Haberler:

Yeni celse forumda! 25 Nisan 2026🔆

Ana Menü

HoloGrafik Evren

Başlatan Moderator, 16 Haziran 2010, 15:23:46

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Moderator


(1) Başka bir biçimde söyleyecek olursak, kar tanelerinden akçaağaçlara, kayan yıldızlardan hızla dönüp duran elektronlara dek tüm dünyamızın ve barındırdığı her şeyin, yalnızca başka bir gerçeklik düzeyinden -bizim kendi gerçekliğimizin çok ötelerinde, sözün tam anlamıyla uzay ve zaman ötesindeki bir gerçeklik düzeyinden-yansıtılan hayaletimsi imgeler olabileceği konusunda bazı kanıtlar vardır.


(2) 1980 yılında Connecticut Üniversitesinden psikolog Dr. Kenneth Ring ölüme yakın deneyimlerin holografik modelle açıklanabileceğine değinmiştir. Uluslararası Ölüme Yakın Deneyimleri İnceleme Kurulunun başkanı olan Ring, böylesi deneyimlerin ya da fiilen ölüm durumunun, kişinin şuurunun bir holografik gerçeklik düzeyinden diğerine geçmesinden başka bir şey olmadığına inanmaktadır.


(3) 1987'de, Rüya İncelemeleri Kurulunun Washington'da yer alan yıllık toplantısında fizikçi Fred Alan Wolf söz alarak holografik modelin lüsid rüyaları (rüya gören kişinin uyanık olduğunun farkında olduğu olağanüstü canlı rüyaları) açıkladığını önemle savunmuştur. Wolf böylesi rüyaların aslında paralel gerçekliklere bir geçiş olduğuna ve holografik modelin eninde sonunda, varlığın diğer boyutlardaki düzeylerini daha doyurucu biçimde keşfetmeye başlayabileceğimiz bir "şuur fiziği" geliştirmemize izin vereceğine
inanmaktadır.




 

Moderator

#1
(4) 1982'de, Paris'teki Kuramsal ve Uygulamalı Optik Enstitüsünde görevli fizikçi Alain Aspect yönetimindeki bir araştırma ekibi tarafından titizlikle uygulanan dönüm noktası niteliğindeki bir deney, fizik evrenimizi oluşturan atomaltı parçacıkların -sözcüğün tam anlamıyla gerçeğin dokusunun- inkâr edilemez bir "holografik" nitelik taşıdığını ortaya koymuştur.



(5) Bu, yürek ister; bu, kişinin ezici bir muhalefet karşısında bile ayağa kalkıp kendi görüşlerini büyük bir güçle savunmasını gerektirir. Bohm, üniversiteyi bitirdikten sonra Robert Oppenheimer'le doktora çalışması yapmıştı. Oppenheimer1951 yılında Senatör Joseph McCarthy'nin Amerikan Karşıtı Eylemler Komitesince yürütülen o ürkütücü soruşturma sırasında suçlandığında, Bohm ona karşı tanıklık yapmak üzere çağrılmıştı; bunu kabul etmedi. Sonuç olarak Princeton'daki işini kaybetti ve Birleşik Devletler'de bir daha asla ders vermedi, önce Brezilya'ya, sonra da Londra'ya yerleşti.



(6) Bohm ve Pribram, koşullar ne olursa olsun, inançları doğrultusunda direnmelerine neden olan sorumluluk anlayışlarını holografik model konusunda da açıkça ortaya koymuşlardır. Görüleceği gibi hiç de küçümsenemeyecek saygınlıklarıyla böylesi tartışmalı bir düşünceye destek vermeleri her ikisi için de kolay bir seçim olmasa gerek.


(7) Sonradan sonuçları kendim incelediğimde, deneyin psişik yeteneğin varlığını ortaya koyan çok çarpıcı
sonuçlar üretmiş olduğunu görerek afalladım. O zaman çok tanınmış bilim adamlarının bile önyargılı ve kör noktalara sahip kişiler olabileceğinin farkına vardım.


(8) Bu nasıl olabilir? Bunun bir nedeni bilimin daima inanmak istediğimiz kadar objektif olmayışıdır. Bizler bilim
adamlarını biraz hayranlıkla gözlüyor ve bize bir şey söylediklerinde bu sözün gerçek olması gerektiğine kendimizi inandırıyoruz. Onların yalnızca birer insan olduğunu ve tıpkı bizim gibi dinsel, felsefî ve kültürel önyargıların etkisinde kalabileceğini unutuyoruz.


(9)  Siegel'in bu gözleminde büyük ölçüde gerçeklik payı olsa gerek, belki de uygarlığın büyük sezgileri ve atılımlarının çoğu başlangıçta bu nedenle böylesi tutkulu bir inkârla karşılaşmıştır. Bizler inançlarımıza bağımlıyız ve birisi bizi dogmalarımızın güçlü afyonundan ayırmaya kalkıştığında tıpkı bağımlılar gibi davranıyoruz.
 

Moderator

#2

(10) Hastalık nedeniyle beyinlerinden parça alınmış tüm hastalar hiçbir zaman belirli anılarından yoksun kalmıyordu. Beyinden büyük bir parça alman bir hastanın hafızası genellikle biraz bulanık oluyordu, ama içlerinden hiç birisi ameliyattan, herhangi bir belirgin hafıza kaybıyla çıkmamıştı.



(11) Holografinin ortaya çıkmasına neden olan şey girişim diye tanımlanan bir olgudur. İki ya da daha çok dalga -tıpkı su dalgaları gibi- birbiri içine geçtiğinde oluşan çapraz çizgili desene girişim denir. Örneğin bir havuza bir çakıl taşı attığınızda suda bir dizi eş merkezli dalgalar oluşur ve bunlar kendi dışlarına doğru yayılır. Eğer havuza iki taş atacak olursanız iki dizi dalganın yayılıp birbirinin içinden geçtiğini görebilirsiniz. Böyle bir çarpışmanın neden olduğu dalga sırtları ve çukurlarından oluşan karmaşık düzenleme, bir girişim desenidir.



(12) Bir hologram, tek bir lazer ışığının iki ayrı ışına ayrılmasıyla oluşur. İlk ışın, fotoğrafı çekilecek nesneden sektirilir. Sonra ikinci ışın, ilkinin yansıyan ışığıyla çarpıştırılır. Bu durumda ortaya çıkan girişim deseni daha sonra bir film parçasına kaydedilir.



(13) Çıplak gözle bakıldığında film üzerindeki imgenin, fotoğrafı çekilen nesneyle yakından uzaktan hiçbir benzerliği yoktur. Daha çok, bir havuza atılmış bir avuç çakıl taşının oluşturduğu eş merkezli halkalara benzemektedir. Ancak başka bir lazer ışını (ya da bazen parlak bir ışık kaynağı) filmin içinden geçip onu aydınlatacak olursa orijinal nesnenin üç boyutlu bir imgesi yeniden ortaya çıkar.



(14) Hologramın tek şaşırtıcı özelliği üç boyutlu oluşu değildir. Üzerine bir elma imgesi kaydedilmiş bir holografik film parçasım ikiye böler ve sonra bu parçaları lazerle aydınlatacak olursak, her iki yarının da elma imgesinin bütününü kapsamakta olduğunu görürüz! Bu yarım filmleri tekrar tekrar bölerek yine aynı işlemi yineleyecek olursak, bütün elma imgesinin en küçücük parçanm üzerinde bile (parçalar ufaldıkça imgeler biraz flulaşmakla birlikte) yer aldığını görerek yeniden şaşırabiliriz.



(15) Eğer bir holografik filmin her bir parçası, bütün bir imge yaratabilmek için gereken tüm bilgiyi kapsıyorsa, beynin her parçasının da yine aym biçimde tüm bir hafızayı hatırlayabilmek için gerekli olan tüm enformasyonu içermesi mümkündür.



(16)  Bir izleyicinin, % 90'ı ortadan kalkmış bir sinema perdesinde bile filmi yine aynı keyifle izleyebileceğine inanmakla eşdeğerdedir.



(17) Bir hologramm "her parçada bütünü" barındıran yapısı, görme korteksinin büyük bir bölümü çıkartılmış deneklerin görme testlerini nasıl olup da başarabildiği konusuna kesin bir yanıt getiriyordu.



 

Moderator

#3
(18)  Ayak parmağımızı bir yere vurduğumuz zaman acıyı parmağımızda algılıyoruz. Ama acı gerçekte ayağımızda değildir. Acı gerçekte beynimizin bir yerlerinde yer alan nörofizyolöjik bir süreçtir. Öyleyse beynimiz, hepsi de içsel olan sayısız nörofizyolöjik süreci nasıl oluyor da bize kendi dışsal deneyimimiz gibi yansıtıyor ve bazı deneyimlerin içsel, bazılarının da gri maddemizin sınırları dışında yer almakta olduğunu düşündürterek bizi aldatıyor?



(19)   Fourier'in geliştirdiği yöntem, kabaca söylemek gerekirse, ne denli karmaşık olursa olsun herhangi bir deseni, basit dalgalardan oluşan bir dile dönüştürmekti. Bu dalga formlarının orijinal desene yeniden nasıl dönüştürülebileceğini de göstermişti. Diğer bir deyişle bu işlem, bir televizyon kamerasının herhangi bir imgeyi elektromanyetik frekanslara dönüştürmesi ve daha sonra bir televizyon setinin bunları yeniden orijinal imgeye çevirmesine benziyordu.



(20)   Fourier dönüşümleri, Gabor'un bir nesnenin resmini holografik bir film parçasmm üzerindeki bulamk girişim desenlerine dönüştürebilmesini ve bu girişim desenlerini yeniden orijinal nesnenin imajına dönüştürecek bir yol geliştirebilmesini sağladı.



(21)   Ve gördüler ki, beyin hücreleri orijinal desenlere değil de desenlerin Fourier dönüşümlerine tepki veriyor. Bundan tek bir sonuç çıkabilirdi. Beyin, görsel imgeleri Fourier'nin dalga formlarından oluşan lisana çevirmek için Fourier matematiğini, yani holografide geçerli olan matematiği kullanıyordu.



(22)     Görsel korteksin desenlere değil de çeşitli dalga formlarının frekanslarına tepki verdiği düşüncesinden yola çıkarak, frekansların diğer duyularda oynadığı rolü yeniden gözden geçirmeye karar verdi.



(23)   Daha yakın zaman dilimi içinde yer alan araştırmalar koku alma duyumuzun da osmik frekanslar adı verilen frekanslara bağlı olduğunu göstermiştir. Bekesy'nin çalışması ise derimizin titreşim frekanslarma karşı duyarlı olduğunu açıkça göstermiş, giderek tat alma duyumuzun da bir frekans çözümleyicisi olarak çalışmakta olduğu konusunda bazı kanıtlar elde etmiştir. Bekesy aynı zamanda, deneklerinin çeşitli titreşim frekanslarına nasıl tepki vereceklerini önceden kestirmesine olanak veren matematiksel denklem sisteminin de Fourier serileri (*) tarzında olduğunun farkına vardı.
 

Moderator

#4

(24) Onu rahatsız etmeye başlayan soru ise şuydu: Eğer beyinlerimizdeki gerçeklik görüntüsü aslında bir görüntü değil de, bir hologramsa, bu neyin hologramıydı?


(25) Bu sorunun yarattığı açmaz, bir masa başında oturan bir grup insanın polaroid bir fotoğrafını çektikten sonra fotoğraf kartının üzerinde bir grup insan yerine leke hâlindeki girişim desenleriyle karşılaşmaya benzer. Her iki durumda da kişi şu soruyu sormakta haklıdır: "Hakikî gerçeklik nedir? Gözlemci tarafından gözlenen ve görünüşe göre olan nesnel dünya mı, yoksa kamera/beyin tarafmdan kayıtlanan girişim desenlerinden oluşan bu leke mi?"


(26) Mistiklerin yüzyıllar boyu söyleyip durdukları şey doğru olabilir miydi? Gerçeklik bir maya, bir hayal miydi? Oralarda var olan şey gerçekte, tınlayan, engin bir dalga boylan senfonisi, ancak bizim duyumlarımıza ulaştıktan sonra bildiğimiz dünyaya dönüşen bir "frekanslar ülkesi" miydi?


(27) Aradığı çözümün kendi alanı dışındaki bölgelerde olabileceği düşüncesiyle fizikçi oğluna gidip onun görüşünü
almak istedi. Oğlu kendisine David Bohm adındaki bir fizikçinin çalışmalarına bakmasım öğütledi. Pribram bunu yapınca elektrik çarpmışa döndü. Yalnızca sorusunun yanıtını bulmakla kalmadı, aynı zamanda Bohm'un görüşüne göre tüm evrenin bir hologram olduğunu keşfetti.


(28) Bir maddeyi en küçük parçalarına varıncaya dek parçalayacak olursanız, sonunda öyle bir nokta geliyordu ki, bu parçacıklar -elektronlar, protonlar vb.- artık o nesnenin ayırt edici özelliğini taşımaz oluyordu. Örneğin, çoğumuz için bir elektron ufak bir küre ya da fırıl fırıl dönen bir havalı tüfek saçmasıdır, ama bilinen gerçekliğin sınırlarım hiçbir şey aşamaz. Ancak, bir elektron bazen yoğun, ufak bir parçacıkmış gibi davranırsa da, fizikçiler onun aslında sözcüğün tam anlamıyla hiçbir boyuta sahip olmadığını görmüşlerdir. Bu, bizim için hayal edilemeyecek bir şeydir, çünki bizim varlık düzeyimizdeki her şeyin boyutları vardır. Ancak yine de bir elektronun genişliğini ölçmeye kalkışırsanız, bunun olanaksız bir iş olduğunu görürsünüz. Basitçe söyleyecek olursak, bir elektron, bizim anladığımız anlamda bir nesne değildir.


(29) Fizikçilerin başka bir buluşu da, elektronların bazen bir parçacık, bazen de bir dalga olarak belirmekte oluşudur.


(30) Bukalemunu hatırlatan bu yetenek tüm atomaltı parçacıklar için geçerlidir. Aynı zamanda bu durum, bir zamanlar yalnızca dalga oldukları kabul edilen her şey için geçerlidir. Işık, gama ışınları, radyo dalgaları, röntgen ışınları; bütün bunlar dalga biçiminden parçacık biçimine dönüşüp yine dalga biçimine geri dönerler. Günümüzde fizikçiler atomaltı fenomeninin yalnızca dalga ya da yalnızca parçacık olarak sınıflandırılamayacağma inanmaktadırlar, ancak bu şeyler tek bir kategoride toplanmak istenirse, her nasıl oluyorsa, hem parçacık hem de dalga olduklarım söylemek gerekir. Bu şeylere topluca, kuanta (*) adı verilmektir ve fizikçiler bunların tüm evreni oluşturan temel madde olduğuna karar vermiştir.


(31) Bütün bu anlatılanların en şaşırtıcı yönü ise, kuanta'nın, yalnızca kendilerine baktığımız zaman parçacık olarak görünmekte olduğu konusunda inandırıcı kanıtlar bulunmasıdır. Örneğin, bir elektronun gözlenmediği süre içinde bir dalga biçiminde belirdiğine işaret eden deneysel bulgular vardır. Fizikçiler bir elektronun gözlenmediği süre içinde nasıl davranmakta olduğunu anlayabilmek için bazı kurnazca stratejiler geliştirmiş ve sonuçta böyle bir kanıya varmışlardır (bu görüşün, elde edilen kanıtların yorumlarından yalnızca biri olduğuna dikkati çekmek gerekir. Tüm fizikçiler aynı görüşte değildir, örneğin ileride göreceğimiz gibi Bohm'un kendisi de olaya daha farklı bir yorum getirmiştir.)