Sri Nisargadatta Maharaj

Başlatan maiterya, 10 Eylül 2015, 02:06:20

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

gerçek tosun paşa

Evet kendisi vahdet-i vücudcuların en sağlam savunucularından. Tasavvufta "varlığın birliği" demektir. Gerçek ve mutlak varlığın yalnızca yaratıcı olduğunu, kâinattaki diğer her şeyin yaratan varlığın birer yansıması olduğunu savunan felsefi ve inançsal bir görüştür. Bu düşünceye göre Yaratıcı ile yaratılan ayrı iki varlık değildir; her şey O'nda var olur ve O'ndan görünür.

Ayrıca zamansızlık ve zaman ilüzyonu üzerine de neredeyse Kas.larla birebir aynı şeyleri anlatır. Merak edenlere muhakkak araştırmasını tavsiye ederim.

bozadi

#91
Evet, advaita ile tasavvuf arasındaki benzerlik (hatta özdeşlik) çok dikkat çekici. Bunun dışında, yapay zekaya göre advaitanın Batı felsefesindeki en yakın karşılığı neoplatonizm (özellikle Plotinus) ve panteizm/panenteizm (Spinoza) imiş.

Ramana Maharşi'den ziyade Maharaj'a bağlanmamın sanırım en temel sebebi, Maharşi'nin tartışmadan ziyade sessizlik, sükunet, huzur ve mevcudiyet (üstada, ışığa yakınlık) yoluyla bilgi/ilham yaymayı tercih ediyor gibi görünmesi. Maharşi'nin de ziyaretçiler/sorucular ile bazı diyalogları var ama Maharaj'ın durumu bu konuda çok farklı. Batılıların zihinsel, rasyonel yaklaşımlarına çok daha fazla hitap ediyor, çatır çatır tartışıyor ve sıkça, tabiri caizse, "tokatlıyor". Şok etmeyi, şaşırtmayı bir "yöntem" olarak kullanıyor sanırım çünkü o zaman zihnin klasik ego temelli sınırlayıcı düşünce kalıplarını sarsması, yeni bilgi girişine alan yaratması daha mümkün oluyor.

Ve adam normalde günlük hayatta belki de hakkında hiçbir şey okumadığı, duymadığı şeyler hakkında bile tartışma sırasında sanki yüksek benliğinden ("sadguru") canlı bilgi aktarımı, yani "kanallama" yapıyor gibi geliyor bana.

benguonat

#92
Alıntı yapılan: bozadi link=msg=46619Bunun dışında, yapay zekaya göre advaitanın Batı felsefesindeki en yakın karşılığı neoplatonizm (özellikle Plotinus) ve panteizm/panenteizm (Spinoza) imiş.

Evet ben de onu diyecektim. Birkaç ay önce Plotinus başlığında konuştuklarımıza da bağlanıyor olay  :D Şimdi dışarıdayım ama o başlığa tekrar bi dönüp buraya yazacağım

https://www.baskalarinahizmet.com/felsefe-kulubu/plotinos-un-felsefesi-bir/msg46263/#msg46263

Alıntı yapılan: bozadi link=msg=46619Ve adam normalde günlük hayatta belki de hakkında hiçbir şey okumadığı, duymadığı şeyler hakkında bile tartışma sırasında sanki yüksek benliğinden ("sadguru") canlı bilgi aktarımı, yani "kanallama" yapıyor gibi geliyor bana.

👍🏻

benguonat

Plotinos başlığını tekrar inceledim ki bence üzerine söylenecek söz yok  :D O başlık altında da Maharaj'dan konuşmuşuz aaaaa dedim. İki konu da birbirini tamamlıyor. Birini anlamak için diğeri süper.

Neyse ben Ben O'yum kitabından beğendiğim kısımları alıntılayayım. Bu satırları okurken kitaptaki insanlarla dert ortağı gibi hissettim, ama bir yandan da sevindim kendim gibi düşünen insanların zannettiğimden daha fazla varoluşunu. Bu alıntılardaki bahisler bizim için mesele değil de, dış dünyayla muhatap olduğum zamanlarda bazen bana 'geliyorlar'.

Başlığı 'Batılı vs. Doğulu Zihin Farkı' diye attım çünkü kitapta böyle tanımlanmıştı. Coğrafi bir nitelendirmeyi kastetmiyorum başlıkta.

Batılı vs. Doğulu Zihin Farkı

Alıntı YapSoran: Sizi ara sıra görmeye gelen Batılılar garip bir zorlukla karşılaşıyorlar. Gerçeğe-varmış, kendini-bilen, Tanrı'yı bilen, dünyayı aşmış bir insan fikri onlarca bilinmeyen bir şeydir. Onların Hıristiyan kültüründe bütün sahip oldukları bir ermiş fikridir: Bu Allah'tan korkan, insan kardeşlerini seven, ibadet- kâr, kimi zaman vecit hallerine girmeye yatkın, birkaç mucizeyle teyit edilen dindar bir insan fikridir. Bir gnani fikri bile Batı kültürüne yabancı, egzotik ve oldukça inanılmaz bir şeydir. Bilinçte yeni bir boyut fikri bile onlara inanılmaz ve olanak dışı görünüyor.
...
S: Hindu zihni, kültürü ve terbiyesi bakımından metafizik deneyimlere hazırdır. Bir Hintli için "En Yüce Gerçek'in direkt algılanışı" gibi sözler bir anlam taşır ve onun varlığının ta derinliklerinde karşılıklar meydana çıkarır. Bunlar bir Batılı'ya çok az şey ifade eder; hatta bu konu onun kendi Hıristiyan anlayışına göre ortaya getirildiğinde dahi, bunun Tanrı'nın emirlerine ve İsa'nın kesin uyarılarına uygunluğunu düşünür sadece, bunun ötesinde düşünemez. Gerçeğin bilgisini birinci elden edinme, onun için, ihtiras duymadığı bir şey olmakla kalmayıp kavrayış ötesidir de.
...
S: Batı'dan gelen birçok gençle karşılaşıyorum ve onları Hintliler ile kıyasladığım zaman temel bir farklılık buluyorum. Öyle görünüyor ki onların psişeleri (antahkarana) farklı.. Hintli zihin Öz, Gerçek, saf zihin, evrensel bilinç gibi kavramları kolay kavrıyor. Kulaklarına tanış ve tadı hoş geliyor. Batılı zihni ise karşılık vermiyor ya da hemen reddediyor onları. O onları derhal somutlaştırıyor ve kabul edilmiş değerlerin hizmetinde kullanmak istiyor. Bu değerler çoğu zaman kişiseldir; sağlık, refah, servet; bazen de sosyal - daha iyi bir toplum, herkes için daha mutlu bir yaşam; bunların, ister kişisel ister toplumsal olsun, hepsi de dünya sorunlarıyla ilgili. Bir Batılı ile konuşurken sık sık karşılaşılan bir başka zorluk da onlara göre her şeyin deneyim oluşu - onlar yiyecek, içecek, kadın, sanat ve seyahati deneyimlemek istedikleri gibi, Yoga'yı, kendini-idraki ve özgürleşmeyi de deneyimlemek istiyorlar. Onlar için bu, bir bedel karşılığı satın alınabilecek bir başka deneyimden ibaret. Onlar böyle bir deneyimin satın alınabileceğini imgeler ve fiyatı üzerinde pazarlık ederler. Bir Guru, çaba ve zaman konularında çok yüksek bir bedel önerdiğinde, bu kez, taksitle alışveriş örneği, çok kolay görünen, ama yerine getirilmesi olanaksız koşullar öne süren bir başkasına giderler...Ve birçok öğrenci (mürit) de var ki, geçmiş deneyimleri yüzünden kendilerini sevmez hale geldiklerinden, kendilerine bakmak içlerinden gelmez. Eğer kendilerinden nefret etmemişlerse, hiç değilse kendilerini iç- sıkıcı bulmaktadırlar. Kendini-bilme çabasından bıkkınlık duyduklarından artık başka bir şey istemektedirler.
...
Soran: Geçen gün çağdaş Batılı zihninden ve onun Vedanta' nın ahlâki ve aklî disiplinine uymakta karşılaştığı zorluktan söz ediyorduk. Engellerden bir tanesi, genç Avrupalı ya da Amerikalı'nın dünyadaki felaketli durumla uğraşmakta oluşu ve bu durumları acil olarak yoluna koyma ihtiyacıdır. Onların, dünyanın düzelmesi için ön koşulun kişisel düzelme olduğu yolunda vaaz veren sizin gibi kimselere karşı sabırları yoktur. Onlara göre, bu ne mümkün ne de gereklidir. İnsanlık sosyal, ekonomik ve politik bir sistemler değişikliği için hazırdır. Bir dünya-devleti, dünya- polisi, dünya-plânlaması ve bütün fiziksel ve ideolojik engellerin kaldırılması, işte bu yeterlidir; kişisel dönüşüme (transformasyona) ihtiyaç yoktur. Kuşkusuz ki insanlar toplumu şekillendirirler fakat toplum da insanları şekillendirir. İnsancıl değerlerin geçerli olduğu bir toplumda halk da insancıl olur; üstelik, eskiden dinin yetki alanı içinde bulunan birçok soruya bilim yanıt bulmaktadır.
...
M: Bu Amerikalılar ve İngilizler için çoğu zaman böyledir. Uzunca bir sadhana'dan sonra enerjiyle dolar ve bir boşalma yolu ararlar. Onlar topluluklar (cemaatler) örgütlerler, Yoga öğretmeni olurlar, kitap yazarlar - tükenmez olan gücün kaynağını bulma ve onu kontrol altında tutma sanatını öğrenmek için sessiz kalıp enerjilerini içe çevirmenin dışında her şeyi yaparlar.
...
Maharaj: Soracağınız bir soru var mı? Sormak zorunda değilsiniz, susabilirsiniz de. Olmak, yalnızca olmak,önemlidir. Hiçbir şey sormanız gerekmez, bir şey yapmanız da. Böyle, görünüşte tembelce zaman harcama şekline Hindistan'da çok değer verilir. Bu, o an için, "sonra ne olacak" sabit fikrinden kurtulduğunuzu gösterir. Zihin telaş halinde olmadığı ve endişelerden uzak olduğu zaman sessizleşir ve sessizlik içinde, genelde kolay idrak edilemeyecek kadar süptil olan bazı şeylerin işitilebilmesi mümkün olur. Zihin, görebilmek için açık ve sessiz olmalıdır. Burada yapmaya çalıştığımız şey, gerçek olanı anlamak için zihni uygun duruma getirmektir.

bozadi

#94
Alıntı yapılan: benguonat - Dün, 15:16:22Soran: Geçen gün çağdaş Batılı zihninden ve onun Vedanta' nın ahlâki ve aklî disiplinine uymakta karşılaştığı zorluktan söz ediyorduk. Engellerden bir tanesi, genç Avrupalı ya da Amerikalı'nın dünyadaki felaketli durumla uğraşmakta oluşu ve bu durumları acil olarak yoluna koyma ihtiyacıdır. Onların, dünyanın düzelmesi için ön koşulun kişisel düzelme olduğu yolunda vaaz veren sizin gibi kimselere karşı sabırları yoktur.

En çok ilgimi çeken kısımlardan biri bu. Hayatımın en temel meselelerinden biri veya hatta belki en temel meselesi.

Benim kimseyi değil, öncelikle ve esasen kendimi kurtarmam gerekiyor. Benim BH'ye veya 4. yoğunluğa doğru tekamül edip etmeyeceğim, dünyada olup bitecek olaylara veya etkileşimlere değil, öncelikle ve esasen kendimle (kendi özümle) olan ilişkimdeki bir farkındalığın yeterli düzeye ulaşmasına bağlı. Bütün dünya 3. yoğunluğu tekrarlamak durumunda olabilir ama benim bilinç düzeyim yeterliyse ve özgür irademi bu doğrultuda kullanmaya adanırsam, tek başıma 4. yoğunluğa geçebilirim. Bu mezuniyet için, bu ilerleme için kimsenin iznine, oluruna, yardımına ihtiyacım yok çünkü bu temelde tamamen kendimle ilgili bir karar. Yani, temelde, canım ne isterse onu yaparım.

Bu bağlamda, "kendimi kurtarmak"tan şu an ne anladığımı paylaşmak isterim: Varlığımın özü (tıpkı herkesin varlığının özü gibi) pozitif. Ve yükselmek, tekamül etmek denen şey, kendi varlığımızın özüne, varoluş küresinin merkezine (mutlak birliğe) doğru yaptığımız bir yolculuktan ibaret. "Kurtulmamız" gereken şey ne? Kendi varlığımızın özüne doğru ilerlememizi (tekamül etmemizi) engelleyen şey ne? Varlığımızın özünün saf pozitiflik/birlik olduğunu, ihtiyaç duyup duyabileceğimiz herşeyin (adeta ihtiyaçsızlığın) bu kendi özüne ilerleyişle kendiliğinden gerçekleşeceğini bilMEMEK, inanMAMAK, güvenMEMEK.

Dünya filmine/ilüzyonuna aşırı bağlıyız, kendimizi tamamen bu filmle ilişkilendirme eğilimindeyiz. Ve bu filmin mevcut halinde pozitiflikten (varlığımızın öz niteliğinden) ziyade negatifliği destekleyen çoooook fazla faktör var. Dolayısıyla bu düzeni tek ve egemen (bizi aşan ve bizi bağlayan) gerçeklik olarak kabul ettiğimizde, özümüze uygun davranma (özümüze ilerleme) motivasyonumuzu engelleyen bir durum yaratmış oluyoruz. Kendi kendimizi bloke ediyoruz. Bu blokajı kırmanın en büyük zorluklarından biri, "toplumdan bağımsız" düşünme gücüne, cesaretine, isteğine sahip olup olmamak sanırım. Ciddi bir "toplumsal asimilasyon" faktörü var yani. "Körle yatan şaşı kalkar", "üzüm üzüme baka baka kararır", "çan eğrisi" gibi benzetmelerle açıklanabilecek bir durum var.

İnsanın kendi özünün pozitifliğine (iyiliğe, doğruluğuna, güzelliğine, şifasına) doğru ilerlemesi gayet mümkün, doğal ve gerekli. Ama bu pek yapılan birşey değil. Neden? Çünkü pozitif değil negatif-baskın bir realitede yaşıyoruz. İnsanın kendi özüne doğru ilerlemesi son derece pozitif bir eğilim. Dünyanın/varoluşun en kolay ve en gerekli şeyi ama dünyada NADİREN yapılan ve karşılaşılan bir durum.

Toplum genelinde kendi pozitif özüne doğru ilerleme diye bir farkındalık, bir akıl, bir sağduyu, bir basiret yok ne yazık ki. Ve biz de kendimizi toplumla / çevreyle ilişkilendirme ve özdeşleştirme eğiliminde olunca, onların basiretsizliğini, hastalığını, yani EGOSUNU (sahte benliği) paylaşmış, üzerimize almış oluyoruz. Kurtulunması gereken şey bu. Toplumsal bir aptallık veya gaflet halini paylaşmayı bırakmamız gerekiyor. Belirttiğim gibi, bunu zorlaştıran şeylerden biri, "tek başına" kalmanın muhtemelliğinin gözü korkutması, onlarca yıldır basit, doğru, gerekli ve sağlıklı olanı yapmamış olmanın hamlığı, korkusu, belirsizliği vb. Zararın neresinden dönülse kardır.

benguonat

Herkesin dünyayı ya da ülkeyi kurtarmak adına sunduğu ideolojiler ve kusursuz planlar kâğıt üzerinde çok parlak.  ;D  Ama insanlık olarak çevremizde hala derin bir çöküşün izleri hâkimse, sorunun teorinin eksikliğinde değil, insanın kendi zaaflarıyla kurduğu esarette yatmakta olduğunu düşünüyorum.

İçinde yaşadığımız sistem, köklerini hayatta kalma ve tutunma refleksinden alan kırılgan bir zemin üzerine kurulu. Böyle bir sistemde insanlar, mecburiyetin ve çıkar ilişkilerinin esiri. Bu yüzden insanlar birbirine karşı bir güç mücadelesine girişiyorlar. Bir şeyi sevdiği için yapmanın ya da sadece sevmenin yerini, eksikliklerin ve korkuların dayattığı zorunluluklar alıyor.

Tam da bu noktada Doğu öğretilerinin bilgeliği devreye giriyor. Hiçbir şeye tutunmamak ve bağlanmamak öğüdünün illa ki dünyadan el etek çekmek anlamına geldiğini düşünmüyorum. İçinde yaşadığımız bu sisteme dair hiçbir çıkara tutunmuyor ve beklentiye bağlanmıyoruz.  Bu anlama da gelebilir.

Eğer bir insan gerçekten bir etki yaratmak istiyorsa, içinde bulunduğu mental atmosferin dışına çıkmalıdır. Ancak beklentisinin ve mecburiyetinin olmadığı bir insan, toplumsal çatışma ve rekabet atmosferinin ötesine geçerek özgürleşir. Bu 1.

İkincisi, bireyin kendi içine bakabilmesi. Kişi, kendi zaaflarının ve karanlık yanlarının farkına varıp kendini arındırdığı ölçüde, mükemmel olan teorileri ile hayattaki uygulamaları arasındaki uçurumu kapatabilir. İnsanların çoğunluğu içsel uyanışı deneyimleseydi, dünyayı sarsan çatışmaların temeli kendiliğinden erirdi.

İnsanları ortak bir görüşte buluşturan şey, görünüşleri veya söyledikleri laflar değildir. Öyle olsa çoktan buluşmuştuk ;D Veya öyle olsaydı gidip Hintli bir Guru'yu dinlemezdim. Veya Plotinos ve Maharaj arasında köprü kuramazdık.

İnsanları buluşturan şey, her birinin kendi özünün derinliklerine varabilecek kadar uyanık ve farkında olabilmesidir.

Alıntı YapOnların, dünyanın düzelmesi için ön koşulun kişisel düzelme olduğu yolunda vaaz veren sizin gibi kimselere karşı sabırları yoktur.

 :P