Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Canan Karatay: Fransız İhtilali'nin sebebi tuzdu (16.02.2018)

Başlatan bozadi, 16 Şubat 2018, 23:18:32

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

fidelista

#15
Tansiyonu düşenlere bir bardak tuzlu ayran içirince düzeliyor halkımız bu bilimsel çalışmayı yapmıştır milyonlarca gönüllü denek üzerinde.:)
Tansiyonum bazen yükseliyor izlenimim fazla karbonhidrat alınca yükseldiği yönde kaya tuzu ile bir deneme yapacam bakalım gerçekten etkilemiyor hatta düşürüyormu.?

Rahmetli Ahmet Aydın beslenmebülteni sitesinde Canan Karatay ın adı daha duyulmadan bu konuları işlemiştir öncülerdendir en az 10 yıldır takip ediyorum.Allah Rahmet Eylesin.

Hipertansiyon ile bu makalesinde tuzun azıda fazlasıda zararlı diye bahsetmiş metabolizma hocası.

"Özetle söylenecek olursa tuzun azı da fazlası da tansiyonu yükseltebiliyor. Günlük tuz miktarı 3-4 gramın altında olmamalı, tabii ki 5-6 gramı da aşmamalı. Bu arada paketlenmiş gıdalarda tuz tadı hissedilmeden alınan tuz da unutulmamalı. Tabii ki kullanacağımız tuz kaya tuzu, deniz tuzu gibi doğal bir tuz olmalı. Çünkü rafine tuz sadece sodyum klorür ve iyot içeriyor. Halbuki doğal tuz magnezyum, kalsiyum, potasyum, çinko selenyum gibi yaklaşık 70 faydalı elementi içeriyor ve bu minerallerin tansiyon kontrolünde çok önemli görevleri var".

http://www.beslenmebulteni.com/sessiz-katil-hipertansiyondan-nasil-kurtuluruz/

bigsenfoni

Gecen Aylarda evde tuz kalmamisti benim odamdaki hindistandan gelen kirmizi kaya tuzunu bardaga  koyup erittikten sonra bir kac gün yemeklerde kullanmistim.Frekansimi degistidi beni bayagi etkili hatta sinirli olmustum.Ki normalde tuz bana iyi gelirdi.Belkide cektigi negatif enerjiyi vücuduma aldim bilemiyorum.Negatif enerjili bir yere/mekana gideceksem, herzaman cebimde kaya tuzu bulundururum.Evde heryerde tuz vardir hatta tavsiyem odanizin bir kö?esine bir bardagin yarisina tuz gerisine su koyun istege görede biraz sirke damlatin negatif enerji,havadaki elektirigi/negatif iyonlari absorve edecektir.Hemde tropikal bir hava solumus olursunuz... mis gibitatil havasi :)

DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET  OSHO


Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.

Aoibheann

#17
Ahahahah. :D Buna çok güldüm. Ilahi hocam, ihtilal tuzdan mı çıkmıştır? Giyotini de tuzu kesmek için icat etmişlerdir.Hatta 1848 işçi devrimleri de aristokratlar ellerindeki tuzu paylaşmadılar diye patlak verdi. :D
"Kim olduğunu keşfetmek için önce mükemmelliği keşfetmek gerekir."

-Farabi

bozadi

#18
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Aoibheann

Ahahahah. :D Buna çok güldüm. Ilahi hocam, ihtilal tuzdan mı çıkmıştır? Giyotini de tuzu kesmek için icat etmişlerdir.Hatta 1848 işçi devrimleri de aristokratlar ellerindeki tuzu paylaşmadılar diye patlak verdi. :D


Sevgili Aoibheann, Karatay gibi bir bilim insanı birşey söylüyorsa, bunu biraz ciddiye almak, incelemek gerekir diye düşünüyorum. Örneğin tuz meselesi Fransız Devriminin ille tek veya en büyük sebebi olmasa bile, en önemli sebeplerinden biri olabilir, öyle değil mi? Bu konuda herhangi bir bilgin var mı veya haber üzerine bir araştırma yaptın mı? Açıkçası benim bu konuda bir bilgim yoktu, hala da var sayılmaz ama şu tür haberlere rastlıyorum örneğin:

bozadi

#19
7 Şubat 2018

Fransız İhtilâli tuz yüzünden mi çıktı?

Osman Akdemir



Almanya'nın kuzeybatısındaki Aşağı Saksonya eyaleti XIV. yüzylda Saksonya- Lauenburg adında bir bağımsız düklüğün topraklarıydı. Bölgenin tuzlu su kaynaklarından yana zengin kenti Lüneburg Ilmenau nehrinin kıyısındaydı. Burada üretilen tuzun önemli bölümünün Baltık denizine yakın Lübeck kentine nakledilmesi gerekiyordu. Elbe nehri kıyısındaki Lauenburg'tan Stecknitz and Delvenau nehirleri ve suni oluşturulmuş on bir km'lik bir su yoluyla yapılan bu tuz ticaretinin zorluğu Dük IV.Eric'i bir çözüm bulmaya teşvik etmişti. Elbe nehriyle Baltık denizini bir su kanalıyla birleştirmek suretiyle Lauenburg ve Lübeck'i birbirine bağlamaya karar verdi. 1390 yılında başlayan kanal yapımı sekiz yıl sürdü ve Avrupa'nın bu ilk suni su kanalına Stecknitz kanalı adı verildi. Kanalda on yedi adet ahşaptan yapılmış hareketli kanal seddi vardı; 94 km uzunluğundaydı ve bu mesafe iki ya da üç haftada katedilebiliyordu.

XVII. yüzyıla dek Avrupa'da tuz üretiminin büyük bölümü Lüneburg, Hall/Kocher, Reichenhall gibi tuzla yörelerinde gerçekleştiriliyordu. Deniz suyunda %3,5 civarında olan tuz oranı buralarda %10-25'i bulmaktaydı. Ticari değeri yüksek olan, pek çok kültürde parayla eşit tutulan tuzun tüketicilere taşınması için muazzam efor sarfediliyordu. Antik Roma'da via salaria adı verilen özel tuz yolları mevcuttu. Askerler ve memurlara yapılan ödemelere salarium adı verilmekteydi ki sözcük tuz parası anlamına geliyordu. Günümüzde maaş/ücret anlamında kullanılan salary sözcüğünün kökeni budur.

Latince tuz anlamına gelen sal, Hint-Avrupa dil ailesinde tuz kelimesinin kökenlerinden biriydi. Fransızcada sel, İtalyancada sale, İspanyolcada sal, Almancada salz, İngilizcede ve İskandinav dillerinde salt, eski Slavcada soli olarak uyarlanmıştı. Pek çok kentin ismi sal kökünden türetilmişti. Avusturya'da Salzburg, Prusya'da Salzkotten, Westfalia'da Salzuflen, Thuringia'da Langensalza, İskoçya'da Saltcotes, Sulz/Neckar, Sulzbach, Sulzbrunn, Sulztal vb yöre isimleri bunun örnekleridir.

Münih şehrinin kökeni tuz ticaretine dayanıyor; şehir Saksonya dükü III.Heinrich tarafından tuz yolunun üzerinde vergi toplayarak hazineye katabilmek amacıyla kurulmuştu. Alp dağlarındaki ilk tünel olan Monte Viso tüneli Provence ve Savoy bölgeleri arasında yine tuzun taşınması için 1480 yılında yapılmıştı.

Tuzdan yoksun kalma hali insanlara her zaman korkunç bir çaresizlik hissettirdi ve onları ihtiyaçlarını giderebilmek için akıl almaz yollara zorladı. Batı Afrika kıyılarını 1455-56 yıllarında keşfeden Venedikli gezgin Alvise Ca'da Mosto " Yılın bazı dönemlerinde sıcaklık yerlilerin tuz kaybından öleceği ölçüde bunaltıcı oluyor " notunu düşmüştü. Senegal'i 1506'da keşfeden Valentin Fernandez ise " Şefler tuza başka her şeyden fazla altın harcıyorlar. Gerek kendileri gerekse hayvanları için tuza ihtiyaçları var. Tuz olmadan ne kendilerinin ne de hayvanlarının hayatta kalabileceğini söylüyorlar " diye yazmıştı.

Gerçekten de Afrika'da tuz ile altın bire bir oranda takas edilmekteydi. Köle ticaretinin gelişmesinin altında yatan gerekçelerden birisi de tuz ihtiyacıydı. Kıtanın iç kesimlerinde tuz karşılığında çocuklar köle olarak satılıyordu. Sierra Leone ve Orta Afrika'da yerlilerin eşlerini dahi tuz için bedel olarak verdikleri kantılanmış bulunuyor. Tuzu binlerce kilometre öteden kervanlarla kıtanın iç bölgelerine taşımak için muazzam efor sarfediliyordu. Daha da ileri giderek, tuz iştahının giderilmesi için yamyamlığa dahi başvurulması söz konusuydu. Doğu Afrika'da Masailer hayvan kanı ve idrarı içerek damaklarını yatıştırırken Orta Asya'da Kırgızlar ve Kuzey Afrika'da Numidyalılar tuz ihtiyaçlarını sütle gidermeye çalışıyorlardı.

Bazı ilkel topluluklar az miktarlarda tuzu üretebilmek için zahmetli yöntemlere başvurmuşlardı. Cilâlı Taş Devri'nde İngltere'de, Yeni Gine'de ve Amazon havzasında tuzlu otların yakılması, Faroe adalarında deniz yosunlarının kurutulduktan sonra yakılması gibi çabalardı bunlar. Alt sınıflar bitkiyi çömleklerde yakarak külünü elde etmeye çalışmışlardı. Çömlek anlamındaki pot ile kül anlamındaki ash sözcüklerinin birleşiminden türeyen potash (Almanca Potasche) sözcüğü böylece potasyum elementine adını verdi.

Tuzun gıdaların kurutulması ve hayvanların yetiştirilmesi için vazgeçilmez oluşu vergilendirme için bir altın fırsat niteliğindeydi. Tuz vergisi tarihte ilk kez Sicilya Sarezenleri tarafından konmuştu. Fransa kralı IV.Filip 1320'de Peccais yöresinde kraliyet tekelinde üretim yapan tuz panellerinden elde edilen tuz için bir dolaylı vergi yürürlüğe koydu. Benzer biçimde Bavreya'da tuz üretimi kraliyet tekelindeydi. Tuzdan alınan gelir 1596 itibarıyla hazine gelirinin beşte ikisine, tüketicilerden elde edilen gelirin üçte ikisine tekabül etmekteydi.

Fransız devrimi öncesinde tuzun tüketiciye satış fiyatı üretim maliyetinin yirmi katına varmıştı. Tuz vergisi nedeniyle köylülerin yıllık gelirlerinin en az sekizde biri tuza harcanır olmuştu. Üstelik eziyet bununla da bitmiyordu; Fransa'nın bazı bölgelerinde kraliyet tuz kaynaklarından kişi başına yılda 9 kg tüketim zorunlu kılınmıştı. Verginin uygulanışındaki keyfilik ve adaletsizlik onu daha bunaltıcı hale getirmişti. Örneğin Britanya 1550'de Fransa'ya ilhak ettiğinde ömür boyu tuz vergisinden muaf olma konusunda ısrar etmişti. Tüm bu sorunlar tuz kaçakçılığının doğmasıyla sonuçlandı; sadece bununla mücadele için özel bir polis kuvveti oluşturuldu. Bunlara evlere baskınlar yaparak tuz saklanıp saklanmadığını ortaya çıkarmak amacıyla özel eşyaları arama ve kaçakçılara silaha müdahale etme yetkisi verildi.

Fransız devriminden önceki bir yıl içerisinde tuz kaçakçılığından hüküm giyerek idam veya kürek cezasına çarptırılanların sayısı 3500'ü bulmuştu. Asayiş tedbirlerinin dışında kilisenin desteği almak gibi yöntemler de vardı. Teolog Dr.Peter Collet 1674 yılında moral teoloji üzerine yazdığı eserde tuz kaçakçılığı hakkında nefret dolu ifadeler kullanmış, bunun tüm Hristiyanlar için ölümcül bir günah olduğunu belirtmişti. Tuzdan alınan vergiye halkın isyanı 1789 Fransız devriminin nedenleri arasında yer aldığı gibi Hindistan'da Mahatma Gandi'nin İngilizlere karşı 1929-31 yıllarındaki sivil itaatsizlik kampanyasının da bir parçasıydı. Devletlerin yurttaşlardan dolaylı vergi toplama pratikleri daha acısız yöntemlerle de olsa şüphesiz günümüzde de sürüyor.

Bir cümleyle özetlemek gerekirse, günümüz dünyasında petrolün üstlendiği rol neyse geçmişte tuzun üstlendiği rol oydu.

İnsan damağı tuzu seviyor; çünkü her canlı gibi insanın da yaşamını sağlıklı bir biçimde sürdürebilmesi için tuza gereksinimi var.
Bebeklikten itibaren sağlıklı beyin, kas, kemik gelişimi, damarlarda kan akışkanlığının sağlanması, hücrelerin içinde ve dışında sıvı hacminin dengelenmesi, böbrek, kalp, damar işlevlerinin normal biçimde sürdürülebilmesi belli bir tuzun vücudumuzda bulunmasını gerektiriyor.
Bu nedenle tuz uygarlık tarihinde her zaman önemli bir madde oldu.

Her ne kadar Antik Çinliler aşırı tüketiminin zararına dikkat çekmiş olsalar da yaşamın devamı için vazgeçilmez bir madde olan tuzun sınırlandırılmasıyla ilgili toplum sağlığı önerileri henüz geçtiğimiz yüzyılda gündeme geldi.

Dünya Sağlık Örgütü günde beş gramın üzerindeki miktarların zararlı olduğunu bildiriyor; oysa günümüz dünyasında insanlar gıdayla günde ortalama on gram tuz almaktalar.

Vücudun ihtiyaç duyduğu bir maddenin aynı zamanda lezzetli olması güzel; ancak günde iki dilim ekmek ya da bir bardak sütte bulunan 1-1,5 gram tuz dahi vücudun ihtiyacına yetebiliyorken, insanlar acaba neden tarihin her döneminde olduğu gibi günümüzde de bundan kat kat fazlasına iştah duyuyorlar?

Yoksa biz insanlar, başarılı bir evrimle yüz milyonlarca yıl önce denizlerden karalara göçen canlılarla birlikte tuzlu sulardaki geçmişimizi mi arıyoruz?

Not: Bu yazı Medya Günlüğü'nde daha önce yayınlanmıştır.


Osman Akdemir hakkında:

2010 yılında profesör unvanını alan Kardiyolog Osman Akdemir'in yazmış olduğu dört kitap bölümü ve uluslararası ve ulusal dergilerde yayınlanmış çok sayıda araştırması bulunuyor. Çeşitli internet portallarında koruyucu kalp sağlığıyla ilgili makaleleri yayınlandı. Meslek dışı hobileri edebiyat ve tarih. Çeşitli konularda kaleme aldığı blog yazıları osmanakdemir.wordpress.com sitesinde yayınlanıyor.

KAYNAKLAR

Ritz E: The history of salt—aspects of interest to the nephrologist. Nephrol Dial Transplant 1996; 11: 969-975

Liem DG, Miremadi F, Keast RSJ: Reducing Sodium in Foods: The Effect on Flavor. Nutrients 2011; 3: 694-711

Morris MJ, Na ES, Johnson AK: Salt craving: The psychobiology of pathogenic sodium intake. Physiol Behav 2008; 94: 70921


Kaynak: Medya Günlüğü

bozadi

#20
https://wol.jw.org/tr/wol/d/r22/lp-tk/102002405 adresinde rastladığım şu yazıda da Fransız Devrimiyle tuz arasında bir ilişki kurulmuş:

Alıntı YapEklenti:

Tuz Kadar Değerli

İSA öğrencilerine "Dünyanın tuzu sizsiniz" dedi. (Matta 5:13.) Türkçede "aramızda tuz ekmek hakkı var" denir, Farsçada "tuza ihanet etmek"ten (vefasız ya da nankör olmak) söz edilir. Koruyucu niteliklerinden dolayı, "tuz" sözcüğü hem eski hem de çağdaş dillerde büyük saygı ve itibarı çağrıştırmıştır.

Tuz ayrıca istikrar ve kalıcılığın da sembolü olmuştur. Bu nedenle Mukaddes Kitaptaki sabit bir ahit, "tuz ahdi" olarak adlandırılmıştı; taraflar, anlaşmayı tasdik etmek için çoğu kez birlikte tuzlu bir yemek yerlerdi. (Sayılar 18:19) Musa Kanununun yürürlükte olduğu dönemlerde sunakta verilen kurbanlara, muhtemelen yozlaşma ve bozulmadan uzak oluşu simgeleyen tuz katılmalıydı.

İlginç Tarihsel Gerçekler

Tarih boyunca tuz (sodyum klorür), uğruna savaşların bile yapıldığı çok değerli bir madde olmuştur. Fransız Devrimi'ne yol açan nedenlerden biri XVI. Louis'nin tuza koyduğu yüksek vergiydi. Tuz, değerli bir değiş tokuş maddesi olarak da kullanıldı. Magripli tüccarlar, bir gram tuzu bir gram altınla takas ederlerdi ve bazı orta Afrika kabileleri kayatuzu parçalarını para olarak kullanırlardı. İngilizcede maaş anlamına gelen "salary" sözcüğü, eski Romalı askerlerin, bir kısmı tuzla ödenen ücretleriyle ilgili olan Latince salarium (Latincede "tuz" anlamındaki sal kökünden) sözcüğünden gelir. Yunanlılar kölelerini para yerine tuz ödeyerek satın alırlardı ve köle, ödenen tuz miktarına değmeyince "beş para etmez" anlamındaki "tuzuna değmez" gibi deyimler ortaya çıktı.

Ortaçağ boyunca tuzla ilgili çeşitli boş inançlar türedi. Tuzun dökülmesi felaket işareti olarak görüldü. Örneğin, Leonardo da Vinci'nin "Son Akşam Yemeği" adlı tablosunda Yahuda İskariyot, önünde devrilmiş bir tuzlukla resmedilmiştir. Öte yandan 18. yüzyıla dek bir ziyafet masasında, tuzun uzağında ya da yakınında oturmak sosyal seviyeyi belirlediğinden, tuzluğa, yani masanın başına yakın oturmak kişinin şerefli bir mevkide olduğunu gösteriyordu.

Eski çağlardan beri insanoğlu doğal tuzlu sulardan, deniz suyundan ve kayatuzundan tuz çıkarmayı öğrenmiştir. Eczacılık üzerine çok eski bir Çin kaydı 40'tan fazla tuz türüne değinir ve günümüzdekilere çok benzeyen iki tuz çıkarma yöntemini anlatır. Örneğin Sebastián Vizcaíno Koyu'nda (Baja California, Meksika) bulunan, güneş enerjisiyle çalışan dünyanın en büyük tuz fabrikalarında, tuzu deniz suyundan ayırmak için güneş enerjisi kullanılır.

Encyclopædia Britannica'ya göre, dünyadaki tüm okyanuslar tamamen kurusa, "en az 19 milyon kilometre küp . . . . kayatuzu" elde edilebileceği tahmin ediliyor. Bu, "başka sözlerle tüm Avrupa kıtasının" deniz seviyesinin üstünde kalan kısmının, "yaklaşık 14,5 katı" anlamına gelir. Lût Gölü ise okyanus suyundan dokuz kat daha tuzludur!

Günümüzde Tuzun Kullanımı

Yiyeceklerin tatlandırılması, etlerin korunması, sabun ve cam üretimi gibi alanlarda kullanılan tuz günümüzde de değerini korumaya devam ediyor. Fakat kullanıldığı en ilginç alan halk sağlığıdır. Örneğin dünyanın pek çok ülkesinde, guatr (tiroid bezinin büyümesi) olarak tanımlanan yerleşik iyot eksikliğiyle ve ağır zekâ geriliği vakalarıyla mücadele etmek için tuz, iyotla zenginleştirilir. Ayrıca bazı ülkelerde de diş çürümelerini önlemek için tuza flüorür eklenir.

Tuz –kan hacmini ve tansiyonu düzenlediğinden– sağlık için de gereklidir, ancak alınan tuz miktarı ile yüksek tansiyon arasındaki tartışmalı ilişki nasıldır? Doktorlar yüksek tansiyon hastalarının aldığı tuz ve sodyum miktarını her zaman kısıtlarlar. Yüksek tansiyonu olan insanların üçte biri ila yarısı, alınan tuz miktarına göre tepki verirler. Böyle durumlarda, vücuda daha az tuz almanın tansiyonu düşürdüğü görülmüştür.

Tuz, Eyub'un da "Tadı olmıyan şey tuzsuz yenilir mi?" diyerek değindiği gibi, yiyeceklere kesinlikle lezzet katar. (Eyub 6:6) "Zevk için bize her şeyi zengince ihsan eden" Yaratıcımıza değerli tuz için de yürekten minnettar olabiliriz.—I. Timoteos 6:17.


Ne dersin, kulağa ilk geldiği kadar saçma değil sanırım? :)

bozadi

#21

6 Eylül 2015

TUZUN HİKAYESİ


Fransız Devrimi'nden film festivallerine, eski ziyafet sofralarından yeni dönem sofistike lezzet arayışlarına tuzlu bir bakış.

XVI. Louis'in tuza koyduğu yüksek vergi Fransız Devrimi'ne yol açtı. Bu açıdan bakınca tuzun dünya tarihinde çağ kapatıp çağ açmaya muktedir bir madde olduğunu söyleyebiliriz.

Uğruna savaşların bile yapıldığı tuzu sadece yiyeceklere tat katan bir madde olarak düşünmeyin. Tuz aynı zamanda doğal bir koruyucu. Buzdolaplarının mutfaklardaki yerlerini almalarından yıllar ve yıllar önce, kalın tuz tabakalarıyla kaplanan etler uzun süreler muhafaza edilebiliyordu. Tuz, uzun ömür ve dayanıklılığın sembolüydü. Rüyada tuz görmek bile bu şekilde hayra yorulurdu.

En saf ana babanın, güneş ve denizin çocuğuydu tuz. Kolay elde edilmiyordu, hatta Çin'de tuzdan değerli olan tek şey altındı. Bütün bunlar geride kaldı. Artık mutfaklarımıza giren, sofralarımıza gelen tuz ,tek kanallı televizyon döneminde reklamlarını ezberlediğimiz "akar, akar, akar, Billur tuz" değil sadece.

Trüflü tuzlar var örneğin. İtalya'ya giderseniz mutlaka alın, hatta mümkünse trüflü Himalaya tuzunu bulun. Yoğun trüf aroması eklenen yumurtalar, kırmızı etler ve makarnalar bambaşka oluyor. Patlamış mısır ve patates kızartması bile bu tuz sayesinde boyut atlıyor.

Artizan kahve ve ekmekler tamam da tuzun da artizi olur muymuş demeyin! Şefler tarafından "tuzların havyarı" kabul edilen "fleur de sel/ flower of salt" , Hindistan'ın siyah Kala Namak tuzu ( özellikle vegan şefler sebze yemeklerine yumurta tadı eklemek istediklerinde kullanıyor), Avustralya'nın şeftali renkli Murray River tuzu, Bali'de içi oyulmuş palmiye kütüklerinde deniz suyunu buharlaştırarak geleneksel yöntemlerle elde edilen nadir Bali tuzu, kristalleri piramid şeklinde olan Kıbrıs tuzu, Hawaii'nin arındırılmış kil içeren kıpkırmızı tuzu ve Fransa'nın rafine edilmemiş gri tuzu... Artizan tuzlar liginin yıldız oyuncuları bunlar.

Eski ziyafet masalarında tuzun uzağında ya da yakınında oturmak sosyal seviye göstergesiymiş. Tuza en yakın oturanlar, mevkisi en yüksek olanlarmış. O mühim şahıslar aşağıda bahsedeceğim iki çeşidi daha duysaydı, kendi oturdukları ziyafet sofralarındaki tuzlukların ne kadar da sıkıcı olduğunu anlarlardı.

İlki, içinde yıllarca Chardonnay şarap bekletilmiş meşe fıçılarda tütsülenerek elde edilen nadir bir tuz, diğeri ise kızılağaç dalları üzerinde tütsülenerek kahverengimsi bir renk alan Pasifik tuzu... Tabii ki bu efsane güzellikler pişirme aşamasından ziyade yemeğe son dokunuş olarak değerlendiriliyor.

Geçtiğimiz senelerde Amsterdam'da, Budapeşte'de, Edinburgh'da festivallerde ödül alan dökümanter film "My Name is Salt ", Hintli bir ailenin dünyanın en beyaz tuzunu üretmek için verdikleri çabayı anlatan bir filmdi. Böyle acayip bir şey tuz. Vücudumuzun ve dünyamızın yarıdan çoğu tuzlu sudan ibaret. Geçmişte insanlar en kıymetlilerini, yeni doğmuş bebeklerini, tedavi edici ve antiseptik özellikleri olduğu düşünüldüğü için tuzla ovarmış.

Hal böyle iken, bu seneki 14. İstanbul Bienali'nin Tuzlu Su'ya emanet edilmesi çok anlamlı. Erkin Koray ne demiş bir şarkısında, " tuzlu olsun, buzlu olsun, illa ki muhabbetimiz karpuzlu olsun"

Luiz Lane tavsiyesi: Bienal'de ordan oraya koştururken arada tuzlu birşeyler atıştırmayı ihmal etmeyin






Kaynak: Sanat Atak


bozadi

#22
Aslında şeker denen zehre açılması gereken savaş, nedense birileri tarafından ilaç niteliğindeki tuza açılmaya çalışılıyor son yıllarda. Asıl zehri hasıraltı edip şifayı engellemeye çalışıyorlar! Karatay da bu tehlikeli yanılgıya meydan okuyarak son derece vicdanlı ve yürekli bir duruş koyuyor ortaya. Bütün mesele bu.

bozadi

#23
24 Şubat 2018

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Yiğit Bulut:
Bu çağrımdan dolayı beni öldürürler

"Bu ülkede NBŞ ile savaşı başlatan ilk kişi benim"


TRT'de katıldığı bir programda, içinde nişasta bazlı şeker olan ürünleri almayın çağrısı yapan Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Yiğit Bulut, 'Bunu dediğim için beni öldürürler' dedi.

Bulut, "Birçok haber dolaşıyor şeker fabrikaları özelleşiyor, satılacak diye. Binlerce mesaj geldi. Diyorlar ki 'NBŞ'ciler şeker fabrikalarını yok etmek istiyor'. Bu ülkede NBŞ (Nişasta Bazlı Şeker) ile savaşı başlatan ilk kişi benim. Ben NBŞ ile savaşı başlatana kadar hiçbir gazeteci konuşamamıştı konu hakkında. Halen de konuşan yok. Reklam pastası ve korkudan kimse konuşamaz" ifadelerini kullandı.

Bulut açıklamalarına şöyle devam etti:

"Türkiye'nin çocukları gerçek şeker yiyecekse, şeker üretimi yapabilecekse ve hayatta kalması gerekiyorsa ben size şunu söylüyorum; Sayın Cumhurbaşkanımız asla böyle bir şeye izin vermez. Bakın dinleyen herkese sesleniyorum; Tüketimden gelen gücünüzü kullanın; yarın sabahtan itibaren su ve ayran haricinde NBŞ kullanılan hiçbir ürünü çocuklarınıza içirmeyin. Var mısınız? Gerçek şeker kullanmanın 250 katı maliyeti var. NBŞ o kadar adi bir şey ki maliyeti 250'de 1'e düşüyor. Beni bu çağrımdan dolayı öldürürler. NBŞ lobisi o kadar güçlü bir lobi ki beni öldürürler"

Kaynak: T24

bozadi

#24
2 Şubat 2018

Gizlenen zehir raporu ortaya çıktı

Mısır şurubundan yapılan ve kamuoyunda nişasta bazlı şeker olarak bilinen NBŞ'nin zararları Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu tarafından belgelendi.



Mısır şurubundan yapılan ve kamuoyunda nişasta bazlı şeker olarak bilinen NBŞ'nin zararları Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu tarafından belgelendi. Tarihi rapora Milli Gazete ulaştı.

Millî Gazete'den Sadettin İnan'ın haberine göre; tarihi raporda, nişasta bazlı şekerlerin zararları saymakla bitirilemezken, hükümetten kotaların biran önce düşürülmesi talep edildi. Hükümet son 16 yılda 2017 yılı hariç her yıl NBŞ kotalarını ülkenin ihtiyacı olmadığı halde artırmıştı. Sağlık Bakanlığı, kamuoyunda ciddi tartışma konusu olan nişasta bazlı şekerlerle ilgili Bilim Kurulu'nu 8 yıl sonra yeniden topladı. Her biri alanında uzman 12 bilim adamından oluşan Bilim Kurulu, nişasta bazlı şekerlerin insan vücuduna olan etkilerini bilimsel araştırmalar ışığında yeniden değerlendirdi. Dünyadaki gelişmeleri de inceleyen Bilim Kurulu, nişasta bazlı şekerlerin zararları ile ilgili çarpıcı sonuçlara ulaştı.

BÜTÜN POLİTİKALARI ETKİLEYECEK

Tarihi rapor, nişasta bazlı şekerlere yönelik bütün politikaların yeniden gözden geçirilmesine neden olacak. Özellikle Sağlık Bakanlığı ile Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın bu rapor doğrultusunda acilen gerekli adımları atması bekleniyor. Kotaların düşürülmesi ve gıda maddesinde kullanımına da sınırlama getirilmesi gerekiyor.

KARARLAR 12 BİLİM ADAMININ OY BİRLİĞİ İLE ALINDI

Nişasta bazlı şekerlerin insan vücuduna olumsuz etkilerine yönelik kararlar, Bilim Kurulu'ndaki 12 bilim adamının oy birliği ile alındı. Nişasta bazlı şekerin zararları saymakla bitirilemezken, Bilim Kurulu neslin korunması için gerekli önlemlerin alınmasını istedi.

NBŞ KOTASI ABD'Lİ ŞİRKETLERİN TEKELİNDE

Türkiye'de nişasta bazlı şekerlere tanınan yüzde 10 kotanın yüzde 82'si ABD'nin küresel şirketi Cargill ve Amylum tarafından kullanılıyor. Tarihi rapor, bu şirketlerin üretimini ciddi anlamda sorgulattıracak.

YEME DAVRANIŞINI BOZUYOR

Beyindeki tokluk duygusunu algılayacak glukoz sensörleri bulunmaktadır. Früktoz için söz konusu olmayan bu durum yeme davranışını bozabilmektedir.

SİGARADAN FARKI YOK!

Tarihi raporda nişasta bazlı şekerlerin zararları saymakla bitirilemedi. Nişasta bazlı şekerlerin içinde bulunan fruktozun insan metabolizmasında anarşiye neden olduğu, sindirilmeden kana karıştığı için karaciğerde yağlanmaya neden olduğu, insülin salgılatmadığı için tokluk hissi hormonunu uyarmadığı ve aşırı yemeye neden olduğuna dikkat çekilen raporda, NBŞ ürünlerinde tüketilen yüksek fruktozun obeziteye kapı araladığına vurgu yapıldı.





BİLİMSEL KANITLAR ARTIYOR

Kolan ve meme kanserleri başta olmak üzere çeşitli kanser türlerinin de obeziteyle bağlantılı olduğu ve fruktozun gut hastalığı riskini de artırdığına dikkat çekilen tarihi raporda, fruktoz metabolizmasının farklı olması nedeni ile insülin direnci, obezite ve şeker hastalığına yol açacağı yönündeki bilimsel kanıtlar arttığı özellikle vurgulandı.

NBŞ'DE CIVA TEHLİKESİ!

Nişasta bazlı şekerlerdeki en büyük tehlikelerden birisinin de cıva konusu olduğunu belirten Bilim Kurulu, bu konudaki yayınlara dikkat çekerek, NBŞ ürünlerinin üretim aşamasında olası cıva ve karbonil bileşiklerinin izlenimi ve denetiminin artırılmasını istedi.

KOTALAR BİRAN ÖNCE DÜŞÜRÜLSÜN

NBŞ kotalarının Avrupa'da düşürüldüğüne dikkat çeken Bilim Kurulu, Türkiye'de de kotaların biran önce düşürülmesini istedi.

VATANDAŞIN HANGİ ŞEKERİ TÜKETTİĞİNİ BİLMESİ GEREKİYOR

Nişasta bazlı şekerlerdeki en önemli uyarı da etiket konusunda geldi. Halkın tükettiği gıdalarda hangi şekerin kullanıldığının bilinmesi için 'NBŞ Şekerinin' etiketlere açıkça yazılmasını öneren Bilim Kurulu, bu konuda Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nı göreve davet etti. Toplumda şeker konusundaki bilinçlendirmenin önemine işaret eden Bilim Kurulu, sağlıklı beslenme kültürünün tesisi için Sağlık Bakanlığı'nın kontrolünde ilgili tüm sektörlerle ve kamu kuruluşlarıyla işbirliği yapılmasını istedi.

CARGİLL LOBİSİNİN İDDİALARI ÇÜRÜTÜLDÜ

Bilindiği üzere kamuoyunda nişasta bazlı şekerlerin zararlarına yönelik uzmanların uyarıları artmasına rağmen, Cargill lobisi, NBŞ'nin pancar şekeri ile eşdeğer olduğu hatta bal kadar doğal olduğunu iddia ediyordu. Bilim Kurulu'nun bu raporu tarihi bir belge niteliği taşırken, Cargill lobisinin de bütün iddialarını çürüttü.

TARİHİ RAPORDA ŞOK UYARILAR

"Fruktoz glikozdan daha tatlıdır; bu nedenle başta çocuklar tarafından tüketilmesi ve damak tadının şekerli ürünlere doğrultusunda gelişmesi daha kolay olmaktadır.

NBŞ SİNDİRİLMEDEN KANA KARIŞIYOR

NBŞ de yer alan früktoz ve glukoz monomer halindedir (glikoz ve fruktoz bağları serbesttir) bu nedenle çok hızlı bir şekilde kana geçer. Halbuki sukrozdaki (çay şekerinde) glukoz ve früktoz disakkarit yani bağlıdır. Emilmek üzere monomer haline geçebilmesi için sindirime uğraması gerekir.

METOBOLİZMADA ANARŞİYE NEDEN OLUYOR

NBŞ kullanılan ürünlerinde yüksek fruktoz vardır. Halbuki sağlıklı beslenme önerilerinde günlük enerjinin yüzde 45-60 oranında karbonhidrat içeriği ve bunun da yüzde 15-20'sinin früktozdan gelmesi yer almaktadır. NBŞ ürünlerle aşırı miktarda früktoz alınmakta bu durumda metabolizmada anarşiye yol açmaktadır.

YAĞLANMAYA NEDEN OLUYOR

Fruktozun glikozdan karaciğer içindeki metabolizması farklıdır. Fruktoz katabolizması glikozdan hızlıdır. Hızla glikolize olur, yağ asitine çevrilir.

NBŞ AŞIRI YEMEYE NEDEN OLUYOR

İnsülin salgılanması ve tokluk duygusu veren hormonlar üzerindeki etkileri yönünden bir farklılık vardır. Fruktoz insülin salgılatmaz. Oysa glikoz metabolizmasında insülin salgılanır. İnsülin tokluk hormonu leptini uyarır, açlık hormonu grelin ise azalır. Aşırı yeme olmaz.

GUT HASTALIĞI RİSKİNİ ARTIRIYOR

Fruktoz glikozdan farklı olarak ürik asit artışına neden olur ve gut nefriti riski artar.Çeşitli kanser türleri (kolon kanserleri, kadınlarda meme kanserleri gibi) obezite artışı nedeni ile artmaktadır.

TÜRKİYE'DE OBEZİTE ARTIYOR

Ülkemizde 15 yaş üzeri yetişkinlerde obezite yüzde 32, fazla kilolu yüzde 34.8, diyabet prevalansı yüzde 12,1'i bulmuş olup çocuklarda obezite 7-8 yaşta yüzde 9.9, fazla kilo yüzde 14.6, orta okul çocuklarında yüzde 12.4 şişmanlık ve fazla kilo yüzde 21 bulunmuştur.

BİLİMSEL KANITLAR ARTIYOR

NBŞ fruktoz metabolizmasının farklı olması nedeni ile insülin direnci, obezite ve şeker hastalığına yol açacağı yönündeki bilimsel kanıtlar artmaktadır.

Kaynak: OdaTV


bozadi

#25
Doğal, işlenmemiş şekerin belirli oranlarda vücut için önemli bir enerji gereksinimi olduğu kesin. Bildiğim kadarıyla meyvelerdeki şeker, toz şekerden biraz daha masum, yani faydası daha fazla, zararı daha az. Çeşitli vitaminler içeren meyveler tamamen şekerden oluşmuyor, lif ve su miktarı da yüksek. Dolayısıyla meyvelerdeki şekerinin vücutta işlenip kana karışması daha yavaş gerçekleşiyor. Meyvelerin görsel ve dokusal yönden de bir zenginliği, doyuruculuğu, besleyiciliği var.

Ama belki de toplum olarak tükettiğimiz şekerlerin çoğunluğu ne meyve şekeri, ne sofra şekeri. NBŞ denen mısır nişastası temelli şekerler güçlü bir virüs gibi şeker piyasasını sinsice ele geçirmiş durumda uzun süredir. Yediğimiz pek çok hazır gıdanın içinde açık veya gizli şekilde kullanılıyor. Mısır zaten GDO konusunda fazlasıyla sicili bozuk bir ürün. Yetmezmiş gibi bir de civa zehri tehlikesi içerdiği söyleniyor üstteki haberde de görülebileceği gibi.

Mısır konusunda, "siyah mısırı" araştırmanızı tavsiye ediyorum. Güney Amerika kökenli, DNA'sıyla oynanmamış ve üretimi sırasında kimyasal tarım ilaçlarının kullanılmadığı söyleniyor. Zayıflama ve genel olarak sağlık için tavsiye edilmiş!

bozadi

#26
24 Şubat 2018

Yiğit bulut savaş açtı ama o şirketler AKP eli ile büyüdü!

TRT'de yayınlanan Derin Analiz programında konuşan Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Yiğit Bulut'tan, Nişasta bazlı mısır şurubu şekerli ürünleri çıkışı geldi.



Yiğit Bulut'un açıklamasından satır başları şöyle :

Birçok haber dolaşıyor şeker fabrikaları özelleşiyor, satılacak diye. Binlerce mesaj geldi. Diyorlar ki 'NBŞ'ciler şeker fabrikalarını yok etmek istiyor'. Bu ülkede NBŞ (Nişasta Bazlı Şeker) ile savaşı başlatan ilk kişi benim. Ben NBŞ ile savaşı başlatana kadar hiçbir gazeteci konuşamamıştı konu hakkında. Halen de konuşan yok. Reklam pastası ve korkudan kimse konuşamaz.

Türkiye'nin çocukları gerçek şeker yiyecekse, şeker üretimi yapabilecekse ve hayatta kalması gerekiyorsa ben size şunu söylüyorum; Sayın Cumhurbaşkanımız asla böyle bir şeye izin vermez. Bakın dinleyen herkese sesleniyorum; Tüketimden gelen gücünüzü kullanın; yarın sabahtan itibaren su ve ayran haricinde NBŞ kullanılan hiçbir ürünü çocuklarınıza içirmeyin. Var mısınız? Gerçek şeker kullanmanın 250 katı maliyeti var. NBŞ o kadar adi bir şey ki maliyeti 250'de 1'e düşüyor. Beni bu çağrımdan dolayı öldürürler. NBŞ lobisi o kadar güçlü bir lobi ki beni öldürürler.

KİMDİR BU NBŞ ZEHİR LOBİSİ?

Cumhuriyet Gazetesi'nden Atakan Sönmez'in 17 Ağustos 2017'de yayınlanan haberinde konuyu gündeme getiriken önemli bilgileri ortaya çıkarmıştı.Yiğit Bulut, yazılarında 'zehir lobisi' olarak bahsettiği bu lobinin kimler/hangi şirketler olduğunu belirtmedi. Ancak, Şeker Kurumu'nun 2016-2017 Pazarlama Yılı Nişasta Bazlı Şeker Kotaları tablosundan bu lobinin kimler olduğu açıkça görülüyor.

2016-2017 Pazarlama Yılında Toplam 265 bin Ton Nişasta Bazlı Şeker ithalatına izin verilirken, ABD'li gıda devi Cargill 116 bin 181 tonla bu kotanın yüzde 50'sine yakınını tek başına karşılıyor.

ÜRETİCİ İTİRAZ ETTİKÇE AKP KOTAYI ARTTIRDI

Nişasta Bazlı Şeker ve Gliktoz'un insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkiler konusunda uzmanlar yıllardır uyarılarda bulunuyor. Özellikle obezite ve kanser konusunda tetikleyici etkisi hakkında çok sayıda bilimsel çalışma yapıldı. İşin ayrıca ekonomik boyutu da var. Ancak dünyanın 6. büyük şeker panzarı üreticisi konumunda olan Türkiye'de Nişasta Bazlı Şeker kotası her yıl Bakanlar Kurulu kararı ile yüzde 30 ile yüzde 50 oranında artırılırken, şeker pancarı ekimi ise yıldan yıla geriledi.


Kaynak: ABC Gazetesi


Aoibheann

#27
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bozadi


Sevgili Aoibheann, Karatay gibi bir bilim insanı birşey söylüyorsa, bunu biraz ciddiye almak, incelemek gerekir diye düşünüyorum. Örneğin tuz meselesi Fransız Devriminin ille tek veya en büyük sebebi olmasa bile, en önemli sebeplerinden biri olabilir, öyle değil mi? Bu konuda herhangi bir bilgin var mı veya haber üzerine bir araştırma yaptın mı? Açıkçası benim bu konuda bir bilgim yoktu, hala da var sayılmaz ama şu tür haberlere rastlıyorum örneğin:


Bu konu üzerine kitaplar okumuştum. En önemli sebep açlık, adaletsizlik ve -pek ortaya konmasada- hayvansal içgüdüler diyebiliriz. En masum düşüncelerle ortaya çıkan eylemler bizim ID tabanlı alt benliğimiz yüzünd3n büyük yıkım ve karmaşalara dönüşebilir. Buradan bakmak ve sosyolojik düşünmek gerekir. Mesela, Germinal kitabında; masum bir direnişle eyleme geçen Etienne'in ideaları yine kalkındırmaya çalıştığı halk tarafından çarpıtılmış ve yıkıma neden olmuştur. Tarihte örneği çoktur. İnsan sürüleri, özellikle bilinçli değilse ve açsa her türlü fenalığı ve zorbalığı yapabilir. Gözlerini öylesine kan bürür ki haklı haksız herkesi katledebilir,
"Kim olduğunu keşfetmek için önce mükemmelliği keşfetmek gerekir."

-Farabi

bozadi

#28
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Aoibheann

Bu konu üzerine kitaplar okumuştum. En önemli sebep açlık, adaletsizlik ve -pek ortaya konmasada- hayvansal içgüdüler diyebiliriz. En masum düşüncelerle ortaya çıkan eylemler bizim ID tabanlı alt benliğimiz yüzünd3n büyük yıkım ve karmaşalara dönüşebilir. Buradan bakmak ve sosyolojik düşünmek gerekir. Mesela, Germinal kitabında; masum bir direnişle eyleme geçen Etienne'in ideaları yine kalkındırmaya çalıştığı halk tarafından çarpıtılmış ve yıkıma neden olmuştur. Tarihte örneği çoktur. İnsan sürüleri, özellikle bilinçli değilse ve açsa her türlü fenalığı ve zorbalığı yapabilir. Gözlerini öylesine kan bürür ki haklı haksız herkesi katledebilir,
Evet, kitleler gayet gerici, gayet negatif ve yıkıcı bir vahşi hayvan sürüsü gibi hareket edebilir bazen. Genellikle de daha negatif bir güç tarafından çok kötü bir amaçla buna yönlendirildikleri zaman.

Ama isyan edip Fransız devrimine öncülük eden halkın oldukça ilerici bir mücadele verdiği ve önemli sonuçlar elde ettiği söyleniyor. Sürecin çoğu ayrıntısı konusunda bilgim olmasa da.

Aoibheann

#29
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bozadi


Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen Aoibheann


Bu konu üzerine kitaplar okumuştum. En önemli sebep açlık, adaletsizlik ve -pek ortaya konmasada- hayvansal içgüdüler diyebiliriz. En masum düşüncelerle ortaya çıkan eylemler bizim ID tabanlı alt benliğimiz yüzünd3n büyük yıkım ve karmaşalara dönüşebilir. Buradan bakmak ve sosyolojik düşünmek gerekir. Mesela, Germinal kitabında; masum bir direnişle eyleme geçen Etienne'in ideaları yine kalkındırmaya çalıştığı halk tarafından çarpıtılmış ve yıkıma neden olmuştur. Tarihte örneği çoktur. İnsan sürüleri, özellikle bilinçli değilse ve açsa her türlü fenalığı ve zorbalığı yapabilir. Gözlerini öylesine kan bürür ki haklı haksız herkesi katledebilir,

Evet, kitleler gayet gerici, gayet negatif ve yıkıcı bir vahşi hayvan sürüsü gibi hareket edebilir bazen. Genellikle de daha negatif bir güç tarafından çok kötü bir amaçla buna yönlendirildikleri zaman.

Ama isyan edip Fransız devrimine öncülük eden halkın oldukça ilerici bir mücadele verdiği ve önemli sonuçlar elde ettiği söyleniyor. Sürecin çoğu ayrıntısı konusunda bilgim olmasa da.


Sonuca bakarsak, evet onemli sonuçlar elde edildi. Lakin süreç oldukça barbarcaydı. Giyotinin o dönemde icat edildiğini söylersem anlarsınız muhakkak.
"Kim olduğunu keşfetmek için önce mükemmelliği keşfetmek gerekir."

-Farabi