Korkunun Dansı… (1) (Nurettin Kurtuluş)

Başlatan Tiversonus, 23 Mart 2010, 12:17:27

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus

Durup dururken, insanlar beni başlarına taç ettiler. Ben de ne iş yapacağımı şaşırıp duruyordum. "Korku" dediler, "korku\" koydular adımı. İyi de oldu. Fakat sonraları başımı kaşıyacak vaktim kalmadı.

Beni işlerine geldiğim zaman çok seviyorlar, titriyorlar da andıkça, akıllarına geldikçe, akıllarına getirildikçe.

Öğretilerle kısıtladığım, kurallarını koyduğum, günah ve sevaplarla dolu bir hayat dayattım onlara.

İşi başından aşınca, beni yanına aldı. Çıraklık devresini başarıyla tamamlayınca, usta ve uzmanlık sınavlarını da verdim. Korkuveren olarak kadrolarımı kurdum.

Bize saygıları olduğu, korkulara boyun eğdikleri sürece, işler her zamanki gibi tıkırında gidecek. İnce sazdan cenaze marşını dinletmeye devam edeceğiz.

Beni öyle mutlu ettiler ki hiç sormayın.

Sağ olsunlar, karşıma genelde suskun bir çoğunluk çıkardılar.

Ben de yanıma, az da olsa birkaç mutlu daha aldım ve mutlu azınlıklar olduk.

Mutlu azgınlar diyorlar, aldırdığımız yok, mühür bizde.

Tanrımız bize yürü ya kulum demiş, biz arada koşuyoruz da!

Diğerleri yetişemediği zaman, ben de onlara katılarak bir çok kılığa giriyoruz.

Yönetiyoruz, yönlendiriyoruz. Bizi hep alkışlıyorlar, durmadan dinlenmeden alkışlıyorlar, şükrediyorlar. Bu durum bize güç veriyor.

İşler tıkırında gidecek. Arada bir söveriz, döveriz. Severiz de arada.

Hiç kaygımız yok işler tıkırında gidecek.

İnsanlar korkuyla ilk kez nerede, ne zaman ve nasıl tanışır diye bir soru takıldı aklıma. Ardından da yine bir sürü soru birbirini kovaladı.

Ana karnında dokuz ay on gün kadar beklerken neler yaşandı acaba?

Kimimizin dayancı yetmedi, bir an evvel fırlayıp özgürlüğe kavuşmak istedik!

O karanlık odada dışardan gelen sesler insanı ne kadar etkiledi?

Bilinçaltına yerleşen bir şeyler kaldı mı?

Doğum korkusu olmayan insan "merhaba dünya" dediği an, korkuya da mı merhaba diyordu?

O ilk anlarda, korkulu sesler duyulacağını zannetmiyorum, dışarıda silâh bomba sesleri yoksa ya da istemeyerek anneyle ziyaretine gelinen bir işkence odası değilse.

Belki ana dokuz doğuruyordur ama, korku doğurmuyordur. O karanlık odada, korku tohumları ekilir mi? Hangi ana ister bunu?

Bizim işimiz orada başlamıyor.

İnsan ilk soluk alıp vermeyi denerken, etraftan belki de ilk ve son kez güzel sözler duymuş olabilir!

Aaaa bak oğlan, oğlan tıpkı babasına benziyor.

Yavrııııımmm, halt etmişsin, babasına benzeyen tek bir tarafı var, balta sapı gibi maşallah! Dedesine benziyor dedesine, ağız burun tıpkı dedesi. Tu tu tu kırk bir kere maşallah, yavrııııımmmmm.

Nazarlığını getirin takalım.

Neresine?

Veya, gelin gibi maşallah, şu güzelliğe bak. Erkek adamın erkek oğlu olurmuş!

Babasına sonra haber verin! Gibilerden...

Bazı soruların yanıtlarını uzmanlara bırakarak aklımın yettiği kadar yorumlamaya çalışacağım; korku denilen o, gözle görünür görünmez, elle tutulur tutulmaz, insanın kendisi için yarattığı bu teori ve pratiği.

Öğretilerimi, kurallarımı iyi algıladıklarını umarım. Sizlerin işi başlıyor.

Korku ve korkudan üretilen sözcükler bilgiliklerde geniş bir şekilde tanımlanıyor. Biz onları aktarmak istemiyoruz, bilmediğimiz şeyler değil, zaten onları da üreten ve tüketen biz insanlar değil miyiz?

Evet üreten ve tüketen! Biz korku ve korkuveren sadece aracıyız, denetleyen?

Korku; insanların sürüleştirilmesi için, mutlu azgınlar tarafından yüksek dozda verilen bir uyuşturucu mu? Bu verileni almayan, almak istemeyenleri neler bekliyor? Mutlu azgınların, korku verenlerin tavrı ne oluyor?

Sürüye katılmayanları, sürüden ayrılanları kurtlar mı kaparmış?

Nasıl kaparmış?

O kurtlar kimler?

Tarihte neler yaşandıysa, tekrarlanıp durur.

Mutsuz çoğunluğun dünyasında; açlığa, yoksulluğa, ilâçsızlığa geldiğinin farkında olmadan, ilk anlarda sevinç mi, üzüntü mü, ne olduğu anlaşılamayan araştırılmayan ya da fiziksel yanıtlar verilen o çığlıkları atan insancık, sevgi sesiyle korku sesini ayırt edebilirse, ilk adımlarını da atabilirse ve yürüyebilirse ve koşabilirse, o çirkinliğe karşı zamanla, kimliğini kazanıp mücadele mi edecek, yoksa korkuluk olup düzenin içinde yerini mi alacak?

Sakın ola ki, yanlış seçim yapılmaya!

Kararını o ilk anlarda verecek durumda olmadığından, günler sayılacak, "ah başıma gelenler" diyerek çekip gitmek yok, o şans kalmadı artık "son pişmanlık fayda vermez" demişler, öğrenecek.

Gök gürültüsünün ne olduğunu bilmeden ilk korku bölük bölük anlatılmaya çalışılabilir; temel güvenini kazandıracak olan, güzel sesli annesinin ilk ulusal marşı belletir gibi.

Dersini iyi çalışmış olmalı, öğretiler alınmalı ve satılmalı!

Uyusun da büyüsün niiinni!..

Bebek bunu dinlerken, onun yerine çözemediği yeni tonlamalar, 'ayyy gürgür baba sen sus, bebek uyuyor. Nereden çıktın sen böyle durup dururken, gügürbabaaa!'gibi...

Gürültülerinin karşısında, bir ürpertiyle derin uykusundan uyanabilir. Çığlıklar atar durur, yeni seslere işte böyle direnebilir. Fakat bu henüz bir korku değildir çünkü korku nedir bilmez, daha öğrenmemiştir, öğretilememiştir; ama güven sarsıntıları da başlamıştır!

Beşikte eğitim mi, korku mu başlar, yoksa her ikisi de mi? Yani korku eğitimi mi? Bunlar verilmeye başlanıyor belki, fakat alınıyor mu?

Altına yapmama, karnını doyuramama, uyuyupta büyüme gibi? Uyutularak, uyuyarak korku ve eğitim tamam da, diğer ikisi? Yoruma açık kalsın!

Yorum da yapabiliriz; korkunun kurallara uyulduğu takdirde taltif edilir aç kalmaz!

Altına da hakim olabilir!..

Emekleme çağı korkuların da başlangıcı oluyor.

Beşikle ergenlik aradaki süreç içinde, dil sorunundan dolayı çözemediği, anne ve babasının ses frekanslarının çeşitliliği, yıllar sonra bilinç altından çıkıp karşısına dikiliverecektir, kesinlikle.

Aslan yavrum, aferim sana!

Sana ne be kadın.

Gibi, aynı ellerin bir yerlere çarpmasının yankıları yürek, beyin duvarlarına yerleşmiş olabilir.

Emeklemeden önce, etrafta merakla incelenen birçok şeye ulaşmak, onların ne olduğunu anlamak için, gözle değil elle dokunmak zamanı geldiğinde, gürgürbabalar, gürgüranacıkların da ardı sıra koşacağı, coşacağı günler gelmiş olacaktır.

Dokunma ona cız cız, elleme cız, yapma cız!

Ben sana yapma demedim mi, bak kırdın işte.

Hayır, sen bana cııızz dedin, şangır demedin ki, diyemez henüz dil sorununu çözemememiştir.

Al sana, al sana kerata...

Niye vuruyorsun ufacık çocuğa?

Sorularına, verilecek yanıt hazırdır ve genel disiplin kurallarının başını çekmektedir.

Korksun kerata, korksun da bir daha yapmasın.

Dalları çatırdayan ağaçların doldurduğu bir orman gibi büyümeye başlar korku.

Etekleri tutuşan korku dağlarının dumanları sarar herbir yanı, çıkmak zorlaşmaya başlar. Kör etmesin gözleri, yürekleri...

Parmak kadar çocuk ne anlar korkudan?

Anlıyor ki ağlıyor kerata!


Nurettin Kurtuluş