Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Bilinç / Duygusal Bellek

Başlatan Tiversonus, 19 Haziran 2009, 22:23:29

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus




Bilinç Nedir?

(Os. Şuur, İstiş'ar, Zamir, Hatır, İdrâk, İlim, Vukûf, Vicdân, Hissi bâtın, Hissi nefis, Akide, İtikat, İnsâf, Derûn; Fr. Conscience, Al. Bewusstsein, Selbstbewusstsein; İng. Consciousness, İt. Coscienza) İnsanın çevresini ve kendisini anlamasını sağlayan anlıksal süreçlerin toplamı.

1. Etimoloji: Osmanlıca şuur anlamını veren Türkçe bilinç terimi bilmek mastarından, Osmanlıca vicdan anlamını veren Türkçe bulunç terimi bulmak mastarından türetilmiştir. Bu türetimde Osmanlıca terimlerin Arapça anlamları göz önünde tutulmuştur. Her iki anlam da Hind-Avrupa dil grubuna bağlı Fransızca, İngilizce ve İtalyancada aynı terimle dile getirilir. Terim, Hind-Avrupa dil grubunun kesmek ve yarmak anlamlarını veren skei kökünden türemiş, Latince aynı bilgilere sahip olduklarından ötürü kişiler arasında kurulan dayanışma anlamını veren conscientia sözcüğü aracılığıyla bu dillere geçmiştir. Terimin bu dillerdeki ilk anlamı bulunç (Fr. Conscience morale)'tu, sonradan bilinç (Fr. Conscience psychologique) anlamına kaymıştır.

2. Metafizik: Metafizikte bilinç insandan bağımsız bir güçtür ve insana verilmiştir, evrensel ya da Tanrısaldır. Metafizik düşünme dizgesi içinde yer alan idealizme göre de bilinç, maddeden ayrı ve bağımsız bir güçtür. Bu savda temellenen idealizm antikçağ Yunan düşünürü Anaksagorasla başlar. Anaksagoras nus adı altında bir evrensel us düşünmüş ve onu maddenin karşısına koymuştur. Aristoteles'in deyişiyle, "Anaksagoras, nusun yaratan ve maddenin yaratılan olduğunu söylemiştir. Çünkü her şey bir aradayken nus gelip düzenlemiştir". Bu anlayış, bilinç'le maddeyi birbirinden tümüyle ayrı şeyler sayan Descartes'dan geçerek, onu, evrenselleştiren Hegel'de ulaşır. Hegel'e göre önce evrensel bir bilinç vardı ve bütün doğa bu evrensel bilincin ürünüdür, doğa diyalektik evriminin sonunda, gene bu bilince ulaşarak kendi kendini tanıyacak ve evrim böylelikle son bulmuş olacaktır. İdealist akımın karşısında yer alan ve antikçağ Yunan düşünürü Demokritos'la başlayan materyalist akım, kaba ya da Vülger materyalistler adıyla adlandırılan bilim-öncesi materyalistlerinin bilinç'i maddeyle aynılaştırmalarıyla uçlaşır. Bunlara göre de, "Karaciğerin safra salması gibi beyin de bilinç salar". İdealist akımın düştüğü yanılgı kadar yanlış olan bu sonuç, bilim-öncesi materyalistlerinin gerçekte tek yanlı metafizik düşünme sistemine bağlılıklarından doğmaktadır.

3. Ruhbilim: Ruhbilimde bilinç terimi, öznenin kendini sezişi ya da kendinin farkına varışı anlamında kullanılır, algı ve bilgilerin anlıkta izlenmesi süreci olarak tanımlanır. Geniş anlamda bilinç, usun kullanılmasıdır. Ruhbilimsel açıdan insan, kendi varlığını ancak bilinciyle aşabilir. Türk Dil Kur umunca bilinç'le ilgili çeşitli ruhbilim terimleri önerilmiştir (Bk. Ruhbilim Terimleri Sözlüğü, TDK. yayını, birinci baskı, s. 35-36): Anımsamayı sağlayamayacak aşamadaki öğrenme bilinçdışı öğrenme (İng. Subliminal learning), belli bir anda insanın aynı zamanda algılayabileceği nesnelerin toplamı bilinç genişliği (İng. Span of consciousness), bilinç sürecini denetlediği ileri sürülen beyin yeri bilinç katı (İng. Seat of consciousness), hekime duyulan güvensizlik ya da utançtan ötürü verilmesi gereken bilgileri saklama bilinçli direnç (İng. Conscious resistance), bir küme yaşantının ötekilerden ayrılarak kendi içlerinde örgütlenmesi bilinçliliğin bölünmesi (İng. Split-off consciousness), nesne ve olaylara karşı uyanık bulunma durumu bilinçlilik (İng. Consciousness), belli bir anda bilinçte bulunmayan ama anımsanıp bilince çağrılabilen anıların bilinçteki yeri bilinç öncesi (İng. Foreconscious, Preconscious), Froydculuğa göre baskıya alındıklarından ötürü doğrudan anımsanmamakla beraber gizli yollardan bilinci ve davranışları etkileyen etkenlerin tümü bilinçsiz bellek (İng. Unconscious memory), kişinin bilincinde olmadığı ve ancak davranışlarıyla yansıtabildiği eyleme geçme isteği bilinçsiz güdülenme (İng. Unconscious motivation) terimleriyle dile getirilmektedir.

4. Diyalektik: Diyalektik materyalist felsefeye göre bilinç; insanın düşüncesi, duygusu, iradesi, karakteri, heyecanı, anlağı, kanısı, sezisi vb. gibi bütün anlıksal süreçlerinin toplamıdır. Nesnel gerçekliğin insandaki yansıtıcısıdır. Maddesel olan insan beyninin bir özelliğidir. Önce maddesel doğa vardı. Doğasal evrim insana ve bilinç'e kadar gelişti. Bilinç elbette doğasal, eşdeyişle maddi bir üründür ama maddeyle ayrılaştırılamayacağı kadar aynılaştırılamaz da. Nitekim çocuk da annesinin ürünüdür ama annesinin aynı değildir. Bilinç, toplumsal bir üründür ve dil'le sımsıkı bağımlıdır. Dil olmaksızın bilinç de olamaz.

Çünkü dil, başkaları için gerçekleşen pratik bilinçtir. Hayvanın ön ayaklarının elleşmesi ve ellerin emekte kullanılmasıyla başlayan insanlaşma, zorunlu toplumsallaşma olgusundan geçerek, dil-bilinç olgusunu meydana getirmiştir. Bilinç olgusu, insanların yaşma biçimlerinin ürünüdür. Öyleyse pek açıktır ki bilinç, insanların yaşama biçimlerini yansıtır. Ama bilinç sadece yansıtmakla yetinen basit bir ayna değil, belirmesiyle birlikte diyalektiğe girmiş etken bir güçtür. "Bir sarayda, bir kulübedekinden başka türlü düşünülür". Ama saray koşullarından doğan saray düşüncesi de saray koşullarını etkiler ve değiştirir. Marksist diyalektik ipinin iki ucundan biri eylem (pratik), öbürü de bilinç (teori)'dir. Çeşitli yanlış anlamalar ve yorumlar bu ipin iki ucunu birden elde tutamamaktan doğmaktadır. İnsansal girişkenlik (Fr. Initiative), bilinç'le gerçekleşir. İnsan, olaylardan oluşan bilinciyle o olaylara egemen olabilir. Bilim-öncesi felsefede insanların yaşama biçimleri düşünme biçimleriyle açıklanırdı, oysa düşünme biçimleri yaşama biçimlerinin sonucuydu. İnsan, bilimsel olarak bunun bilincine vardıktan sonradır ki, bilinç'li etkenliğiyle yaşama biçimlerini de değiştirmeye başlamıştır. Hiç bir şeyi değiştiremeyen hayvansal çabayla her şeyi değiştirebilen insansal çaba arasındaki tek fark, insansal çabanın bilinç'li oluşudur. Engels şöyle der: "Bilinçli amaç, istenmiş bir erek olmaksızın hiç bir şey meydana gelmez". Bilinç, insanın, kendisini çevreleyen şeyleri fark etmesini, algılamasını ve algıladıktan sonra kavramasını gerçekleştirdiği gibi istemesini ve istediğini yapmasını da gerçekleştirir. Marx da Alman İdeolojisi adlı yapıtında şöyle der: "İşte ancak şimdi, yani temel tarihsel ilişkilerin dört uğrağını gözden geçirdikten sonra insanın bir de bilinç'i olduğunu görüyoruz (Marx'ın saptadığı temel tarihsel ilişkilerin dört uğrağı: 1. ihtiyaçları karşılayan araçların üretimi, 2. Yeni ihtiyaçlar üretimi, 3. Soyun üretimi, 4. İşbirliği, eşanlamda belli bir üretim tarzı üretimi uğraklarıdır. O. H.).

Ama gene de bu, arı bir bilinç değildir. Çünkü ruh, daha başlangıçta hava tabakaları, sesler, kısaca konuşma biçiminde beliren maddenin yükü altına sokulmuştur. Bilinç ne kadar eskiyse dil de o kadar eskidir. Dil, başkaları için var olan ve ancak bundan ötürüdür ki benim için de gerçekten var olan pratik bilinç'in ta kendisidir. Dil, tıpkı bilinç gibi, başkalarıyla ilişki kurma zorunluluğundan doğmuştur. Nerede bir ilişki varsa orada insansal bir şey vardır. Hayvanın hiç bir ilişkisi yoktur, hayvanın başkalarıyla ilişkisi onun için bir ilişki değildir. Demek ki bilinç, başlangıcından beri bir toplumsal üründür, insanlar var oldukları sürece de öyle kalacaktır". Demek ki insan topluluğunun dışında insan bilinci olamaz. Bilincin ürünü olan düşünce de, kendisinin maddi iskeleti olan dilin dışında var olamaz.

Bundan ötürü bilinç, ilk anından beri dil temeli üstünde biçimlenir. Engels, konuşmanın ortaya çıkışının, maymun beynini adım adım bilinçlendirerek insan beynine dönüştürdüğüne özellikle dikkatleri çekmiştir.


http://www.felsefe.gen.tr/bilinc_nedir_ne_demektir.asp

Tiversonus

#1
Bilinçaltı

Bilinçaltı sizce nedir? Üstü açılmamış, ürkütücü anı ve duyumların gizlendiği esrarengiz bir zihinsel mağara mı? Yoksa sadece, zihnin fonksiyonel bölümlerinden biri olarak sizin bir parçanız mı?
Kesinlikle ikincisi! Bilinç ve bilinçaltı işlevsel tanımlar olarak beynin herhangi bir anatomik parçasına tekabül etmez. Birbirinden farklı ve tamamlayan görevlerine göre özelleşmiş yeteneklere sahiptir.

Bilinç;
 
Bilişsel (kavrama), mantıksal, karar verme fonksiyonlarını görür. Duyusal girdileri analiz eder. Düşünür, muhakeme eder, eleştirir, değerlendirir. Fikir ve/veya telkinleri yargılar, kabul eder veya reddeder. Mantık süreçleri egemendir.



Bilinçaltı;

Beyninizin farkında olmadığınız yanıdır. Bütün istemsiz vücut fonksiyonlarını kontrol eder. Bir anlamda otomatik pilottur. Hafıza deposudur. Deneyimlerinizi hatıralar şeklinde depolar. Zihninizin daha derin olan bu kısmı aynı zamanda heyecanlarınız , fikirleriniz , sezgileriniz , davranışlarınız , kendiniz hakkındaki imajınız ve alışkanlıklarınızdan da sorumludur. Bilinçaltı zihin telkin ve imgeleme yoluyla iknaya riayetkardır. Bilinçli zihnin aksine sorgulamadan önerileni kabul eder. Tekrarları olumlama olarak kabul eder. Pekiştirir. Otomatik davranışlar, alışkanlıklar da hafızada kayıtlı bilgiler arasındadır. Bilinçaltının vazifesi yaşamın idamesi ve mutluluğun sağlanmasıdır. Şuuraltı zihin "kanıtlarla ne ikna edilebilir ne de kandırılabilir. Fikirlere ve imajlara karşılık verir.

Bilinçli zihin çoğu kez dış dünyadan gelen verileri süzerek işleme tabii tutar. Sözgelimi tanıdık bir yolda giderken yol boyunca gördüğünüz her şeye dikkat etmeyip hatırlamayabilirsiniz. Kitap okurken ya da televizyon seyrederken dalıp size seslenildiğini fark etmediğiniz durumlarda olduğu gibi...

Bilinç aynı anda çok işi yapabilir. Daha fazla görev yüklendiğinde kilitlenir. Bu yüzden dikkatimizi yönlendirmediğimiz, bizi o anda ilgilendirmeyen bir çok veri bu filtreden süzülür. Beş duyumuzun karşılaştığı çok sayıda duyum, algılanmadan bilinçaltı hafıza deposuna geçebilir.



"Gereksiz" bilgiyi geçirmeyen beyin filtresi;

Uzun otomobil yolculuğu yaptıysanız gün boyunca araba radyonuzun sadece yerel istasyonları aldığını , karanlık bastırınca çok daha uzak radyo istasyonlarının çekebildiğini fark etmişsinizdir. Gündüz mevcut olan parazitler kaybolmuştur. Güneş bizatihi bu elektromanyetik parazitlerin başında gelir. Hipnozda olan da buna benzer. Dış uyaranlara giriş kapatılır, içsel algıya odaklanılır.


Zihinsel kimlik %10 bilinç, %90 bilinçaltından oluşur. Bir aysberge benzetilebilir.



Bilinç;

*Duyusal girişi analiz eder, değerlendirir.
*Bilgiyi seri halinde işler, aynı anda genelde bir tek bilgi işlenir.
*Kısa süreli hafızadan sorumludur.
*İradenin yeridir.
*Espri, alay ve inkarı anlar.
*Yavaş ve belirsizdir.
*Yeni şeyler deneme ve öğrenmeye heveslidir.
*Geçmiş –şu an- gelecek (lineer) ayırımındadır.
*Mantıkçı, muhakeme yeteneği ve akılcı karar vermeyi sağlar.
*Farkındalık halindedir.
*Dinlenmelidir.


Bilinçaltı;

*Eleştirip yargılamadan hareket eder, kabul eder veya reddeder.
*Bir çok görevi aynı anda yapabilir. Tüm vücut fonksiyonlarını yürütür.
*Uzun süreli hafıza kaydı yapar.
*Alışkanlıkların yeridir.
*Kelimesi kelimesine anlar. İma, espri, inkar, istihzayı anlamaz.
*Çabuk ve kesindir.
*Tekrarla öğrenir.
*Kendini koruma mekanizmasına sahiptir.
*Tek zamanlı çalışır. "Şimdi" vardır.
*Duyguların yeridir.
*24 saat iş başındadır.

Tiversonus

#2
KOLLEKTİF BİLİNÇ DIŞI

İsviçreli ünlü psikoloji kuramcısı Carl Gustav Jung ( 1875- 1961) tarafından ortaya konmuş bir terimdir. Bu teoriye göre, insanlar üzerinde içgüdüye benzer bir şekilde etkisi olan ve soyaçekimle atalardan gelen, ataların veya insanlığın deneyimlerini içeren bir tür ortak hafıza (evrensel bilinç) vardır; Jung bunu kollektif bilinç dışı olarak adlandırmıştır. kişisel deneyimle elde edilmemiş, herkeste doğuştan olan kollektif bilinç dışı, içgüdüsel davranış modelleri denilebilecek arketilerden oluşmaktadır. Rüyalarda ve mitolojilerde rastlanan ve arketipsel imaj yansımaları olan ortak semboller, kollektif bilinç dışının en büyük kanıtlarındandır. Jung, dejvu ve prekognisyon fenomenlerini de kollektif bilinç dışında bağlar.


GENEL TERIMLER(Kaynak:Dharma Ansiklopedi/Alparslan SALT-Cem ÇOBANLI)

Tiversonus

#3
Yaşamdan Ne Bekliyoruz? Deneyimlerimizin Anlamı ve Amacı Nedir?

Yaz günlerinin geldiği şu zamanlarda bir çoğumuz tatil programları yapıyor büyük ihtimal ile. Elbette aile bireylerinin doğduğu köye gitmek olabileceği gibi; deniz kenarında bir pansiyonda konaklamak ya da bütçelere göre tatilköyü niteliğinde bir otelde kalmak ya da yırt dışında çalışan ailelerin anavatanda bir süre konaklaması gibi çeşitli olasılıklar var. Genel olarak bir deneyim planlaması yapılmaktadır. Üniversiteye girmek için kurslara gitmek ve meslek seçimi ile o mesleğin içerisinde geçirilen zaman, evlilik, çocuk yetirştirme v.b. İşte hayatın döngüleri içerisinde hep bir şeyler yapmak üzere harekete geçiyor insanoğlu. Peki düşündünüz mü neden? Bunca yapılmak istenen şeyin amacı nedir? Bir çocuk yetiştirmenin, çalışmanın, ev sahibi olmanın veya kira da oturup geçimi için zorlu şartlarda mücadele etmenin amacı nedir? Kısaca hayatın amacı nedir?

Bütün bu koşuşturmaların, mutluluk diyebileceğimiz anların ya da mutsuzluk dediğimiz hayal kırıklıkları ile döşeli hayatların, kurulan hayallerin, ulaşılan hedeflerin, ulaşılamayan sevgililerin, acıların, kederlerin, gözyaşlarının, kahkahaların anlamını ve daha bir sürü hayatın içerisindeki hallerin, durumların anlamı hakkında hiç düşündünüz mü? Kısa dönemli planlar kurar insan: Yazın köyüne gidecektir, çocuğunu evlendirecaktir, anavatana gelip, sevdiklerini görecek ve denize tatile gidecektir ya da yazlık bir yerde çalışacaktır. Kısaca kısa dönemli planlar ötesini pek düşünmez insan. Sonuç olarak bütün bu kısa hedeflerin en uzun dönemde son bulacağı uzunluk bir yaşam olacaktır. Kısa kısa hedefler sonunda biten, tükenen bir yaşam. İşte bu yaşamın anlamını sorguluyorum!


Tiversonus

#4
Deneyimler Bilinçlere (Bilinç veya Bilinçaltı veya Kollektif Bilinçdışına) Kayıt Edilir.


Bir günün sonunda, yatağımıza uzandığımızda, yaşadığımız günün bir özetini yaptığımızda bunun çok kısa bir süre içinde yapılabildiğini farkederiz. Günü belki uyanık olduğumuz zaman olarak 15-18 saat yaşamışızdır fakat biz bunun özetini dakikalarca içerisinde yaparız, belki bir yarım saat içerisinde. Bu işi yapan aslında bilinçli olan uyanık bilincimizdir. Uyanık bilincimiz günün detaylarını hatırlamaz. O çok daha kısa süreli hatırlar. Olayın büyük süreli olan kayıdını ise bilinçaltımız yapar. Uzun ve detaylı kayıtlar oradadır. Kaba bir hesap ile % 10 uyanık bilinç kayıtı ve % 90 bilinçaltı kayıtı sözkonusudur. Bir hipnoz terapisti kişiyi hipnoz seansına sokarak; bilinçaltından bu kayıtlara ulaşabilir. Diğer açık bilinç ile hatırladıklarımızı bir kağıda yazmaya kalkışsak birkaç sayfayı doldurmakta zorlanırız. Bunların hepsi birer "yaşam kayıtı"dırlar. Yaşam bir yerlere kayıt edilmiştir. Belki DNA'ler kullanılmıştır veya başka bir enerji alanı. Bu konumuzla pek ilgili değil. Önemli olan bir kayıtın yapılmasıdır. Bir de ünlü psikolog Jung'un dile getirdiği gibi bir tür "ortak hafıza" kayıtı vardır. Buna kollektif  bilinçdışı denilmiştir. Ortak atalarımızdan gelen "kayıtlar" olduğu anlamına gelir bu. Bazı psikologların farklı yaklaşımları olmasına rağmen, geçmiş yaşam kayıtlarımız vardır. Bu belki başka gezegende yaşadığımız yaşam olabileceği gibi, dünya üzerinde eski bir yaşam da olabilir. Tüm bunlar bize yaşamın kayıtlandığının işaretleridir. Deneyimlerin kayıt altına alınmasıdır. Çeşitli usuller ile bunlara ulaşmak ta mümkündür. Bu da konumuz değil aslında, değinmek istediğim; yaşamın farklı yerlere ve/veya bir yere kayıt edildiğidir.

Burada bir önemli konuyu belirtmek istiyorum. Biliçaltındaki kayıtların detayı ve genişliği çok fazladır. Biliçli hafızamız ise çok daha dar bir bölümdür. Buradan çıkan sonuç; psikologların bu alana "bilinçaltı" na ulaşarak, buradaki verilere ulaşarak insanlara ÇOK DAHA FAZLAyardım edebilecekleri gerçeğidir. Bunun yanında, kişi de belirli teknikler ile (meditasyon, bilinç halleri v.b) bu alana başvurmalıdırlar. Biliçaltının fazlaca tekrar ile etkilendiğini de belirtelim, bu alan ile çalışan bireylere. Kısaca burası "kaynak" gibi bir yerdir. Çok daha fazla gerçeği yansıtan gerçek kişiliğin ipuçları buradadır.



Herşey Enerji İse Bilinç'te Enerjidir


Bilgi ile artan bir farkındalık olur. Bilgi ne kadar fazla farkındalık o kadar fazla olacaktır. Örneğin, bilgi seviyesi en masumane şekilde sınırlı olan bir insanı ele alalım. Diyelim ki bu insan oduncu olsun. Oduncu ağaca bakıyor; yaşlı bir ağaç. Kalınlaşmış gövdesi ve uzamış dalları ile belki 2 ton gelebilecektir. Kesildiği zaman, biraz kuruyacak ve belki 1.5 ton gelebilecektir. Satışını yapsa, aşağı yukarı 1000 ytl para alabilecek ağaçtır. Odun ile ısınan bir evde bir kış yetecek bir ağaçtır...Yıllarını bilime adamış bir insan, diyelim ki bir ziraat mühendisi, ağaca baktığında; gövdesinin kalınlığından belirli bir yaş yahmini yapabilir. Belki kesip halkalarına baksa bu ağacın çok yakın yaşını tesbit edebilir. Köklerinin ağacın saçaklarından ne kadar genişçe bir alana yayıldığını bilebilir. Hatta köklerin nasıl oluyorda yer çekimini yenecek şekilde topraktan alınan sıvıların en tepedeki yaprağa taşındığını bilir. Hatta ağacın havadan yaprakları ile aldığı ve sonra dünya atmosferine verdiği gazları bilir. Bu gazların ekolojik denge için ne gibi bir işlev yaptığını da bilebilir. Hatta ağacın kaçtür canlıya "hizmet" ettiğini de bilebilir....Sonuçta bakılan tek bir ağaç var. Ağaç aynı ağaç ama bilgi ile artan bir farkındalık farklı. Bilgi seviyesi farklı.

Bir arkeolog, bir İyon sutunu gördüğünde bir farkındalığa gelir veya farkındalığı kadar bir gözlem yapar. Bir köylü ise bir İyon sutununu parçalayıp, inşa ettiği evinin bir yerinde destek taşı gibi kullanabilir ve hatta tuvaletinde bile.

Tiversonus


Tiversonus

#6
Derleme Yazılar:

1. Bilinç ve Bilinçli Deneyimin Doğası

Bilim ve Teknik Dergisi[/size=1]





Bilinç, içeriğinde tek bir cümleyle tanımlanamayacak kadar çok anlam barındıran karmaşık bir kavramdır. Tıpta, genellikle kişinin duyusal uyaranları algılayıp çevresiyle etkileşim uyanıklık durumu olarak içine girdiği tanımlanır. Bu kavram, aynı zamanda acı çekme, isteme, düş kırıklığına uğrama gibi yaşamsal deneyimlere açık olma durumunu karşılayan bir anlam da içerir. Yaşadıklarımızdan ve algıladıklarımızdan öğrendiğimiz bilgileri belleğimizde saklayabilme yetisi, başkalarının duygu ve düşüncelerini kendimizi onların yerine koyarak anlayabilme becerisi, dış dünyada olup bitenlerin farkında olabilme durumu, bilincin öteki öğelerini oluşturur. Bir canlı olarak kendi kendimizin bilincinde olma durumuysa kendilik bilinci olarak tanımlanır.

Bünyesinde bu denli zengin bir içerik barındıran soyut bir kavrama sinir sistemimizdeki işleyişlerle somut açıklamalar getirebilmek kuşkusuz kolay değil. Bu nedenle de araştırmalar sırasında bilim insanları, öncelikle, kavramın farklı boyutlarını birbirinden ayıran genel bir sınıflandırma yaparlar. Yaptıkları bu sınıflandırmanın iskeleti iki temel unsurdan oluşur: Kişinin bilincinin yerinde olduğunu betimleyen uyanıklık durumu ve herhangi bir uyaranın bilincinde olma durumu. Bu iki temel öğenin ardında yatan sinirsel işleyişlerin farklı olduğu düşünülüyor.


Değişik Bilinç Durumları


Ortadaki şekildeki yeşil noktalar, bu elektrotların kafa derisinde hangi noktalara yerleştirildiğini gösteriyor. EEG kayıtları, sinyal oluştuktan kısa bir süre sonra onu hemen yakalayabilse de bu sinyalin hangi hücrelerden geldiğini ancak kabaca kaydedebilir. Bu nedenle de araştırmacılar, EEG'yi öteki beyin görüntüleme yöntemleriyle bir arada kullanarak kaydı hem zamansal hem de uzamsal çözünürlük açısından en etkili biçimde yapmaya çalışırlar. Şekilde, EEG'nin sinyalin hangi hücrelerden geldiğini daha iyi kaydedebilen fMRI yöntemiyle birlikte kullanıldığı görülüyor. fMRI kaydındaki mavi, kırmızı ve sarı renkler, sinirsel etkinliğin hangi beyin bölgelerinde ne kadar şiddette gerçekleştiğini gösteriyor.[/size=1]



Kuşkusuz, çevremizdeki uyaranların bilincine varıp onlara karşı beklenen tepkileri verebilmemiz için öncelikle uyanık olmamız gerekir. Bu nedenle de kişinin bilincinin açık olması, çoğu zaman uyanık olmasıyla bağdaştırılır. Kişinin o anda hangi bilinç durumu içinde olduğu, uyanıklıktan komaya kadar uzanan geniş bir ölçekte değerlendirilir.

Bugüne kadar yapılmış bilimsel araştırmalar uyurken, uyanıkken, baygınken, kısacası farklı bilinç durumları sırasında beynimizdeki elektriksel etkinliğin doğurduğu beyin dalgalarının nicelik ve niteliklerinin de değişime uğradığını göstermiştir.  Bu da beyin dalgalarıyla değişik bilinç durumları arasında yakın ilişki bulunduğu anlamına gelir.   

Beynimizdeki sinir hücrelerinin sinirsel iletim sırasında elektriksel bir etkinlik içinde olduğu 19. yüzyıldan beri bilinen bir gerçektir. Bu elektriksel etkinliğin elektroansefalogram (EEG) adı verilen bir ölçümle, kafa derisine yerleştirilen elektrotlar yardımıyla kaydedilmesini ilk olarak 20. yüzyılın başlarında Avusturyalı psikiyatrist Hans Berger gerçekleştirmiştir. Berger'in en büyük başarısı beyindeki elektriksel etkinliğin beyne nüfuz etmeden, kafatası üzerinden de kaydedilebileceğini göstermesidir. Ama onu heyecanlandıran asıl nokta zihinsel işleyişlerimizin çoğundan sorumlu tutulan beyin kabuğundaki hücrelerin toplu etkinliğini kaydeden EEG kayıtlarının bilincin somut, fizyolojik karşılığı olduğuna inanmasıydı. Nitekim çok da haksız çıkmayacaktı. Çünkü bu yöntemle, yalnızca EEG ölçümlerine bakılarak kişinin hangi bilinç durumunda olduğu, bilincinin yerinde olup olmadığı anlaşılabilecekti.

Bugün, farklı bilinç durumlarında kaydedilen EEG dalgalarını birbirinden ayıran temel özelliklerin Hertz (Hz) birimiyle gösterilen dalga sıklığı ve hücrelerin aynı anda mı yoksa farklı zamanlarda mı etkinleştiğini gösteren, mikro-volt (mV) birimiyle gösterilen dalga şiddeti olduğunu biliyoruz. EEG dalgalarının sıklığında düşüş gözlemlenmesi kişinin uyku gibi çevresel uyaranlara karşı tepkilerinin azaldığı bir döneme geçtiği anlamına gelir. Dalgaların sıklaşması halindeyse, tam tersine, kişinin uyaranlara karşı aşırı hassaslaştığı bir tür  "tetikte olma" durumuna geçtiği anlamına gelir. Her ne kadar beyin dalgaları dendiğinde aklımıza ilk olarak alfa  (rahat, sakin, uyanık ancak gözler kapalı), beta (rahat ve sakin ancak gözler açık ve dikkat devrede), delta (uykunun rüya görülmeyen derin evreleri, trans) ve teta (yaratıcı düşünme, hayal etme, anımsama) dalgaları gelse de yapılan araştırmalarda hareket, görsel dikkat, bellek gibi birçok işleyiş de mü, lambda ve gamma adlı başka beyin dalgalarıyla eşleştirilir. Bu da beyin dalgalarımıza bakarak yalnızca uyku, uyanıklık, baygınlık, koma gibi farklı bilinç durumlarımızın değil, o anda hangi bilişsel işleyişlerimizin devrede olduğunun da anlaşılabileceği anlamına gelir.

Ritmik EEG dalgalarının beynimizde ne tür bir düzenekle kontrol edildiği şimdilik bilinmiyor. Ancak bu kontrolün, genel uyarılmışlık ve dikkat üzerinde de büyük rol oynayan talamus bölgesindeki bazı sinir hücrelerince sağlandığına yönelik birtakım bulgular var. Tartışmalı olan bir başka konu da bu beyin dalgalarının sistemde hangi amaca hizmet ettiğidir. Kimi bilim insanları, herhangi bir uyarana tepki olarak tetiklenen sinirsel ateşlenmenin, bu tarz süreğen bir elektriksel etkinlikle daha çabuk ger çekleştiğini ve bu amaca hizmet ettiğini düşünüyor. Kimileri de bu dalgaların sinirsel etkinliğin bir yan ürünü olduğunu düşünüp belli bir işlevinin olmadığını ileri sürüyor. Ayrıca beyin dalgaları, klinik alanda hastalıkların tanı aşamasında kullanılan etkili bir araç görevi görür. Çünkü beyinde herhangi bir hastalık varsa ya da beyin ur, kan pıhtılaşması, yüksek ya da düşük kan şekeri gibi nedenlerle zarar görmüşse, beyin dalgalarının sıklık ve şiddetlerinde normalden sapmalar gözlenir. Örneğin, sara (epilepsi) nöbetleri sırasında hastaların beyin dalgalarının şiddeti 1000 mV'a kadar çıkabilir. Bu durumda çoğu zaman hasta, bilincini kaybeder.






Uyku-Uyanıklık Döngüsü

Vücudumuz biyolojik saatimizin etkisiyle günlük uyku–uyanıklık döngüsünü düzenli olarak ayarlar. Sağlıklı bir yetişkin günün yaklaşık sekiz saatini uykuda, geriye kalan 16 saatini de uyanık geçirir. Sekiz saatlik uykunun değişik evreleri vardır. Bu evreler, tavşan uykusu da diyebileceğimiz çevredeki uyaranlara halen duyarlılığımızı koruduğumuz hafif uykudan, derin uykuya beş basamaklı bir ölçek üzerinde tanımlanır. Rüyaları genellikle uykumuzun en derin olduğu evrede görürüz. Bu evre sırasında beynimizdeki oksijen tüketimi artar; gözlerimiz de göz kapaklarımızın altında sürekli hareket eder. Uykumuzun bu değişik evreleri sırasında beynimizdeki EEG dalgalarının sıklığı ve yapısı da değişir.

Her ne kadar uykuda beyin dalgalarımızın şiddeti uyanık olduğumuz zamanlara göre artsa da rüya gördüğümüz sırada beynimizde oluşan dalgalar gün içinde kaydedilen beyin dalgalarına oldukça benzer. Dolayısıyla beyin dalgaları, uykunun hangi evresinde olduğumuzu ele verir.

Gördüğümüz gibi yalnızca baygınlık ve koma durumlarında değil, günlük doğal döngümüz sırasında bile sürekli olarak bir bilinç durumundan bir başkasına geçeriz. Tüm bu düzeni kontrol altında tutan da ağsı (retiküler) uyarı sistemi adı verilen geniş, dallı budaklı bir sinir ağıdır. Soğanilik çekirdeğine kadar uzanan bu sinir ağı, merkezi sinir sistemimizin birçok bölgesinden bilgi alıp harmanlar. Talamusa da uzantısı bulunan bu ağ, ritmik EEG dalgalarının kontrolünden sorumludur.

Bu sistemin işleyişinde, sinir hücrelerimizin birbirleriyle iletişiminde rol oynayan ve kimyasal haberciler olarak da tanımlayabileceğimiz nörotransmiterlerin büyük önemi vardır. Bu kimyasal madelerden norefinefrin ve seratonin salgısı biz uyanıkken, asetilkolin salgısı da rüya görürken artar. Hipotalamustaki ön optik bölgeyse fizyolojik etkinliği azaltıcı bir etkide bulunan GABA kimyasal maddesini salgılayarak uyanıklık durumunu tetikleyen arka hipotalamus bölgesindeki etkinliği bastırır ve uykuya dalmamızı tetikler. Başına rahatlıkla karmaşık sıfatını yakıştırabileceğimiz tüm bu düzenek, bizi bilince ilişkin genel kabul görmüş belki de en önemli noktaya getirir. Beyinde tek bir bilinç merkezinin olmadığı; bilincin, değişik beyin bölgeleri ve işleyişlerinin ortak ürünü olduğu gerçeğine...


Vücudumuzdaki her hücre gibi beynimizdeki sinir hücreleri de işlevlerini yerine getirebilmek için enerjiye ihtiyaç duyarlar. Bu nedenledir ki, saatlerce yerimizden kıpırdamadığımız halde, ders çalışıp kitap okuyorken devamlı acıkırız. Bu enerji kanda oksijen ve basit bir şeker olan glikoz formunda taşınır. Dolayısıyla, beynin hangi bölgesi etkinse kan akışı bu bölgeye diğer beyin bölgelerinden daha fazla gerçekleşir. İşte, İşlevsel Manyetik Rezonans Görüntüleme Sistemi (fMRI), sinir hücrelerinin etkinliğine bağlı olarak kan akışında oluşan bu değişimleri görüntüler. Bu değişimleri görüntülerken de, kanın taşıdığı oksijen miktarına bağlı olarak manyetik duyarlılığında oluşan farklılıklardan yararlanır.[/size=1]



Biyolojik Saat ve Bilinç

Uyurken daha çok üşüdüğümüz için özellikle de kış aylarında battaniyelere, yorganlara sarılıp sarmalanıp uykuya öyle dalarız. Vücut sıcaklığımızı düşürerek bizi uykuya hazırlayan, suprakiazmatik çekirdeğinin tetiklemesiyle epifiz bezinden salgılanan melatonin adlı bir kimyasal maddedir. Uykuya daldıktan sonra farklı bir bilinç durumuna geçtiğimiz düşünülürse, günlük uykuuyanıklık döngümüzü düzenleyen bu sistemin de bilinç durumlarımızın kontrolünde söz sahibi olduğu söylenebilir.






Bilinçli Deneyimler:  Herhangi Bir Uyaranın Bilincinde Olma[/b]

Biyolojik işleyişlerden öznel deneyimlerin nasıl doğduğu sorusu bugün yaşam bilimlerinin yanıtını aradığı belki de en zor sorudur. Şimdilik hiçbir kuram, beynimizdeki sinirsel etkinlik ve öteki biyolojik işleyişlerden yola çıkarak kırmızı bir elmayı nasıl kırmızı algıladığımızı ya da ateşin derimize değdiği an acıyı nasıl hissedebildiğimizi tam olarak açıklayabilmiş değil. Yalnızca deneyimleyen kişiye özgü bu his ve algıların niteliğini tanımlayabilmek olanaksız. Örneğin, önümüzdeki iki kırmızı nesnenin aynı renkte olup olmadığına ilişkin bir yorum yapabiliriz. Ancak kırmızının farklı tonlarını eksiksiz, nesnel olarak tanımlayamayız.

Algısal deneyimlerimiz bilincimizin önemli öğelerindendir. Bilim insanları bilinçle algı arasındaki ilişki üzerine çalışmak için genellikle görsel deneyimlerden yararlanır. Bunun temel nedeni insan beyninin büyük bir bölümünün görsel işleyişlere ayrılmış olması ve görsel algıların dış dünyaya ilişkin oldukça canlı ve zengin bilgi barındırmasıdır. İkinci nedense makak ya da Habeş maymunu gibi primatların görsel düzeneklerinin biz insanlara çok benzemesidir. Bilim insanları etik nedenlerle insanlar üzerinde yürütemedikleri çalışmaları bu primatların üzerinde yürütür.

Görsel bilginin içeriği renk, hareket, derinlik gibi birçok niteliğe ayrıştırılabilir. Nitekim bugün, gözden beyne uzanan görsel sisteme ilişkin bildiklerimiz görsel bilginin sinir sistemimizde de bu şekilde ayrıştırılarak işlendiğini ortaya koymuştur. Görüntü, gözümüzdeki sarı lekeye düştükten sonra, beyindeki görmeyle ilişkili bölgelere renk ve hız bilgisinin ayrı olarak işlem gördüğü iki ana sinir yoluyla taşınır. Ana sinir yollarının ikisi de primer görme alanı olarak bilinen V1'den geçtikten sonra farklı beyin bölgelerinde sonlanır. Görüntüdeki nesnenin hareket ve hızına ilişkin bilgi orta temporal bölgeye (V5/MT), rengine ilişkin bilgiyse farklı duraklara uğradıktan sonra V4 adı verilen beyin bölgesine iletilir. Beynin, renk, hız, derinlik gibi özel bir görsel niteliğin algısından sorumlu bu bölgelerinden herhangi biri zarar gördüğünde, hastalar görüntünün bu özelliğinin bilincine varamazlar. Örneğin, V5 bölgesi hasara uğrayan akinetopsi hastaları seçici olarak yalnızca hareketi algılayamazlar. Aynı şekilde renge duyarlı beyin bölgelerinde meydana gelen hasar, hastaların renkleri bilinçli olarak algılayamadıkları akromatopsi hastalığına yol açar.  Beyindeki bu özelleşmeden yola çıkan nörolog Semir Zeki, sinirbilim alanında bilince ilişkin en kabul gören kuramlardan biri olan mikrobilinç kuramını ortaya atmıştır.  Mikrobilinç kuramına göre çevremizdeki uyaranların bilincine varmamızdan sorumlu, bilincin bulunduğu tek bir beyin bölgesi yoktur. Bilincimiz, en azından görsel bilincimiz, görsel uyaranların renk, hız ve derinlik gibi değişik niteliklerinden sorumlu çeşitli alt bilinçlerden oluşur. Bu farklı alt bilinçler en sonunda birleştirilerek bütünsel, bildiğimiz anlamda bilinçli algıyı oluşturur.

Herhangi bir niteliğin, bir rengin ya da hareketin bilincine varabilmemiz için o nitelikten sorumlu beyin bölgesindeki sinirsel etkinliğin şiddeti belli bir düzeye ulaşmalıdır. Dolayısıyla bir şeyin bilincine varmakla varamamak arasındaki farkı sinirsel etkinliğin şiddeti belirler.


Bilincinde Olmadığımız Düşünceler Bilinçli Deneyimlerimizin Nicelik ve Niteliğini Değiştirebilir

Peki, bilinçli deneyimin doğasını beyindeki sinirsel etkinliğin şiddeti belirler deyip bir bakıma işin içinden sıyrılıvermek bu denli kolay mı? Ne yazık ki değil. Çünkü bilinçli deneyimler, dünya bilgileri, geçmiş deneyimler, ön yargılar, sosyal ilişkiler gibi üst düzey işleyişlerle de iç içe geçmiş durumdadır. Bu etkileşim öyle kuvvetlidir ki kişinin duygu ve düşünceleri belli bir fizyolojik uyaranı ne şiddette algılayacağını tümüyle değiştirebilir. Nasıl mı?

Diyelim ki bir grup kişiden yaptığımız bir deneye katılmalarını istedik. Deney sırasında, öğrenmenin etkili gerçekleşebilmesi adına ceza olarak az şiddette elektrik şoku kullanacağımızı söyledik.  Kişileri önce iki ayrı alt gruba ayırdık. İlk gruba deneyimizin öğrenme literatüründe çığır açabilecek, oldukça yararlı bir çalışma olduğunu, ikinci gru baysa yalnızca merak ettiğimiz bir şeyi denemek için bu çalışmayı yürüttüğü müzü söyledik. Deneyin sonunda birinci grup kendilerine uygulanan elektrik şokunun şiddetinin çok yüksek olduğunu ve rahatsızlık duyduklarını bildirirken, ikinci grup pek ses soluk çıkarmayacaktır. Neden mi? Çünkü hiç kimse geçerli bir neden olmaksızın canını acıtacak elektrik şoklarına maruz kalmak istemeyecektir. Dolayısıyla bilincine bile varmadığı bu düşünce, bilinçli acı deneyimlerinin niceliğini/şiddetini azaltarak, durumu kabul edilebilir bir çerçevede algılamasına yol açacaktır. Öyleyse nesnel olarak acı vereceği belli olan bir uyaranın öznel deneyimi insanların bilinçaltındaki düşünce ve duygulardan da etkilenebilir.
İşte, üst düzey sıfatıyla tanımlanan bu zihinsel işleyişlerle sinirsel etkinlik arasındaki bağ anladığımız anlamda bilinci oluşturan ana unsur olarak görülebilir.



Kaynaklar
Crick, F., Koch, C., "A Framework for Consciousness", Nature Neuroscience, Cilt 6, Sayı 2, 119-126, 2003 Rees, G., Kreiman, G., Koch, C., "Neural Correlates of Consciousness in Humans", Nature Reviews Neuroscience, Cilt 3, Sayı 4, 261-270, 2002. Zeman, A., "Consciousness", Oxford Brain, Cilt 124, Sayı 7, s. 1263-1289, 2001.[/size=1]




Beyinde "aç-kapa"




Beyin dalgalarını kontrol etmeyi başaran Sidney Üniversitesi Teknoloji Bölümü Profesörü Ashley Craig, insan beyninin vücut rahatlayınca sinir sistemine gönderdiği Alfa dalgaları ile uyuma öncesi gönderilen Teta dalgaları arasında aç kapa işlemi yapan bir anahtar keşfettiklerini açıkladı. 
 
Beyindeki "elektrik anahtarı"nın keşfinden sonra deneyler başladı. Araştırma ekibinden bilim adamı Less Kürkup bir sandalyeye oturdu ve önce vücudunu rahat bir duruma soktu, ardından da gözlerini kapatıp dinlenmeye başladı. Böylece beynin Alfa dalgalarını kapatıp Teta dalgaları göndermesi sağlandı. Bu sırada kafatasına bir güçlendirici ile vericiye bağlı iki elektrot yapıştırıldı. Lambalar yandı Normal durumlarda 0.9 votluk bir enerji ile elektrik dalgası gönderen beyin, vücudun rahatlamasının ardından devreyi kapatınca sinir sistemine gitmeyen enerji dalgalarının voltajı 3.5 birime yükseldi. Ve verici ile yönlendirilen beyin dalgası odanın kapalı ışığını açmayı başardı. Aynı miktardaki beyin dalgası ile oyuncak bir otomobil de çalıştırıldı.




Tiversonus

#7
2. DUYGUSAL BELLEK: "Daha Dün Gibi Aklımda"




Dünya tiyatro tarihinde önemli bir yere sahip Rus C. S. Stanislavski 19. yüzyılın başlarında oyunculuk eğitimine dair kendi adıyla anılan kuramı oluşturduğunda oyuncunun oynadığı rolün "hakkını verebilmesi" için karakteri gerçekmişçesine kabullenmesi gerektiğini söylemişti. Oyuncu rolünü yaşayarak ve hissederek oynamalıydı. Oyundaki karakter ağlıyorsa oyuncu da gerçekten hüzünlenmeli, kahkahalar atıyorsa gerçekten mutlu olduğunu hissetmeliydi. Bunu yaparken belleğindeki anıları yardıma çağırabilirdi. Örneğin bir melodi ya da zihnine kazılmış acıklı bir yüz, "daha dün gibi" dediği mutlu bir an... Tüm bu kişisel anıları anımsarken mimiklerinde ve genel ruh halinde oluşacak değişim oynadığı karakterin duygularını da daha gerçekçi bir şekilde yansıtmasına olanak verecekti. Stanislavski'nin tiyatro alanındaki bu kuramını oluştururken esinlendiği kişi, kendisiyle aynı dönemde yaşamış, duygusal bellek üzerine araştırmalar yürütmüş Fransız psikolog T. Ribot'ydu. Ribot'ya göre geçmişte yaşadığımız tüm olaylar bir şekilde zihnimizde kayıtlıydı. Bu anıları istemli ya da istemsiz olarak hatırladığımızda o anılarla ilişkilendirdiğimiz duyguları da tekrar yaşamaya başlıyorduk. İlk doğum günü kutlamamızı hatırladığımızda nasıl dudaklarımıza tatlı bir gülümseme yerleşiyorsa, yeterince hazırlanmadığımız bir sınavı anarken de bir o kadar kaygı duyabiliyorduk.


O dönemde Ribot'nun "duygusal bellek" adını verdiği bu kavramı, görece daha güncel bir terim olan "otobiyografik bellekle" ilişkilendirebiliriz. Otobiyografik terimi kimilerimizin aklına kişilerin kendi hayatlarını kaleme aldıkları otobiyografik romanları getirecektir. Nitekim otobiyografik bellek de benzer şekilde yaşadığımız olayların depolandığı bellek anlamına gelir. Örneğin, yaşadığımız hayatı bir filme benzetecek olursak, otobiyografik belleğimiz zihnimizde o film şeridinin saklı tutulduğu kaset gibidir. Ancak bir film şeridi filme alınan sahneyi nesnel olarak yansıtırken, anılarımız yaşadıklarımızın aynısı olmayabilir. Hatta kimi zaman hiç yaşamadığımız bir an -örneğin, rüyalarımızdan kalma bir imge- sanki gerçekten yaşanmışçasına hatırlanabilir. 


Geçmişteki bir anı gelecekte hatırlayıp hatırlamayacağımız, o ana dair hangi ayrıntıları aklımızda tutacağımız, gerçekliğini zihnimizde ne denli saptıracağımız ya da koruyacağımız, o an belleğimize yazılırken hissettiğimiz duygularla yakından ilişkilidir.  Bu konuyla ilgili olarak adli psikoloji alanında pek çok araştırma yapılıyor:  Herhangi bir suç dosyası incelenirken, görgü tanıklarının hafızalarının hissettikleri yoğun korku nedeniyle güvenilir olmayabileceği, olay sırasında dikkatleri silah, kan gibi öğeler üzerinde olduğundan suçlunun yüzünü anımsamayabilecekleri dolayısıyla da yanlış yönlendirme yapabilecekleri göz önüne alınıyor. Bu araştırmalar bellek oluşumu sırasında dikkatin ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. Duyguları harekete geçiren uyaranlar dikkati de üzerlerine kolayca çektiklerinden, günlük hayatımızda sıkça karşılaştığımız sıradan uyaranlara göre daha iyi hatırlanıyorlar. Bu noktada uç bir örneği, travmayı ele alalım. Başından travmatik bir olay, örneğin bir kaza ya da savaş geçmiş kişilerin bir anda gözlerinin önünde canlanan imgelerle olay anını tekrar tekrar yaşadıkları biliniyor.  Olay anına geri dönüşler yaşatan bu tür imgeler, ülkemizde özellikle 17 Temmuz depreminden sonra sıkça dile getirilen "travma sonrası stres bozukluğunun" en önemli göstergelerinden biri sayılıyor. Kimi bilim insanları travmatik anıların belleğe alınma sürecinde rol oynayan fizyolojik düzeneğin, stresle tetiklenen ve tehlike anlarında kaçma ya da savaşma dürtümüzü kontrol altında tutan fizyolojik düzenekle aynı olduğunu düşünüyor.


Peki, duygusal bellek yalnızca korku, kaygı gibi olumsuz duygulardan mı etkileniyor? Bugüne kadar yapılan çalışmalar öyle olmadığını gösteriyor. Bellek oluşumu yalnızca olumsuz duyguların değil, olumlu duyguların varlığından da aynı derecede etkileniyor.  Elbette ki yaşam savaşında olumsuz duygular, olumlu duygulara göre daha önemli bir yer tutuyor. Bizde korku ya da kaygı uyandıran uyaranları hatırlayıp gelecekte bu uyaranlardan kaçınmamız, kendimizi olası tehlikelere karşı koruyabilmemiz açısından önemli. Ama olumlu duygular da ödüllendirme düzeneklerini harekete geçirerek hiç de küçümsenmeyecek bir işleve hizmet ediyor. Bizi mutlu eden olayların hangi etki-tepki ilişkileriyle meydana geldiğinin kaydını tutmak, gelecek davranışlarımızı buna göre yönlendirmemizi sağlıyor. Örneğin, konserine ilk kez gittiğimiz bir sanatçı o akşam iyi vakit geçirmemizi sağladıysa diğer konserlerini de iple çekmeye başlarız. Eğer o güzel akşamın anısı belleğimizde canlı tutulmasaydı, bir dahaki sefere eğlenmek ve rahatlamak için hangi konsere gideceğimizi seçmek zor bir karar olabilirdi.


Duygusal bellekle ilişkili beyin bölgesinin amigdala olduğu düşünülüyor. Amigdala, yoğun duygular hissettiğimiz bir olay sırasında, stres hormonlarının salgılanmasını sağlayarak bellek oluşumuna katkıda bulunuyor. Dolayısıyla stres tepkisi organizmaya yalnızca "kaçmak ya da savaşmak" davranışı için gerekli uyarılmayı ve enerjiyi sağlamakla kalmıyor, bu tepkiyi tetikleyen olayların belleğe alınmasında da önemli rol oynuyor.





Herhangi bir olayla ilişkili bellek "sağlamlığı" yalnızca olayın oluştuğu sıradaki süreçlere bağlı değil. Olay olup bittikten sonra da bellek "güçlendirilmeye" devam ediyor. İşte bu nedenle bazen duygusal bir olayın detaylarını ilerleyen günlerde daha iyi anımsayabiliyoruz. Belleğin güçlendirildiği bu süreçte uykunun, özellikle de uykunun REM döneminin etkin bir role sahip olduğu düşünülüyor. Araştırmacılar uykunun belleğin sağlamlaştırılmasındaki önemini, salınımı uyku sırasında yüksek seviyelere ulaşan ve öğrenme sürecinde söz sahibi olduğu bilinen asetilkolin adlı kimyasal maddeyle ilişkilendiriyor. Asetilkolin miktarındaki bu değişikliğin, REM sırasında amigdalada ve bellek oluşumundan sorumlu tutulan diğer bir beyin bölgesi olan hipokampüste gözlemlenen beyin dalgalarının yapısında değişime yol açtığı ve tüm bu sürecin sinirsel plastisiteyi tetiklediği düşünülüyor. Plastisite, bir yaşam süresince deneyimlenen her yeni olayla ya da öğrenilen her yeni bilgiyle beyindeki sinir ağlarının yapısının ve düzeninin değişikliğe uğraması anlamına geliyor. Kuma düşen bir taş nasıl kumda iz bırakıyorsa, öğrendiğimiz yeni bilgiler de beynimizi bir anlamda "şekillendiriyor". Bu da sinir sisteminin bundan yirmi otuz yıl öncesinde düşünüldüğü gibi sabit değil, sürekli olarak değişim gösteren esnek bir sistem olduğu anlamına geliyor. Sözünü ettiğimiz bu değişim iki yolla gerçekleşiyor: Ya sinir hücrelerinin yapısı, özellikle de birbirleriyle iletişim içinde oldukları sinaps bölgeleri değişime uğruyor ya da bu iletişim bölgelerinin sayıları gitgide artıyor. İki sinir hücresi arasındaki sinaptik bağlantılar öğrenilen bilginin sürekli tekrarlanmasıyla kuvvetlendirilebileceği gibi, bilgi tekrarlanmadığında bağlar zayıflayıp o bilginin unutulmasına neden olabiliyor. Bu neden le mutlu anları fotoğrafarla "ölümsüzleştirip" sonra da sıkça fotoğraf albümlerimizi karıştırmak güzel anılarımızı taze tutmamıza yardımcı oluyor.


İlk defa öğrendiğimiz bir bilgiyi, kısa süreli bellek adı verilen ve o anda üzerine kafa yorduğumuz, hakkında düşünceler ürettiğimiz, zihnimizi meşgul eden bilgileri depoladığımız belleğe alıyoruz. Bilim insanları bu belleğin kısa süreli elektriksel uyarımlar ya da  "geçici" kimyasal değişimler sayesinde çalıştığını düşünüyor. Bir süre sonra kısa süreli bellekteki bilgi daha kalıcı olan uzun süreli belleğe yazılıyor. Bu süreç genlerin kontrolü altında gerçekleşiyor. Ne var ki, her hücrede genetik bilgiyi taşıyan yalnızca tek bir çekirdek olmasına rağmen, bir hücre, birden fazla hücreyle birden fazla sinaptik  bağ kurarak iletişim haline geçebiliyor. Bu durumda, nasıl yalnızca bazı sinaptik bağlantıların seçici olarak kurulup kuvvetlendirildiği sorusunu sormak gerekiyor. Bilim insanları bunun sinaptik bağlantı noktalarındaki yerel mesajcı RNA'ların translasyonu yoluyla gerçekleştiğini düşünüyor. Bildiğimiz gibi mesajcı RNA'lar, herhangi bir proteinin dizilim kodunu hücrenin protein sentez fabrikaları diyebileceğimiz ribozomlara taşımaktan sorumlu. Bu dizilim kodu daha sonra translasyon adı  verilen bir işleyişle ribozomlarda proteine dönüş türülüyor.  Uzun süreli bellek oluşumu sırasında da yeni bilgi, üretilen bu proteinlerin, yapıları  değiştirilmek üzere "etiketlendirilmiş" sinapslarda değişime yol açmasıyla kodlanıyor.


Sonra, zihinde parlayan, acıklı ve karamsar bir yüz hatırlanıyor... Belli ki uzun süreli belleğe iyi kazınmış bir ifade... Bir oyuncu duygusal belleğinden çağırdığı anılarının yardımıyla o yüzü aklına getirip hüngür hüngür ağlamaya başlayabiliyor.


Aslında sahnede canlandırdığı "karakter" ağlıyor. Peki, ya siz bir oyuncu olsaydınız o anda geçmişinizden hangi anınızı çağırırdınız?

Tiversonus

#8
Duyularımız, hayatta kalma savaşında en büyük silahlarımızdan biridir. Örneğin, bizi zehirleyebilecek bozuk yiyeceklerin kokusu çoğunlukla tiksinti verir. Duyularımızı harekete geçiren bu tür uyaranlar bizleri olası tehlikelere karşı uyardıkları için aklımızda daha kolay "yer eder".  Bu nedenle de yoğun hisler uyandıran olaylar daha iyi hatırlanır.


İşlevsel olarak özellikle de korku koşullanmalarıyla ilişkilendirilen amigdala, duygusal bellek oluşumunda da büyük rol oynuyor. Öyle ki, bu beyin bölgesindeki sinirsel etkinlik yalnızca duygusal bir uyarana maruz kalındığında değil, bu duygusal uyaranların belleğe alınma sürecinde de açıkça gözlemleniyor. Bu etkinlik kadınlarda ve erkeklerde sağ ve sol olmak üzere farklı beyin loblarında meydana geliyor. Ancak bu farklılığın nedeni henüz bilinmiyor.

İki hücrenin birbirleriyle iletişim kurduğu bölgeye sinaps adı veriliyor. Kalıcı bilgiler uzun süreli belleğimizde sinaptik bağlantılar kurulması ve bu bağlantıların güçlendirilmesiyle depolanıyor.


Snaps

Uzun süreli belleğe alınan bilgiler, sinir hücrelerinin sinaptik bağlantı bölgelerinde bir takım yapı değişikliklerine neden oluyorlar. Şekilde, bu yapı değişikliğinin nasıl gerçekleştiğini görüyoruz. İki sinir hücresi nörotransmiter kimyasalları yoluyla uzun bir süreçte birbirlerini sıkça uyarmaya başladıklarında, aralarındaki bağlantı kuvvetlendirilmek üzere bir anlamda "etiketleniyor" (a). Bu etiketlenmeyle beraber, etkinleşen sinir hücresinde protein üretimini başlatacak olaylar zinciri de tetiklenmiş oluyor. İki farklı yapıda üretilen bu proteinler (b) kuvvetlendirilmek üzere etiketlenmiş sinaptik bağlantıların kuvvetlendirilip, zayıflatılmak üzere etiketlenmiş sinaptik bağlantıların zayıflatılmasını sağlıyorlar (c). Sonunda, sinir hücreleri arasındaki sinaptik bağlantıların yapısı değişime uğramış oluyor (d).



Kaynaklar
LaBar, K. S., & Cabeza, R., "Cognitive Neuroscience
of Emotional Memory", Nature Reviews, Sayı 7, s.
54-64, 2006.
Hamann, S., "Cognitive and Neural Mechanisms of
Emotional Memory", Trends in Cognitive Sciences, Cilt
5, Sayı 9, s. 394-400, 2001.
Hu, P., Stylos-Allan, M., Walker, M. P., "Sleep
Facilitates Consolidation of Emotional Declarative
Memory", Psychological Science, Cilt 17, Sayı 10, s.
891-898, 2006.
Govindarajan, A., Kelleher, R. J., & Tonegawa, S.,
"A clustered plasticity model of long-term memory
engrams", Nature Perspectives, Cilt 7, s. 575-58, 2006.[/size=1]

Tiversonus

#9
"Peki, ya siz bir oyuncu olsaydınız o anda geçmişinizden hangi anınızı çağırırdınız?"

Beden aklın bir eseridir; zihinsel beden ile fizik beden birbiri ile ilintilidir. Duygusal Beden ile de Ruhsal Beden de bir ilişki içerisindedir. Kendini tanımak aynı zamanda tüm bedenleri (bunların işleyişleri ve birbirleri ile ilişkilerini) ve işleyişlerini keşfetmek demektir.

Bir yolculuğa gidildiği zaman insanlar yanlarında nasıl luzumlu eşyalarını götürürler, işte bunun gibi; neşeli, coşkulu, sevgi dolu anları hatırlatan bazı "malzemelerimizi" yanıbaşımızda bulundurmak büyük fayda sağlayabilir. Kişisel bilgisayaraımızdaki bir belge olabileceği gibi, kişinin sıkıntılı anlarında odaklanacabileceği "güzel hatıralar" ı zihninde canlandırması veya bu hatırarı pekiştirecek "malzemelerimizi" yanıbaşlarımızda bulundurmayı öneriyorum. Bilgi korur. Bilgi bir farındalık artışına da neden olur.

Kısaca, "duygusal beden" temizliği için çok önemli bilgiler taşıdığı için bugünkü bilgileri burada paylaştım. Önce "niyetimizi" açıkça oluşturalım ve duygularımızın atlıkarıncasına binmek yerine bizi yaratıcı maceralara götürecek benliğin yeni alanlarına yolculuk için bu bilgileri kullanalım diye öneriyorum. Yaşamı onurlandıran, Dünya'yı onurlandıran bir yaşama biçimini deneylimeniz dileğimdir, elbette benim de:))

Tiversonus

#10
Bilinçli Algılama

Claire Sergent, Sylvain Baillet, ve Stanislas Dehaene bir sujeye bir kelimeyi projeksiyon ekranına yansıtarak belirli zaman aralıklarında beynin hangi bölgelerinin aktive olduğunu beyin görüntüleme teknikleri ile gösterdiler.Sujenin kelimeyi bilinçli olarak algılaması için gereken süre bilinçsiz algılaması için geçenden uzundu.Bir saniyenin çeyreği (275 milisaniye) süresince gösterildiğinde sadece arka beyin lobu(oksipital bölge) görme korteksi(visüal korteks) aktive oluyordu.Ancak suje bilinçli olarak kelimeyi algılayamıyordu.Ancak saniyenin dörtte üçü kadar bir süre (575 milisaniye) kadar ekranda tutulduğunda bilinçli algılama gerçekleşiyordu.


Visual korteksten sonra frontal korteks (300 msn) arkasından prefrontal korteks (350 msn) ,sonra anteriör singulat korteks (430 msn) ve parietal korteks (575 msn) aktive oluyor ve bilinçli algılama gerçekleşiyordu.









Görüldüğü gibi bilinçli algılama için beynin çeşitli anatomik alanları arasında bir iletişim (enformasyon aktarımı) gerekmekte.Bilinçli fenomen klasik model de varsayıldığı gibi tek bir alanın aktive olması ile gerçekleşmiyor.Aksine pek çok alanın katıldığı bir sürecin varlığını gerektiriyor. Bu yüzden beynin bir bölgesi hasara uğradığında bilinçlilik tamamen kaybolmuyor ama bilinç halinde kısmi değişiklikler görülüyor. Bir başka önemli bulgu da bilinçliliğin ortaya çıkabilmesi için duygusal ,karar verme ile ilgili bağlantılar barındıran frontal korteksin mutlaka aktive olması gerekliliği.


PRTEFRONTAL KORTEKSİN İŞLEVİ




Frontal lobun en ön kısmı nöroanatomik terminolojide prefrontal korteks adıyla geçmektedir. Bu bölge beynin diğer bölümlerinden sayısız enformasyon alır.




1848 yılında bir Amerikalı demiryolu işçisi olan Phineas Gage patlama sonrası kafatsını yaran bir demir çubuk nedeni ile prefrontal korteksinden yara aldı.Beklenenin aksine hızla iyileşti.Bu hastanın izlenmesi prefrontal korteksin işlevleri konusunda nörobilimciler önemli derecede aydınlatmıştır.



Frontal lobun en ön kısmı nöroanatomik literatürde prefrontal lob adıyla geçmektedir.Bu bölge beynin diğer bölümlerinden sayısız enformasyon alır.


Prefrontal korteksin işlevlerinden birisi yapılacak bir eylemin zamansal düzenlemesini (time sequance) yapmaktır.Prefrontal korteksi hasarlı bir kişiye belirli bir hareketi yapması söylendiğinde bu hareketi gerçekleştirmeye çalışacak ancak eylemlerin sırasını karıştıracaktır.Örneğin giyinmesi söylendiğinde önce atlet yerine gömlek üzerine atlet veya çorapdan önce ayakkabı sonra da diğer giysileri atlayıp şapka giymeye kalkması gibi.


Prefrontal lob hasarında karşılaşılan bir diğer sorun günlük hayatta kullanılan nesnelerin yalnızca en bilindik şekilleri ile kullanılmaya kalkılmasıdır.


Bu durum prefrontal korteksin seçim yapabilme kabiliyeti üzerindeki etkisini gösterir.


Bir davranışın veya bilginin inhibe edilememesi (yoksayılamaması) ve rijid bir şekilde aynı davranışın yinelenmesi bu sebepledir.


Prefrontal korteksin davranışların sosyal çerçevede düzenlenmesinde rolü bulunmakta.Hasar halinde kişinin en ufak bir uyaran tetiklemesi halinde sosyal bağlamı ihmal ederek yapılması uygun olmayan bir davranışta bulunduğu görülür.Örneğin prefrontal korteksi hasarlı bir hasta doktor muayenehanesinde tesadüfen gördüğü bir diş fırçasını alarak dişlerini fırçalamaya başlar.Bunu neden yaptığı sorulduğunda kafası karışır ve davranışını haklı gösterecek bir neden uydurur.


Prefrontal lob hasarlı olgular çeverden gelen her uyaranın etkisine açıktır.Bir şapka gördüğünde otomatik olarak giyer ve bıçak gördüğünde eline alıp sanki ekmek kesiyormuş gibi davranabilir.Plan yapmakta ve bu planları sıralı hareketler ile yerine getirmekte zorluk çekerler.Eylem esnasında gerekli işlemci hafızayı iyi kullanamadıklarından unutkanlık sorunları ile eylemleri kesintiye uğrar.Spontan davranışlarda ve insiyatif almada eksiklik görülür.Kendilerine ve diğerlerine karşı bir lakaydide(ilgisizlik) içindedirler.Bununla birlikte genel olarak zekaları yerindedir,teorik ve güncel sorulara yerinde yanıt verirler fakat konuşmayı başlatmazlar(insiyatif eksikliği) ve bilgi edinmek için kendiliğinden soru sormazlar.



BİLİNCE KATKIDA BULUNAN BEYİN YAPILARI


Global Workspace Theory (Bütünsel çalışma alanı teorisi) gibi teoriler bilinç içeriğinin beyin düzleminde geniş bir alana yayıldığını varsayar. Stanislas Dehaene ve arkadaşlarının çalışmalar bu varsayımı doğrular niteliktedir.


Algısal biliçliliği veya buna verebileceğimiz bir diğer ad ile primer bilinçliliği tek bilinçlilik formu sayamayız.Bilinç hakkında konuşurken hangi düzlemde bir bilinçlilik üzerinde konuştuğumuzu ayırt etmeliyiz.Örneğin ilksel basamaktaki bilinçlilik hali uyanık olmak ve dış dünyadan gelen uyarıların farkında olmak ile ilgilidir.


Damasio,bu öncülden yola çıkarak ; vücudun içsel duyumlarının an be an fark edildiği proto-self (ön kendilik) adını verdiği bir bilinçlilikten bahseder.Bu beyin aktivitesi retiküler formasyon ,hipotalamus ve somatosensory korteks (bedensel duyumsal korteks) ile ilgili görünmektedir


Retiküler formasyon aktivitesi uyanıklık hissi ile doğrudan ilişkilidir.Uyanıklığı muhafaza eden diğer sistemler pons,rafe nükleusu ve lokus sereleus denilen çekirdeklerdir. Uyanıklık için retiküler formasyonun ve primer duysal alanların aktivasyonu şart gibi görünmekle birlikte daha üst düzeyde bilinçlilik hali için bu aktivite yeterli değildir. "Şimdi ve burada" deneyimini yaşamamızı sağlayan çevre ile teması sürdüren bilinçliliğe "primer bilinçlilik" denmektedir.


Damasio bu tip bilince "çekirdek bilinçlilik" (core consciousness) adı vermekte ve bu bilinçliliğin sürdürülmesini başlıca singulat korteks (cingulate cortex) ve talamusun intralaminar nucleusunun aktiviteine bağlamaktadır. Gerçekten de talamusun bu bölgesinin iki yanlı hasarı koma ve beyin ölümüne benzer bir bilinç haline yol açmaktadır.Anestezi maddelerinin ve antipsikotiklerin etki ettiği başlıca bölge de burasıdır.




Talamusa bilinçlilikte böyle önemli bir rol biçilmesi yeni değildir. 1984 de Francis Crick bilincin talamusun korteksin hangi bölümünü aktive etmesine bağlı olduğunu öne süren "talamik projektör hipotezi"ni (thalamic searchlight hypothesis) ileri sürmüştü.


Benzeri ancak daha sofistike bir teori Rodolfo Llinas tarafından ileri sürüldü.Bu hipoteze göre talamusun bazı nöronlarının ritmik osilasyonları , kortekste çeşitli duysal modaliteleri işleyen nöronların osilasyonlarını senkronize etmekteydi.Talamusun bir orkestra şefi gibi davrandığı bu teoride tüm diğer müzisyenler talamus sayesinde bu temel ritme senkronize oluyor ve dış dünyanın bütünlüklü bir imajının ortaya çıkmasına yardımcı oluyorlardı.Bu bağlama (binding=uyaranları bir bağlam çerçevesinde algılama) ) problemine orijinal bir çözüm gibi görünüyor.


Talamusun orkestrasyonu sağlama görevi olmadan korteks faaliyetlerini yürütebilir.Ancak çeşitli modalitelerdeki duyumsal impulslar arasında senkronizasyon, dolayısı ile koordinasyon sağlanamayacağından bütünsel bir çevre-kendilik algısı oluşamayacaktır.







Talamus demiryollarının kavşak yaptığı noktaya benzetilebilir.Zira tüm duyu sinyalleri (koku hariç) kortekse ulaşmadan önce talamusa uğramak zorundadır.Korteks te talamusa geri besleme sinyalleri gönderir.Talamusun çoğu çekirdeği kortekste "spesifik-belirli" bir alan ile bağlantılıdır.Örneğin talamusun "lateral geniculate nükleusu" primer görsel kortekse projekte olur.Ancak "intralaminar nükleus" gibi talamik çekirdeklerden bazıları kortekste geniş bir alana projekte olur.Talamusun "reticular nükleusu" kortekse projekte olmaz ancak korteskten aldığı sinyalleri talamusun dorsal nükleusuna aktararak talamokortikal feedback sarmalında merkezi önemde rol oynar.Retiküler nükleus talamus üzerinde kortikal impulslara göre baskılayıcı bir oynar.Örneğin kişi kendisi için anlamlı-kuvvetli bir uyaran aldığında(örneğin ismi ile çağrıldığında) diğer tüm uyaranlar retiküler çekirdek tarafından algı sınırından temizlenir.


Buraya kadar özetlenen bilinçliliğin alt seviyeleri daha üst seviyelerdeki bilinçliğin ilk koşuludur.Daha yüksek seviyeler (reflektif bilinç ve ya kendilik bilinci) için talamokoritkal nöron sarmalı çok önemli bir rol oynar.


Refleksif bilincin "Algılayan kişi benim" anlayışı ; kişinin kendisi olduğu ve kendisinden başka bir kişi olmadığını duyumsadığı kendilik bilinci için öncelikle zorunludur. Bu otobiyografik bilinç boyutu geçmiş ve gelecekle ilgili bilinçli zihinsel temsillerin oluşturulmasını ,bu temsillerin oluşturulması için hafıza desteğini ve soyut "kavramsallaştırma -planlama" yeteneğinin gerekliliğini gösterir.


Kendilik bilinci için frontal ve parietal lobların çok önemli bir role sahip olduğu olduğu görülüyor.Bu güne değin önemleri tam anlaşılamamış derin beyin yapılarının da rolleri olduğu düşünülmekte.


Bu yapılardan üçü,"angular gyrus,precuneus ve anteriör singulat korteks" dinlenme halinde yüksek aktivite gösteren yapılar ve muhtemelen kendilik bilincinin mümkün olmasını sağlayan nöral ağların başlıca sorumluları. Posteriör medial parietal bir yapı olan precuneus üzerinde çalışmalar sürüyor.Sujenin gözleri kapalı dinlendiği veya "+" gibi bir işarete gözlerini sabitleyerek baktığı esnada EEG alfa ritmi denilen bir ritm gösterir.Bu esnada en yüksek beyin aktivitesi gösteren yapı "precuneus"dur.Buna mukabil sujenin kendisine referans gösterilmeyen vazifeler verildiği durumda ise en az aktivite gösteren bölümdür.


Bu gözlemlere dayanarak bazı nörobilimciler precuneus ve posteriör cingulate korteksin özgür iradeye sahip kendilik bilinci ile ilgili olduğunu ileri sürmüşlerdir.



Tiversonus

#11



Bu hipotez postero-medial parietal korteksin bilinçlilik halinin değiştiği uyku,anestezi ve vegetatif (bitkisel) haller gibi durumlarda azalmış bir aktivite gösterdiği bulgusu ile uyumludur.


Precuneus'un vizüel-spasyal imajinasyonda önemli rol oynadığı anlaşılmakta.


Örneğin,bazı deneylerde bir parmağın hareket ettiği sadece hayal edildiğinde precuneus aktivite göstermekte.Bu deneyimler, precuneusun insanların kendi bedenlerini uzam içersinde hissetmelerinde (hayal etmelerinde) önemli bir rol oynadığını düşündürüyor.


İnsula


İnsula adı verilen korteksin derin kıvrımlarının altına yerleşen bir yapı uzun zaman boyunca işlevsel açıdan gizemliliğini sürdürdü..Antonio Damasio'nun çalışmaları bu yapının somatik markerlar (bedensel işaretleyiciler) içerdiğini gösterdi.


Damasio,bu kortikal yapının "bedensel duruma ilişkin haritaların" duygusal deneyimler ile bağlantısını sağladığını ve bilinçli hissiyatın ortaya çıkmasına vesile olduğunu ileri sürüyor.


Böylece insulanın duyumsal bir deneyime uygun duygusal bir bağlam oluşturmaya yaradığı düşünülüyor. Beden ile ilgili bu tür bir enformasyonun yüksek bilişsel ve duygusal işlemlerden geçmek üzere üst kortikal merkezlere aktarılması bakımından insulanın beyindeki yerleşimi çok uygun görünüyor. Talamustan aldığı sinyalleri limbik sistem,amygdale ve Ventral striatum, orbitofrontal korteks gibi alanlara gönderiyor.




İnsula limbik sistemin ön bölümünü oluşturuyor ve insulanın acı-ağrı duyma ile ilgili önemli bir işlevi olduğu açıktır.Ayrıca korku,tiksinme ,öfke,neşe ve üzüntü gibi duygulanımlar ile de yakından ilişkili.Tüm bedeni derinden etkileyen ihtiyaçlar karşısında besin ve ilaç arama gibi bilinçli arzuların insuladan kaynaklandığı sanılıyor.Sonuç olarak İnsula, bedensel durumun duygusal bağlamı ile birlikte bilinçliliğe sunulduğu sistemin önemli bir parçasıdır..


Evimsel açıdan insulanın insan ve büyük maymunların diğer memelilerden farklılaşmasına yol açan iki evrimsel değişikliğe uğradığı düşünülmekte.


Öncelikle (özellikle sağ hemisferdeki) insulanın ön bölümü insan ve büyük maymunlarda diğer memeli cinslerinden daha gelişkin olduğu gözlenmektedir..


Bu gelişme düzeyi bedensel duyumların daha incelikli duygusal bağlantılar ile ilişkilendirilmesine hizmet etmekte.Örneğin kötü bir koku,iğrenme duygusuna ve sevgilinin dokunuşu özel bir tensel hazza neden olur.


Diğer majör evrimsel değişiklik insulanın yalnızca insan ve büyük maymunlarda görülen bir nöron türüne shaip olmasıdır.Bu büyük ,uzun ,sigara şekilli sinir hücreleri von Economo nöronları (VENs) olarak bilinir.Bu nöronlar yalnızca insula ve anterior cingulate kortekste bulunmakta.


Anterior cingulate kortekse gelince, bu bölgenin duygulanım ve bilişsil işlevler arasında bir arayüz görevi gördüğünü söyleyebiliriz.


Duyumsamaların niyet ve eylemlere döndüğü yer de burasıdır.Bu yapı kişinin duygulanımını kontrol etmesi, problem çözme üzerine odaklanmasını,hatalarını tanımasını,değişen durumlara adapte olmasını sağlar.


Sujeler iğne batırarak uyarı dıklarında cingulate korteksde aktivite artışı görülür.Bu reaksiyon o kadar açıktır ki buradaki nöronlara "ağrı nöronları" denilmesine yol açmıştır.


1999 da Toronto üniversitesinden William Hutchison ve arkadaşları bir başkasına iğne batırıldığını gören sujelerin aynı nöron sistemlerinde sanki kendilerine iğine batırılıyormuş gibi aktivite artışı saptamışlardır. Bu nedenle bu nöronlara ,kendileri ile diğerleri arasında sınır gözetmeden ateşlendikleri için "ayna nöronları" [/b](mirror neurons) adı verilmiştir.


İnsanın da içinde bulunduğu Primat sınıfı sosyal yaratıklarıdr.Diğer bireylerin niyetlerini bilmek bu türün sağkalımı açısından için büyük önem taşımaktadır.İşte bu nedenle "ayna nöronları" vasıtası ile diğer insanların zihinlerinin içsel bir simülasyonunu gerçekleştirmek bu türün ustalaştığı bilişsel bir alan olmuştur .


V.S. Ramachandran, gibi bazı nörologlar önce başkalarının zihinlerini simüle etme kabiliyetinin sonradan da kendi zihnini tanıma faaliyetinin (kendilik bilinci) geliştiğini öne sürmekte. Ramachandran'a göre sadece ayna nöronlar değil dile katkıda bulunan bütün beyin alanları (örneğin Wernicke alanı) bu sürece katkıda bulunmaktadır


Yüksek bilinçliliğe dilin katkısı konusunda ile iddialar yarık-beyin(split brain) hastaları üzerinde yaptığı incelemeler ile bilinen beyin cerrahı Michael Gazzaniga ya dayanır. Gazzaniga'nın modelinde dil üzerine baskın hemisfer kendi-bilinçliğinin temelini teşkile derken Edelman gibi araştırmacılar ise bilincin beyinde herhangi bir özel yapıya bağlanamayacağını,beynin tümüne ait bir özellik olduğunu ileri sürmektedirler.