avatar_rinda

Seyr i Sülük (Bilincin Yolculuğu)

Başlatan rinda, 15 Eylül 2010, 12:43:28

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

rinda

İnsan hayatı boyunca hep bir arayış içindedir. Mutluluğa ulaşmak için sahip olmak istediklerinin hayalini kurar ve bu hedeflere ulaşacağı zaman mutlu olacağını zanneder büyük beklentilerle yaşar. Benlik bunları ister.. sonrası.. gerçekleşmezse mutsuz olur.. sahip oldukça daha fazlasını ister ve bu denklem sonsuza kadar uzar. Asla mutlu olmaz. Bütün mutsuzluklar, bir şeylere sahip olduğumuz zannından ve zaten olacak olana direndiğimizden doğuyor.

Özgürlük ve zorunluluk
Aşırı özgürlük ve seçim fazlalığı insanların hem maddi hem de manevi yönden dağılmalarına neden olur. Manevi yönden aşırı özgürlük "seçim fazlalığı" olarak belirir. Eğer insanın, herhangi bir konuda, seçenekleri fazla ise tereddüde düşmesi ve seçimini geciktirmesi doğaldır. Tereddüdün nedeni de bilgisizliğin sonucu oluşan bir umuttur. Oysa ki, az seçimi olan veya hiç seçimi olmayan bir insan için ne tereddüt söz konusudur, ne umut. Seçimi olmadığından hiçbir tereddüde yer kalmadan gerekli davranışta bulunur.

insan ne ise, o olmayı reddeden tek yaratıktır.(Albart Camus)
Çoğunlukla toplumun bir parçası olmak adına kendimiz dışında herşey olmaya çalıştıkça hep eksik hissederiz birşeyleri.. değilmiş gibi yaparız.. İstediğimiz son şey yalnız kalmaktır.. Ölesiye korkarız yalnız olmaktan. Halbuki bu korkuyla(kaygıyla) yaşayan bir ölüyüz..

İnsanlar yalnız kalmamak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Kendi akışına bırakmadan sürekli arkadaş, sevgili ve ahbap arayışı hep bu korkudan kaynaklanıyor. Nedeni de kendi özlerinden uzaklaşmış olduklarıdır. İnsan kendi özü ile yüzleşmekten her nedense çekiniyor. Özünden uzak olan insan da bir boşluk ve hiçlik duygusu içine düşüp bunalıma giriyor. Özünü arayan insan için yalnızlık hiç de korkulacak bir şey değildir. Yalnızlıkta özgüven ve teslimiyet vardır.

Kozmik Çocuk ve Yüreğimizin Hapisanesi
Saflığın, bozulmamışlığın simgesidir çocuk. Henüz üzerine yazılmamış beyaz bir kağıttır.
Ana rahminde huzur, güven ve rahatta iken istemediği halde yeni bir aleme doğar ansızın.
Ağlayarak ve istemeden doğar çocuk; huzur, güven ve rahatlık aleminden niçin dışarı atılır ve ondan beklenen nedir?

Ana rahminden ayrılıp bu dünyaya adım atan ve doğduğu andan itibaren acıyla tanışan insan için bir yolculuk başlar. Bir dönüş yolculuğudur bu ve bir zamanlar huzur, güven ve rahatta olunan aleme özlem nedeniyledir ki ona aşk diyoruz. İnsan tüm yaşamı boyunca bilinç altında taşıdığı o alemin özlemi içinde yaşar ve O'na kavuşmak için her yolu dener. İnsan denilen varlığın bu dünyadaki macerası bundan ibarettir. Bu dünyada yaptığımız her eylemin altında -bilinçli yada bilinçsiz-bu amaç, bu özlem yatar.

Bu yolculuk süresince her insan bir yalnızlık adasıdır. Yada kendi yüreğinin hapishanesinde yaşayan bir mahkumdur. Bu anlamda aydınlanmamış insanın yüreği bir hapishanedir. Bu hapishanede doğar ve bu hapishanede ölürüz. Yalnız gelir, yalnız gideriz . Hayat; yalnız olanın yalnız olana doğru yaptığı sonsuz bir keder ve hüzün yolculuğudur. Her hapishane gibi kapıları kilitlidir bu yürek hapishanelerinin ve açılmayı beklerler umutla. Bütün hapishanelerin kapıları dışarıdan açılır ve anahtar mahkumda değil gardiyandadır. Fakat yürek hapishanelerinin kapıları içerden açılır ve anahtar mahkumun boynunda asılıdır da yine de kapıyı açamaz yürek mahkumu. Neden?

Çünkü yürek mahkumuna kapıyı açmaması öğretilmiştir. Çünkü özgürlük vardır dışarıda ve özgürlük "korkulacak" bir şeydir. Toplum kurallarına, geleneğe, öğrenilmiş davranışlara uyma, atalara ve yönetenlere baş eğme ve yabancı olana düşmanlık öğretilmiştir. İnsana en çok yakışan ve onu gerçek insan yapacak olan özgürlük öğretilmemiştir. O nedenle mahkumun eli boynunda asılı olan anahtara gitmez, bir türlü.

Dünyadaki bütün kadim arayış ve kişisel gelişim öğretileri- ana rahmine dönülemeyeceğine göre- dönülecek yerin insanın kendi gönlü olduğu konusunda hemfikirdirler. Kendi yüreğinin hapishanesinden çıkan insan, daha sonra kapıları açılmış ve özgürlüğün yurdu olmuş kendi gönlüne girecektir. Kendi gönlüne giren tüm gönüllere girmiş ve ikilik son bulmuş olur. Yolculuk senden sana doğrudur. Ana rahminin yerini gönül almıştır.

Aslında herşey içimizde yaşanır. Fakat herşey bizim dışımızday-mış gibi yaşarız, öyle algılarız. Dünyadaki olaylara nasıl bakarsak öyle algılarız. Herkesin Dünya bakışı izafi olacağından çatışmaların nedeni de bu değilmidir?

Farketmesek bile içimizde hakikati bulma arzusu vardır. Kendim olursam özümdeki iyi olursam tüm insanları etkilerim gerçeği bu kapıya giden ilk adımdır. Hakikate açılan kapı da burdan geçer. Gerçek izafidir Hakikat bir.

Ama şimdi ile tehdit edilmekteyiz ve bazen bu bizi rahatsız ederken geçmiş yada geleceğe atlarız.

GEÇMİŞ, ŞİMDİ, VE GELECEK ASLINDA AYNI ZAMANDIR (AN)

İnsan çocukken kolayca mutlu olabiliyorken zaman içinde Neden? "biz büyüdük ve kirlendi dünya" demeye zamana küfretmeye başlar. Kirlenen dünya mı yoksa bizmiyiz?

İnsanın 5 duyusuyla algıladığı zaman kavramı yaşanmış yaşanan ve yaşanacak olaylardır. Akan bir zamana tabi olduğumuzu algılar, yaşamlarımızı geçmiş, şimdi ve gelecek olduğunu sanırız. Bizi yanılgıya sokan hırslarımızla, maddi arzularımızla özümüzden uzaklaşmadır.

İnsanın sahip olduğu her türlü bilgi, yaşadığı her olay, karşılaştığı her detay, hayatı boyunca gördüğü, duyduğu, bildiği, hissettiği her şey bu hafızada depolanır, zamana ait hisler de aynı şekilde hafızadaki bir bilgiden ibarettir. İnsan özündeyken saf iyilikle yaptığı şeyler hep hafızadadır, özünden uzaklaşıp başkalaştığında yaptığı şeyler de. Bunlar geçmiş şeyler olsa da geleceği etkiler. Öyleyse öze dönüp anı hakikat aşkıyla yaşayıp bütünleşmek lazımdır.

Fizik dünya bir zaman-mekan dünyası, ruhsal dünya ise bir zaman-durum dünyasıdır.

İnsan için var olmak ancak "an" denen çok kısa bir noktasal boyutta yaşamaktır. An hem sıfır hem de sonsuz süre içerir. Yani nokta gibi boyutsuzdur. An'ın eni, boyu ve uzantısı yoktur. Öte yandan, zaman denen süre insan ürünüdür. Ama bu fark anlatılamaz. Çünkü her söz bir süre içerir.

An denen nokta, aşk noktasıdır. O noktanın verdiği hareketle dolaşma, gezinme ve uzaklaşma olunca, zaman kavramı ortaya çıkar. O noktada ne derinlik, ne uzunluk vardır ama uzaklaşılınca zaman ortaya çıkmaktadır.

Bu durumu sürekli yaşayabilmek elbette ki çok zordur. Fakat, bu düzeye ulaşmış ve yaşamlarına katmış olanların ifadesine göre aşkınlığı tanımlayan tek sözcük "aşk" sözcüğüdür. Çünkü aşk, aşkınlık durumudur da ondan.

Aşkınlık durumu olan "aşk" bir duygu bütünlüğü içerir. Aşık insan, beş duyusundan gelen verileri yorumlamakla ilgilenmez, onlarla bütünleşir. Yani, aşık olan insan için özne-nesne ayrılığı biter.

Kozmik Şuur
İnsan kendini tanır ve bilirse, kendi ruhsal bedeninde olan kanunları ve ilkeleri tanırsa evreni de tanır. Onun için Sokrat'tan beri, kendini bilen tanrısını bilir, evreni bilir denmektedir.

Alimliğin de, cahilliğin de sonu yok!
Hakikati arama yoluna çıkan kişiler önce bilgi toplamaya başlar. Yolda ilerledikçe özellikle de edindiği bilgiler nedeniyle bir şeyin bilgisine sahip olmayı o şeyin haline de sahip olma yanılgısına kapılır ve kendisini bu tür uğraşıların dışında olan kimselerden farklı ve üstün görmeye başlar.

"İlim beni uçurumun kenarına getirdi. Oradan vecd ile bilinmezlik denizine daldım. Vecdim beni boğuyordu ki, cahilliğim kurtardı."

Vecd : sevgi veya heyecandan doğan çoskunluk, kendinden geçmedir.

Ta ki karşılıksız bir sevgiyle, suretsiz bir aşkla bu evrenin parçası olan dek..

" Aşktan mutluluk, güvenlik beklerler, halbuki aşk son zerresine kadar kendini vermektir, ruhundaki son zerreye kadar sevdiğin olmak istemektir, onun içinde eriyecek kadar sevmek, kendinden kopmak demektir. İşte ben aşk derken böyle bir aşktan bahsediyorum, ölmekten bahsediyorum. Var mı o'nun aşkıyla ölmeye cesareti olan? " (Şems-i Tebrizi)

bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam;
cevheri lamekan benem, kevnu mekana sığmazam!.. (Seyyid Nesimi)

lamekan : mekansız
kevnu : dünya

Peki nedir bizi biz yapan can yapan;

Benlik yani can; ilahi bir oluş sırrı ile yaratılan madde ötesi manevi şahsiyetimiz, kişiliğimizdir. Huy, akıl, gönül, irade, düşünce gibi çeşitli unsurlarıyla bizdeki benlik duygusu ve insanın özü.

Benlik iki kısımdır. Bir parçasını nefs, diğer bir parçasını da ruh teşkil etmektedir.

Nefs; Benliğin çirkin, bedensel istek ve arzuların tümünü kapsar. Nefsin özellikleri; bencillik, kibir, dedikodu, gurur, şehvete aşırı düşkünlük, öfke, kin, cimrilik, v.s.dir. Kendi varlığını herşeyin üstünde tutan hep kötülüklere çalışan tutumuyla yanılgıların kaynağıdır. (Benlik duygusu olan kimse bu sıfatların bir tanesini bile kabul etmez)

Ruh; Nurdur. İnsana yansıyan ve ona hayat veren ilahi bir kudret, Yaratıcı ile insan arasında ilahi bir ceryandır. Benliğe güzel ve iyi sıfatların kazanılması için, ona gerçekleri hissettiren ilahi bir güç.

İçimizde 2 tane ses devamlı konuşup duruyor. Hiç susmuyorlar. Biri diyor ki "O sana şunu dedi, sen de ona hemen şunu söyle" Öbürü de diyor ki "Ya boşver öyle deme, morali bozuktu bu sebeple öyle dedi. Sen en iyisi onu hoşgör, ona güzel bişi söyle"

Peki ya kötü bişi yaptıktan sonra çektiğimiz vicdan azabı nedir? Neden vicdan azabı çekeriz? Bu azabı bize ne çektirir?

İşte birbirinin zıddı bu iki yönümüzle Dünyada ya aşağılara ineceğiz veya yükseklere çıkarak yüceleceğiz.

İçimizdeki bu çatışmalar bitmeden nasıl mutlu olacağız? Bir tarafın sesini bastırarak ya da es geçerek mi yoksa her iki sesi de aynı şeyi söyler hale getirerek mi?

Ruh nefsi, nefs de ruhu hakimiyeti altına alabilir. Nefsin ruha galibiyetinde negatif kuvvetlerin eline geçen nefs, azab çekerek cehennemi yaşar; nefsin ruh gerçeğini hissederek ona sahip çıkması halinde ise pozitif kuvvetlerin kaplaması ile o kul, sonsuz kurtuluşu ve cenneti yaşar. Yaratılış yasası gereği nefs; acı çekerek, yoğrularak adım adım olgunlaşır ve kemale erer. Ruh için olgunlaşma düşünülemez, o Allah'tan gelen ilahi bir yönümüzdür.

Nasıl doğada hiçbir maden saf olarak bulunmuyor, her daim saflaştırmak, şekil vermek, düzeltmek için ateşe ihtiyaç duyuluyorsa; nefs de maden gibidir. soğukken şekil almaz, ateşte eritilmedikçe ne düzelir ne yola gelir. ki o ateş, aşk'tır. Bu yüzden aşk, nefsi terbiye methodudur.

Ruhun esareti nefsin hürriyetidir, nefis esir alınamadıkça ruh hürriyete kavuşamaz. Nefsin istek ve arzularını öldürmedikçe, ruhu diriltmek mümkün değildir. Şu halde ölmeden evvel ölmek, yani nefsi öldürmek lâzım ki ruh dirilsin. Nefsin işgali altında kalan ruh ya hastadır, ya da ölü mesabesindedir, yani canlı cenazedir.

Doğumdan mezara yolculuk halinde, seferdeyiz.

Önümüzde uzanan 7 ayrı basamak..

Bilenler güzergahtaki her menzile bir isim vermiş. Nefsimiz buralardan bir bir geçmeden, kendini ayrı bir varlık sanmaktan vazgeçmeden yolculuğunu tamamlayıp Hak ile bütünleşemez. İnsan yalandadır, ziyandadır, zandadır. Yedi basamağı çıkmadıkça hakikate eremez.
Kulluğun son noktasına gelen insan hiçtir ve Hep'e ayna olmuştur.
1.Nefs-i Emmare: (Zorlayan Nefs)
Yoz, ham ve her daim başkalarını suçlayan nefs basamağı. Ne yazık ki pek çok insan ömrü boyu bu aşamada takılıp kalır. Kurtulamaz cendereden. Dünyevi işlerden gayrısını düşünmeyen, paraya, iktidara, makama tamah eden şişkin ve semiz bir "Ben" kaygısıyla yaşayan insan bu basamaktadır. Burada takılmış kişileri hemen tanırsın. Hep başkalarını suçlar, eleştirir, çekiştirir; nefes alır gibi doğallıkla dedikodu ve iftira eder; katiyen kendilerinde kusur bulmaz; başkalarını yargılar; şüphe, kuşku ve kibir ikliminde yaşarlar. Bilirsin onları. Kendinden bilirsin. Çünkü madem ki insanız ve madem ki beşer dediğin şaşar, Nefs-i Emmare'ye düşmeyenimiz yoktur. Aynada kendini görüp başkası zannetmek gibidir. Önemli olan o çukurdan çıkabilmek.

Sıfatları: kibir, hırs, kin, şehvet, açgözlülük, cimrilik, riya, yalancılık, boş ve faydasız şeylerle uğraşmak, alaycılık, ahmaklık, çabuk isyan, çok yemek, çok konuşmak, fazla neşe, avarelik, şımarıklık vs..

Elementi : Ateş

2. Nefs-i Levvame: (Kınanan Nefs)
Başkalarında gördüğü hataları kendinde bulduğu basamaktır. Kişi ne zaman ki nefsinin arızalarını, takıntılarını, hatalarını ayırdeder ve düzeltmeye niyetlenir, işte o zaman içsel bir yolculuğa çıkar. Bundan böyle gözleri dışarıya değil, kendi içine çevrilir.
Kişi, kendisinin ulaşması gerektiği noktaya dair bir takım bilgiler edinmiştir. Kendisinde bir takım idraklar oluşmuştur. Ne var ki, dönüp kendine baktığı zaman, ulaşmak istediği hedefin gerektirdiği çalışmaları zaman zaman yapamadığını; kendisini bu noktaya ulaşmaktan alıkoyan davranışlar içinde bulunduğunu farkeder. Bundan dolayı, bu çalışmaları yapabildiği zaman sevinir, yapamadığı zamanlarda ise üzüntüye, ümitsizliğe kapılır.
Kendi kendine kızar, "levm" eder. "Niye ben, bu gerçekleri bildiğim halde gereken çalışmaları yapamıyorum?.." gibi düşüncelere kapılırak üzülür!. İşte bu, kendi kendine kızma, levm etme, yani "Levvame nefs" durumudur...
Kişi bu hal içindeyken... Zaman zaman aldığı ilim ve ilhamlar sonucu, idraki ağır basar; kendi aslının hakikatinin `O` yani `Allah` olduğunu fark eder; devre devre kendini `O` gibi hissetme durumuna girer!.. İlham yolu ile oluşan bir ilimle kendi aslının ve hakikatinin `O` olduğunu hissedip, bunun yaşamı başlar.
Elementi : Hava

3. Nefs-i Mülhime : (Kötülüklerden Arınmış Nefs)
Bu basamakta olan kişi biraz daha pişer. Bu basamakta insanın nefsi, ilham alan olduğundan, kişi dünyada gördüğü herşeyden ve herkesten esinlenir. Teslimiyet denilen halin nasıl bir özgürlük olduğunu kıyısından köşesinden hissetmeye başlar. Nasibiyse İlim Şehri'ne adımını atar.

İlham aldığı anlarda, sanki bedeni yokmuş gibi, sanki dünya yokmuş gibi hisseder. Kendini, O olarak hissetmeye başlar. Kendini `Hak olarak görmek` düşüncesi dolayısıyla; rehavete kapılıp kibir yapmaz ise.. artık kendisinin, O`nun varlığıyla varolduğu olduğu yolunda içinde herhangi bir şüphe kalmaz. Kendini beden kabul etme hali ortadan kalkar!. Dolayısıyla, bedene dönük menfaatler, istekler, hırslar kalmaz... Artık bu düşünce düzeyinde, bedene dönük her hangi bir olay olsa da olmasa da onun için birdir!. Olmazsa, niye olmadı diye üzülmez; olursa, nasıl oldu diye sevinmez. Şuur boyutunda O`nun varlığı olarak yaşama konusunda tatmin olmuştur...

Zaman zaman sıkılma ve daralma yaratsa da çoğunlukla ferahlama genişleme getirdiğinden gönle hoşluk verecek kadar güzeldir bu makam. Fakat cazibesi en büyük tehlikesidir. Zira bu aşamaya gelenlerden çoğu buradan çıkmak istemez. Zanneder ki yolun sonuna gelindi. Oysa yol daha uzun ve çetindir. Yüceleri hedefleyenler için tuzaktır. Buradan öteyi geçmeyi başaran kişi İlim Şehri'ni kat eder.

Elementi : Su

4. Nefs-i Mutmaine: (Tatmin Olmuş Nefs)
Nefs çok değişmiştir. Kişi artık çok daha üstün bir şuura sahiptir. Gözü doymuş, gönlü genişlemiştir. Para, pul, ad san, mal mülk makam derdinde değildir. Herkesle iyi geçinir, her zaman huzurdadır. Kalp kırmaz, kul hakkı yemekten gözü gibi sakınır, kimsenin kusuruna bakmaz, hatta kusurlarını örter. Yunus`un sözü olan, `Yaradılmış`ı hoş görürüm, Yaradan`dan ötürü`nün yaşam halidir bu... Bu dereceye ulaşmış olana yüce yaradan der ki "ben senden razı oldum, şimdi sen de benden razı ol." Ölmeden önce ölmeye ve varlıktan hiçliğe giden yolun giriş kapısıdır. Ayrıca sufilere göre şeriat ile gidelebilecek son noktadır.

Uzak Doğu Felsefesi: Bu düzeyde insan gerçek mutluluğu yaşamaya başlamıştır, dünyada cennete girmiştir. Rengi Yeşildir. Ruhsal gelişmemize yardımcı olur, sevgi ve şefkatle nasıl davranacağımızı ve sahip olduğumuz en güçlü enerjinin sevgi olduğunu anlamamızı sağlayan aşamadır.

Buradan ötesi Tevhid şehri'dir. Son üç mertebeye kemal mertebeleri denir. Oraya ulaşabilen insane çok azdır. Bu insanlar hangi durumda olursa olsunlar mesut, munis ve müteşekkirdirler.

Elementi : Toprak (Yeşil)

5. Nefs-i Raziye(radiye):
insan ruhunun temizlenmeye başladığı andan itibaren kazandığı sıfat ve durumların dördüncüsüdür. Bu mertebeye "rıza makamı" da denilir. Nefs-i raziye; Allah için ibadet ve zikir ve taat ile meşgul olarak dünyaya hiç gönül vermeyen, nefs-i hayvani`nin arzu ve isteklerinden tamamen vazgeçen, Allah`ın sevgi ve rızası dışında bütün arzu ve isteklerini terkeden kâmil kimsenin ruhudur. Bu makama gelen ruhta kazaya rıza esastır. Böyle bir kimse Allah Teâlâ`nın iradesine kayıtsız ve şartsız teslim olur. Allah`tan gelen her musibet ve nimet karşısında aynı derecede memnun ve razı olur. Böyle bir zat, asla zalimlere boyun eğmez ve onları sevmez; zalimlerin zulümlerinden de selamet bulur.

Elementi : Eter (Ses)

6. Nefs-i Mazriye: (Razı Olunmuş Nefs)
Allah razı olduğu için ona Razı Olunmuş Nefs de denir. Buraya ulaşan kişi başkalarına deniz feneri olur. Işığını kime isterse ona tutar. Sönmeyen bir kandil gibi aydınlatır. Bazen şifa dahi dağıtabilir. Davranışlarında anormal aşırı durumlar kesinlikle olmaz. Ayrı düşneleri buluşturur, düşmanları uzlaştırır, ortamları yumuşatır.; en hırçın iklimlerde esen ılık bir yel gibidir.

Uzal Doğu felsefesinde: Üçüncü göz de denir. Zihin ve ruh arasındaki etkileşimin sezgisel görüş ve bilgelikle sonuçlanabileceği ruhsal merkezdir. Bilgelik çakrasıdır.

7. Nefs-i Kamile: (Olgun Nefs)
Burada ayrı bir benlik olgusu toz duman olur.. Kendi varlığı yok olmuş hak ile bütünleşmiştir. Cenâbı Hakk'ın ilminden ve kudretinden ihsan etmesi ile gizli sırları öğrenme mutluluğuna erişen kul, makamların en yücesine yükselmiştir. Bilinen ve bilinmeyen alemleri ziyaret edebilir. Cisimlerin moleküllere ayrılıp, enerji dalgası haline dönüştürüldükten sonra, istenilen bir yere giderek orada tekrar yoğunlaşması, şüphesiz ki ilahi ilim için tabii bir neticedir. Zaman ve mekan sorunu olmadığından, zaman ve mekan ötesine ulaşabilir.

Hak Yolu'ndaki makamları tek tek sıralamak kolay, yaşamak ise zordur. Güzergahın kendine has engebeleri yetmezmiş gibi, dümdüz bir çizgi halinde ilerlemek de mümkün değildir. Dolambaçlıdır. Üst makamlara varan kişinin orada kalacağının garantisi yoktur. Hatta "artık piştim, erdim, ben bu yolları çözdüm" zannedip de yukarıdan aşağılara tepetaklak yuvarlananlar vardır.

ben bensiz geleyim/ sen sensiz gel/ şu ırmağa bir dalalım/ çünkü bu dünyada ölümden kederden başka bir şey yok. (Mevlana C.Rumi)

Nefsin elinden kaçarken yırtılmaktır Aşk...

Sufizm
1. Saflaşma anlamında safa kökünden,
2. Yün elbise giyinme anlamında suf kökünden,
3. Peygamberin evinin yanında ikamet eden ve peygamber tarafından yetiştirilen ve oldukça fakir olan Ashab-ı Suffe gibi yaşama anlamında suffe kökünden türemiş olabilir.

Sufizm de ekol yoktur. 11. Yüzyıldan itibaren özellikle Türkistan ve İran bölgesinde doğmuştur. Bunda Moğol İstilası sonrası ortaya çıkan karmaşık sosyoekonomik durumun toplumu ruhani bir arayışa sevketmiş olması büyük bir etkendir. Mala mülke değer vermeyen, bazen çıkınları bile olmadan gezen ve her gittikleri yeri aydınlatan abdallarca yayılmıştır.

Batıni-Ezoterik bir öğretidir..

"Bir damlaya bakarsanız onda okyanus bulursunuz. Bir insana bakarsınız onda Tanrısal bir güç bulursunuz." Bu, bir damlanın okyanusla bütünleşmesinin öyküsüdür...

"Gül de bir bize, diken de bir, bunu aşıklar bilir"

Mistik arınmanın en saf halidir... ideolojinin, bilimin, sanatın ve insan gelişimininin tek potada eritilmişi olup, sıkı bir otodisiplin ve tolerans gerektirir... sufi düşünürler sosyal şartlanmayı derinden incelemiş olup, kuantum fiziğinde ispatlanan insanın enerji haline geçebileceğini, zaman ve mekan arasındaki bağı, Einstein'dan yaklaşık 1000 yıl kadar önce görmüşlerdir...

Anasır-ı erbaa (Anasır-ı çehergâne):
Dört unsur. Madde aleminin temel unsurları: Ateş, hava, su, toprak. Sufiler nefsin dört mertebesini, dört unsura benzetirler. Nefs-i emmare ateşe, nefs-i levvame havaya, nefs-i mülhime suya, nefs-i mutmainne toprağa benzetilir. Tasavvuf ehlinin yaptıkları birçok izahlar ve yorumlar dört unsur nazariyesine dayanır.

Sufi
toprak gibidir,
üzerine gübre serpilir ama içinden güller biter. masumu da mücrimi de besleyen toprak,
herşeyi örten sema,
herşeyi yıkayan yağmur gibidir

Sufi evrenseldir. Evrenin Hakikat'in berrak bir tecellisine yer açabilmek için nefsinin izlerini azaltmış, yoketmiştir. Kozmozu sarıp sarmalamış, silip öteye geçmiştir. Sufi 'Allah' demiştir, kavrayıncaya kadar. Bütün erkek ve kadınlar dünyada çocuklar gibi oyundadırlar. Sufi'nin görevi başlangıçtaki sonu farketmek, sondaki başlangıcı kabul etmek, vahdete ulaşmaktır. Zahirdeki zıtlıklar aynı kabulle karşılandığında, an 'hal' olduğunda ve kalp doluda da boşta da sükûnetini koruduğunda, bunu nur üstüne nur kabul ettiğinde yün hırkaya bürülü kişi aynı zamanda şeref hırkasını giymiş ve kemâle ermiştir.

"Gelme nasıl olsa gideceksin, ben senin ayak seslerini seviyorum"
bu yüzdendir ki sufiler çevrelerinden takdir ve övgü aldıklarında tedirgin olurlar ve davranışlarında bir yanlışlık olup olmadığı endişesine kapılırlar.

bir sufi ile şeriatçı konuşmaktadır

sufi : Siz allah'ın nimetlerine nasıl karşılık verirsiniz?
şeriatçı : Allah verdiğinde şükrederiz vermediğinde sabrederiz.
sufi : O kadarını bağdat'ın köpekleri de yapıyor!
şeriatçı : Peki siz ne yaparsınız?
sufi : Verdiğinde dağıtırız, vermediğinde paylaşırız.

Allah yolunda kalbini saflaştıran, bedeni bir kafes olarak gören, cenneti de cehennemi de bu dünyada yaşayan, tüm dinlere hoşgörü ile yaklaşan, arınmış ruhlardan oluşan kişilerdir sufiler. sofu ile çok sık karıştırılan bir tanımdır aynı zamanda. sofu olmak demek dinin kurallarına kayıtsız şartsız bağlanmak demektir. ama sufi olmaya en güzel örnek mevlana celaleddin rumi 'nin "kim olursan gel" sözleri ile açıklanabilir. Bir sufi için arınmak demek, ilk önce kötüyü tanıyıp iyiyi büyük bir aşkla kabul etmektir. Dünya üzerinde kötü olan ne varsa hepsinden uzaklaşmak, sonsuz iyiliğin içinde kaybolmak demektir. hayat amacı arınmak olan sufilerin en büyük özelliği astral boyutlara yakın olmalıdır. Dinin izin verdiği pencerelerden sürekli olarak hayata bakarlar rüyalarında. geçmişte bir anda birden çok fazla yerde görülen sufilerde mevcuttur(abdulkadir geylani). hapis oldukları bedenleri arınmış olmalarının verdiği rahatlıkla dünyanın her yerinde dolaşabilmektedirler.

bazen iyiye giden yol en kötüden, en yanlıştan geçebilir. insan olmanın en büyük amacı sufi inanışına göre her ne olursa olsun arınma yolunu seçmektir. ölmedikten sonra hiçbir zaman geç değildir, şu anki zaman dünyaya ait bir kavramdır ve sona erdiğinde onunla birlikte kaybolup gidecektir.

Tasavvuf:
Sufizmle aynı kapı olmakla birlikte Sufizmden sonra ekollerle doğmuştur. İslam'ın özüdür. Özünde; Tanrı'nın evreni, kendi güzelliğini görmek icin kendinin eşi olarak yaratması yatmaktadır. Tüm Evren aslında Tanrının bir görüntüsüdür. Daha açık olmak gerekirse Tanrı'nın özünde bizim kendi dünyamızda görüp göremeyeceğimiz her şey mevcuttur. Tüm Evren Tanrının kendisidir. Hepimiz onun bir parçasıyız.

Çevresindeki herşey ile empati kurmayı başaran tasavvufi kişinin bir süre sonra etrafımda iyi kötü ne varsa hepsi benim içinde bendendir bende onların toplamıyım o zaman varolan hersey benim, bende var olan herşey o toplamdır fikrine yakın bir fikre kapılarak kendini o tek şey saymasıdır.

Tassavvuf, mana alemi ile ilgili bir duyuş, düşünüş, ve inanış sistemidir. Bu sistemde sadece Allah'ın birligi değil, Allah'ın varlığı ve onun yegane mutlak varlık olduğu esasına dayanır. Buna gore insan da Allah'tan kopmuş bir nurdur ve geçici bir süre için beden kılıfına bürünmüştür. Bundan dolayıdır ki insana büyük saygı duymak gerekir. (mutasavvıflar insanları cok severler, sevmelidirler)`:tasavvuf dusuncesine baglananlara mutassavvif denir.

Ruhu kötü huylardan temizleyip (safa), hakiki bilgiye (yani marifete) ulaşma yoludur. Hakiki bilgi ise Allah'ı bilmekdir. Sufizm olarak da adlandırılır.
sükutun altına dönüştüğü tefekkür yoludur.
tohumu her insanın kalbinde mevcuttur
fazla konuşmayı, fazla yemeği ve fazla uykuyu terk etmektir
başlangıçtaki sonu farketmek, sondaki başlangıcı kabul etmektir.
bencillik değil, diğer benliktir.. başkalarıyla kaynaşmadır..
merhamettir, muhabbettir, hizmettir..
laf ebeliği, söz kalabalığı değil, samimiyettir..
taşa karşı gül, zehire karşı panzehirdir..
mevlana'nın dediği gibi "ne olursan ol yine gel" dir..
tasavvuf deliyi veli yapar..
taşkını uslu kılar, taş bağrı ısıtır, yumuşatır,
katı kalpliyi gözü yaşlı yapar..
şaşkını, kendini bilmezi karanlıktan aydınlığa ulaştırır..
denizde çırpınanı selamet sahiline ulaştırır..
çobanı sultanlaştırır, sığ bilgiyi ummanlaştırır..
topraktan yaratılan insanı nurlaştırır, melekleştirir..
tasavvufla samanlık seyran, daracık yerler adeta meydan olur..
tasavvufta asıl amaç; "insan-ı kamil"(kamil insan) olmanın yolu ve yöntemidir..
yazılanlar yazılamayanlara göre denizlerden bir damla gibidir..

tasavvufa ulaşan 4 kapı vardır.

1- şeriat kapısı
2- tarikat kapısı
3- marifet kapısı
4- hakikat kapısı

öğreti olarak bu kapılar geçilerek hakikate ulaşılır.

Şeriat der ki: "Seninki senin benimki benim"
Tarikat der ki: "Seninki senin benimki de senin"
Marifet der ki: " Ne benimki var ne seninki"
Hakikat der ki: "Ne sen varsın ne ben"

Aşk, Uyum, Tevekkül ve Huzur

"Dünya' da bir ben varım" der sufi sonra farkeder ki "Benim içimde bir dünya var" son aşamada görür ki "Ne Dünya var ne Ben varım"

Öğrencilerinden biri mevlana'ya sormuş:

"Efendim bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?"

"Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş. sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım."

Öğrenci gitmiş birincinin ensesine bir tokat aksetmiş. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla mevlana'nın ögrencisini yere yıkmış. öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var. yaradana güvenip ikinciye de bir tokat aksetmiş. o da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş. öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. üçüncü söyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş. dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan calışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlana'ya dönmüş, olanları anlatmış. mevlana:

"İşte sana istediğin örnekler... birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti. ikinci, tarikat kapısındadır. tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi. "sana kötülük yapana bile iyilik yap". onun için döndü, oturdu. üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir. iyinin ve kötünün tek yaradandan geldiğini bilir, inanır. yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından söyle bir dönüp baktı. dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir. iyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir. onun için dönüp bakmadı bile...

Bu durumu garipseyenler, bunu bi edilgenlik (pasiflik) olarak görenler için yazıyorum;
Hazreti Ali bir gün kendini savunmak için bir kafirle kavga ediyormuş. Ali tam Zülfikarı adamın kalbine daldıracakken birdenbire adam nefretle suratına tükürmüş. Ali kılıcını kaldırmış derin bir nefes alarak yürüyüp gitmiş. Adam şaşkına dönmüş. Peşinden koşup "Niye beni öldürmedin?" diye sormuş. "Çünkü sana çok kızgınım" demiş Hazreti Ali. Adama şaşkınlık içinde bakarken devam etmiş. "Yüzüme tükürünce gururuma dokundu, nefsim tahrik oldu senden intikam almak istedim.. Nefsime yenik düşemezdim" demiş.

Taş yeşermez, geçmiş olsada nevbahar
Toprak olda bak, nasıl güller açar
Taş gibi idin çok gönül kırdın! Yeter!
Toprak ol, üstünde hoş güller biter.

Mevlana

Abdal: Allah'ın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı kimseler. Onlar alemin intizam sebebidir. İnsanların işlerini tanzim ederler. Abdal, kırkı Şam'da, otuzu diğer memleketlerde olmak üzere yetmiş kişidir.

Batın: İç, kalb, derun, zamir, vicdan, ruh, sır. Allah'ın dört isminden biri. Evvel, âhir, zahir, bâtın. Bunlara "Ana Adlar" denir. Ayetlerin ve hadislerin, ancak arifler ve veliler tarafından bilinen gizli manaları. Salikin kalbi ve ruhu, iç alemi.

Erbain: 40 sayısı; kırk günlük riyâzet. maddi bağları azaltıp, manevi tarafı kuvvetlendirmek ve kalb aynasını parlatmak için, tasavvuf büyükleri tarafından konan usüllerden biri; kırk gün az yemek, az içmek, az konuşmak, çok ibadet etmek. buna çile de denir.

halk arasında zemheri diye bilinir.
kışın en sert zamanı olduğundan karakış diye de anılır.

esen sert rüzgârlar da erbain veya zemheri fırtınası olarak da anılır.
gün dönümünden hemen sonra başlar.

kırk günlük riyâzet. maddî bağları azaltıp, mânevî tarafı kuvvetlendirmek ve kalb aynasını parlatmak için, tasavvuf büyükleri tarafından konan usûllerden biri; kırk gün az yemek, az içmek, az konuşmak, çok ibâdet etmek. buna çile de denir.

erbain çıkarmak ve çile çıkarmak: Kırk gün, kırk gece ışıksız ve tenha bir yer (halvet-hane-çilehane) de az uyumak, az konuşmak, devamlı düşünmek, ibadet ve taatta bulunmak suretiyle nefis terbiyesi yapmak gayesiyle vakit geçirmek, riyazet ve perhiz, nefis mücahedesi, itikaf.

ALINTIDIR...
Sizin deneyimleriniz başka kimsenin değer biçemeyeceği deneyimlerdir.