Haberler:

Yeni celse yayınlandı! 25 Temmuz 2026🎉

Ana Menü

Alntılar (Felsefe)

Başlatan Tiversonus, 28 Ağustos 2009, 03:54:34

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus

Gerçek ve Doğru

Düşünmenin temel birimleri, kavramlar, simgeler, imgelerdir... Ve bunların tümü soyuttur.

Dilbilgisinde, öğrenmeyi kolaylaştırmak için kavramları somut ve soyut, basit ve karmaşık, v.b ayrımlara tabi tutsalar da, soyutluk niteliği değişmez kavramların... Çünkü kavram, en genel haliyle, nesne, olgu ya da olayların zihindeki tasarımıdır. Yani bir soyutlama... Her soyutlama, ister bir indirgeme olsun isterse bir genelleme, her koşulda bir eksiltmedir.

Dilbilgisindeki bu ayrımda dikkate alınan en önemli özellik, bir kavramın bilincimizden bağımsız olarak varolan herhangi bir nesneye ya da varlığa delalet edip etmemesidir. Eğer bir kavram, bilincimizden bağımsız olarak varolan bir nesneye tekabül ediyorsa, ona somut olma niteliği atfedilir.

Örneğin : "Ağaç" kavramı, bir nesnenin karşılığı olduğu için onun somut bir kavram olduğu söylenir. Özgürlük, mutluluk, iyilik gibi oluş bildiren ya da düşsel, düşünsel varlıklara yönelik kavramlar, matematiğin tüm kavramları, soyuttur bu anlamda... Ne var ki, "ağaç" kavramı varolan hiçbir ağacın yerini tutamaz; keza "deniz" kavramı da hiçbir denizin... Bunun nedeni tüm kavramların soyut olmasıdır.

Bu anlamda, insanların önemli bir kesiminin sık sık birbirine karıştırdığı ya da birbirinin yerine kullandığı, "gerçek" de bir kavramdır, "doğru" da...

Düşünmemizin temel birimleri soyut olduğuna göre, onlarla ortaya koyduğumuz düşünce ve o düşüncenin taşıdığı, aktardığı bilgi gerçek olabilir mi? Düşüncesini ifade eden, gerçeği ifade etmiş olur mu? Bu sorunun yanıtını vermeden önce, bununla bağlantılı üç soru daha sormak gerek : Birincisi, gerçek nedir? İkincisi, doğru nedir? Bir diğeri ise, bilgi nedir?

Gerçek denilen, bilincimizden bağımsız olarak varolandır. "Gerçek deyimini özellikle hakikat ve hakikî deyimlerinden titizlikle ayırmalıdır. Gerçek, somut ve nesnel olarak var bulunandır. Hakikat'se gerçeğin bilinçteki yansısıdır. Hakikî deyimi hakikatle ilgili olanı dile getirir."1 Bundan dolayı gerçek olan, yani gerçek varlık, biz düşünsek de düşünmesek de varolandır. Gerçek olan'ın en önemli özelliği, zamanda ve mekanda var olmasıdır ki bu özelliği onun, hareketten, değişimden ve dönüşümden de arî olmayışına delalet eder.

Gerçek olan'ın karşıtı olarak düşsel, düşünsel olan'a da kısaca değinelim : Düşsel, düşünsel olan varlık ise varlığını düşünmemize borçludur. Bu tür varlıklar, düşünmediğimiz sürece yoktur. Onların bu özelliği, zaman ve mekan dışı oluşlarına da delalet eder ki bundan dolayı düşsel, düşünsel varlıklar değişmez, dönüşmez, hareket etmez... Bu özellikleri nedeniyle, bu tür varlıklara, ideal varlıklar da denilir. Bu varlıklara hareketi, değişimi ve dönüşümü, insan, ancak kendi düşselliğinde yükleyebilir. Zamanda ve mekanda, yani gerçek yaşamda değil...

Gerçek varlıkla düşünsel varlık arasındaki bir diğer önemli ayrım da "gerçeklik"tir. Gerçeklik, gerçek varlığın bir özelliğidir. Düşünsel, düşsel varlığın ise gerçekliği yoktur. "Doğru" kavramı ise, eğer Öklid geometrisi ya da düzlem geometrisinden söz etmiyorsak, bilgiye ait bir değerdir. Dolayısıyla soruyu, "doğru bilgi nedir" haline dönüştürmek gerek. Bunun için de, öncelikle bilginin ne olduğunu belirlemek gerekiyor.

Bilgi, özne ile nesne arasındaki ilişkinin sonucunda ortaya çıkan bir üründür. Bilen ya da bilmeye yönelen bir özne yoksa, tek başına nesnenin varlığı, bilginin ortaya çıkmasına yetmez. Keza tersi de doğrudur : Bilinebilecek bir nesne yoksa eğer, tek başına öznenin varlığı da bilginin oluşmasına yetmez...

İnsanın, kendisinin de bir parçası olduğu, bütünsel olarak nesnel gerçekliği, özel olarak ise toplumsal gerçekliği ya da bunların içerisindeki tikel, tekil varlıkları, olay ve olguları bilme, kavrama, anlama ve anlamlandırma yönelişi ve sürecinde kurduğu bağ ve sonrasında bunu aktarma, bildirme biçimi farklı bilgi türlerinin de ortaya çıkmasını beraberinde getirmiştir. Çünkü nesnel gerçeklik, çok yönlü ve çok boyutludur. Bilgi de tekilliği, tikelliği ve tümelliğiyle bu nesnel gerçekliğe ilişkindir. İşte "bu nedenle bilgi, ait olduğu alan, elde ediliş biçimi, özne-nesne ilişkisi ve bilgi aktı açısından farklı türlere ayrılır."2 Ki gündelik bilgi, dini bilgi, sanat bilgisi, teknik bilgi, bilimsel bilgi, felsefi bilgi, bu farklı bilgi türlerine örnektir.

Buradan hareketle, hangi alanda olursa olsun, bilginin insan zihnindeki oluşma sürecinde, öznenin nesneyle kurduğu ilişkide gerçekleştirdiği, algılama, düşünme, kavrama, birleştirme, ayrıştırma, çıkarsama, v.b işlemler, ortaya konan bilginin bir soyutlama olduğunun göstergesidir.Ki her soyutlama bir eksiltmedir, dememin nedeni de budur. Bu eksiltme ise gerçeğe ilişkindir. Bu anlamda, hiçbir bilgi nesnesini birebir yansıtmaz, yansıtamaz. Örneğin : Foto muhabirleri arasında bile, "Objektifin objektifliği, subjektiftir" sözü dolaşır.

Doğru bilgi, nesnesine uygun olan bilgidir. Bir bilgi, nesnesine uygunluğu oranında "doğru" ya da "yanlış" değerini alır. Elbetteki burada, nesnel gerçeklik üzerinden hareket ediyoruz. Çünkü bunun dışında da bilgiye dair doğruluk ölçütlerinden söz edilir. Örneğin, salt mantık çerçevesinde, formel anlamda da bir bilginin doğru olduğu ileri sürülebilir. "Eğer bir bilgi mantık kurallarına uygunsa doğrudur" denilebilir.

Ancak mantık kurallarına uygun olan her bilgi doğru değildir. Örneğin : "Türkiye'nin nüfusu 70 milyondur. Milli geliri ise 210 milyar dolardır. O halde kişi başına düşen milli gelir 3 bin dolardır." denildiğinde, bu çıkarımda ileri sürülen bilgi mantıksal olarak doğrudur. Ama Türkiye gerçekliğine baktığımızda bu bilginin, varolan toplumsal gerçekliğe uygun olmadığını tespit ederiz. Ki bu durumda, yukarıdaki önermelere dayanan çıkarımın taşıdığı bilgi, gerçeklik açısından, doğru değildir; yanlıştır. Ama bu, gerçekliğe ilişkin bilginin mantık kurallarına uygun bir biçimde, kendi iç tutarlılığına sahip olarak ifade edilmesinin gerekliliğini, hatta zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Çünkü gerçekliğin doğru bilgisi de mantıksal bir tutarlılıkla ortaya konulmayı gerektirir.

Dolayısıyla, "doğru bilgi" hem bilgisi olduğu ileri sürülen nesneye ya da gerçekliğe uygun olan hem de mantıksal tutarlılığa sahip olan bilgidir. Bunun yanısıra, "doğru" da her bilgi türünde ortaya konan bilgiye atfedilebilecek bir değer değildir.

Şimdi asıl sorumuza dönelim. Soruyu aynen aktarıyorum : Düşünmemizin temel birimleri soyut olduğuna göre, onlarla ortaya koyduğumuz düşünce ve o düşüncenin taşıdığı, aktardığı bilgi gerçek olabilir mi? Düşüncesini ifade eden, gerçeği ifade etmiş olur mu?

Önce şunu belirtmeliyim : İster tekil, ister tikel, isterse tümel olsun, ne gerçek ne de onun gerçekliği, kendinde bir şey olarak, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin, sevap-günah, kutsal-kutsal olmayan, v.b değerlerini taşır. Ona bu değerleri atfeden, sosyal bir varlık olan insandır.

İnsanın, içerisinde yaşadığı gerçekliğe ilişkin düşünmesinin ve ona dair bilgisinin temel birimlerinin soyutluğu yanısıra, bu bilginin taşıdığı değeri/değerleri de dikkate aldığımızda, bir insanın gerçeği söylemesi bir yana, söylediğinin doğruluğu bile tartışmalı hale gelir. Çünkü "doğru"luk, kişinin ifade ettiği bilginin, gerçekliğe uygunluğu oranında alabileceği değerlerden biridir. Öte yandan bu bilgi, bir soyutlama olması anlamında, gerçekliğin eksiltilmesidir. Son bir nokta daha : Ne yazık ki gerçek, hiç kimsenin zihnine sığabilecek kadar küçük değildir...

Sözün kısası : İnsanın söylediği bir bilgi doğru olabilir ama asla gerçek olamaz...



Atalay Girgin

Tiversonus

#1
Felsefe'nin Dünyâ Barışına Katkısı Üzerine


Yirminci yüzyıl insanlık târihi açısından çok büyük felâketlerin yüzyılı oldu. Savaşlar, ideolojik dalaşmalar, ekonomik bunalımlar; vahşî kapitalizmin ekonomik, siyâsî ve sosyâl sömürüsü bu felâketlerden birkaçı. Karamsar bir tablo çizmek istemem; ama sanırım yirmi birinci yüzyıl daha da büyük felâketlere gebe. Hâl böyle olunca dünyâ barışı düşünsel bir odak noktası hâline geliyor ve Felsefe'nin buna kayıtsız kalması da pek mümkün görünmüyor.


İmdi Felsefe'nin dünyâ barışına katkısı üzerinde konuşmadan önce ilk olarak yapılması gereken: dünyâ barışı hakkında, bunu yapmak için de öncelikle barış hakkında düşünmek olsa gerek. Pekî şu barış da neyin nesidir acabâ? Efendim bana sorarsanız barış: belirli bir durumun adıdır; kendine özgü koşulları ve özellikleri olan belirli bir durumun adı. Pekî nasıl bir durumdur bu? Başka deyişle bu koşullar ve özellikler nelerdir? Bana sorarsanız çatışan güçlerin olmadığı ve adâletin tesis edildiği belirli bir ortamdır. Örneğin birbiriyle çatışan iki kişinin aralarında barış yaptığı söylendiğinde aslında bu kişilerin çatışmayı bıraktığı ve aralarındaki ilişkide adâleti tesis ettiği söylenir. Veya birbiriyle çatışan iki devletin aralarında barış yaptığı söylendiğinde de kezâ bu durum geçerlidir. Örnekleri çoğaltabiliriz; ama buna gerek yok. Ancak tüm bu örnekler bizi hep aynı yere götürür; imdi barış: belirli bir ilişki içinde şu ya da bu nedenle bozulan adâletin yeniden tesis edildiği durumdur.


Pekî adâlet nedir? Ben bu konuda Platon'la hemfikîrim: hakkı olana hakkını vermektir. Demek ki barışa giden yol: belirli bir ilişkide hakkâniyet esâsını gözetmekten geçiyor. Dolayısıyla hakkâniyet esâsının gözetilmediği bir ilişkide çatışan güçlerin ateşkes hâline geçmesi barışı sağlamıyor.


O hâlde dünyâ barışına giden yol da dünyâ devletlerinin birbirleri arasındaki ilişkilerde hakkâniyet esâsını tesis etmekten geçiyor, bir kez tesis edildikten sonra bunu korumak gerekiyor.


Pekî bu noktada Felsefe'ye düşen görev ne ola ki? İmdi efendim Felsefe bir nelik araştırması etkinliğidir; bir şeyi tam da o şey yapan şeyin ne olduğunu araştırma işidir. Öte yandan dünyâ devletlerinin birbirleri arasındaki ilişkilerde hakkâniyet esâsını tesis edecek ve koruyacak kurum da kuşkusuz siyâset kurumudur. Siyâset kurumunun işleyişi de birtakım kavramlara ve ilkelere dayanır; söz gelişi bağımsızlık, özgürlük, eşitlik vb. bu kavramlara örnekken; çağdaş demokrasi, liberal demokrasi, sosyâl demokrasi, muhafazakâr demokrasi vb. de bu ilkelere örnektir. Gerek bu kavramlar gerekse bu ilkeler belirli ideâllere göndermede bulunur ki siyâset kurumu da bu ideâlleri gerçekleştirme mücâdelesinin yapıldığı kurumdur. Ne var ki bu kurumun işleyişi pek çok nedenden dolayı pek çok defâ, bunları gerçekleştirmeye mâni olabilmekte; hem üstelik bu tür faaliyetlere meşruiyet elbisesi de giydirebilmektedir. Söz gelişi özgürlük adına yapılanlar özgürlüklerin daha fazla zarar görmesine neden olabilmekte veya çağdaş demokrasi adına yapılanlar çağdaş demokrasiye zarar verebilmektedir.


İmdi efendim bu gibi konularda Felsefe'nin yapacak olduğu çözümlemelere duyulan ihtiyaç da bu gibi faaliyetlere karşı çıkma çalışmalarının sağlam temellere oturtulmasına duyulan ihtiyaçtan gelir. Bu bakımdan dünyâ barışına engel olan faaliyetlerin, hakkında olduğu sanılan ideâllerle ilişkisini kesmek ile bu kavram ve ilkelerin neliklerini ortaya koymak da dolayımsız bir ilişki içindedir. Felsefe'nin dünyâ barışına katısı da bu dolayımsız ilişkiden gelir.




***

Gün Dönümü I; Amor Fati'den
Alkım Saygın