söylediklerini ille kabul ettirmek istemedi. Bunların doğruluklarını ispat edecek mucizeler göstermedi. O, beşeriyeti, söylediklerini anlayabilecekleri realiteye yükseltmek için çalıştı ve insaniyeti bu realiteye yükseltecek ipuçlarını tanıttı. Onun sistemi, pozitif ilmi izah metodları idi ve bugünkü Şuurlu inancın dayandığı metodları ilk defa o getirdi. Onun peygamberler gibi çalışmayışı, ille "bana inanın" demeyişi ve insanlara sadece neye ve nasıl inanabileceklerini anlatması ona peygamber vasıfının verilmesine mani oldu[12].
Böyle olması da icab ediyordu... Çünkü o, asırlar boyunca idrak edilemiyecek olan Şuurlu İnancın yavaş yavaş gelişecek olan tohumlarını serpmekle vazifelendirilmişti. Bu sebeple ona peygamber denilmiyecek fakat o, asırlar sonra Şuurlu Tekâmül devrinin ilk vazifelisi ve öncüsü olarak anılacaktı.
Muhammed ise, hem peygamber olarak çalışmış hem de Şuurlu İnancı beşeriyete yerleştirecek hâdiselere vasıta olmuştu. Onun hem Şuurlu İnanç vazifelisi hem de peygamber olarak tezahür edişi, vazifesi icabı peygamberlik vasıflarından faydalanmasının gerekmesindendi. Bu suretle Muhammed, hem son peygamber, hem de Şuurlu İnancın beşeriyette şuurlanmasının ilk âmilidir. Çünkü Sokrat'ın Şuurlu İnanç yolundaki çalışmaları, beşeriyete ekilen tohumlara benzer. İşte o tohumlar İslâmiyet'le yeşermeye başlamışlar ve bugünkü izahlara zemin hazırlamışlardır.
4.
TEŞEVVÜŞ
Teşevvüş, zannedildiği gibi fena ve lüzumsuz bir şey değildir. Eski inançlarına itimadı sarsılan ve bunu açıkça söylemek ihtiyacını hisseden bir insan ekseri cemiyette hor görülür. Fakat bu vaziyetteki bir insanı, cemiyetin elinden tutması, ona eski inancını takviye eden yeni bilgiler vermesi icab eder.
Dikkat edilirse burada "eski inancını takviye eden" dedik, "eski inancının yerine" demedik. Böylelikle de eski inançların sadece bir yüksekliği ile takviye edilebileceğini, eskiyi atıp yerine yenisinin gelemiyeceğini söylemek istedik. Bir insana "sen eski inancını at!" demek kadar saçma bir şey olamaz. Çünkü en yapamayacağı şey odur. Fakat eski inancını zamana uygun bilgi ve delillerle takviye ederek, onu zamanın inanç seviyesine çıkarmaya çalışmak en makûl harekettir. İnanç, istenildiği zaman giyilip istenildiği zaman çıkarılabilen bir elbise değildir. Bir defa giyilir ve zamanın icaplarına göre takviye edilir.
Bir insanı, karşılaşmış olduğu hâdiseler, ağır hayat şartları teşevvüşe düşürebilir. Allah'a ve dine karşı olan itimat ve sevgisi bir an sarsılabilir. İşte bu vaziyete gelen bir insanın karşısına daima iki imkân çıkarılır. Bunlardan birincisi teşevvüşünü arttıracak sebepler, ikincisi onu teşevvüşten kurtaracak imkânlar... Ekseri, teşevvüş halindeki insanların en müşkül anlarında, kendilerine yardım eden bir insanı karşılarında buluvermelerinin sebebi budur.
Teşevvüş, tekâmül basamakları aralarındadır ve tekâmülde çok mühim rol icra ettiklerinden, bilhassa teşevvüş içersindeki bir insana karşı takınılması lüzumlu olan anlayışlı hali, bir toplumun gayet iyi idrak etmesi lâzımdır. Çünkü bir toplum, teşevvüş içersinde bulunan fertlerini iyiye sevk edebildiği oranda tekâmül edebilir.
Teşevvüşün sebebi tekâmüldür ve her teşevvüşü, ya bir mertebe üste yükselme veya yine eski yerine dönme takip eder. Teşevvüş hali devamlı bir hal değildir. Buna rağmen, dünyadaki bedenli hayatının tamamını teşevvüş içersinde geçirenler de vardır. Bu hal en fazla, dünyaya kademe değiştirmek için imtihana sevk edilenlerde görülür. Bir ileri plâna geçecek olanların da geçirdikleri bir teşevvüş devresi vardır ki, bu devreye teşevvüş devresinden çok, araştırma devresi demek doğru olur.
Teşevvüş; ebedî şuurun, dünya şuuru üzerine yapmış olduğu baskı sonucu, dünya şuurunun bu baskıya karşı koymasından ileri gelir.
5.
PUTLAR VE TEKÂMÜL
Binlerce, onbinlerce sene gerilerde, putların tekâmülde pek mühim roller oynadığı görülmüştür. Puta tapma, hattâ putu Allah sanma bile tekâmül merhalesidir.
Bugün ise, putlardan yavaş yavaş sıyrılarak, şuurla tekâmül etmek devridir ve bilgilerimizle bu devrin kapıları açılmıştır. Fakat beşeriyete şuurla tekâmül yollarını açan ilk bilgiler, bu bilgiler değildir. Bu yolda hazırlayıcı bilgilerden en önemlilerine İbrahim[13], sonradan da Muhammed vasıta edilmişlerdi. Bedri'ye verilen bilgilerden açıklanmamış olanlar da, bu yolu kesin olarak çizen bilgilerdir.
Şuurlu Tekâmül bilgileri, beşeriyeti bugüne kadar tanımadığı saadete eriştirecek bilgilerdir. Fakat beşeriyet, bu güzel sonuca ancak bu bilgileri ruhlarına mâlettikleri takdirde erişebilir.
Put, insanları manevî değerlere ulaştıran tekâmül yolunun, kolay kolay terkedilemiyen bir basamağıdır. Çünkü insanlarda bir şeyi putlaştırmaya meyil vardır. Bu sebeple de zaman zaman, bilgilere vasıta edilen vazifeliler putlaştırılmışlardır. Çünkü o devirlerin insanları, inandıkları bilgileri bir maddeye bağlamak ve onun maddî bir izahı gibi o bilgilere vasıta edilenlere tapmak ihtiyacında idiler[14].
Şuurlu İnançta ise verilen bilgileri bâtıla sapmadan en yeni imkânlarla düşünüp, inanıp, öz olan ruha mâletmek şarttır. Bu işlem yapılırken kafiyen zor kullanılmamalı, sadece; soranlara bilgi verilerek tebliğlerimizdeki hakikatlerle onlar başbaşa bırakılmalıdır. Çünkü bilgilerimizi her şahıs, kendi değerinde değerlendirebilir ve şayet bu değer Şuurlu İnanca yeterli ise, o şahıs kendi değer ve likayati ile Şuurlu İnanca yükselir. Bilgilerimizi tam olarak değerlendirmek ise sizler için mümkün değildir.
Putçuluk, hakikatte manevî olan değerleri maddî varlıklar halinde görmektir.
Yukarıdaki tarif, pulculuğun tekâmüldeki mühim rolünü anlamak için yeterlidir. Muhammed, acaba neden Kâbe'nin içindeki putları kırdı da dışını bıraktı?[15]. Öyle yapması gerekiyordu.. Çünkü insanları bütün putlardan kurtarmak çok zor hattâ imkânsızdır. Bu sebeple insanlar, yavaş yavaş putlarından sıyrıla sıyrıla tekâmül ederler. Bir insanı, bir anda bütün putlarından kurtarmaya imkân yoktur. Hattâ en mütekâmil insan bile hiçbir zaman putsuz yaşayamayacaktır. Çünkü insan olarak dünyada yaşayabilmek için maddeye ihtiyaç vardır. Madde ise zaman zaman put halinde tezahür eder.
Görülüyor ki, insanın yaşayabilmesi için, zaman zaman ister istemez putlaşan maddeye ihtiyacı vardır. İşte bu sebeple insanlar ancak, tekâmül merhalelerinin icab ettirdiği putlardan realitelerini yükselte yükselte sıyrılarak tekâmül edebilirler. Bir insanı putlarından kurtarmak için şiddet kullanmak çok tehlikelidir. Çünkü o, malik olduğu inancını kaybedebilir ve yüksek realiteye de çıkamıyacağı için kaybettiğinin yerine bir şey koyamaz.
Tekâmülde her realitenin icaplarına uyan putlar vardır ki, insanlar o realitelere bağlı kaldıkları müddetçe bu putlardan faydalanabilirler.
Peygamberler vasıta idiler. Nedense dinler, onlara mâledildiler. Fakat bu sonucu asla onlar istemediler. Bunu bu hale, dini idrak edemiyenler getirdiler. Kavrayamıyacaklarını kavrayabilmek için peygamberleri perde ettiler.
6.
DİN, FELSEFE, İLİM
Dinden felsefe, felsefeden de ilim doğmuştur. Hepsinin doğduğu şey ise, yaradılıştan insanda mevcut olan iman'dır.
Dinden felsefe doğmuştur; çünkü felsefenin doğduğu devirlerde dinler insaniyeti (en azından insaniyetin bir kısmını) tatmin edici değildi. İnsanlar hiç olmazsa biraz olsun, kendilerini, yaşadıkları dünyayı ve etraflarını saran kâinatı tanımak ihtiyacını hissediyorlardı. O zamanın dinleri böyle şeylere cevap verecek mahiyette değildi. Nitekim dinler, en son din olan İslâmiyet'e kadar âlem ve insan hakkında cüz'i bilgiler verebilmiştir.
İşte, felsefe; âlemi, insanı, dünyayı bir "bütün" olarak inceleme ihtiyacından doğdu. Diğer bir deyişle felsefe; dinin ortaya attığı değer hükümlerini ve insan ile âlem arasındaki münâsebetleri akla ve mantığa uygun olarak incelemek ihtiyacından doğmuş bir dünya görüşüdür. Avrupa'nın ilk filozofları M.Ö. 600 sene evvel Yunanistan'da yaşamışlardır. Fakat eski doğu medeniyetlerinde bu tarzda düşünüş çok daha eskidir.
Felsefi düşünüş, insan ruhundaki sentez[16] kabiliyetinden doğmuştur. Çünkü felsefe, ayrı ayrı hâdiseleri, aralarındaki müşterek bağları bularak izaha çalışır. Bu sebeple de ispatsız, tenkitsiz kabul edilen dinî fikirler, felsefe için bir temel olamamaktadır. Zaten felsefe, ispatsız, mesnetsiz kabul edilen fikirlere karşı hissedilen ispat ve tenkit ihtiyacından doğmuştur.
Felsefe, ilimle çok yakından ilgilidir. Eski devirlerde felsefe bütün bilgileri ihtiva ediyordu. Bu sebeple de bir filozof âlim, zamanının bütün bilgilerine malik olabiliyordu. İnsan ve tabiat hakkında toplu bir bilgi vermek, âlemi bir bütün olarak anlatmak, geniş ölçüde bir birleştirme yapmak ihtiyacından doğan felsefede; meselâ insan ve hayvanların yaşamları, gökteki bir sürü yıldız, dünya ve güneşin muntazam hareketleri, hâdiseler; insanlar tarafından dikkatle izlenmiş, bunlar arasında bağlar bulunabileceği üzerinde durulmuş ve bazı bağlar bulunarak bunlara göre izahlar yapılmıştır.
Dinden felsefenin doğuşu, Şuurlu İnanca doğru atılan en mühim adımlardan biridir.
Aradan seneler, asırlar geçti ve felsefe de ihtiyacı karşılayamamaya başladı. Çünkü öğrenilenleri veya öğrenilmek istenenleri felsefenin sınırları içersinde toplamak çok zorlaşmıştı. Günden güne aralarında münasebetler sezilen hâdiseler ve bilgilerin çeşitleri artmış, hâdiselerin gruplar haline getirilerek ve derinlerine inerek tetkik etmek ihtiyacından da ilim doğmuştur.
İlim; felsefenin birleştirerek tetkik ettiği hâdiseleri, bölerek tetkik etmek ihtiyacından doğmuştur. Çünkü tetkik edilen olaylar gittikçe fazlalaşmış ve bunlar arasında daha sıkı bağlar kurulmak istenmiş, bunun için de metod ve usuller aranıp bulunmuştur.
Felsefe, âlemi parçalanmaz bir bütün sayar, bu sebeple de olmakta olan hâdiseleri birleştirerek izaha çalışır. İlim ise, âlemde vukua gelen hâdiseleri ayrı ayrı tetkik eder ve aralarında ilgili olanları birleştirir. Bunun için de gözlem ve deneylerden (tecrübelerden) faydalanır.
Felsefe, filozofların düşünüş tarzlarından, ilim ise, ilim adamlarının gözlem ve deneylerinden doğar. Böylece ilim, felsefeden ve ihtiyaç üzerine doğmuştur. Bu sebeple ilk ilim adamları filozoflardı. İsa'dan önce 600 yıllarında Tales, felsefeden ilme ilk adımı atandır[17].
Belli olaylar grubunu incelemek üzere doğan ilimin her kolu kendi konusuna giren hâdiseleri özel metodlarla tetkik eder ve deneysel yollardan faydalanarak kanunlar elde eder. Görünüşte ilim, felsefeye dinden daha yakındır. Çünkü felsefe, dinden bir dünya görüşü meydana getirmek gayesiyle ayrılmıştır. İlim ise hâdiseleri özel metodlarına dayanarak daha kat'i bir şekilde izah eder.
Gününüzün pozitif ilminde din devrinin özellikleri mevcuttur ki buna; "ilim, din devrinin karakteristik vasıflarını ihtiva eder" de denilebilir. Her ikisi de, değişmez zannedilen fakat tekâmülle değişen temeller üzerine oturtulmuştur. Felsefi düşünüşte ise taassuba pek yer verilmez, çünkü o tekâmülü kabul etmiştir. Ne din gibi, "ille inanacaksın" der; ne de ilim gibi, "deneysel metodlara dayalı kanunlarım doğrudur" der. İşte gerek dinde, gerekse ilimde kendi imkânlarını yine kendilerinin hudutlayışları, onların taassupla korunmalarına sebep olur. Bu sebeple ilimde ve dinde her fırsatta göze çarpan taassup, felsefede görülmez.
Birçok hususlarda birbirlerinden ayrı gözüken; ikisinde taassup olan ve birisinde bulunmayan bu üç şeyi, hakikatte birbirlerinden ayırmaya imkân yoktur. Çünkü din olmasaydı ve insanlar, âlemi kendi hisleri ile anlamak arzusuna kapılmasalardı felsefe olmazdı. İlmin tekâmülü için felsefi bir zemine, felsefenin sınırlarını genişletebilmesi için de dine ihtiyaç vardır.
Görülüyor ki, ihtiyaçtan dolayı, dinden felsefe, felsefeden de ilim doğmuştur. Ve ihtiyaçtan hâsıl olan bu doğuşlar sonucunda doğanlar, günümüze kadar yaşamışlar ve beşeriyeti Şuurlu İnanca hazırlamışlardır. Halen din de, felsefe de, ilim de mevcuttur. İşte bu üçünün birleşmesinden doğacak olan; Şuurlu İnançtır. Çünkü inancın suurlanması için her üçüne de ihtiyaç vardır ve bunlardan hiçbiri, tek başına inancı şuurlandıracak kudrette değildir.
I. Şuurlu İnançta ilmin rolü:
Söylenenlerin ilim yolu ile bağdaşması ve ilim yolu ile izahı şarttır. Şuurlu İnancın getireceği usul ve metodlar, ilmin hudutlarını din hudutlarına yakın bir genişliğe kavuşturacaktır.
II. Şuurlu inançta, felsefenin rolü:
Felsefe, Şuurlu inançta, inanç yolu ile yapılacak olan (felsefenin ulaşamadığı) izahlara bir basamaklık yapacak, fakat felsefe, Şuurlu İnancın getirdiği metodlarla felsefelik halini kaybedip bir "sentez ilmi" haline gelecektir.
III. Şuurlu inançta dinin rolü:
Din, bazı metod ve kaidelerle "ispatlı din" haline gelerek Şuurlu İman haline dönüşecektir. Bu sebeple de artık sadece "inanılması gereken şeyler" değil, aynı zamanda "ispatı da mümkün şeyler" halini alacaktır.
Şuurlu İnanç, dini ilim yolu ile ispat eder. "Din ilimdir" denilmesini mümkün kılar. Dine ilimdir demek ise, dinlere dinlik hassasını kaybettirir. Çünkü dinler ancak ilmî metodlarla, ilmen izah edilinceye kadar din halinde kalabilirler. Dinlerin dayanağı olan vahiy'in ilmî yollarla izahı ise; din devrini kapar ve Şuurlu İnanç yolunu açar.






[1] Eserin, manevî âlem tarafından verilmiş bulunan orijinal metnini aynen nakletmek istediğimizden, bizlerce kutsal olan kimselerin (özellikle peygamberlerin) isimleri öncesinde zikredilmesi gereken "Hz." ibaresini koyamamaktayız. Bu durum, o ululara saygısızlıktan değil; manevî yüceliklerin, kendi vazifeli erlerinden bahsediş tarzından ileri gelmektedir.
[2] realite: Her devirde, o devir için en doğru olarak kabul edilmiş ve benimsenmiş olan gerçeklerdir ki; bu gerçekler sürekli olarak tekâmül ederler, fakat zamanlarında "değişmeyecek gerçekler" addedilirler. Realiteler zamanla değişirler; bununla beraber, insanlar arasında aynı devirde dahi realite farkları vardır.
[3] din devri: Kitapta sık sık bahsedilecek olan; "insanlığın peygamberler vasıtasıyla manevî âlemi öğrendiği" devir, "din devri" olarak isimlendirilmiştir. Din devriminin özelliği, peygamberlerin aracılık ettiği bilgilerin doğruluklarından, idrak edilemese dahi, şüphe edilmemesinin gerekmesi idi. Dolayısiyle din devrini takip eden devir, manevî bilgilerin akıl ve mantık yoluyla idrak edilerek benimseneceği Şuurlu İnanç adı verilen devirdir; yoksa din devri ifadesinin karşıtı olan "dinsizlik devri" değil!
[4] inanç: Kişinin doğru olduğunu kabul ederek benimsediği gerçekler..

[5] teessüs: Kurulma; yerleşme; kökleşme.

[6] arife: Bir olayın hemen öncesi; önceki gün.

[7] teşevvüş: Zihinlerde "karmaşa" yaratılmışlık hali; karışıklık, bulanıklık.

[8] mezcolma: Birbirine karışmış halde; girift olmal hali.

[9] spiritizma; spiritüalizma: l9. yüzyıl ortalarında (1848'de) Amerika'da ortaya çıkmış, sür'atle Avrupa ve bütün dünyaya yayılmış olan; ruhlarla irtibat kurma tecrübelerine spiritizma adı verilmiştir. Eşyaların hareketleri, ses ve görüntü çeşitleri, ruh çağırma tarzları ve ruh karakterleri gibi konularda incelemeler yapılmış, açıklamalar getirilmiş ve birçok spiritizma kitapları yazılmıştır.

Daha sonra, bu kanaldan, bilimin henüz açıklayamadığı, insanların da düşünerek erişemedikleri yüksek bilgiler alınmaya başlandı. Alınan bilgiler, insanlığın hayata bakış açısına yön verecek, beşeriyete yeni bir yaşam tarzı getirecek nitelikteydiler. Böylece, konusu ruh ve ruhsal olaylardan başlamış bulunan fakat gitgide genişleyen bir kavramlar sistemi ile yüksek hakikatlere; kâinat, kâinatlar, ruh, değer, varlık, Tanrı hakkında bilgi ve açıklamalara varan araştırma dalına spiritizma; bilgi alış çalışmalarına ise metapsişik (psikiloji ötesi) çalışmalar adı verilmiştir.

Spiritüalizma ise; bütün dinlerin, ruh felsefelerinin, tasavvufun, teozofinin, spiritizmanın, kısaca; maddeciliğin karşıtı olan bütün doktrin ve inanç sistemlerinin hepsine birden verilen genel isimdir. Ruhun veya canlılığı tezahür ettiren gücün, maddeden veya vücuttan ayrı manevî bir cevher olduğunu kabul eden her inanç, mezhep ve yol spiritüalisttir. Ruhsal iyiliklere, manevî değerlere ve sevgiye, madde kıymetlerinin üzerinde yer veren hayat tarzı ise spiritüalist yaşayıştır.
[10] Dr. Bedri Ruhselman: (Doğum 1898; Ölümü 18 Şubat 1960, Saat 21.10).
– RUH VE KÂİNAT; İstanbul 1946
– RUHLAR ARASINDA; İstanbul 1948
– ALLAH; İstanbul 1950

– MEDYUMLUK; İzmir 1952 (1951 yılında I.S.F. Stockholm Kongresi'ne "The Mediumship" adı altında tebliğ olarak hazırlanmıştır).

– MUKADDERAT VE İCABAT; İstanbul 1953

– ........ ve yukarda bahsi geçen, hayatının son yıllarında hazırlayarak ilerde yayınlanmak üzere notere bıraktığı SON KİTABI.

[11] liyakat: İyi ve doğru olduğuna inanılanları yapmak doğrultusunda gösterilen çaba, sabır, irade ve çalışma neticesinde değer kazanarak lâyık olma.

[12] Sokrat (Socrates): Düşüncenin babası olarak vasıflandırılan, büyük Yunan filozofu. M.Ö. 470 tarihinde Atina'da doğdu 399'da öldürüldü. Hayatında hiçbir eser yazmamıştır. Öğretilerini talebelerinin eserlerinden anlıyoruz. Eflatun (Platon) diyaloglarında, hayranı olduğu üstadının ağzından onun düşüncelerini dile getirmiştir. Xenophon da çeşitli eserlerinde Sokrat'ın düşüncelerini oldukça doğru olarak nakleder. Yunan filozofları, her şeyi öğrenmek istiyorlar, âlemi ve âlemin kaynaklarını, mukadderatını açıklamaya çalışıyorlardı. Sokrat ise, insanın başka şeylerle uğraşacak yerde kendisiyle meşgul olmasını istiyor, kısaca; felsefeyi gökten yere indiriyordu!.. Çok sevdiği gençliğe, teorik olmaktan çok, pratik ahlâk telkinlerinde bulunuyordu. Daima halkın anlayabileceği örnek ve karşılaştırmalarla dolu, hattâ alaycı ve şakacı konuşmalar yapar; halkı düşünmeden kabul edilmiş dağınık ve adi fikirlerden kurtarmak için çaba sarfeder, düşünceyi geliştirmeye çalışırdı. (Ayrıntılı bilgi için bakınız; Ek, sayfa 1).

[13] İbrahim Peygamber: Din kitaplarında adı geçen eski peygamberlerin büyüklerindendir. Milattan 1900 yıl önce Fırat ve Dicle arasında (muhtemelen Urfa'da) doğduğu ve 175 yaşında iken Kudüs civarında ölerek Halilürrahman kasabasına gömüldüğü rivayet edilir. Zalim Babil hükümdarı Nemrut'la Allah yolunda yaptığı mücadelelerden dolayı kendisine "Halilullah" (Allah'ın dostu) denmiştir. (Ayrıntılı bilgi için bakınız; Ek, sayfa V).

[14] putlaştırma (put): En ileri manada; insanların etraflarında bulunan eşya ve varlıklardan bazılarını Allah sanmalarıdır. İlâhî duyguları az çok hissetmeye başlamış olmakla beraber yeterli olmayan bu hissedişin, objektif izlenimlerin tesir ve hâkimiyeti altında kalması sonucu ortaya çıkan bu hal esasen kötü maksatlı değildir. Çünkü her insanın tekâmül derecesiyle orantılı olarak, Allaha yönelebilme kudret ve takat derecesi değişiktir. Ruh seviyesi, görgü ve tecrübelerle yükseldikçe, idrak derecesi de yükselecek; idraktaki bu yükseliş ise ilâhî duygu ve değerleri yükseltecektir. Ruhun anlayış kabiliyet ve kudreti yükseldikçe kıymet verdiği ilâhî değerler de, somut olan eşya. şekil ve âdetlerden; soyut olan manevî duygu ve mefhumlara doğru yükselme gösterir. Bir çocuk için yegâne kıymetler; elinde tuttuğu renkli oyuncaklar, güzel sesli aletler ve tatlı sekerler iken, büyüyünce sevgi, sadakat, vefa, ahlâk, fedakârlık (özveri) gibi manevî duygu ve mefhumların kıymetine yükselmesi bu konuda bir misal olabilir. Kısaca, ilâhî ve kutsal'ı, Allah'a götüren'i, kişide, şekilde, giyimde, sakalda, herhangi bir eşyada veya bazı sayı ve yönlerde aramak, maddî olmayan manevî değerleri, ancak maddenin izahı olan şekil, sayı ve yönlerin içinde aramak demektir. Bu saplantılar içindeki kişi için ise, saplantıda olduğu o eşya, o renk, o âdet, o kişi; putlaştırılmış olandır, puttur!..

"Surette kalırsan putperestsin. Her şeyin suretini bırak, mânaya bak."

MEVLÂNÂ

(Mesnevi-Cilt 1, beyit 2893. Milli Eğitim Basımevi 1966, İstanbul.)

[15] "Kâbe-put" için bakınız; Ek, sayfa V.

[16] sentez: Birleştirme, birçok olay ve bilgiden bir sonuca giderek hüküm verme kuralı.

[17] Tales (Thales): M.Ö. (640-548) Antik çağ Yunan felsefesinin ilk filozofu (düşünürü) kabul edilir. Aynı zamanda mühendis, geometri bilgini ve astronomdur. Med'lerle Lidya'lıların harbini, güneş tutulmasını önceden bildirerek durdurduğu tarihi bir gerçektir. Ayın ışınını güneşten aldığını kabul etmiş, yılı 365 güne ayırmıştır. Âlemi felsefe bakımından açıklamaya çalışan ilk düşünür olarak bilinmektedir. Tüm ruhların ölmezliğine inanan Tales, Tanrı'yı, varlıkların en eskisi ve doğurulmamışı olup başlangıcı ve sonucu olmayan bir varlık olarak tarif eder. Kısaca; felsefi düşünce Tales ile başlamıştır.



 

rsamur

#1
"ALLAH NE TEKDİR, NE DE ÇOKTUR;
O HAŞMETİ İZAHLA TAHDİDE İMKÂN YOKTUR."[1]

İnsanların sonsuzluklarla ifade ettikleri varlıklar, mefhumlar, Tanrı için zerre dahi değildir. Tanrının muhteşem varlığını, Tanrıdan başkasının idraki asla mümkün olamaz. O, adlandırılamaz, sıfatlandırılamaz, tariflere sığdırılamaz!.. Tanrının büyüklüğü, kudreti, kuvveti asla Tanrıdan başkası tarafından idrak edilemez, bilinemez, anlaşılamaz. O'nu takdire, idrake, O'ndan başkası kadir olamaz.
O; ne tektir, ne çoktur, ne de her şeydir denilerek izah olunamaz. O haşmeti takdire imkân yoktur, bu takdir kudreti ondan başkasında bulunamaz.
Herkes Allah'ını erişebildiği veya O'nun bulunduğuna inandığı yerde bulur ve bulduğunu Allah zanneder. Halbuki bulduğunu sandığı, sadece onun Allah'ıdır. Asıl Allah'ı tasavvura dahi imkân yoktur. O sanılan Allahlar ise çoktur.

PLÂN

Allah, her şeyden evvel her şeyi ihtiva edecek plânın dayandığı tek bir kanun vazetti.
Bu; basitlikte, hiçbir zaman tasavvur edilemiyecek mükemmeliyette olan bir kanundur. Tanrının mükemmel bir eseri olan bu kanun, hiçbir zaman sözle izah edilemiyecek ve asla tefekkürle ona erişilemiyecektir. Tanrıyı nasıl ki izah etmeye imkân yoksa, kanununu da kelimelerin, lisanın dar çerçevesine sokmaya asla imkân olmayacaktır.
O kanun, her şeyi ihtiva eden bir basitliktedir. Basit oluşu, buna rağmen her şeyin esasını teşkil edişi, bütün tabiat hâdiselerini izah eden kanunların hepsini ihtiva etmesine rağmen cüz'ü[2] bulunmayışı, cüz'süz bir kül oluşu ve cüz'süz küllün her şeyi ihtiva edişi; bu kanunun, sınırlı insan zekâsı ile kavranamıyacağının delilleridir.
İşte; sonsuzlukları ihtiva eden basitlikteki bu kanun, her şeyin esası olanı kapsamaktadır. Ve bu plânın tatbikine başlanması ile her şey, yine o plânın esaslarına göre hâsıl olmuş (veya hâsıl olmaya başlamış), yine o plândaki tekâmül yollarında ilerlemeye başlamıştır.
Bu plânın Tanrı tarafından vazedilişi ve tatbikine başlanışı sonsuzluklarla ölçülemiyecek kadar eskidir. Tanrının bu kanunu ezelden beri tatbik ettiğini ve her şeyin ebediyen bu kanuna göre tatbik edileceğini kabul etmek, dar ve sınırlı olan insan zekâsı için en güzel yoldur.
Mutlak, tek ve aklın alamıyacağı kadar basit olduğu halde her şeyi ihtiva eden bu plân, insan idraki için, sonsuzluklarla dahi izah edilemiyecek bir haşmettedir. İşte bu plâna da, kendisinden daha küçük plânlar dahildir. Büyüğü, bir küçüğünü ihtiva eden plânlar sonsuza dek devam ederler.
Misal olarak kâinatı ele alalım. Kâinat, bir üstün plân olan kâinatları idare ve ihtiva eden plâna tâbidir. Kâinat plânına da kâinatın sevk ve idaresine tâbi olanlar mensup bulunmaktadır ki buna da misal olarak güneş ve benzeri sistemleri gösterebiliriz. Güneş sistemlerine mensup olan gezegenler ve bu gezegenlerin bazılarına mensup olan uydular vardır. Her gezegen veya yıldız bir gaye için yaratılmıştır. Bunların her birinin plânları olup, bu plânlara, mensupları olan canlılar, bedenli ve bedensiz varlıklar tâbidir.
Her yıldız veya gezegen; asıl varlık, ebedî varlık olan ruh ve benzerlerinin imtihan[3] olmaları ve bu imtihanlarda başarılı oldukları takdirde tekâmül edebilmeleri için[4] halk olunmuşlardır. İşte, imtihan edilecekler ve belirli bir zaman için bedenli, maddeli (veya ne bedenli ne de maddeli olmadığı halde bazı şeylerle serbestileri tahdit edilmiş) olarak bu yıldızlara (veya yıldız halinde olmadıkları ve insanlarca bilinmedikleri için tasavvur edilemiyecek halde bulunan) imtihan yerlerine sevk edilirler.
İşte bu yıldızlar ve benzeri tekâmül okulları, üzerinde veya içersinde tekâmüle sevk edilmiş bulunanların serbestîlerini, hudut ve imkânları ile sınırlandırırlar. Meselâ, dünyaya imtihana sevk olunan bir insan, dünyada kaldığı müddetçe dünya imkânları içersinde hareket etmeye ve yaşamaya mecburdur. Bir insan arzu etse de bin sene yaşayamaz veya uzayda onbinlerce senelik yolculuktan sonra erişebileceği bir yıldıza uçamaz. Bu misallerden de anlaşılacağı gibi dünya ve benzerlerinin plânlarına tâbi olan, sadece bu yerlerde imtihan olanların cisimleridir, ruhları değildir!..
Ruhların, tekâmülleri icabı, zaman zaman bir bedenle veya benzeri herhangi bir şey ile serbestileri hudutlandırılır. Bu hali, ruhun beden plânına tâbi olduğu mânasına asla almamak icab eder. Çünkü ruh, asli plân kısımlarından herhangi birisine dahildir; halbuki bütün maddeli varlıklar sadece tâli plân mensuplarıdır ki, zaman zaman aslî plân mensubu olan ruhlar, tâli plânların (yani madde ve benzeri tekâmül vasıtalarını ihtiva eden plânların) sınırlandırılmış imkânları içerisine aslî plânları icabı dahil olurlar. Ve bir müddet için; meselâ dünyada olduğu gibi bir ömür boyu dünya şartlarına uygun yaşar, dünya imkânları ile imtihan olur ve tekâmül yolunda ilerlerler.

MANEVÎ CAZİBE[5]

Manevî ve maddî varlıklar menşe'leri[6] tarafından çekilirler. Akarsuların büyük su birikintilerine akmaları gibi..
Her şey Tanrınındır ve Tanrıya uzaklıkları ne olursa olsun idrakli veya idraksiz olarak ona yaklaşırlar. Bu yaklaşmayı temin eden, en büyük manevî cazibe olan "Tanrı Çekimi"dir. Tanrıya uzakta bulunanlardan en uzakta olanlar, bu cazibeye şuursuzca kapılırlar. Yaşarlar, ölürler, tekrar doğarlar; bütün bunlar O'na yaklaşmak için olur.
'Fakat O'na, yaklaşanlar, bu olanların asıl sebebinin ne olduğundan ve tekâmülden haberdar olmadan, Allah'a uzanan yollarda ona doğru emeklerler. Emeklerler de Tanrıya yaklaşmanın tekâmül, tekâmülün de ona yaklaşmak için bir vasıta olduğunu bilmek istemezler.
Çok uzakta olanlar, ona yaklaştıkça her bakımdan tekâmül ederler ve tekâmül ettikçe de ona yaklaşırlar. Allah'a daha yakın olanlarda bu yaklaşış, yakınlığı oranında idraklidir. İdrak safhasına girenler, mes'uliyet safhasına da girmiş olurlar. Mes'uliyet, idraka denktir.
Allah'ı en az idrak edenler, O'nu en iyi tanıdıklarını zannedenlerdir. O'na iyice yaklaşan varlıklar ise, O'nun büyüklüğünü idrak etmenin asla mümkün olamıyacağını idrak edebilenlerdir!..
O'na yaklaşıldıkça cazibesinin tesiri artar ve kendisine daha kuvvetle çeker. Bu arada cazibe ile orantılı olarak imtihanlar da artar ve bu imtihanlar Allah'a idrakle yaklaşmakta olan varlığı aksi istikamete çekerler. İşte, idrakle Tanrıya yaklaşanların bu imtihanlarda muvaffak olmaları, zorlukları (Tanrıya yaklaşmakta olanın yapması icab eden şekilde) bertaraf ederek O'na doğru yoluna devam etmesi gerekir. Bir an gelir ki, o varlık imtihanları arkada bırakır ve sadece o büyük cazibeye kapılarak O'na yaklaştıkça yaklaşır. İşte; en yüksek varlıklar, O'na yaklaştıkça yaklaşan varlıklardır.
Allah'a yaklaşmak demek; meçhulleri çözmek, hakikatleri görmek, hakikî aşka, sevgiye, iyiliğe ve insan idraki ile düşünülemiyecek imkânlara erişmek demektir
Tanrıya sür'atle yaklaşılacak yolun başlangıcı ise; O'nun, bütün idrak kabiliyetlerinin üzerindeki büyüklük ve güzelliğini idrak edebilmektir. Bu ise, O'nu sıfatlandırmaktan, isimlendirmekten kaçınmakla ve sayı ile de izah edilemiyeceğini bilmekle başlar.
O varlıklarına bahşettiği kabiliyetlerle idrak edilemiyecek bir büyüklüktür. Belki büyüklüğünü biraz olsun idrak edebilen ve edebilecek olan varlıklar vardır. İşte o varlıklar, ancak; O'nun büyüklüğünün, idrak edilemiyecek bir büyüklük olduğunu idrak edebilen varlıklardır. Artık, O'na bedensiz ve imtihansız sür'atle yaklaşmak imkânına sahip olmaya namzet varlıklardır. İmtihanlarda çok dikkatli olmaları icab eden, yükseldikleri yerden düşmemek için idraklerini kullanarak bu imkâna ulaşacak namzet varlıklardır.

İNSAN

İnsan; kendisi kadar, etrafındakileri de bilmeyen dünyanın en tekâmül etmiş mahlûkudur.

TEKÂMÜL VE TOPLUM KURALLARI

İnsanlar, dünyaya tekâmül edebilmeleri için sevk edilirler. Dünya ise insanları imtihana yarayan birçok imkânlarla doludur. Bir toplumun iyi kabul ettiği şeyleri yapmak, fena kabul ettiklerini yapmamak lâzımdır. Yapılmaması icab edenleri yapanları evvelâ ait olunan toplum, sonra da İlâhî Kanun cezalandırır.
Yapılması ve yapılmaması icab eden şeyleri birbirlerinden ayıran sınırı ise o devrin anlayışı, görüşü çizer. Bu sebeple, bin sene evvel suç addedilmeyen bir şeyin, bin sene sonra suç addedilmesi pek tabiîdir. Çünkü bin senede dünya tekâmül etmiş ve dünyaya tekâmüle sevkedilenler ise bin sene evvelkinden çok farklı ve tekâmül etmiş durumdaki bir dünyada yaşamak imkânını bulmuş kimselerdir.
Her toplum kendi kudretine göre iyiyi ve fenayı ayırdeder, toplum fertlerinin de; o toplumun anlayış kabiliyeti ile bizzat tasdik ettiği iyiyi yapması, fenayı ise yapmaması icab eder. Toplumlar ise, bütün fertlerini o toplumun ihtiyaçlarından doğan kanunlara itaate mecbur tutarlar ki bu, tekâmül prensipleri icabı gayet doğrudur. Çünkü madem ki o toplum kendi anlayış kabiliyetine göre bir yol seçmiştir ve iyiyi, kötüyü yanlış dahi olsa tesbit etmiştir; o yol, o toplumun yürümesi icab eden yoldur.
İnsanların yapmış oldukları kanunlar, o insanların idrak kabiliyetlerinin ürünüdür ve aynı zamanda, o idrak seviyesindeki bir toplumun itaat etmesi icab eden esasları ihtiva eder. Bu sebeple, toplum düzenlerinin sürekliliğini temin eden kanunlara uymak, Ebedi Kanuna uymak demektir.

ASLÎ PLÂN

Aslî plân, ancak Tanrının bilebileceği kadar eski bir zamanda, Tanrı tarafından vazolunan ilk ve her şeyi ihtiva eden plândır.
Bu plâna en yakın olan, plânlar, sadece yüksek manevî değerleri içeren plânlardır ki; bir yüksek manevî değere, ona en yakın manevî değeri içeren plân tâbidir. Ve bu manevî değerler, azala azala tâli plânların başladığı yere kadar uzanır.
Tâli plânların ilk başlangıç noktası (yani en yüksek tâli plân), en aşağı değerdeki aslî plândan sonra başlar. En yüksek değerdeki tâli plân, en aşağı değerdeki aslî plâna tâbidir. En yüksek değerdeki tâli plân, en az madde içeren tâli plândır. Tâli plânlarda madde değeri arttıkça plân değerinden kaybeder.
Görülüyor ki; en yüksek madde değerine sahip tâli plân, en az manevî değeri olan aslî plâna tâbi imiş ve en yüksek değerli tâli plânın başladığı yerden de madde başlıyormuş. Şu halde, madde ilminin ilk ve ana kanununu yazabiliriz:

Maddenin menşei manevî değerlerdir.

En yüksek aslî plân, en yüksek manevî değerlere sahip bulunan plândır. En alçak değerli aslî plânlardaki manevî değerler, (sadece manevî değerler içermesine rağmen) en yüksek aslî plânlardaki manevî değerlerle mukayese edilemiyecek kadar kabadır. Ve manevî değerlerin daha da kabalaşmasından ilk ve en basit madde hâsıl olmuştur.
Şu halde; "madde, manevî değerlerin kabalaşmasından hâsıl olmuştur" diyebiliriz. Böylece aslî plânların bittiği yerden tâli plânlar başlarlar ki; "tâli plânlar, aslî plânlara tabidirler ve aslî plânlar tarafından sevk ve idare edilirler" esasını vazedebiliriz.

İDRAK

Dünyada elde edilebilecek en büyük kazanç idraktir, idrakin arttırılmasıdır. İdrak, tekâmül edildikçe yükselir. Yükselen idrak ise vicdana tesir eder ve o ruha, evvelce hissedemediği birçok yeni mes'uliyetler yükler.
Dünya hayatını kaygısız, dertsiz; bunun için de idraksiz geçirmek isteyenler olabilir. İdrakin omuzlara yüklediği mes'uliyetler ağır gelebilir. Fakat idraksiz bir hayatın sıkıntısı, gayesizliği, hiçbir zaman idrakin omuzlara yüklediği mes'uliyetlerden hafif değildir. Mes'uliyetten kaçanlar kendilerini yeknesaklık içinde bulurlar.
Dünya, tekâmül gayesiyle halk olmuş, kül[7] halinde birçok tekâmül vasıtalarına sahip bir okuldur. Bu okulda tekâmüle sevk edilenler arasında, idrak ettikleri halde sırf rahatları kaçmasın diye idraklerine ayak uydurmayanlar, Mutlak Kanun esaslarına karşı koyanlardır. Böylelerinin hariçten rahat gözüken hayatları, aslında binbir dert ve sıkıntı ile örtülüdür. Açılan idrak ve vicdanlarını madde tesiri altında körletmek isteyenlerin asıl körlettikleri şey kendi ebediyete doğru uzanan istikballeridir.
Bir insanın eğer idraki açılmışsa, ne kadar isterse istesin onu körletemez. O, idrakine rağmen ona aykırı istikamette yürürse, o idrak, onun dışardan güzel gözüken dünya hayatını cehenneme çevirir ve o, bir dünya hayatı boyunca, gafilce maddesine ve egoizmine bağlı kalmasının cezasını azap ve sıkıntılarla öder.
İnsan, gelişen idrakine uyar, onu daha da gelişmesini mümkün kılarsa; ilerleyebilir ve normal tekâmül yolu istikametine idrakla yönelir. İdrak, insaniyeti ilerletecek, ilerleyen insaniyete ise lâyık olduğu hakikî refah ve saadetin anahtarlarını verecek olandır.
İdrak ve vicdanını frenleyerek fenalıklarına devam edenler, sür'atle ilerleyen bir arabayı frenleyenlere benzerler ki, bundan en fazla frenlenen araba zarar görür.
İdrak, bir insanın dünyada elde edebileceği en büyük mükâfattır ki, bu mükâfatlar birbirlerini takip ederler. İdraki daha yüksek idrakler kovalar. İdrak edilenin tatbiki ise ona düşen vazifedir; bu vazifenin ifası ise onu yükseltendir.

İDRAK

"Yaşadığını idrak"le, "neden yaşandığını idrak" arasında çok fark vardır. İnsanlar yaşadıklarını idrak ederler, fakat neden yaşandığını idrak seviyesine henüz yükselmemişlerdir.

İDRAKLİ VE İDRAKSİZ TEKÂMÜL OKULU: DÜNYA

Manevî değerlerin madde üzerindeki hâkimiyetinden hâsıl olan enerji ve kudreti, idrakli olarak kullanma zamanı gelmiştir!..
Artık, âtıl ve mistik havadan sıyrılacak, manevî değerleri maddeye hâkim kılacak ve bütün çalışmalarınızda yardımlarımızı yanıbaşınızda bulacaksınız.
Biliniz ki; harp, tahrip ve sair.. sizlere hoş görünmeyen her şey, tekâmül için tıpkı barış ve inşa kadar lüzumlu faktörlerdir. Unutmayınız ki, dünya imtihanları ancak olumlu ve olumsuzların mevcudiyeti ile kaimdir[9]. Buna rağmen, çalışmalarınız daima olumluya yönelik olacak, fakat alacağınız sonuçları ve bulacağınız imkânları olumsuz yollarda kullanmak isteyenler de bulunacaktır. Bu takdirde üzülmeyecek ve yolunuza devam edeceksiniz.
Vazifeniz; fenayı yok etmek ve iyiyi fenalıkların yerine ikame etmek[10] değildir! Fena yok olursa, dünyanın lüzumu kalmaz! Kâinatta da tatbik edilen sistem budur. Gaye, fenalıkları kaldırmak değil, aksi değerlerle imtihan usulünde idraklı tatbikattır.
Dünya, mevcut tekâmül okullarının ne en gerisi, ne de en tekâmül etmişidir. Zaten tekâmül, çoğunlukla çeşitli okullarda olur ve bütün bu okullar ise kâinata değil kâinatlara serpilmiştir. İşte dünya bunlardan biri ve idrakli tekâmül'ün başladığı çok mühim bir okuldur. Dünyayı diğer okullardan ayıran da budur. Çünkü birçok okullarda sadece idraksizce "otomatik olarak" tekâmül edilir. Birçoklarında ise tekâmül idraklidir. Dünya ise, her iki tarzda tekâmülü ihtiva eden, ender ve zor imtihanları olan bir okuldur.
Dünyada idrak, insanlara, "idrak edildiği oranda" mes'uliyet yükler. Bir şeyin idraki; o şeyin mes'uliyetini yüklenmektir. İşte dünya sizinle "idrakli ve şuurlu tekâmül" devresine girecektir!..
Yapılacak iş; iyiye teşvikten çok, idrake teşviktir. İyiye teşvik, hiç şüphesiz ki tekâmül yolunda idrakle ilerleyenlerin üzerinde duracakları noktadır. Fakat bu aşamaya erişmemiş bulunanları iyiye zorlamak, sadece onları tekâmüllerinden alakoyar. Yapılması icab eden fenalıklar yapılmalı, lüzumlu olan dersler alınmalıdır. İyi yola gidecekler, sadece iyi yolu tekâmül ederek hak edenler olmalıdır.


PLÂNLARIN TATBİKİ (TATBİKAT)

Bir şeyin merkezi denince, insanların aklına o şeyin ortası gelir. Dairenin merkezi, şehrin merkezi gibi... Plânların tatbikatını yani her şeyin oluşunu izah ederken, insanî görüş ve anlayışın üzerindeki bir idrakle bir merkez düşünmek icab etmektedir. Bu öyle bir merkezdir ki, her şeyin dışındadır ve her şeyi ihtiva eder. Şeklen insanların "çevre" dediklerine uyan, bir dairenin çevresi gibi.
Bir an için dairenin çevresini merkez olarak tasavvur edin. Bu merkez, dairenin işgal ettiği bütün alanı çepeçevre içersine almaktadır, fakat asla çevre değildir. Çünkü çepeçevre içersine aldığı daireye rağmen tek bir şeydir. İhtiva ettiği büyüklüğe rağmen tek bir noktadır. Şimdi bu basit olmasına rağmen idraki zor misali genişletelim:
Sonsuzluklarla asla ifade edilemiyecek büyüklükleri ihtiva eden; manevî, maddî bütün mevcudiyetleri çepeçevre kucaklayan ve bu çepeçevre kucakladığı sonsuzlukların en ufak noktalarına, zerrelerine kadar nüfuz ve kontrol eden, hiçbir şekilde izahı, hattâ tasavvuru mümkün olmayan bir kudret, bir büyüklük, bir haşmet düşünelim; ve bu izahı imkânsızı, insaniyetin mahdut hudutları içersinde ifade edebilmek gayesiyle, ona ALLAH diyelim.
İşte, her şeyin haliki ve her şeye muktedir olanın, bir an için her şeyi kucaklamış bulunduğunu tasavvura çalışalım ve bu anlaşılması ve anlatılması imkânsız büyüklüğü, her şeyi ihtiva, idare ve halk eden, tarifi imkânsız bir kudret ve haşmet merkezi olarak tahayyül edelim.
Bu merkezden içe doğru inelim ve dışta olan merkezde de Mutlak Plânın esasının bulunduğunu bir an için tasavvura çalışalım. İşte bu hakikî ve aklın alamıyacağı, hiçbir şekilde ifade edilmesine imkân olmayan merkezden; (ki bu mutlak merkez'dir ve her şey mutlak merkez tarafından çevrilmiş ve kuşatılmıştır) tıpkı bir dairenin çevresinden merkezine doğru uzanan hat üzerinde ve dairenin ortasına yaklaşacak yönde uzaklaşalım. Düşünülemiyecek haşmetteki bu merkezden, sonsuzluklarla ölçülmesine imkân olmayan bir mesafenin katedildiğini farzedelim.
Bu hat üzerinde ilk karşılaşılacak plân, yani mutlak merkeze en yakın olan plân gelir ki; bu plân en yüksek manevî değerleri ihtiva etmekte ve vasıtasız olarak, doğrudan doğruya mutlak merkez tarafından idare edilmektedir. Bu plânda en yüksek manevî değerler ve varlıklar bulunur. Bu plân mutlak merkezle doğrudan doğruya irtibatta olan tek plândır. Diğer plânlar, bu plândan idare edilirler.
Bu en yüksek plânı, yine, yüksek manevî değerler ihtiva eden diğer plânlar takip ederler. Bu plânların her biri, her bakımdan, insanî imkân ve ölçülerle asla izah edilemiyecek büyüklük ve azamettedirler ve sadece manevî değerler ihtiva ederler. Bu plânlarda maddeden eser yoktur.
İşte sadece yüksek manevî değerler ihtiva eden bu plânlardan inildikçe yani mutlak merkezden uzaklaşıldıkça, manevî değerler kabalaşır ve bu kabalaşma en son manevî plânda son haddini bulur. İşte bu son plân, aslî plânların en sonuncusudur ve bundan sonra tâli plânlar başlarlar.
Tâli plânları aslî plânlardan ayıran en büyük ve ehemmiyetli unsur; madde tezahürleridir. En yüksek tâli plân, en son aslî plândan sonra gelen plândır. Talî plânlar da aynı aslî plânlar gibi birbirlerini takip ederler ve tâli plânların da mutlak merkezden uzaklıkları oranında madde değerleri artar, ağırlaşır ve hakikî değer olan manevî değerlerinden kaybederler.
Aslî plânlara insanî idrak kabiliyeti göz önünde tutularak madde ihtiva etmemeleri bakımından hiçlikler denilir. Talî plânlar ise, ihtiva ettikleri maddenin vasıflarına göre değerlendirilirler ve ifade edilirler.

17.
İNCELEMEDEN REDDETMEK

İspat edilemiyen bir şeyi incelemeye daha lüzum görmeden reddetmek, insaniyete hiçbir şey kazandırmaz.
Tarih, başlangıçta reddedildikleri halde sonradan ilim tarafından kabul olunan misallerle doludur. Bir şeye "olmaz" demek, o şeyi ilme dayandıramamaktan ileri gelir. İlim ise daima tekâmül eder ve "olmaz" denilenlerin olması ile ilerler!

18.
HER ŞEY SÜBJEKTİF'DİR[11]

Sağır sesleri duyamaz fakat sağır olmayanlar o sesleri duyar. Kör görmez fakat kör olmayanlar onun göremediklerini görürler. Sağır için ses, kör için maddî renk, ışık ve parlaklık yoktur. Fakat hakikatte onlar için olmayanlar, diğerleri için mevcuttur.
Herkes kendi dünyasında yaşar. Bu dünya herkes için başka başkadır. Fakat hakikat, kimsenin gördüğü, bildiği, sandığı şekilde değildir. Her şey titreşimler sonucu ve titreşimlerden hâsıl olur. Hakikatte ne duyulduğu gibi bir ses, ne ışık ve renk vardır. Sadece, onları öyle gösteren sebepler, titreşimler, tesirler mevcuttur.

19.
MANEVÎ HAFİFLİK

Aslî plânlar, mutlak merkeze yakınlıkları oranında değerlidirler ve aynı oranda hafiftirler. Bu hafiflik manevî hafifliktir ki, tam mânası ile izaha imkân yoktur. Bu hafifliğin madde hafifliği ile hiçbir alâkası yoktur ve hiçbir dünya ölçüsüne vurulamıyacak hafifliktir. Buna rağmen, bazı hallerde madde ağırlığına benzer şekilde tezahür etmektedir. Burada bu hafiflikten bahsetmenin sebebi, aşağıda vereceğimiz misal içindir:
Mutlak merkezden, ilk var olması icab eden esaslar, tıpkı bir avuç dolusu muhtelif ağırlıktaki maddelerin fırlatıldığı gibi fırlatılmıştır. Elle aynı anda, aynı istikamette fırlatılan maddelerden en hafiflerinin en yakına, ağır olanlarının da uzağa düşmeleri gibi; hepsi ağırlıkları oranınca uzaklaşmışlardır. Bu kolay anlaşılan misalde en hafif maddelerin merkeze yakın yerlere düşmeleri hali, manevî değerlerin de hafiflikleri oranında mutlak merkeze yakın olmalarına benzetilebilir.
İşte bu misali verebilmek için, manevî değerlerin fazlalığı oranında hafif olmasını kabul ettik. Hakikatte manevî değerlerde, insanların idrak edecekleri şekilde ne ağırlık, ne de hafiflik mevcuttur. Manevî değerleri ölçen ölçüler, insanların bilmedikleri ve idrak etmelerine imkân olmayan bir ölçüdür ki, izahı asla mümkün değildir. Çünkü bu hal, hiçbir madde tezahürü olmayan manevî değerlerin ölçülmesi hali; kısaca, manevî değerlerin, manevî değerlerle ölçülmesi keyfiyetidir. Bu şekilde ölçüye vurulan manevî değerlerin yükseklikleri oranında hafif olduklarını kabul edersek, en hafif manevî değerlerin mutlak merkeze en yakın yerlerde olduğunu görürüz. "Manevî değerler, ancak manevî ölçülerle değerlendirilebilirler" hususunu unutmamak ve buradaki "hafiflik" sözünün sadece izah için kullanılan mecazî bir oran olduğuna dikkat etmek icab eder.
İşte en yüksek manevî değere sahip olan aslî plân, mutlak merkezin; en yakınında, en az manevî değere malik olan aslî plân ise mutlak merkeze en uzakta olmak üzere sıralanmışlardır.

20.
MAL, MÜLK, MADDE

İmtihan olan insan, dünya hayatında en çok madde ve cinsî eğilimler peşinde koşar. Bu iki şey, dünya imtihanının en mühim iki vasıtasıdır.
Tanrı plânına göre; mal sahibi olanlar ve kolay kazananlar, daha çok madde ile denenmek ihtiyacında olanlardır. Tekâmül etmiş ruhlara sahip bulunanların kolay madde elde edememeleri, hattâ mevcut servetlerine dahi sahip olamamaları onların tekâmül plânları icabıdır.

21.
DÜNYADA "ZIT DEĞERLERLE"
İMTİHAN

Dünya, zıt değerlerle (olumlu ve olumsuzlarla) denenen bir imtihan yeridir. Dünyanın en tekâmül etmiş ruhları insan şeklindedir. İnsan ise bir "tam" değildir. Kadın ve erkek halindedir. Bu, ruhî olgunluk eksikliğinin madde üzerindeki tezahüründen başka bir şey değildir. Daha üstün tekâmül okullarında cinsiyet farkı olmaksızın tekâmül edilir.
Dünya, bu okullara giden yoldur. Lüzum hâsıl olunca dünyaya gelen yolları ve dünyadan giden yolların eriştikleri noktaları izah edeceğiz... Bu bakımdan, dünyada gereken tekâmül devrelerini geçirmemiş olanlar, maddesiz hayata intikal edemezler[12]. Dünyadan göçtükten az bir zaman sonra daha yüksek okullarda madde ve benzeri vasıtalarla fakat (+) ve (–) siz olarak denenilir.
Dünyada bulunan ve bu devreleri geçiren fakat vazifeli olarak tekrar dünyaya inenler, bu sıraya uymaz, işleri bitince aslî yerlerine dönerler. Dünyada kaldıkları müddetçe de aynı dünyadakilerinkine benzer bir hayat sürerler.

22.
İNSAN YARIMDIR
İnsan tam bir yarımdır. Erkeği kadın, kadını erkek tamamlar. Bu tamamlanıştan ise yeni yarımların hâsıl olması sağlanır.

23.
ŞEHVET

Şehvete düşkünlük ânı, insanın diğer yarısına düşkünlük ânıdır.

24.
TÂLİ PLÂNLAR

Tâli plânlar, aslî plânların bittikleri yerden başlarlar. Ve ilk tâli plân, en son aslî plânın kabalaşmış manevî değerlerinin daha da kabalaşmasından hâsıl olan, ilk madde zerreciklerinin başladıkları yerden başlar.
İnsanî idrakle, her bakımdan sonsuzluklar üzerindeki sonsuzluklarla tasavvur edilebilecek ilk tâli plân (yani manevî değeri en yüksek tâli plân); maddelidir ve akılların alamıyacağı boşlukları doldurur.
Bu muazzam boşlukta; kâinatları da ihtiva eden, insanî idrakle sonsuzluklar arzeden ve sonsuzluklarla bile izahı mümkün olmayan büyüklüğün içersi; ilk tâli plâna göre çok daha ağır ve fazla madde ihtiva eden, ser denilen çok ince bir madde ile doludur.
Serin içersinde de kâinatlar bulunmaktadır ve her kâinatı dolduran ince madde, maddî ve manevî değerleri bakımından diğerlerinden farklıdırlar. Kâinatların esas maddesindeki bu farklar, kâinatlar arasındaki farkları meydana getirir.
İşte dünyanın mensubu olduğu güneş sistemini, diğer güneş sistemleri ile birlikte ihtiva eden kâinatı, diğer kâinatlardan ayıran; esîr denilen çok ince bir maddedir. Esîr, dünyanın da tâbi olduğu kâinata ana hususiyetlerini veren manevî, maddî bileşikli çok ince bir duman halindedir ki, insanlar bu maddenin ancak mevcudiyetini hissedebilmektedirler. Kâinatlara, içersinde bulunan güneş sistemleri, güneş sistemlerine de bu sistemlerin gezegenleri, o gezegenlere de uydular ve gezegenlerde bulunan canlı, cansız her şey tâbidir.
Burada, insanları teşevvüşe düşürecek bir nokta vardır ki, tarafımızdan izahı icab etmektedir:
Maddî değerin artması, manevî değeri eksiltir demiştik. Görünüşe dünyadan çok daha büyük olan güneşin daha az manevî değere malik olması icab ederken; kendisinden madde bakımından çok küçük olan dünya ve diğer gezegenlerin, ilk bakışta, manevî değerlerinin güneşten fazla olması gerekir gibi gözükmektedir. İşte konu; maddî değeri fazla olması sebebiyle manevî değerinin az olması icab eden güneşe, daha fazla manevî değeri olan dünya ve benzerlerinin tâbi oluşu hadisesidir:
Asıl değer manevî değerdir. Kâinatı dolduran esas madde ise kâinatın değerini gösterir. Ve her şey bu esas maddeden hâsıl olmuştur. Koca bir kâinatta o kâinatı dolduran maddenin esasından oluşan maddelerin iki türlü değerleri mevcuttur. Birincisi, manevî değerleridir ve bu değer madde değerleri ile ters orantılıdır. İkincisi de madde değerleridir ki; işte mevcut ilim bu esas üzerine kurulmuştur
Maddî değeri fazla olan güneş maddî tesirleri ile, daha az madde değeri olan gezegenleri kendisine tâbi etmektedir. Bu hal Mutlak Kanun icabıdır. Maddenin başladığı yerde maddî ölçüler başlar ve madde, büyüklüğü ve kudreti oranında tesirler icra etmeye başlar. Bu hal, manevî değerlerin çok azaldığı yerden, yani tâli plânların başlaması ile başlar ve manevî değerlerin azalması oranında artar.
Bu artış, maddeye olan alâkayı ve maddenin ehemmiyetini artırır. Madde ise manevî tekâmül için en esaslı imtihan unsurudur. Ve bu sebeple en çetin imtihanlar, maddenin en kuvvetli gözüktüğü yerlerde olur. Manevî varlıklar bedenlendirilerek madde içersine sevk edilir ve madde ile imtihan edilirler.

25.
TEKÂMÜL VE HAK

İnsanların ayrı ayrı haklara sahip olmaları, tekâmül seviyeleri ile alâkalıdır. Tekâmül ise iki şekilde tezahür eder. Bunlardan birincisi esas olan tekâmüldür ki, buna Tanrıya yaklaşış diyebiliriz. Bir de "dünya hayatı boyunca tekâmül" vardır ve bu, o insanın dünyadaki başarıları ile alâkalıdır.
Dünya hayatına tesir eden en mühim faktör, o insanın geçirmekte olduğu imtihanlardır ve çok defa, dünya imkânlarını o insan için güçleştirici mahiyettedirler. İşte insan bunlarla mücadele ederek hem ebedî tekâmülünü geliştirebilir, hem de dünya imkânlarından daha güzel faydalanabilir. Dünya imkânlarını elde etmek için insaniyetin girişmiş olduğu faaliyet, hakikatte ruhun tekâmülü içindir.
İşte bu sebeplerle her insan ayrı bir hakka sahiptir. Toplumlar ise, istedikleri kadar her insana "aynı hakları tanımak" imkânlarını vermeye çalışsınlar, bunda başarılı olamayacaklardır. Hak tanınmaz, fakat hak edilir.

26.
SEYYAL

Maddeler seyyalleştikçe[13] manevî değerleri artar. Yani cisimler hafifleştikçe manevî değerleri artar, maddî değerleri ise eksilir.

27.
TÂLİ PLÂNLAR

En yüksek değerli tâli plân, manevî değeri en yüksek olan tâli plândır. Şu halde bu hakikat:
Bir tâli plânın hakikî değeri;
manevî değeri ile doğru,
maddî değeri ile ters orantılıdır.
şeklinde izah olunur. En yüksek tâli plândan da aşağılara doğru gidildikçe madde değerinin artması oranında plân manevî değerinden kaybeder ve en aşağı plânda ise pek az manevî değer bulunur. En aşağı tâli plânda bile manevî değer mevcuttur.
Şu halde canlı cansız, bedenli bedensiz, gözüken gözükmeyen, hissedilen hissedilmeyen, özetle; her şeyin terkibinde hakikî değeri oranında manevî değer mevcuttur ve manevî değeri olmayan madde yoktur.

28.
MADDE

Dünya hayatı, madde ile kaimdir[14]. Madde, dünya hayatının en mühim imtihan vasıtasıdır[15]. İnsanlar insan olarak yaşadıkları müddetçe, varlıklarında madde taşımaya ve madde ile imtihan olunmaya mecburdurlar. Sadece insanlar değil, her imtihana sevk edilen varlık, ister dünyada ister dünya benzeri bir yerde olsun, muhakkak madde veya tarifi ve görünüşü maddeye uymadığı halde imtihanlarda maddenin yerini tutan vasıtalarla imtihan olunurlar.
Manevî değerlerin kabalaşmasından hâsıl olan maddeler, manevî değerlerinin azalması oranında karışık bir manzara arzederler. Madde, imtihan vasıtası olmasından ve iyi kullanıldığı takdirde birçok faydalar temin etmesi bakımından değerli bir şeydir.. Maddeyi lehine veya aleyhine kullanmakta, insanlar, Mutlak Plân icabı serbest bırakılmışlardır.
İşte maddî değerler arttıkça manevî kıymetinden kaybeden manevî değerler ihtiva eden ve mevcudiyetinde sonsuz derecede hâsıl olmuştur. Bu hâsıl oluşun sebebi ise manevî değerlerin son derece kabalaşmasıdır. İlk tâli plân, tâli plânlar içinde en yüksek manevî değerler ihtiva eden ve mevcudiyetinde sonsuz derecede az miktarda madde bulunan plândır. Bu plânın da kendi içersinde kademeler ve mertebeler mevcuttur. İşte en son mertebede bu ince varlık iyice kalınlaşır ve bu kalınlaşmanın tesiri ile kâinatları ve kâinatların mensuplarını hâsıl eden maddenin esası hâsıl olur ki, buna misâl olarak ser ve benzerlerini gösterebiliriz.

29.
BENLİK

Benlik iddiasında bulunan bir insan, kendi kendisini aldatan ve öğrenmesi icab eden şeylerle kendisi arasına bir duvar çeken zavallıdır.
Kendisini diğer insanlardan değerli bulan insan, değersizliğinin dahi farkına varmaktan âcizdir. Kendisini değersiz bulduğu halde etrafa değerli gözükmek için her fırsatta üstünlüğünü iddia edenler ile; riyakâr fakat iltifatkâr sözleri, doğru fakat acı hakikatlere tercih edenler, tedaviye muhtaç kimselerdir. Doğru fakat acı hakikatleri, riyakâr fakat iltifatkâr sözlere tercih edenler ise en az dosta sahip olanlardır.
Hayattaki iyiliği, sadece kendilerine yöneltilmiş iyiliklerden ibaret sayanlar ve başkalarından beklediklerini asla kendileri göstermek veya vermek istemiyenler ise, hayatlarının dünya faslını pek acınacak bir şekilde kapamaya namzet olanlardır.

30.
EGOİZM

Egoizmin var olabilmesi için bazı şartlar lâzımdır. Her şey gibi egoizm de, varlığını temin eden şartların mevcudiyetine bağlıdır.
Egoizm gerek manevî, gerek maddî hayat için geçerlidir. Bu; egoizmin maddî ve manevî her iki hayatta da rol oynaması demektir. Bir bedenli veya bedensizin tekâmül derecesini anlamak için, o şahsın egoizm ölçüsü güzel bir faktördür.

31.
TEKÂMÜLÜN DE GAYESİ VARDIR!

Allah gayesiz olarak hiçbir şey halk etmemiştir. Sebepsiz ve gayesiz yaprak bile kıpırdamaz. Maddeli ve maddesiz, istisnasız her şey, sebepli ve gayeli olarak halk olunmuşlardır.
Ruhlar tekâmül ederek olgunlaşırlar. Gaye sadece ruhların olgunlaşması değildir. Ruhların tekâmül etmelerinin de gayesi vardır. Tekâmülün hedefi, menşe; yani Tanrı'dır. O'nun değerine tekâmül edilerek aslı ulaşılamaz. O'na yükselen tekâmül yollarında ruhların değerlendikçe erişebilecekleri gayeler dizilidir!.
Tekâmül; gayesi olan bir gaye, hedefi olan bir hedeftir. Madde, kâinatlar, bedenli bedensiz bütün varlıklar, kısaca mevcut olan her şey; tekâmüle yarayan, tekâmülü sağlayan ve bizzat tekâmül eden unsur ve varlıklardır. Tekâmül etmeyen veya tekâmülde rol oynamayan tek zerrecik dahi mevcut değildir. Manevî ve maddî sonsuz büyüklüklerden, sonsuz küçüklüklere kadar her şey tekâmül eder ve tekâmülde rol oynar.
Kısaca; ruhların tekâmülü, esas gaye değildir. Tekâmül sadece, esas gayeye ulaşılabilmesi için geçilmesi muhakkak surette icab eden bir yoldur. İşte insanlar da ruhen gelişerek yükselebilmek için dünya ve benzeri tekâmül okullarına zaman zaman inmekte, bu okulların bahşettiği imkânlarla denenerek tekâmül yolunda, izahı imkânsız yükseklikler istikâmetinde ilerlemektedirler.

32.
SONSUZLUKLAR-DEĞERLER

En büyük değerleri, en üst hiçlikler ihtiva ederler. Hiçlikler, yalnız manevî değerlerin kaynaklarıdır. Manevî değerler ise maddî değerlerin aksine hafiflikleri oranında kıymetlenirler.
Buradaki hafiflik kelimesi; madde ölçüsüne yarayan kıymetlerle alâkası olmayan bir mâna taşır. Daha doğrusu, insanların manevî değerleri ifade etmek için bugüne kadar kullandığımız hafiflik ve ağırlık gibi sözleri tam anlamı ile anlamalarına imkân yoktur. Bunun için; "en yüksek manevî değerler, hafiflikleri ile doğru orantılıdır" diyerek fazla ayrıntıya girmeyeceğiz.
Hiçliklerden, kâinatların içersinde bulunduğu ve ser ismini verdiğimiz çok ince bir madde ile dolu bulunan kısma kadar bu manevî değerler gittikçe kabalaşarak, yani manevî değerlerinden kaybederek gelirler. Ve, ser bölgelerinde ilk madde tezahürü görülür.
Hiçliklerden, kâinatların bulunduğu bölgelere kadar ser devam eder ve kâinatları birbirlerinden ayıran kısımda ise serin kabalaşmasından her kâinata özelliklerini veren bölgeler başlar. Biz bu bölgelerden, dünyayı ve dünyanın tâbi olduğu güneş sistemi ve daha birçok güneş sistemlerini ihtiva eden esîr ile dolu bölgelere gelelim.
Ser'e göre esîr, çok kaba bir maddedir. Esîrin kabalaşmasından elektron çekirdekleri, elektron sistemleri, atomlar ve diğer gittikçe kabalaşan maddeler meydana gelirler ki, kabalığı oranında manevî değerinden kaybetmektedirler. İşte bu şekilde kabalaşa kabalaşa dünya ve benzerleriyle bunlara tâbi olan canlı ve cansız, istisnasız her şeyin meydana gelişi sağlanmıştır. Kabalaşma devam ettikçe daha iyi gözüken, belirginleşen maddeler hâsıl olur.
Yukarda vermiş olduğumuz izahattan sonra, varlıkları aşağıdaki sıra ile değerlendirebiliriz:
1. En yüksek manevî değerler olan; Hiçlikler,
2. En az maddî değeri olan manevî değerlerden; Ser,
3. Serin maddî kıymetinin kabalaşmasından hâsıl olan; Esîr ve benzerleri,
4. Esîr bileşikleri,
5. Atomlar,
6. Atomlardan hâsıl olan; Çeşitli maddeler.

33.
MADDE

Madde, büyüklüklerin eseridir. Asıl büyük olan ise maddesizdir. Madde eserdir, esas değildir.

34.
İLK İNSAN DEVRİNDE DÜNYANIN TEKÂMÜL MERTEBESİ

İlk insan, dünyaya bu vaziyeyette gelmemiştir. Dünya da o zaman böyle değildi. İlk insan, insanla hayvan arasında bir mahlûktu. İnsan, dünya ile paralel olarak tekâmül etmiş ve on milyonlarca sene sonra bugünkü mütekâmil şekline girmiştir.
Bu ise; bugünkü insanlığın mertebesine erişmiş varlıkların eskiden mevcut olmaması demek değildir. Hiç şüphesiz ki, o zaman da bugünkü insanlığın mertebesine erişmiş olanların tekâmülü için, devam edecekleri okullar vardı. Fakat o zamanki dünya, bugünkü ruhî mertebede olanların imtihan yeri değildi. Bugün bile dünyaya dikkat edilirse üzerinde, binlerce hattâ onbinlerce yıl tekâmül farkı olan insanların yaşadıkları görülür.
Bu; insanın görünüş ve bedensel değişimine paralel olarak tekâmül edişinin izahıdır. İnsanın bugünkü hale erişmesi nasıl uzun seneler sonucunda elde edilmişse, buna paralel olarak tekâmül eden dünya da milyonlarca senede bugünkü tekâmül durumuna gelmiştir.

35.
İLK DÜŞÜNCE

İlk insanı, ilk düşünceye sevk eden şey egoizmi olmuştur.

36.
TEKÂMÜL VASITASI

Tâli plân, madde veya benzerlerinin, en basit unsurunun, ilk bulunduğu yerden başlar. Maddeler (ve benzerleri) ise bedensizleri denemek, imtihan etmek ve tekâmül yolunda ilerletmek için vasıtalardır. Tâli plânların vasıtalar ihtiva etmesi sebebi ile onlara, vasıta plânlar denebilir.

37.
SONSUZ BÜYÜKLÜKLER

Madde sonsuzlukları sınırlandırır. Madde ihtiva eden her şeyin son ucu maddesizlikte, hiçlikte son bulur. Hakikatte madde ihtiva eden ve uçsuz bucaksızlıkla ifade edilen uzay, kâinat, kâinatlar, insan idraki için sonsuz denecek büyüklüklerde olmalarına rağmen hakikatte hiçliklerle hudutlandırılmıştır.
Madde, insanların sadece sonsuzluklarla ifade edebilecekleri, hakikatte ise "asıl sonsuzlukların" çevrelediği geniş bir sahaya yayılmıştır. Bu sahanın içersinde kâinatlar ve her kâinatta sonsuz miktarda yıldız ve güneş sistemleri mevcuttur ki, insanlar için her bakımdan uçsuz bucaksızlık hassasını haizdir.
Sonsuzluk ve uçsuz bucaksızlık idrak kabiliyetlerine göre değişir. Orta Asya'daki bir karınca için Asya kıt'ası sonsuz büyüklüktedir. Denizlerin derinliklerinde yaşayan balıklar için ise denizler uçsuz bucaksızdır. Nitekim ilk insanlar da açık denizleri, uçsuz bucaksız zannetmişlerdi. Bundan 5000 sene evvel insanların sonsuz büyüklükte olduğunu sandıkları birçok mefhumlar zamanla hudutlanmışlardır. Buna rağmen uzay, her bakımdan hudutlu olduğu halde, insaniyet için hâlâ sonsuzluk hassasını muhafaza etmektedir. Halbuki Tanrı indinde zerre mertebesine düşmeyecek hiçbir sonsuzluk mevcut değildir.

38.
GERÇEK BÜYÜKLÜK

Zerre, mikroba göre, mikrop insana göre, insan dünyaya, dünya kâinata, kâinat da kâinatlara göre çok küçüktür. Kâinatların değeri ise manevî değerlerin yanında çok ehemmiyetsiz kalır. Hakikatte, küçük olan, büyükten pek farklı değildir. Çünkü; asıl olan madde değil, manevîdir.

39.
MANEVÎ DEĞERLERDEN, MADDEYE...

Değerler, genel olarak aşağıdaki sıraya göre dizilirler:
1. Tam manevî değerler,
2. Az miktarda madde ihtiva eden manevî değerler,
3. Yarı manevî değerler,
4. Manevî değer ihtiva eden maddî değerler,
5. Çok az miktarda manevî değer ihtiva eden maddeler.

1. Tam manevî değerler; hiçliklerdir ki, kendi aralarında manevî değerlerine göre derecelenirler.
2. Az miktarda madde ihtiva eden manevî değerler; biz buna ser ve benzerlerini misal olarak gösterebiliriz. Bu tebliğimize kadar tek bir serden bahsetmiştik. Halbuki kâinatları ihtiva eden birçok serler mevcuttur ki, bunlar da birbirlerinden terkiplerindeki farklarla ayırdedilirler ve her serin terkibi, mensubu bulunan kâinatların karakterlerinde esas rolü oynar. Terkiplerindeki bu farklar kâinatları ihtiva eden ser'lere bambaşka karakterler verirler.
3. Yarı manevî değerler; esîri buna misal gösterebiliriz.
4. Manevî değer ihtiva eden maddî değerler; buna da misal olarak elektron bileşiklerini ve atomları gösterebiliriz.
5. Çok az miktarda manevî değer ihtiva eden maddeler; kaba oluşumları bunlara misal olarak gösterebiliriz.

40.
MUTLAK VARLIK, MUTLAK KANUN,
MUTLAK PLÂN

En evvelâ halk edilen, manevî değeri en yüksek olan Mutlak Varlıktır. Mutlak Varlıktan sonra sıra ile, Mutlak Kanun ve Mutlak Plân halk edilmişlerdir. Mutlak Kanunun halk edilişine vasıta Mutlak Varlık; Mutlak Plânın halk edilişiline vasıta ise Mutlak Kanundur.
İlk halk edilen Mutlak Varlık, her bakımdan tasavvuru imkânsız büyüklükler ihtiva eder. Onun üzerinde, düşünülmesi dahi imkânsız olan Tanrı vardır. Tanrıyı insan idraki ile anlamaya, O'nun kudretini, kuvvetini, büyüklüğünü takdire, asla imkân yoktur. İnsanların O'nun zerresini anlayabilmeleri için, zaman, mekân, genişlik, büyüklük gibi dünya mefhumlarından tamamen sıyrılmış ve bu mefhumların çok üzerlerine çıkmış olmaları icab eder ki bu, insanî kudret ve kabiliyetlerle olmasına, yapılmasına imkân olmayan bir iştir.
İnsanî ölçüler madde ölçmeye yarar, insanların manevî değerleri ölçüşleri bile madde tesiri altındadır. Bir insanın maddesiz ve madde ölçüleri dışında değer biçebilmesi çok zordur. Manevî değer olan iyilik bile madde terazisinde tartılır.
Değerleri maddesiz olarak hissedebilmek ve madde ölçüsüne vurmadan o değerin değer olduğunu idrak edebilmek ancak, dünya imkânları içersinde tekâmül ederek en üst kademelere erişmiş insanlar için söz konusu olabilir ki, mevcutları pek azdır ve bunlar dünya okulunun son sınıf talebeleridir. İşte bu seviyeye erişenler dahi Tanrının zerresini idrak edemezler.
Tanrıyı dünya imkânları ile idrake, tarife değil; hissetmeye dahi imkân yoktur. Çünkü onun icraatı dünya kabiliyetleri ile anlaşılacak, idrak edilecek şeyler değildir. Dünya idraki ile ancak, her şeyle birlikte dünyayı da idare eden Mutlak Varlık, Mutlak Kanun ve Mutlak Plânın zerresi idrak edilebilir. Bu büyüklükleri idrakte, madde büyük rol oynar. Çünkü madde dünyada sadece bir imtihan vasıtası değildir. Dünya hayatında maddeli misaller, maddesiz olan manevî hayatın zerre kabilinden ufacık modelleridir.
İnsan olgunlaştıkça madde değerleri eksilir ve yerini manevî değerlere terkeder, bu arada insanın da maddeye verdiği kıymet eksilir. Madde, insanlığın manevî değerleri idrak edebilmesi için muhakkak surette kullanmaya mecbur olduğu bir basamaktır. Bu basamağın daha üstündeki basamaklara çıkmaya hak kazananlar, madde olan bedeni taşımak lüzumunu geride bırakanlardır. Madde olan bedenden kurtulan varlıklar, mertebe mertebe, kademe kademe yükselirler ve yükseldikçe de hakikî değer olan "manevî değer"e nüfuz ederler.
Manevî değerler için de tıpkı maddî değerleri ölçmek için kullanılan ölçülere benzer ölçüler mevcuttur. Fakat, bu benzeyiş sadece tarzdan ibarettir. Hattâ, manevî değerlere tatbik edilen ölçüler, maddî değerlere tatbik edilen ölçülerin tam tersidir.
İşte bu sebeple manevî değerler, dünyada mevcut olan ve madde değerlerini ölçmek için kullanılan ölçülerle ölçülemezler. Ölçüsüz büyüklükteki Allah ise yine bu sebeple asla idrak edilemez ve "birdir" denilerek de adetle tahdit olunamaz.
Adetler maddeyi sayma ihtiyacından hâsıl olmuşlardır. Manevî değerleri dahi bu ölçü ile izah yanlış bir yolken, Allahı madde ölçüsüne vurarak izah yoluna gitmek dünya ihtiyaçlarından hâsıl olan bir zaruretten başka bir şey değildir.
Allaha birdir demek. O'nun hakikî değerinin zerresini bile olmayan, dünya imkânları ile tahdit edilmiş bir izahtır.
Çünkü, Allahın bütün madde ölçülerinin ve maddeli varlık idraklerinin üzerindeki büyüklüğünü anlayabilmek için O'nu evvelâ madde ölçüleri ile takdir etmek zarureti vardır. Bu zaruretten eski ve "Tek Allah" prensibine dayanan dinler doğdular.
İşte insanî kabiliyetlerle izahı imkânsız olan Allahın büyüklüğünün ve sonsuzluğunun asla idrak edilemiyeceğini anlamak, "Tek Allah" prensibine dayanan dinlerin üzerindeki bir görüşe sahip olmak demektir ki, dünya bedenlileri için en yüksek idrak hududu budur.

41.
ALLAH

Allah, ne tektir ne de birden fazladır. O, "her şeydir" demekle tarif olunamaz.
Sonsuzluklar insanlar içindir.
Allahın büyüklüğünü sonsuzluklarla tahdit yoluna asla sapılamaz.
Tanrının muhteşem varlığını, Tanrıdan başkasının idraki mümkün olamaz.
Tariflere sığdırılamaz, düşünülemez, mânalandırılamaz, hudutlandırılamaz.
O'nun büyüklüğü, kudreti, kuvveti O'ndan başkası tarafından bilinemez, anlaşılamaz.
Tefekkürle O'na yaklaşılır, fakat ulaşılamaz.
O'nu takdire, idrake, O'ndan başkası kâdir olamaz.

42.
TEKÂMÜL ETMİŞ İNANÇ

Her toplumun, tekâmülü oranında tekâmül etmiş inanca ihtiyacı vardır.

43.
BİLGİ

Biz bu bilgileri, birkaç kişi aralarında paylaşsınlar diye göndermiyoruz. Kâinatlardaki tekâmül, vermiş olduğumuz bilgilerle hâsıl olmuştur ve istisnasız, bildirdiklerimiz zamanın anlayış kabiliyetinin çok üzerlerindeki bilgilerdir. Biz bilgilerimizi, insaniyet bilgilerimi kavrayacak seviyeye eriştikten sonra değil, insaniyeti bilgilerimizi kavrayacak seviyeye çıkarmak için veririz.

44.
DERT, ZORLUK, MÜŞKÜLÂT

Dertler, zorluklar ve müşkülât, insanlara sadece dert, zorluk ve müşkülât olsun diye verilmemektedirler. İnsanlara verilen dertlerin, onların ruhî tekâmüllerindeki rolleri mühimdir.
Hastalıklar da ruhî tekâmülde çok büyük roller oynarlar. Hiçbir hastalık yoktur ki devası mevcut olmasın. Fakat bu hastalıkların devalarını, yukarı plân, açıktan açığa bildirmez. Bu tıpkı yazdığını bozmak gibi bir şey olur.
İnsanlara ve diğer mevcut varlıklara taşıyabileceklerinden fazla yük vurulmaz ve devası aranıp da bulunmayacak hastalık yoktur. Fakat hastalığa karşı olan devayı arayıp bulmak, yine insanlara bahşedilen idrakle, insanlığın vazifesidir. Bu sebeple, hiçbir hastalığın devası tam olarak bildirilmez ve bildirilmeyecektir.
Bu yolda yapılabilecek şeyler ancak birkaç ip ucu vermekten ibaret kalacaktır. İnsaniyet bu ip uçlarını kabiliyetleri ile geliştirerek hastalıkların devalarını arayacak, bu araştırmaları yapanlar da araştırmaları esnasında ruhen yükselmek imkânına kavuşacaklardır.

45.
TEK OLAN; MUTLAK VARLIKTIR...

Allah en evvel, "var eden" Mutlak Varlığı halk etmiştir. Mutlak Varlık, Mutlak Kanunu ile her şeyi kanunlaştıran ve Mutlak Plânı ile tatbik ettirendir. Allah, erişilmesi, düşünülmesi, tasavvur edilmesi imkânsız büyüklüktür; ve şimdiye kadar, onu düşünmeye ve tasavvur etmeye dahi imkân bulamayan insan, tek olan Mutlak Varlığı, Allah olarak tanımıştır.
İnsanlar tek olan Mutlak Varlığı Allah olarak tanımadan evvel; putlara, birçok Allahlara veya bazı maddelerin yahut varlıkların Allah olduklarına inanırlardı. İşte, zamanla idrak seviyesi artan insan, bu merhalelerden geçmiş ve tek Allaha inanmaya başlamış, onu isimlendirmiş, sıfatlandırmış, özetle onu kendi kabiliyet ve kudretleri ile tarife, büyüklüğünü izaha uğraşmıştır.
Bugün ise insaniyetin artık onun ne tarif, ne de tasavvur edilebilecek bir büyüklük olmadığını, çünkü o büyüklüğü insanların asla tarife ulaşamayacaklarını bilmeleri icab etmektedir.

46.
DEĞERLER

Değerleri madde dünyasının maddî tesirleri altında izah, idrak ve takdir, çok zordur. Değer mefhumu manevîdir ve manevî olan bu değerleri madde dünyasında, oldukları gibi tarif etmek imkânsızdır.
Bütün bu imkânsızlıklara rağmen, manevî değerlerin maddeli hayat yaşayanlara izahı, tekâmülleri için lüzumludur. Bu iş için elde mevcut imkân, sadece; madde aracılığı ile mecazî yollardan anlaşılabilecek izahlardır.
Bu zorluk, insanların herhangi bir şeyi anlamak, görmek, duymak, tatmak, hissetmek hattâ düşünmek için bile maddeye ihtiyacı olmasındandır. İnsanlar madde yardımı ile seslerini duyurur, düşüncelerini açıklar; bir şeyi işaret ederek gösterir, tarif ederler. İnsana insan denilebilmesi için dahi maddeden bir bedeni olması gerekir. Kısaca; maddeli hayatta, insan olmak, yaşamak ve anlaşabilmek için maddeye ihtiyaç vardır. Bu sebeple dünyaya; manevî değerlerin, madde süzgecinden geçirilerek değerlendirildiği yer de denilebilir.
Manevî değerler, tesirler halinde tezahür ederler. Bu yüzden insanlar manevî değerleri ancak hissedebilmektedirler. Ve insanlar ruhen tekâmül ettikçe, manevî değerleri daha iyi ve madde tesirlerinden daha uzak idrak edebilmektedirler.
Bundan üç bin yıl evvel yaşayan insanlar, Allahı ancak madde ile sımsıkı bağlı bir şekilde tasavvur edebiliyorlardı. Onlara göre Allahlar; saçlı sakallı, insanlara benzer arzuları olan, hırslı, ihtiraslı varlıklardı. Fakat insanlar tekâmül ettikçe madde üstü değerleri daha iyi anlayabilmek ve onların değerlerine tefekkürle[16] daha fazla yaklaşabilmek imkânlarını elde ettiler. Bunun sonucunda da yüksek manevî değerleri, hiçbir maddî ölçü ile değerlendiremiyeceklerini idrak edebilecek seviyeye yükseldiler.
İnsanlar manevî değerleri ancak kendi kabiliyet ve realitelerine uygun olarak, az veya çok maddeleşmiş varlıklar halinde düşünebilmekte; bu hal ise, manevî değerlerden alınan izlenimlerin maddeleşmesi ve manevî değerlerin madde ihtiva eden varlıklar halinde onlara yansımalarına sebep olmaktadır.
Aslında; her değer bir varlıktır. Yani; hiçbir maddî tezahürü olmayan ve sadece tesirler halinde kendilerini belli eden varlık ve değerlere, manevî varlık ve değerler denir. İnsanlar, madde olarak varlığını izah edebildiği şeylere, sırf onları görüp tesbit ve tarif edebildikleri için manevî varlık demek lüzumunu hissetmemekte; ancak göremedikleri, madde olarak varlıklarını tesbit edemedikleri, sadece tesirleriyle bildikleri varlık ve değerlere manevî varlık diyebilmektedirler. Halbuki manevî değer ihtiva etmeyen hiçbir madde mevcut değildir. Madde, tekâmüle hizmet gayesiyle kesifleşmiş manevî değerdir.
Değerin ne olduğunu; "Tekâmül, ruha değer kazandırır" ifadesinde bulmak mümkündür. Ruhun tekâmül yolunda ilerlemesi, o ruhun değerinin artması tarzında izah olunabilir. Ruhun aslî değeri, tıpkı ruh gibidir, ruha benzer, ona ruhtur da denilebilir. Çünkü ruh, artan değeri oranında imkânlar elde eder. Ruhun elde edebildiği yeni imkânlar, onu yükseltir ve tesir sahasını genişletir.
Değerler, o değeri ölçmekten veya izah etmekten aciz vasıtalarla değerlendirilemezler. Manevî varlıklar, ancak, daha üstün manevî değerler tarafından doğru veya doğruya yakın olarak değerlendirilebilirler. Beşyüz kilo tartan bir baskülle, daha ağır yükleri tartmak nasıl mümkün olamazsa, daha aşağı manevî değerler de daha yüksek değerdekileri öylece değerlendiremezler. En üstün manevî değeri ise takdir ve izah, bu sebeple mümkün değildir.
Mutlak Varlığa, "Mutlak Değer" de denilebilir. Onun kudreti, kuvveti ve icraatı tasavvur edilemiyecek büyüklükte ve mükemmeliyettedir. Tanrı ise; "en yüksek" denilerek dahi tahdit edilemiyecek ve tefekkürle zerresine dahi erişilemiyecek olan değerdir.
 

maiterya

#2
Bu bilgilerin kaynağı Sn Işık Yazan'ın kitabımıdır ?
 

rsamur

#3
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen maiterya

Bu bilgilerin kaynağı Sn Işık Yazan'ın kitabımıdır ?


Bahsi geçen kişi yayına vermiş. Ancak müellifinin Turhan Olgaç olduğu nu biliyorum. Tamamına internet üzerinden Şuurlu inanç yazarsanız ulaşabilirsiniz. Üzerinden para kazanılan bir eser değil.
 

Haydarserkan

#4
Arkadaşlar,Turhan Olgaç'ın DÜŞÜNCEDEN İNANCA kitabını arıyorum.PDF'si varsa veya elinde olan varsa ücreti mukabilinde bana gönderebilirmi?Teşekkürler.