Felsefeyi netleştirmek...

Başlatan bozadi, 08 Aralık 2015, 14:41:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

#315
İnanması kolay olmayabilirse de, gördüğümüz görmediğimiz tüm varoluş boyutlarındaki veya seviyelerindeki varlıklar tek bir varlığın uzantıları. Yani aslında tek bir Varlık var ve herkes ve herşey onun bir parçası ve kendisi. Varlığın, varoluşun yasaları herkesi, herşeyi bağlar. Daha doğrusu, Varlığın yasaları aslında yalnızca "kendisini" bağlar ve bizim Varlıktan ayrı veya bağımsız sandığımız veya sanabileceğimiz herkes ve herşey (kendi bireysel varlığımız başta olmak üzere) tek Varlığın tek yasasına itaat eder, çünkü herkes ve herşey odur.

Varlığı (bambasit varlık kavramını/gerçeğini) bildiğinizde, aşağı-yukarı var olan herkesi ve herşeyi bilmiş, sezmiş olursunuz. Mutlak manada bilinebilecek tek bir şey vardır; o da var olan tek şey olan varlıktır. Kaçınılmaz olarak, var olan herkes ve/veya herşey gibi siz de osunuz.

Varlık ve yasası, yasaları, daha doğrusu varlığın özelliği, özellikleri basittir. Kendi bireysel varlığınız yoluyla bunu bilebilir, sezebilirsiniz.

"Tüm" varoluş özü ve geneli itibariyle budur, bu kadar basittir. Düşünebiliyor musunuz?! Tüm dünya, diğer tüm gezegenler, evrenler, boyutlar, yoğunluklar... bunları işgal eden herkes ve herşey, tüm geçmişleri ve tüm gelecekleri ile budur yalnızca; VARLIK. Hem "var olma hali" hem de "var olan şey" anlamında, varlık. Bam-basit... tem-tek...

Ra'nın "Bir'in Yasası" dediği şey bu. K'lara ilk celsede "Felsefeniz nedir?" diye sorulduğunda cevap olarak söyledikleri "Bir" kelimesinin anlamı bu. Varolan herkes ve herşey "gerçekten" bir. Bunu düşünebiliyor musunuz? Anlayabiliyor musunuz? Hissedebiliyor musunuz?

Dünya hayatında, ilüzyonunda, hikayesinde bu tek, basit ve ebedi gerçeğin nasıl delicesine çarpıtıldığını, adeta tersini kanıtlamak veya gerçekleştirmek için "savaşıldığını" görebiliyor musunuz?

bozadi

#316
İçimizdeki herhangi bir (ve aslında tüm) olumluluğun, iyimserliğin, ümidin kaynağı nedir? Dünya hayatındaki bu kadar olumsuzluğa rağmen? Kaynağı dünyada mı? Yoksa evrensel mi? Daha doğrusu varoluşsal? Görebildiğimiz-göremediğimiz, sezebildiğimiz-sezemediğimiz, hayal edebildiğimiz-edemediğimiz tüm varoluş katmanlarındaki, boyutlarındaki, tüm zaman ve mekanlardaki, tüm ilüzyonlardaki/hikayelerdeki herkesin ve herşeyin en temel ortak paydası olan "var olma" haline, yani varlığa dair, onun ne olduğuna, değişmez özelliklerine dair açık veya örtülü bir farkındalık olabilir mi? Tüm derin, inatçı korkularımızın, endişelerimizin, acizliklerimizin, tıkanıklıklarımızın temel sebebi, var oluşun basit ve ebedi niteliğine, niteliklerine dair farkındalığımızdaki, inanış-güvenişimizdeki bir zayıflama olabilir mi? Böyle bir farkındalık, inanış, güveniş zayıflaması, dünya hayatı dediğimiz lokal ilüzyonumuzdaki, hikayemizdeki var'lık, yani var oluş durumumuzu, gücümüzü zayıflatıyor olabilir mi?

bozadi

#317
Bir fikir, bir olasılık:

Dünya hayatı denen ilüzyonun, hikayenin içinde hayatımı idame ettirmek için şu veya bu ölçüde ilgi, katılım, çaba gösteriyorum ama kendime ayırabildiğim tüm vakitte ve/veya imkan bulduğumda, dünya hayatında çok eksik kalan şeye yönelmeye, odaklanmaya, erişmeye çalışıyorum; iyiliğe. Saf iyilik. Saf pozitiflik.

BH denen şeyin bu olduğuna inanıyorum. Kalbin, aklın, düşüncenin, iradenin pozitiflikle hemhal olması, birleşmesi, özdeşleşmesi.

***

Biz dünya çocukları, dünya hayatı denen hikayenin içinde bize yeterince iyilik verilmemesi deneyimimiz nedeniyle mutsuz ve şikayetçiyiz. Öyle ki, iyilik, pozitiflik deneyiminin eksikliğinden dolayı çok ciddi ruhsal ve fiziksel sorunlar deneyimliyoruz.

Yalnız, öyle görünüyor ki, bu konuda tam olarak masum da sayılmayız. Varlığımızın makul işlev göstermesi için ihtiyaç duyduğumuz iyiliğe, pozitifliğe kendi başımıza, bağımsız olarak da erişebiliriz, aklımız, sezgimiz, irademiz yoluyla; yani onu bize ille de birilerinin vermesini beklememiz gerekmiyor. Yaygın ve şiddetli negatiflik koşulları içinde pozitifliğe erişim, şiddetli bir susuzlukta suya erişim kadar doğal ve normalde gayet basit bir iştir. Tüm yapmanız gereken ona yönelmektir.

Biz, ihtiyaç duyduğumuz iyilik/pozitiflik deneyimini, etkileşimini, özdeşleşimini ille dünya hayatı dediğimiz oyun sahası içinde arıyor, orada bulmayı, oradan bize gelmesini bekliyoruz. Hem de o iyiliğe, o pozitliğe adeta "ölümüne" ihtiyaç duyarken. Ve çoğu durumda, beklediğimiz şeyin tam olarak (saf) iyilik/pozitiflik olmadığını da itiraf edebiliriz sanırım kendimize. Tatmin olmamasıyla, dipsiz bir çukur olmasıyla bilinen egomuzu tatmin edecek tarzda iyiliklerin bizi bulmasını bekliyoruz; farkında olarak veya olmayarak. Bizim ciddi ölçüde sahteliklerle ve hastalıklarla dolu toplumsal hayat oyunumuz içinde saf iyilik, saf pozitiflik kavramlarının bahsi ve hatta düşüncesi bile geçmez pek. Halbuki bunun bizim adeta "dinimiz", varoluş odağımız olması gerekirdi herhalde. Yani gerçek/saf iyiliğin, pozitifliğin araştırılması, sezilmesi, yönelinmesi, birleşilmesi.

Dünya hayatı denen film veya oyun öylesine abartılı ve hastalıklı bir şekilde meşgul ediyor ki aklımızı, gönlümüzü; ihtiyaç duyduğumuz şifayı kendimize vermek üzere kullanamıyoruz düşüncemizi, sezgimizi, irademizi, inancımızı. Bu ihtiyacın ve imkanın farkında değiliz pek.


bozadi

#318
Alıntı Yap
S: Peki siz zihnin ötesine nasıl geçtiniz?

M: Gurum'un himmetiyle.

S: Onun himmeti ne tarzda oldu?

M: Bana doğru olanı söyledi.

S: Size ne dedi?

M: Benim En Yüce Gerçek olduğumu söyledi.

S: Siz onunla ilgili olarak ne yaptınız?

M: Ona güvendim ve onun söylediklerini hatırımda tuttum.

S: Yani bu yeterliydi mi demek istiyorsunuz?

M: Daha ne yapılması gerekirdi? Guru'yu ve söylediklerini hatırda tutmak bir hayli işti. Benim size önerim ise bundan da kolay - sadece kendinizi hatırlayın. "Ben-im (var olanım)" zihninizi iyileştirmek ve sizi öteye geçirmek için yeterli. Sadece biraz güveniniz olsun. Sizi yanlış yola sevk etmiyorum. Neden yapayım bunu? Sizden istediğim, beklediğim bir şey mi var ki? İyiliğinizi istiyorum - benim doğam böyledir. Sizi niye yanlış yola sevk edeyim?

****

Soran: Gerçeğe-varış tarzınızı bize anlatabilir misiniz?

Maharaj: Benim durumumda bu her nasılsa çok basit ve kolaydı. Gurum ölmeden önce bana dedi ki: "Sen En Yüce Gerçek'sin. Sözlerimden kuşku duyma, bana inanmazlık etme. Sana doğruyu söylüyorum - ona göre davran." Onun sözlerini unutmadım ve unutmamakla - gerçeğe vardım.

S: Fakat tam olarak ne yapıyordunuz?

M: Özel bir şey değil. Hayatımı yaşadım, ticaretimi sürdürdüm, aileme baktım ve bütün serbest zamanımda Gurum'u ve onun sözlerini hatırladım. O kısa bir zaman sonra öldü ve başvurmak için bende sadece anıları kaldı. Bu da yeterliydi.


bozadi

#319
Hayatımızın, bilincimizin veya kısaca benliğimizin arzu ve korkulara dayalı olması, Ego dediğimiz şeyin tanımını, temel özelliğini teşkil ediyor gibi.

Ve dünya denen ortamdaki deneyimlerimize baktığımızda da görüyoruz ki, dayatılan şiddetli olumsuz şartlar bizi adeta arzulardan ve korkulardan ibaret kılacak şekilde düzenleniyor; yani egomuzu sürdürecek, güçlendirecek şekilde. Bu da bir anlamda bizi "cehennemde" tutan şey. O halde yapılması gereken şey ego üzerinde düşünmek, onu anlamak ve ondan giderek arınmak. Maharaj'ın anlattıklarına bakıldığında, egodan/cehennemden kurtulma konusunda hocasından aldığı ve ciddiyetle uygulayarak ego bataklığından çıkmasına vesile olan tavsiye; "en yüce gerçek olduğuna inanması, güvenmesi, bunu kabul etmesi".

En yüce gerçek... Şimdiye kadar bu forumda en çok ele aldığımız kaynaklarda ve belki başka çeşitli kaynaklarda varoluşun aslı-esası hakkında okuyup değerlendirmeye çalıştığımız bilgi veya görüşleri düşünecek olursak, bu "en yüce gerçek" ve "en yüce gerçek olmak" konusunda ne gibi tespitler yapabiliriz?

Gezegen sistemimizin ortasında duran Tanrısal, hayat verici Güneş gibi, tüm varoluş sisteminin ortasında duran, sonsuz kudretli, tam anlamıyla "saf" bir öz var. Forumda ele aldığımız temel kanal bilgileri, var olan herkesin ve herşeyin o özün bir parçası ve "kendisi" olduğunu söylüyor. Özellikle Ra ve K'lar, "BİR" kavramına yaptıkları vurguyla, tıpkı diğer herkes ve herşey gibi bizim de o "Öz" olduğumuzu söylüyorlar. Tanrı olarak adlandırılan merkeziyetin, o merkeziyet etrafında dönen herşeyle, herkesle "bir" olduğunu önemle ve tekraren vurguluyorlar.

İşte, Maharaj'ın gurusunun ona verdiği öğüt de tam olarak bu. Sen (tıpkı diğer herkes ve herşey gibi) En Yüce Gerçeksin. Egoyu, sahteliği, gafleti bitiren şey bu. Ego demek ebedi hakikatten kopmak demek, ve dolayısıyla dipsiz bir güvensizlik, yoksunluk hissi demek. Varoluşun özüyle ve tümüyle birliğine inançsızlık, güvensizlik, kopukluk. Bizim hayat koşullarımız da güvensizliği, sonu gelmeyen arzu ve korkuları, egoyu şiddetlendirecek nitelikte.

Elbette hayatımıza devam edeceğiz. Maharaj gibi nispeten çok kısa bir süre içinde egonun egemenliğinden bir anda veya kolayca kurtulamayabiliriz ama tüm bu kaynakların verdiği bu bilgiyi, bu görüşü, bu olasılığı değerlendirmek, samimiyetle denemek icap eder, değil mi?

Sadece planlı veya plansız meditatif deneyimlerde değil, hayatın olağan akışı içinde imkan bulunan durumlarda da, bu inanç, bu görüş, bu öneri üzerinde düşünülebilir, denenebilir, yaklaşılabilir.

Zihinsel, bilinçsel olarak ne kadar sık "sefil" hallerde buluyoruz kendimizi, öyle değil mi? Eksiklik, yoksunluk, yetersizlik, imkansızlık, çaresizlik düşünceleri, hisleri bizi yiyip bitiriyor sıkça.

Ve işte elimizdeki bu kaynakların önerisini değerlendirecek olursak, bu sefil, berbat ilüzyonun ortasında, tüm varoluşun ortasındaki o saf, mükemmel, sonsuz olanla aramızda "özdeşlik" olduğu üzerinde durmamız faydalı olacak. Ben O'yum. Herkes ve herşey o. Çünkü herşey birdir. Ortadaki, merkezdeki o saf ışık ve kudret merkezinden yayılır herşey ve yine ona döner ebedi bir döngü içinde.

Tıpkı gezegen sistemimizin merkezinde hayat verici Güneş'in olması gibi, tüm varoluş küresinin merkezinde sonsuz saf bir imkan ve kudret ateşi veya ışığı bulunduğuna, herkesin ve herşeyin O'ndan çıkıp O'na döndüğüne, herşeyin aslında O olduğuna ne kadar inanabiliriz? Sanıyorum ki K'ların "BH sızıntısı" dediği nadir bazı deneyimlerde hepimiz bu farkındalığı tatmışızdır. Ama aslında sadece öyle istisnai zamanlarda değil, bendimizden taşan bilinçli, iradeli, güçlü, derin bir huzur, güven, sevinç, sevgi duyduğumuz, deneyimlediğimiz başka çeşitli durumlarda da aynı farkındalığın izleri vardır. Ve hatta, bizi bu kadar berbat koşullarda, kendi kendimize epeyce zarar vermeye devam ederken bile gelecekten, iyilikten, doğruluktan, güzellikten, çözümden yana beslediğimiz "ümitte" aynı ebedi ve ezeli gerçeğin farkındalığının bir etkisi yok mudur?

Bizim bu şartlarda duyumsadığımız herhangi saf, gerçek bir sevinç, ümit, güzellik, huzur, güven ile, varoluşun bilinçli olarak zerre kadar farkında bile olmadığımız sayısız deneyim boyutlarında, alemlerinde herhangi bir varlığın duyumsadığı herhangi gerçek, saf, paylaşıma açık bir sevinç, huzur, güven aynı ebedi gerçeğin farkındalığının sonucu olan aynı deneyim değil de nedir?

Sanırım hepimiz kabul edebiliriz ki, insanı esas güçlü kılan şey maddi imkanlardan önce psikolojik, bilinçsel imkanlardır. Bu tamamen düşünce, bilinç, inanç, irade ile ilgili birşeydir. Hepimiz esas sefaletimizin maddi veya fiziksel değil, öncelikle içsel, bilinçsel bir olumsuzlukla, kendi düşüncelerimizle, inançlarımızla, farkındalığımızla ilgili olduğunu şu veya bu vakitte mutlaka sezmişizdir.

Zihinsel, bilinçsel olarak sersefil olduğumuz, psikolojik, inançsal, bilinçsel çözüm arayışı içinde olduğumuz durumlarda, bu kaynakların bu önerisi üzerinde durmamız çok faydalı olur.

Egoyu bitiren şeyin bu olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Ego açık veya "örtülü" bir biçimde hep bir eksiklik, bir tatminsizlik, huzursuzluk, olumsuzluk hali içindedir ve bu onun "normalidir". KH denen şey de budur. İşte egoyu/KH'yi bitiren veya bitirecek olan şey, "şimdi ve burada" (bu egosal, sersefil psikolojik koşulların ortasındayken bile) varoluşun en merkezindeki en yüce, tamamen saf, zamansız, ebedi, sonsuz kudretli ışığın kendisi olduğumuza inanabilmek, güvenebilmek, onunla özdeşleşebilmek, birleşebilmektir. Eksiklik, yoksunluk düşüncesi bitmeden ego bitmez. Tamlık, mükemmellik, bütünlük, eksiksizlik inancı, bilinci baskın hale gelmeden egonun egemenliği, baskınlığı sona ermez.

Elimizdeki bu kaynakların söylediği şey, tüm varoluşun O olduğudur. Tüm varlığın BİR olduğudur. Biz sonsuz varoluşta küçücük bir dünya gezegeni ilüzyonu içindeki oyunumuzun akıl alıcı düzeyde olumsuz şartlarını adeta "bahane" ederek ebedi gerçekle aramıza farkındalık blokajları koyuyoruz (veya koyulmasına boyun eğiyoruz) ve bunun trajik sonuçlarını yaşıyoruz.


bozadi

#320
"Ben O'yum" (Bütün ve Öz Varlığım, En Yüceyim) farkındalığını veya inancını günlük yaşamda hatırlamakta veya hatırlasam da üzerinde odaklanmakta zorlandığım durumlarda, bunu doğrudan veya dolaylı destekleyen pratiklerden birinin şimdi ve burada saf pozitifliğe odaklanma, onunla birleşme, tekleşme niyeti ve çabası olduğunu gözlemledim birkaç kez. Çabalarımı, deneyimlerimi, gözlemlerimi sürdürdükçe teorik ve pratik önerilerime eklemeler, değişiklikler, düzeltmeler yapabilirim.

"Ben O'yum" konusunun ayrıntılarıyla ilgili konuşulacak, keşfedilecek, netleştirilecek çok şey var tabi ama "şimdi ve burada pozitiflikle özdeşleşme" dediğim şeye dair birkaç notumu paylaşmak istiyorum, aklımdayken.

Zihnin çok meşgul, yorgun, stresli, endişeli (bir şekilde egosal baskı veya basınç altında) olduğu ve bu durumun adeta durdurulamaz olduğu durumların bazılarında, basit ve dolaylı da olsa etki edebilecek bir pratik olarak, aklımızın, zihnimizin, irademizin, bilincimizin pozitiflik ve onunla özdeşleşme/birleşme/tekleşme niyeti ve çabası dışındaki herşeyi bir süreliğine ikinci, üçüncü plana atmak, daha doğrusu "yok saymak". Bu "diğer" şeyleri saymaya gerek yok; "diğer herşey". Gerçekten. Pozitiflik dışında, onunla birleşme, özdeşleşme, tekleşme dışında hiçbir şeyin hiçbir öneminin ve hatta varlığının olmadığı, yok sayıldığı bir tür alternatif gerçeklik deneyimi. Ama enerji artışı, pozitifleşme olunca, dünyayla, insanlarla, olağan hayatla etkileşim de tekrar istenir hale geliyor. Büyük bir hırs olmadan, iyiliğin (daha doğrusu "varlığın") gücüne, kaderselliğine, egemenliğine güvenerek, kendinizi bir tür akışa bırakıyorsunuz.

Alternatif gerçeklik demişken, sanırım buradaki anahtar kavramlardan biri bu; bir gerçekliğe olan ilginizi, alakanızı tamamen keserek, iradenizi köklü bir şekilde başka, alternatif bir gerçekliğe, deneyim boyutuna odaklamak.

Saf pozitiflik dediğim şey spesifik bir "alternatif gerçeklik" veya "alternatif boyut" değil sanırım, daha genel, daha kapsayıcı bir üst veya temel tanımlayıcı; KH aleminden BH alemine geçme çabası gibi.

İçinde bulunduğumuz KH-baskın şartlarda BH'leşme çabasının en basit ve potansiyel olarak en etkili yöntemlerinden biri; saf pozitiflik dışında, onunla birleşme, o olma dışında hiçbir şeyle ilgilenmemek. Bazen bunu kendi zihnimde "Güneş Ol" veya "Yıldız Ol" diye sloganlaştırmaya veya resimleştirmeye çalışıyorum. Başka hiçbir şeyle ilgilenme. Sen busun. Kendin ol! Aslın, özün bu ve şimdi aslına, özüne dönebilir, olabilirsin. Varlığın saf merkezi ol. Şimdi ve burada.

Pozitifliğinizin güçlenmesi için, tüm varlığınızı ona, onunla birleşmeye, onlaşmaya adamanız gerekiyor, ki benim yukarıda pozitiflikle özdeşleşme niyeti ve çabası dediğim şey bunun yalnızca basit bir başlangıç adımı gibi. Bir kez daha "alternatif gerçeklik" kavramına dönüp tanımımda bir geliştirme yapabilirim sanırım burada; "olmak" ile ilgili birşey var alternatif bir gerçekliğe geçişte. Birşey olmayı veya bir durumda olmayı bırakmak için, olabileceğinizi bildiğiniz veya sezdiğiniz başka birşey OLMAYA başlamanız, olmanız gerekiyor. Fark istiyorsanız, farklı birşey "olmanız" gerekiyor.

Pozitifleşme, BH'leşme meselesinde de, konuyla ilgili ciddiyetinizin bir ölçümünü, bir ölçütünü teşkil ediyor bu "olma" hususu. "Dönüşmek" istemelisiniz. Başka, yeni birşey olmalısınız. Tabi bilmediğiniz, sezmediğiniz, onaylamadığınız, istemediğiniz, kabul etmediğiniz birşey olmanız pek muhtemel değil sanırım. Hakkında yeterince bilgi, sezgi, inanç, güven, istek sahibi olmanız gerekir.

İşte pozitifliğin "istenebilirliği", özdeşleşilebilirliği, dönüşülebilirliği üzerinde düşünmek gerekir. Gerçekten pozitif olmak istiyorsanız, "pozitifliğe dönüşmeniz" gerekir, başka birşey (herhangi birşey) olmayı bırakıp pozitif olmanız gerekir. Pozitife, pozitifliğe verimli, düzgün bir şekilde dönüşebilmek için onun ne olduğu konusunda belirli bir bilginiz, sezginiz, inancınız, güveniniz, isteğiniz olmalı. Ona dönüşmenin istenirliği, uygunluğu konusunda korkulardan, endişelerden, şüphelerden arınmanız gerekir. Tüm iradenizle, tüm varlığınızla ona dönüşme, o olma iradesini göstermeniz gerekir.

Elbette bir-iki saniye veya hatta yıl içinde ışık saçan kanatlı bir varlığa dönüşecek haliniz yok. Tıpkı bir bitkinin tohum aşamasında toprağın altında gizli bir gelişim sürecinde olması gibi, bu pozitifleşme, BH'leşme niyeti ve çabası dediğim şeyin başlangıç aşaması da bir tür tohum aşaması. Önemli olan buna başlamanız; isteyip yapmanız. İyiliği gerçekten, bütün kalbinizle, bütün benliğinizle istemeden, ona var gücünüzle yönelmeden, onunla birleşip bütünleşme niyetini ve iradesini göstermeden, tüm hayatınızı, tüm varlığınızı, tüm bilincinizi buna adamadan nasıl hayatınızın, benliğinizin, kaderinizin iyileşmesini bekleyebilirsiniz? "Beklemek" yanıltıcı bir ifade; iyilikle ne ölçüde olursa olsun birleşip bütünleşme niyetini, iradesini gösterdiğinizde egosal beklenti biter. Esasa ilişkin güven egemen olur. En azından içsel, manevi olarak. İçteki dipsiz, egosal arzu/korku çukuru hızla kapanmaya başlar.

Dünyada bir sürü haksızlık, hukuksuzluk, işkence, katliam var. Bunların olmasını ve/veya artmasını temin eden, bunları tırmandıran esas karanlık güçler, sizin iyiliğin, yani varlığın özüne dair farkındalığınızı, inancınızı, iradenizi kırmaya, zayıflatmaya, yok etmeye çalışıyor. Siz buna karşı ne yapıyorsunuz? Siyasi ve diğer meselelerin tarafı veya gözlemcisi olmak, değerlendirmesini, eleştirisini vs yapmak, herhangi bir dünyevi/fiziksel yönü olan bir konuda iyi olduğuna inandığınız şekilde çabalar harcamak güzel ama iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin özüyle, esasıyla ne kadar ilgileniyorsunuz?

bozadi

#321
Bütün bu spiritüel/varoluşsal ahkamlarımda acelecilikten, hoyratlıktan (sonuçta "egodan") kaynaklı pek çok eksik ve yanlış olması mümkün ve hatta gayet muhtemeldir. Çok ciddiye alınmamalıdır; olur da alınırsa diye söylemek istedim :)

bozadi

#322
Bizim "iyilik" dediğimiz şey aslında "varlık" dediğimiz şeyle belki de tamamen özdeş. İyiliğin, pozitifliğin en saf özüne gittiğinizde varlığın özüne, saf varlığa, yani 7Y'ye gidiyorsunuz. İyilik varlığın kendi kendisiyle tutarlı olma, kendisine zarar vermeme halidir; normal, doğal halidir yani. Tüm varoluşun saf özü, bütünü, kendisi olan 7Y'nin bizim lokal 3KH ortamımızdaki başlıca ifadelerinden biri iyilik, pozitiflik. Mümkün olduğunca saf, veya giderek saflaşan halleriyle tabi.

Şimdi ve burada pozitiflikle, iyilikle özdeşleşme, birleşme, tekleşme niyeti ve iradesi, iyiliğin, pozitifliğin, varlığın özüne, 7Y'ye doğru ilerleyişi (veya bir başka açıdan bakılacak olduğunda 7Y'nin "çekimini") ifade ediyor.

Hayatımızı buna adamak derken, hayatımızı yaşamaktan vazgeçmekten bahsetmiyorum. Dünya temelli kötü değil. Burdan acilen kaçma gibi bir gereklilik olduğunu sanmıyorum. Üstelik pozitifleşme/BH'leşme doğrultusunda bu farkındalık yoluyla somut ilerleme kaydedilmesi durumunda "kaçıp kurtulma" eğilimi bence şiddetli bir artış göstermeyebilir, hatta belki azalabilir bile. Diğerlerine yardımcı olma, onları (samimi ihtiyaç, istek, eğilim göstermeleri ölçüsünde) yalandan, gafletten uyandırma isteği olacaktır. Ama elbette pozitifliğimizi, pozitifliğimizin saflığını artırma isteği de karşı konulmaz bir şekilde devam edecek, bu da bizi 4Y'ye doğru itecek/çekecektir (tabi çekimin esas kaynağı, merkezi, çekirdeği 7Y).

Biz gerçekten pozitiviteyle, iyilikle, bunların özüyle olan özdeşleşme/tekleşme niyetini ve iradesini gösterdikçe, hayatımızda hemen radikal bir değişim dönüşüm olmasını beklemeye gerek yok. Bırakın hayatınız nasıl ilerleyecekse ilerlesin. Sizi hayattan, bu hayat hikayesinden, bu hikayenin içinde olan bitenden daha fazla celbeden birşey var; pozitifliğin, daha doğrusu varlığın (yani kendinizin) saf merkezine ilerleyiş ilginiz.

Dünya filminde, ilüzyonunda o mu olmuş, bu mu olmuş, o öyle mi demiş, bu böyle mi yapmış... Birincil düzeyde önemli olacak olan şey bu değil. Ama evet, neyin içindeysek, onunla doğal olarak ilgilenmek durumundayız ve bu sadece bir gereklilik, sorumluluk, angarya bir görev değil; keyif, oyun, yolculuk, deneyim... ebedi hakikatin sayısız test/onay/deneyim ortamlarından biri. Dünyaya yanlışlıkla veya istemeden gelmedik. Dünyevi olayların nasıl ilerleyeceğini belirleyen çok fazla sayıda etken var; biz tek başımıza bu etkenleri kontrol edip yönlendiremeyiz. Bizim öncelikle sorumluluğumuz kendimize karşıdır. Kendine yardımcı olamayan başkalarına da yardımcı olamaz. Yani özellikle varoluşsal, ruhsal açıdan ciddi, kritik bir yardım gereksinimimiz olduğunda, bizim öncelikle kendi sorunumuzu çözmeye odaklanmamız gerekir. Temel varoluşsal, ruhsal sorunlarımız da genel olarak (hatta muhtemelen her zaman) egodan, egosal gafletten kaynaklı sorunlardır. İşte benim elimizdeki kaynakların verdikleri bilgi ve önerilere dayalı algılarımla önerdiğim şey de bu temel sorunun farkına varılıp çözüm yoluna konması. Dünyanın veya herhangi birinin başına ne geleceği çok önemli değil. Varlığa birşey olduğu yok. Herkes ve herşey takip ediliyor ve ilgileniliyor (varlık (tanrı) kendine bakmaktan, kendiyle ilgilenmekten aciz değil). Ne oluyorsa olması gerektiği, daha iyisi yapılamadığı için olmuştur ama ne kadar kötü şeyler olursa olsun, varlığın özüne ve geneline birşey olduğu yok. Herkes yaralanıyor ve isteyen herkese iyileşmede ve gafletten uyanmada yardımcı da olunuyor; ne de olsa herşey bir. Bu varlığın kendi kendiyle ilgilenmesi bir bakıma. Kimse, hiçbir varlık sonsuza kadar aynı rolde kalmıyor. Devirdaim halinde herkes her role girip çıkıyor. Tıpkı ebeveynlerin çocuklarının sonsuza kadar çocuk olarak kalmaması, büyüyüp kendilerinin ebeveyn olmaları gibi. Dolayısıyla sistem kendini harika bir şekilde dengeliyor. Nihayette tek bir varlık var. Varlıkçıklar Varlığın kendisiyle ilgilenme, kendisini deneyimleme, gerçekleştirme araçları gibi görünüyor. Onlar da varlığın birer parçası ve kendisi.

İlüzyondaki olaylar önemsiz, değersiz, anlamsız değil. Görülenin, yaşananın gereğini yapmak gerekiyor. Dengesizlikleri dengeye getirmek gerekiyor. Biz bazen dünyadaki büyük sorunların berbatlığına bakıp sanki tüm Varlık mahvolmuş, kötülüğe yenik düşmüş gibi hezeyanlara kapılıyoruz. Pozitivitenin, Varlığın gerçekliğinden, egemenliğinden şüphe ediyoruz. Hak, hakikat her yerde hakimdir. Ama bazen Hak, kötülüğe eğilimli güçlerin zaferlerine vesile olur; çoğu durumda bunun sebebi muhtemelen iyiliğe eğilimli olması beklenebilecek olanların yeterince iyiliğe eğilimli olmamalarıdır. Ve kötülüğün, KH'ye adanan oyuncuların zaferi denebilecek şeyler de sonuçta yalnızca ilgili oyun içinde yer alan tüm oyuncuların, aktörlerin, canların derslerinin bir parçası olur. Varoluş/hayat derslerin devamını sağlar. Özgür irade korunuyor. Varlık kendi kendini koruyor. Nihayette, deneyim ortamlarındaki/hikayelerindeki en "kötü" diyebileceğimiz şeyler bile Varlığın kendisini bilmesine, korumasına, sürdürmesine, zenginleştirmesine hizmet eden bir veri, bilgi oluyor anladığım kadarıyla.

bozadi

#323
Maharaj'ın "bir KİŞİ olduğunuzu sanmanız sizin en büyük günahınız ve felaketiniz" anlamında söylediği sözlerin saf pozitiflikle (varlıkla) özdeşleşme, birleşme, tekleşme meselesiyle alakalı olduğunu düşünüyorum. Kişi olduğunu, yani daha doğrusu "dünyada, falanca memlekette yaşayan, falanca işi yapan, falanca arzuları ve korkuları olan falanca şahıs" olmaya dengesiz, aşırı bir şekilde odaklandığınızda, kendinizi tamamen bununla özdeşleştirdiğinizde, şahsi kaderinizi dünya hayatı adlı berbat durumdaki ilüzyonun şartlarına emanet etmiş oluyorsunuz bir bakıma. Bu çok ciddi ve potansiyel olarak trajik sonuçları olacak bir gaflet olmuş oluyor.

Falanca kişi olmak geçici bir deneyimdir. Bir enkarnasyon bittiğinde o kişi de ciddi ölçüde bitmiş olur. Başka hayatta başka bir kişi olursunuz. O kişi rolünü (rollerini) oynayan varoluşsal aktör tabi ki aynı aktördür ama her enkarnasyondaki şahsın koşulları o kadar farklı ve kendine özgü olacaktır ki, bir önceki enkarnasyondaki "kişi" ile bu yeni enkarnasyondaki "kişi"nin aynı kişi olduğunu söylemek zordur. Özellikle de bu kişiler o ilüzyondaki kişi olduklarına ve o enkarnasyonun spesifik şartlarına aşırı odaklanmış, kendini ondan ibaret görmüşlerse. Dünya hayatındaki egemen KH düzeninden kaynaklı derin sahtelikleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Bu sahtelikler kişilik dediğimiz şeye de bulaşır kaçınılmaz olarak. Kaldı ki, enkarnasyonlar ötesi, 5y merkezli kişi/birey/ruh da sonuçta sürekli bir öğrenim, değişim, dönüşüm sürecindedir.

gerçek tosun paşa

#324
Bozadi yerinde açıklamaların için teşekkür ederim, keyifle okudum.

Son zamanlarda kendimde sıkça değişiklikler gözlemliyorum. Tabi değişim her zaman sancılı mı olur emin değil fakat bana bazı sancılar hissettiriyor.

Bu söylemimden memnuniyetsiz olduğum sonucu çıkmasın tam tersi daha farkında ve kendimle barışık bir düzende ilerliyormuşum gibi geliyor. Bu durum beni biraz yalnızlığa itmedi değil. Daha bireysel biri oldum hoş zaten pek konuşkan, sıcak kanlı ve pozitif biri sayılmam her zaman ketumdum ama fikirlerimi, hayata dair düşünce ve tespitlerimi kendime sakladıkça bu yönde daha net adımlar atabilmeye başladım. Herhalde iyi bir durumdur.

Düzenli olarak hayatın içinde atılması gereken adımların daha net olduğunu gözlemliyorum. Sadece kendim için değil çevremdeki yakın veya uzak iletişim halinde olduğum kimseler için de bu böyle.

Sürekli bahsettiğimiz sürece güvenmek ve egosal farkındalık gerçekten hayati öneme sahip. Bence Bh ile ilişkilendirdiğimiz pozitif özelliklerden ziyade bu farkındalık ve güven hissiyatını anlayabilmek daha önemli. Kader çizgisi o kadar net bir perspektif ki dünyanın nasıl bir oyun sahnesi olduğunu dikkatli bakınca anlayabiliyoruz.

Ne kadar önemsiz olduğumuzu kavrabilmek de çok önemli. Bu korkunç bir durum değil. Bir insan olarak isteklerimiz, her kim olursak olalım çok beyhude bir çabayı tetikliyor. Bu çaba -yapabilmek- kısmını tetikliyor ve derslerine yoğunlaşıyorsun. Gerçekten -bilgi- kelime anlamı olarak ve felsefik olarak ne anlama geliyormuş daha iyi anlayabiliyorum.


Maharaj'ın "bir KİŞİ olduğunuzu sanmanız sizin en büyük günahınız ve felaketiniz" sözü çok üst segment bir araba gibi. Sahibine küfür ediyor, hayalini kuruyorsun ama nasıl elde edeceğini bilmiyorsun. Sanırım bir kişi olduğumuzu sanmamamız için ilüzyonun varlığına inanmalı sürece nasıl güvenmemiz gerektiğini büyük oranda anlamlandırabilmemiz gerekiyor.

Güvenmeyen biri sürekli diken üstünde kendini sağlama alma ihtiyacı hissedecek ve madde bağımlılığını ya da bağlantısını devamlı sert bir konumda tutma gereğine kapılacaktır.,

Son mesajında söylediğin enkarnasyonun bitişi kısmını ciddi manada iyi ya da kötü diye tabir edebileceğimiz insanlar olarak hesaplamadığımızı görüyorum. Kimseyi suçlayamam ama herkes için iyi dileklerde bulunabilirim.




bozadi

#325
Paylaştıkların için teşekkürler gtp.

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa

 Düzenli olarak hayatın içinde atılması gereken adımların daha net olduğunu gözlemliyorum.
Hak vermiyor değilim; her konuda olduğu gibi bu hususta da bir dengeye ihtiyaç var. Tamamen düşünce alemine ait denebilecek sorgulama ve öneriler, hayat koşullarımız itibariyle bir süre sonra bayıcı, boğucu, bunaltıcı etkiler yapabilir. Denklemin zıt ucunda ise, sadece "hakim/baskın düzen" içinde yapılabilecek fizik-vurgulu şeyler de kısır kalabilir, toplumda egemen KH faktörlerinin etkisiyle amacından uzaklaşabilir, sapabilir.

Benim bu başlık altındaki sorgu ve önerilerim çoğunlukla sadece düşünce düzlemine ait. Ama bunun hep, sadece böyle kalması gibi bir amacım yok kesinlikle. Düşünce, ilke, ideal, inanç, irade bağlamında bazı temel hususlar netleşmeden, eylemler dünyasında yolunu kaybetmek kaçınılmaz oluyor gibi bir gözlemim var. Bu iki kutbun nihayette bir olması gibi bir durum da var; yin-yang örneğiyle de ifade edilebilecek olan. Düşüncede eylem, eylemde düşünce var. Bazen düşünce aleminde tıkanıklık arttığı zaman, fiziksel düzlemdeki eylemler aleminde daha iyi bir akış olabiliyor; o zaman çok fazla, çok derin düşünmek yerine fizik dünyadaki akışla akmak, çok daha faydalı veya çok daha az zararlı olabilir. Bunu herkese de tavsiye ediyorum; hayatınızın genel akışından asgari düzeyde bile olsa memnunsanız ve sadece düşünce alemine ait sorgu ve öneriler bunaltıcı, olumsuzlaştırıcı etkiler yapıyorsa, boşuna bunun üzerinde odaklanma, yoğunlaşma zorunluluğunda görmeyin kendinizi. Düşüncenin, teefekkürün kaçınılmaz, doğal, kendiliğinden, akıcı olarak gerçekleşeceği durumlar olacaktır. Uyanık bilinçte olmayabilirse de uykuda olacaktır. Bu zaten kaçınılmazdır bana göre.

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa

 Sürekli bahsettiğimiz sürece güvenmek ve egosal farkındalık gerçekten hayati öneme sahip. Bence Bh ile ilişkilendirdiğimiz pozitif özelliklerden ziyade bu farkındalık ve güven hissiyatını anlayabilmek daha önemli.
Evet, hayatımızda bu kadar çok negatiflik varken, pozitiflikle sabitlenme fikri de çok zoraki, yapay, gerçeklikten uzak ve sonuçta yapıcıdan ziyade yıkıcı, bunaltıcı etkiler yapma potansiyeli taşıyor. Bununla (pozitiflik ve negatiflik düalitesiyle) ilgili temel bazı ilkeleri, gerçekleri netleştirme konusunda güçlü bir eğilim duyuyorum ama değindiğim bunalımları da yaşıyorum, bazı pozitif deneyimlerin yanında. İlkesel temele, gerçeğe, basit ve herşeyi birleştiren hakikate yaklaştıkça ve ulaştıkça, dengenin artacağına inanıyorum. Bir üstteki konuyla bağlantılı olarak, düşünce dünyası ile fizik dünya arasındaki denge de buna dahil. Tabi o "yaklaşma, ulaşma, varma" konusunda egosal nedenlerle kendimi kandırıyor, kısır bir döngüde dönüp duruyor da olabilirim; veya her zaman değil ama bazen olan bu olabilir.

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa

Maharaj'ın "bir KİŞİ olduğunuzu sanmanız sizin en büyük günahınız ve felaketiniz" sözü çok üst segment bir araba gibi. Sahibine küfür ediyor, hayalini kuruyorsun ama nasıl elde edeceğini bilmiyorsun. Sanırım bir kişi olduğumuzu sanmamamız için ilüzyonun varlığına inanmalı sürece nasıl güvenmemiz gerektiğini büyük oranda anlamlandırabilmemiz gerekiyor.
Düşünce dünyasındaki özgürlüğümüz, fizik dünyadaki özgürlüğümüzden (sanırım, nispeten) fazla olduğu için, en üst segment, en gelişmiş araba almayla karşılaştırıldığında, spiritüel temel gerçeğe, hakikate inanmanın, güvenmenin ve bunun olumlu sonuçlarını yaşamanın daha mümkün olduğuna inandığım için Maharaj'ın Ra ve K'ların bazı anlattıklarıyla da uyumlu görünen mesajının cazibesine direnemiyorum. Dünya hayatının ne kadar kısa ve bir o kadar sonsuz görünen travmalarla dolu olduğu da düşünüldüğünde, KH'den BH'ye, ego bazlı hayattan egosuz hayata doğru ilerleyişin düşünsel, bilgisel, inançsal, iradesel temel bilgileri üzerinde düşünmek, anlamaya, varmaya çalışmak doğal sanırım. Yine "denge" hususu gündeme geliyor. Düşünce düzlemindeki koşullarımız, fizik düzlemdeki koşullarımızdan bağımsız değil. Sadece düşüncede bazı şeyleri onaylayarak, inanarak fizikteki tüm sorunların düzelmesini beklemek gerçekçi değil. "Sihirli değnekle" herşeyin dönüşmesini beklemek gerçekçi ve faydalı değil. Gizli, egosal bir kaçış eğiliminin etkisi var bu beklentide, ki bunu da ara ara (muhtemelen sandığımdan daha sık) deneyimliyorum.

gerçek tosun paşa

#326
Bence kafamızın çok fazla karışmaması mucize olurdu. Çünkü öğrendiklerimizi yaşadıklarımızla bağdaştırıyor bazen mucizevi rastlantılara tanık oluyoruz. Bir mesaj alma durumu illa gerçekleşiyor. Sihirli değnekler gerçek değil fakat gerçeğin ne olduğuna dair arayışımız bir değnek yaratacak seviyeye geldi mi? Galiba biraz mesele bu.

İnsanlara nasıl davranmam gerektiğine dair şüphelerim var. Bu konuda düşünüyorum. Kendimi ifade etmek için direten biri değilim. Gözlemlediğim kadarıyla insanlar bu konuda çok baskın olmak istiyor. Ben ilgilenmiyorum. Herkes canı ne isterse onu anlamak istiyor zaten. Belki hata yapıyorum diyorum bozadi. Sonra oturup hal ve hareketlerimi etraflıca değerlendirmeye başlıyorum. Tüm bu bahsettiğin dengeye dair unsurlar.

Sonra aslında ufak bazı noktalar dışında gayet başarılı buluyorum kendimi. Başarı derken statü veya maddi refah konusunda bir referanstan bahsetmiyorum. Tamamen hayatı, öğretide geçirdiğimiz yolu, çevremizle olan etkileşimimizi ele alarak söylüyorum. Manevi ve psikolojik taraf yani.

Benim kafamı asıl karıştıran şey kendi kararsız ve gel-gitli ruh halim hiç bir zaman olmadı. Hep bu tarz insanların etkisiyle kafam karıştı. Sanırım bundan dolayı insanlara nasıl davranmam gerektiğine dair şüpheler duyuyorum. Bunu fark etmek bile kader-hayat profili ve kh müdahalesi konusunda büyük bir aydınlanma yaratabilir. Tabi bu 1-2 cümleyle basitçe kendimi özetlediğim noktaları kavrayabilmek için ne kadar çok emek verdiğimi gayet iyi anlayabileceğini biliyorum. Bu objektif bakışa ulaşmak için çok uğraştık ve uğraşıyoruz.

Ben duygusal biriyim ama mantık insanıyımdır. Öyle çok alınarak gurur meselesi yapayım filan pek umursamam. Reste restle giderim. Duygusal krizlerim yoktur. Attan inip eşeğe binmek kompleks yaratmaz. Düşünüp öyle hareket etmek mizacım oldu.

Fakat etrafımdaki insanlar -özellikle son 3-4 yıldır- tam tersi. Sürekli hesap kitap uğraşmam gerekiyor. Sinirlenme, fevri davranma, hakkımı arama lüksüm yok. Tepkisizliğini salaklık sanıyorlar. Fakat kendileri 5 km uzakta osuranın nemini kapma konusunda mükemmel bir istikrara sahipler. Ne kadar yorucu olduğunu bazı arkadaşlar anlayacaklardır.

Neyse bir şekilde bunu kendi eksikliklerimi giderecek bir duruma çevirmeyi başardım. Tek üzücü durum hala duvara konuşuyor gibi hissetmem ve tavırlarımın insanlara ters geliyor olması.

Takılmıyorum. Ego bazlı hayatı körelten etkiler bunlar. Düşünmenin gücü her zaman çok fazla ama hayatın akışına uyumlanamadığın anda gereksiz yorucu hale geliyor. Sürece güvenme konusuna ısrarla değinmek istediğim nokta burada başlıyor.

İstediğin kadar idealar yarat ve düşün zaten en yakın çevrende bile bunu yansıtabilme ihtimali çok zayıf. Sürekli akışa göre hareket etmek zorundasın. Etmezsen sen kaybediyor ve ısrar ettikçe adeta ucubeleşiyorsun. Kas.ların son celselerde hep değindiği süreçten zevk alın, stratejik gizliliğe bürünün tarzında konuşmaları bundan dolayı olabilir. Kazan kaynadıkça insanların anlam yükleme isteği artıyor ama yetenekleri aynı oranda yükselmiyor.

Ben hiç ısrarcı olmayı seçmediğim için şanslıyım ama alman gereken psikolojik sorumluluk yükü hep artıyor. Burada da bir denge kurma gerekliliği söz konusu. İnsanın en büyük yanılgılarından biri (bu da ego bazlı) kendini hayatın merkezine konumlandırırken içine girdiği beklenti hataları.

Sanırım yıllar önce beklenti ve istek hakkında baya konuşmuştuk. Yeniden göz gezdirmek yararlı olabilir.



bozadi

#327
İnsanları bir teoriyle, görüşle, destekleyici örneklerle vs. birşeye ikna etmeye çalışmanın beyhudeliğini kendim de sıkça gözlemledim. Karşıdakinin anlama veya aklından bir geçirme ihtimaline dayanarak kendi gerçeklik teorimi veya algılarımı doğrudan veya dolaylı olarak dillendirdiğim, hatta bazı durumlarda ateşli bir şekilde savunduğum da olmuştur ve olabilir ama spesifik bir konudaki katılma-katılmama, olası görüp görmeme meselesini pek önemsemiyorum artık. Önemli veya öncelikli olan şey BH-KH eğilimleri gibi görünüyor bana. Yani, karşıdakinin tavırlarına, alıcılık, isteklilik durumuna da bağlı olarak, "konu ötesi" bir şekilde iyicil, yapıcı, insani bir etkileşimin değeri, herhangi bir haklılık-haksızlık, doğruluk-yanlışlık tartışmasından daha değerli sanki.

Üstelik, bunları söylerken, kendimin her zaman pozitif/BH eğilimli olmadığım acı gerçeğiyle yüzleştikçe, aman da gidip biriyle pozitif bir etkileşime gireyim diye bir heves de pek yok. Başkalarından ziyade kendi üzerimde çalışmam, çalışmaya devam etmem gereken önemli sorunlar olduğuyla yüzleşiyorum. KH-baskın olağan hayat realitesinin bombardımanlarının da etkisiyle, varoluşla, varoluşun çekirdeği ve bütünüyle (7Y ile) aramdaki ilişkiye güvenemediğimi, ona yeterince inanamadığımı, onu yeterince göremediğimi, sıkça unuttuğumu itiraf etmek zorunda kalıyorum. Ve bu duruma, bu temel sorun farkındalığına  vardıkça ve yüzleşdikçe, benim için başka hiçbir konunun bir önceliği, büyük bir ehemmiyeti kalmıyor. Bu kadar ağır ve yoğun KH şartlarının ortasında yüzerken tabi ki her anımın, her düşüncemin, her duygumun, her reaksiyonumun "pozitif" veya pespembe olması gibi bir beklentim yok. Önemli olan "derinde" pozitifliğin kök salması, güçlenmesi. Böylece doğrudan ve dolaylı, açık ve gizli KH tesirlerinin bilincim, farkındalığım ve dolayısıyla algı, tavır ve tutumlarım üzerindeki belirleyicilik, yozlaştırıcılık, yıkıcılık etkisini "kontrol edilebilir" bir düzeyde tutabilmek; yani temeldeki evrensel, varoluşsal BH farkındalığını, inancını, güvenini dağıtamayacak bir düzeyde. Biliyorum, zaman zaman bu güveni, bu farkındalığı mutlaka kaybediyoruz, berbat şeyler yaşıyoruz ve sonra şu veya bu şekilde geri çekilip, birşeyleri hatırlamaya çalışıp pozitif inanç ve irade pillerimizi tekrar doldurmaya başlayabiliyoruz ama bu "kaybedip belirsiz bir zamanda tekrar bulma" (batıp çıkma) döngüsünün aşılması gerektiğine inanıyorum. BH iradesinin belirli bir düzeyin üzerine çıkarılarak, artık dağılmayacağı, kaybedilmeyeceği bir miktara, güce kavuşması gerektiğine inanıyorum. Bunun için de BH'nin basitçe, özce ne demek olduğu konusundaki farkındalık üzerinde çalışmanın faydasına inanıyorum. Doğrudan veya dolaylı bir şekilde burada yapmaya çalıştığım şey de bu. BH'yi tanımlayarak onunla aramızdaki ilişkiyi nispeten net bir şekilde görebilmek.

bozadi

#328
GERÇEKLİK VE SAHTELİK

Dünya hayatının bilincimize olağanüstü derecede sahtelik pompalamakta olduğunun ayırdına varıyorum bazen.

Hakikati ve onunla aramızdaki ilişkinin niteliğini hatırlamak için, gerçek bir huzur duyabilmek için, dünyayı, dünya hayatını, bu hayatın içerdiği herşeyi bir süreliğine bütünüyle bir kenara koymak, yok saymak, unutmak gerek. Yaygın deyimde söylendiği gibi, balığın suyun farkında olmaması, bizim soluduğumuzun havanın pek farkında olmamamız gibi, ifademi mazur buyurun lütfen, ne ölçüde "dünyanın malı" haline geldiğimizin de farkında değiliz çoğu zaman.

Mutlak bir bütünlük ve huzur sağlayandır, onun ta kendisidir gerçek. Ve dünya hayatı dediğimiz şeyse malum şartları itibariyle çok büyük, aşırı yaygın bir biçimde huzurumuzun, bütünlüğümüzün köküne kibrit suyu dökendir. Ama ille de dünya hayatı (veya bu hayatın şartlarını kendi şiddetli egolarının ihtiyaçlarına göre ciddi oranda belirleyen güçler) değil bunun suçlusu, esas sorumlusu. Biz kendimiziz başta. Ne kadar "çocuk" olduğumuzun farkına varabiliyor musunuz? Çok sert bir yargılama bu, biraz da abartıyorum, özür dilerim; daha çok kendimle ilgili bir özeleştiri yaptığımı da varsayabilirsiniz, ki sonuçta yanlış da olmaz bu varsayım. Evet, bizde ciddi bir yetişkinlik eksikliği sıkıntısı var bana göre. Olabileceğimizden çok daha az olgunuz spiritüel, manevi, varoluşsal olarak.

Hem kendi varoluşsal sezgilerimiz itibariyle, hem de bu forumda temel aldığımız, azımsanamayacak bir ilgi ve hatta hayranlık duyduğumuz kaynakların birbiriyle örtüşümlü bir şekilde vurguladıkları temel, basit varoluşsal bilgiler itibariyle hayatımızın merkezine oturtmamız, var gücümüzle sarılmamız gereken gerçeklikle bilinç bağlantımızı sıkça kaybediyoruz. Bunu bir tür "inanç kaybı" olarak tanımlamak da mümkün olabilir.

Dünya hayatı aklımızı alıyor, arzu-korku kısırdöngüleriyle. Elbette kolay değil bu şartlar. Hiç değil. Ama ne olursa olsun, cezasını çok ağır bir şekilde başta kendimiz ödüyoruz, aklımızı-gönlümüzü dünya hayatına bu kadar bağlayarak, sanki ebedi hakikatmiş gibi onunla özdeşleşerek.

Hepimiz iyiliğin, pozitifliğin, temel (varoluşsal) bir huzurun, güvenin önemini, hayatiliğini biliyor, seziyoruz. Ve insanlığın egosunu kullanan bazı KH güçlerinin şartları ne kadar ağır hale getirdiğini, bütünsel huzur, güven, sevinç, sevgi duygumuzun, farkındalığımızın, potansiyelimizin bu durumdan ne kadar zarar gördüğünü hepimiz çok acı bir şekilde deneyimliyor, gözlemliyoruz. Yine de, KH-baskın dünya hayatı koşullarının boğmaya, yok etmeye çalıştığı "dünya-ötesi" varoluşsal sezgilerimiz bize zaman zaman belirli bir ümit sağlıyor. Adeta mutlak gerçeklikmiş gibi yaşamakta olduğumuz şeyin aslında büyük ölçüde bir kabus, bir sahtelik olduğunu ve ondan uyanmamızın imkansız olmadığını söylüyor.

Elimizdeki temel bazı kaynakların da yapmaya çalıştığı şey bu, esasen. Bizi sahtelikten, sahteliğin kabusundan uyandırmak. Bunun için, bu kaynakların birbiriyle örtüşümlü bir şekilde vurguladıkları temel varoluşsal hakikati ve temel kozmolojiyi anlamak ve ona güvenmek gerekiyor. Sezgilerimizin desteklediği biçimde bu temel kavrayış ve güven üzerinde odaklanmak, kabustan, sahtelikten uyanmamıza yardımcı olabilir.

Dünya hayatını, tüm dünya deneyimlerimizi bazen bir süreliğine tamamen bir kenara koyabilmek gerektiğine değinmiştim. "Meditasyon" denen şeyin yardımcı olduğu en önemli şeylerden biri veya en önemlisi bu, muhtemelen. Dünyaya, dünya hayatına "aitlik" programlamamızı "gevşetici" ve istikrarlı ve bilinçli bir şekilde devam edilmesi halinde bu hastalıklı aidiyet programının etkisinden çıkmamızı sağlayabilecek birşey.

Biz dünyaya aidiyetimizi gevşetemedikçe, bundan kurtulamadıkça, okuduğumuz, epeyce ilgimizi çeken, etkileyici bulduğumuz temel kozmolojik bilgileri de "benimseme, inanma, güvenme" düzeyimiz, sandığımızdan çok daha düşük, zayıf düzeylerde gerçekleşiyor veya geçici oluyor muhtemelen. K'ların "kullanılmayan bilgi bilgi değildir" ifadesi bu problemle yakından bağlantılı görünüyor.

Düzenli bir uygulayıcısı sayılamayacağım meditasyona dair tartışmalarda dikkatimi çeken, belki bir miktar da kendi deneyimlerimden bildiğim bir sorun dikkatimi çekiyor. Dünyaya aidiyetimizi gevşeteceğiz de, neye ait olacağız? Veya daha doğrusu neyle özdeşlik kuracağız? Neye güveneceğiz? Sanıyorum ki meditasyon denemelerinde bu "boşluktan" kaynaklı sıkıntılar yaşayan çok oluyor.

İşte bu noktada hem pozitiviteyle ilgili kendi doğal sezgilerimiz, hem de kaynakların örtüşümlü bir şekilde anlattığı temel kozmolojik bilgiler aslında bu boşluk sorununu ortadan kaldırabilir ama işte bir yandan "dünya hayatıyla özdeşleşmişlik", bir yandan asıl özdeşleşmemiz (veya özdeşliğimizi "hatırlamamız") gereken realiteyle ilgili deneyim ve öz-disiplin eksikliği ve aynı zamanda bu konuda başkalarıyla bilinçli dayanışma/destekleşme eksikliği, bu zorluğu (veya zorluk gibi görünen şeyi) iyice karmaşıklaştırıyor.

Kendim doğru-düzgün, düzenli yapmadığım meditasyonu size "aman da mutlaka yapın, şöyle yapın, böyle yapın" diye savunmak için söylemiyorum bunları. Meditasyonla kolaylaşabilecek bazı farkındalık artışları veya derinleşmeleri, bazen pozitif (BH) yoğunlaşmalar, ilhamlar sayesinde ama genellikle çeşitli zorluklar, travmalar sonrası, farkındalık ve irade durumumuza bağlı olarak, biraz zorlu bir şekilde de olsa, alternatif yollarla da sağlanıyor veya sağlanabilir gibi geliyor bana. Bunu meditasyonu önemsiz, gereksiz göstermek amacıyla söylemiyorum tabi. Temel varoluşsal gerçekler basittir, sadece güçlü inanç, güven gerektirir. Meditasyon veya benzeri deneyimler, kişinin farkındalık ve irade durumuna bağlı olarak, o basit gerçekliklere güvenmeyi engelleyen ve hemen her durumda "dünya hayatı" deneyimlerinden kaynaklı/bağlantılı olumsuz veya yanlış düşünce kalıplarının gevşetilip giderilmesine yardımcı olur ama meditasyon denen bilgide/sezgide derinleşme süreci ille de sözlükte tanımı yapılan "meditasyon" gibi olmak zorunda değil. Derin düşünme veya düşüncede/sezgide/farkındalıkta derinleşme ille adı, şekli-şemali tanımlanmış belirli bir şekilde yapılır diye birşey yok. Nasıl yaparsan yap, yeter ki yap. Temel mesele K'ların sıkça vurguladığı gibi birşeylerin (özellikle veya en başta en temel varoluşsal gerçeklerin) farkına varmak, farkındalığı artırmak, pekiştirmek. Meditasyon bunu kolaylaştırıcı, bu konuda öz-disiplin geliştirmeyi destekleyici birşey. Meditasyonun şekilsel tanımını bir kenara koyacak olursak, insan özgür iradesine göre, temel varoluşsal hakikat veya hakikatlerle arasındaki engelleri ortadan kaldıracak bilgilere inanarak, güvenerek bu konuda ilerleyebilir, böylece meditasyondan kastedilen veya niyet edilen şeyi yapabilir.

Benim de zaten kendime ve sizlere önermeye çalıştığım şey o temel bilgiler üzerinde düşünmek ve bunları benimsememizi (hatta bunun öncesinde denememizi) engelleyen, zorlaştıran faktörleri keşfedip ortadan kaldırma konusunda kendimize ve birbirimize yardımcı olmak.