Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Bakmak Başka Görmek Başka (Mercan Dede)

Başlatan sirera, 27 Mart 2010, 20:24:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

sirera

Bilmek başka anlamak başka,

 

Harfleri okumak başka, manayı okumak başka, manayı öğrenmek başka, manayı yaratmak başka.

 

Okurken ne okuyorsun, hangi gözle okuyorsun, harfleri takip edip onu yazanın görüp anlattığının peşinde misin, yoksa harfleri, cümleleri, işaretleri ve suretleri geçip manayı kendi kalbinde yaratmak, yeniden, yeniden, yeniden her gün bir yerden bir yere göç eder gibi var olmanın mı?

 

Felsefe dosyası açıp tüm bulduklarını onun içine koyduğunda zaten içine koyduğun her şey boğulup yitti demektir.

 

Mana çerçeveye sığmaz, mananın konulacağını bir dosya, bir sıfat, bir isimlendirme olamaz, her bir çerçeve mananın hapsedildiği, dilsiz bırakıldığı yerdir.

 

Bu konuşulanları, yazılanları felsefi, dini ya da politik filtrelerden geçirip akil gözü  ile okumakta mümkün yada sadece birinin günlükleri, onun kendi gerçekliği olarak da algılayabilirsin.

Binlerce farklı pencereden bakabilirsin aynı sokağa görüşün farklıdır sokak aynı, zamanla sokağın, görüşünün renklerine bürünür, bu ruhun sokakla birlikte solduğu andır

 

Eğer felsefe dersen, felsefedir, bu gözlüğü takarsın, bundan sonra gördüğün tüm tonlar bu gözlüğün cam renginin tonlarıdır.

 

Günlük diye bakarsın, o da olur, denk gelirse gazetelerin köşelerindeki fal ( astroloji:)  bölümüne bakar gibi de bakabilirsin.

Astrolojik tonlarda resimler çıkar,

senden ve kalbinden ışık yılı uzaklarda.

 

Bir de daha deli bir şey deneyebilirsin.

Okuduklarının hepsinin yaşanılmış,

bugünün dünyasında var olan, nefes alan, günlük hayatın içindeki "sana ait" hakikatler olduğuna inanarak kendi  açtığın pencereden bakabilirsin hepsine , gönlünün penceresinden....

Yani sürünün dışındaki

ve sürünün hayattaki en büyük korkusu olan perspektiften,  "kendin olma " halinden....

 

O zaman görüntü değişmeye başlar.

Okudukların  geçmişe ait,  nostaljik,  sevimli ve sevgi dolu hikayeler değil, hayatın içinde nefes alan, var olan, muazzam derinlikte, aydınlığı Tebriz'in güneşinden yansıyan yepyeni ve dipdiri bir gerçeklik olarak seni kucaklar, yeniden bakmaya, yeniden görmeye, yeniden sevmeye başladığın, kendine ait bir yasam, yavaş yavaş gözlerinden hayatının içine akmaya başlar.

 

Gözlerinin ayarı, reklamlanmış tv kanallarından geçip kalbinin en güzel bahçesini alışveriş merkezine çeviren, en tenha ormanına otopark kurmayı başaran "alışveriş gerçekliğinin" kabusu ile, sana ait cömert bahçeyi ayırt etmeye başlar.

 

Bu yeni farkındalık hali ile yavaş yavaş aslına, çocukluğunun o en samimi, en içten, hayatı müthiş bir sevgi ve merakla çıkarısız, hesapsız kucakladığın kendine kavuşursun.

 

"İnanırsan olur " sözü, aşığın dilinde ,  "inanırsan olmuştur" manasındadır.

Çünkü inanmak yaratmaktır,

yaşadığınız dünya inandığınız dünyadır ve inandığınız gibi yaşamadığınızda, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.

 

İnanmak yaratmaktır, gördüğünüz, bildiğiniz, tanıdığınız ( yada sandığınız) herşey sizin yarattığınız gerçekliktir, çünkü tuğlası sizsiniz, harcı, işçisi, mimarı sizsiniz.

 

Tasavvufu  geçmişe ait menkıbeler silsilesi, doğunun felsefi perspektifi, iyilik güzelliği tavsiye etmiş ak sakallı ,pala bıyıklı, hayattan elini eteğini çekmiş, kadim dervişlerin masalları olarak değerlendirebilirsiniz, bu perspektiflerin süzgeçinden geçirip algılar dosyanıza yükleyebilirsiniz.

Bunların hepsi doğru yada yanlış olabilir, takdiri yargısı kimseye düşmez.

 

Ancak bir de tasavvufu; hayatın içinde , evrenin ve insanın yaratılışının ilk anından itibaren varolmuş, ve sonsuzluğa kadar var olacak, her doğan canlının genetik kodunda o canlı tarafından kullanılması için programı kurulmuş ( "fıtrat" ) açmanız için sizi öylece bekleyen ve her anın içinde var olan bir perspektif, bir sistemler bütünü olarak da görmek mümkün.

 

( ne ilginçtir ki bu konu kalbimize kavuşma, gönlümüze erişme konusunun ana temasıdır, çünkü böylesi muazzam bir program için ancak bu kadar muhteşem bir ev bulunabilir,,,kalbimiz,,, yani fiziki kalbimizin kabuğunu oluşturduğu kozanın içindeki mananın ismi olan gönül :).

 

 

Kendimi bildim bileli, hayatı daha ziyade üç boyutlu bir filmi gözlüksüz

seyredermiş gibi hissederek, flu, silik soluk seyrederek yaşadım.

Ne müthiştir ki, hayatın özü zaman zaman, saniyelik ,

anlık tecrübeler ile dahi de olsa

hepimize gerçek mana gözlüğü ile bakıldığındaki halini,

resimlerin ve görüntülerin o net,

akıllar ve zihinler gibi bulanmamış halini

hayatin hemen tüm cephelerinden

çoğu zaman da sanat perdesinden gösteriyor,

bakmak ve görmek....

 

 

Etrafımızdakilerin,

 

(3 boyutlu gözlük diye bir şeyin olmadığına,

bize öğretilen hayatın seyrettiğimiz ucuz  ve bayaği gözlüklerle

en güzel  göründügü  haliyle son derece doğru ve gerçek,

akla ve ilme uygun  olduğuna inanan bir çoğunluğun)

 

tüm baskı ve küçümsemelerine karsın,

mana gözlüğü ile bakmaya devam eden

bir avuç serseri ruhla birlikte

yolumuza kendi halimizde yürümeye,

hasbel kader devam etmekteyiz.

 

Kendi yaşadığım kırk yılı geçen bu süreçte birçoğu bize zorla verilen,

diğerleri kendi çaresizliğimizden  düşe kalka ve el yordamı ile

bulduğumuz denediğimiz bir çok gözlük oldu.

Bunlarin çoğu;  zaten karışık, bulanık olan hayatlarımızı

daha da bulanık ve görünmez kıldı,

kimi tamamen kararttı , kimi korkuttu, kimi soğuttu,,,

her birinin farklı isimleri vardı;

kimisi inanç dedi, kimi din, kimi ideoloji,

kimi aile, kimi gelenek  görenek,

kimi ilahi dedi, kimi bilimsel...

 

İçlerinden bir tanesi, sadece bir tanesi

gözüme takmayı ilk denediğim andan itibaren

kalbimde ve ruhumda muazzam bir ferahlığın, netliğin,

deliler gibi bir sevginin, bensiz kendimin ve

hayatın ahenksiz şekillerinin ötesindeki manasını görmeme vesile oldu,

"tasavvuf" benim için bu mana gözlüğünün adıdır,

şaşı gözü düzeltip herşeyi BİR gösteren,

başka alemlerden gönderilmiş

yüce bir mana gözlüğünün,

tüm sahte gözlükleri bakışımızdan söküp atan

sevgi programı.

 

 

Aldığın nefes gibi, baktıkça ve gördükçe

kendi kalbindeki sevgi ve hoşgörüye ait kurak çölleri

muazzam bir uyum  ve  ahenk ile nehirlere,

ormanlara, kuşlara, göklere ceviren

ve alemin özünde var olan muhabbet ile

tekrar yaratmaya başlayan anahtar.

 

Bakmak başka görmek başka,

Bilmek başka anlamak başka,,,

 

bilenle bilmeyen hiç BİR olur mu ?

bilene kadar olmaz.

 

Sanki bilme hali bütünlüğe atılan adım,

anlama hali, yok olma anı, ya da buluşma.........nerden baktığına bağlı...

 

Tasavvuf, geçmişe ait bir öğreti değil,

her daim var olmuş, var olacak olan

bugünün dünyasında yaşayan,,,

binlerce yıl evvel yazılmış ve zaman ve mekanla sınırlı olmayan

çok yüksek ve derin bir enerji kaynağı.

 

Her komputure uyumlu yapılmış, canlı cansız her varlığın bedenine

(genetik koduna )

yaratılma surecinde ücretsiz ve reklamsız  bağışlanmış, nakşedilmiş

zaman ve mekanla sınırlı olmayan,

hayatınızın tüm alanlarına, tüm safhalarına uygulamak için

kullanabileceğiniz bir sevgi ve özgürlük programıdır tasavvuf.

 

Karşılığında politika gibi oy dilenmez, din gibi korku unsurunu kullanıp

üzerinizde bir güç kurmak istemez,

hatta bilinmek dahi istenmez,,,

"bir elin verdiğini diğer el bilmeyecek"  tevazusu ile

sessiz , sakin çalışan

ve kendine yeten bir programdır.

 

Kopya versiyonlarını satmaya çalışanlar;

din , inanç, devlet, gelenek, görenek, eğitim, öğretim

gibi sayısız isimler altında ve

özgürlüğünüzü köleliğe çeviren ücretler karşılığında

sürekli karşınıza çıkarlar,

hepsi sahtedir.

Çünkü zaten her varlığa , istisnasız ,doğuştan verilmiş bir programdır bu.

 

Kendinize dönmek, kim olduğunuzu sorgulamak ve sevmek,

bu programın "başla" emridir.

O andan itibaren,

hayatın her alanını  bambaşka bir gözle görmenizi sağlayan

"bilinç" programları çalışmaya başlar .

 

Her bir program size en açık dille bir sonraki programı kurmanız için

yapılması gerekeni gösterir.

Yavaş yavaş size kendi seçiminiz, tercihiniz, isteğiniz dışında yüklenmiş

tüm programları

( bunların başında  korku, nefret, çıkar, güc, yargılama, mutsuzluk,

merhametsizlik vardır ve bunlar size doğduğunuz andan itibaren

ve hayatınız boyunca;

 "varolabilmek için" en gerekli olduğu, sımsıkı sarılıp

asla bırakmamanız gerektiği söylenen, tenbihlenen programlardır)

 

nasıl "delete" edeceğinizi , sileceğinizi öğretmeye başlar.

 

Elbette bu süreç zordur,

çünkü bu süreç tüm topluma ve onun sahte öğreti ve dayatma kurallarına,

en acımasız baskılarına karşı koymak anlamına gelir.

Yapmaya kalkanlar genellikle insanlık tarihi boyunca ya " deli" damgasi

ile

bir dosyaya konmak sureti ile

söyledikleri ve yaptıklarının bu noktadan sonra dikkate alınmaması

gerektiği yargısı ile

toplumun en sert dışlama hapishanesine kapatılır,

ya da bir kısmı, tarihte bolca görüneceği üzere acımasızca öldürülür, yok

edilirler...

 ( öldürmek ise, toplumun uydurmaca programındaki " delete " tuşudur )

Hiçbir yaratılmışın kendileri tarafından "delete ' edilemeyeceği bilgisine

vakıf değildirler,

zihinlerinde ve hayatlarında "incelik" ne estetik ne de idrak anlamında

mevcut değildir.

( hani orta okulda  " düşünür " diye bizlere tanittiklari Yunus Emre'nin

"şiiri "

diye bir kulaktan girip diğerinden uçup gidercesine okudukları;

 "ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez" sözünün işaret ettiğinin ne olduğunu

bilemezler, bilseler de inanmazlar. ).

 

 

Bu acımasız baskılar altında nefes almaya  var olmaya çalıştığımız

hayatımızda,

ister istemez  "kendimiz ve diğerleri" ayrımını yapma tuzağına düşeriz.

Bu tuzak bizim özgürlüğümüzü çalan ve kendi yaşamlarının konforu için

bizim köleliğimize ihtiyaçları olan

"diğerlerine karşı" , o anda haklı olduğuna inandığımız sevgisizlik

ve öc alma duygusunu içimizde yeşertir,

izin verdiğimiz takdirde savaşı kaybetmişizdir.

Çünkü sizi  kendileri gibi olma ve yaşama oyununa dahil edemedikleri,

köleleştiremedikleri halde,

bu oyunun ana teması olan ayırmak, bölmek yani " BEN" kavramının işaret

ettiği egomuzu kışkırtmak sureti ile

önce " ben ve diğerleri " arasında bir bölünmüşlük duygusunu,

ardından eylemini, sinsice hayatınıza sokarlar,

( "parçala ve yönet," programı, politik arenada kullanıldığından çok daha

derin, tehlikeli bir  virüs olarak

öncelikle kendi benliğimizde bölünmemizi sağlamak için bize yüklenir,

BİR'likten ayrılır, tek'liğin yalnızlığın da kaybolmuş halde gücümüzü ve

varlığımızı yitiririz.

 

Çok zor bir "kendin olma, kendinde Bir'liği bulma ve yasama"

mücadelesi sonucunda;

çöle dönmüş kalbimizde sevgi ve hoşgörü nehirleri ile

yeşerttiğiniz ormanın tam ortasına

nefret zehirini yerleştirmeyi başarmışlardır.

 

Gandhi gibi yüce ruhlar dışında hemen hepimizin avlanıp gittiği bir

tuzaktır bu.

 

Kalbimizde son derece  bulaşıcı ve tehlikeli iki  hastalıkla yasamaya

başlarız.

İlkinin adı korkudur,,,,odunların üzerine dizip

mahalle meydanlarında, kilisenin yaktığı kadınlar, çocuklar, çaresiz

insanlar

sadece insanlarin degil, tarihin benligine kazınan dehşet  manzarasi,

eriyen insan derisinin çıkarttığı vahşi ses,  ağır koku,

yavaş yavaş yanan vücutların

dehşet veren görüntüsünün,

ayni yavaşlıkta insanların anılarına kazınması,

seyredenin kalbine ateşin cehennemde kızarmış demiri ile

 "korku" mührünü vurur.,,,

Korku kelimesinin kökünün "kor" olması elbette tesadüf değil.....

 

Korku dört bir tarafimizi cevrelemisken;

batının kilisesinin avlusunda eritilmis bedenler varsa

doğunun Hallacı Mansuru vardır, yavaş yavaş derisi yüzülen,

şemsi Tebrizi'si vardır, boynu vurulup en derin kuyuya atılan

( aşıklar ordusu karanlığı guneşle aydınlatırken,  onlar guneşi karanlığa

gommeye calışırlar)

daha yakın bir tarih ve cografyayı, Sivas'ı hatirlatmaya gerek var mı?

 

 

 

O günden sonra bırak kalbinize dokunmak, yanına bile yaklaşamazsınız,

çünkü öncelikle her dokunduğunuzda en derinlere kurdukları,

yerleştirdikleri

bu 'korku" programı işler,

korku mesajı nöronlarınızdan size emir olarak kirbac gibi vurur.

 

"Kalbinize",

onların gözünde, kapısına mührün vurulduğu lanetlenmiş bu binaya

yaklaşmanız halinde canınızın yanacağını cok net bir dille size anlatıp,

bu binadan uzak durmanız gerektiğini söyler bu emir.

Oysa size yasaklanan bu kapının içinde size bağışlanmış en muazzam

nicelikte ve zarafette,

sizi "kendiniz ", yani yaratılmışların en şereflisi yapma gücüne sahip,

insanlığı hayvanlardan aşağı olan çamurdan çıkarıp,

meleklerden üstün olan gün batımına yükseltecek  program bulunmaktadır,

hani size doğuştan verilen "fıtratınız".

 

Ancak içinde hazineler olan kasanın kapısına güvenlik kodları,

görevlileri konulur,

aslında dışardan bize görünen

içeriye kimsenin girmesine engel olmak icin,

yani bizim "faydamız" için konulmuş ,

dehşet saçan silahlarla kapıda duran

nöbetçilerdir.

Ancak gerçek sebep,  ola ki içeri girip kendi programını yüklemeyi başaran

olursa,  hapsedilip asla dışarı çıkmasına izin verilmemesidir.

Korku kuşunun hikayesidir bu.

 

 

 

 

İkinci hastalığın adı nefrettir,

korku programını kalplerinden çıkartıp söküp atmayı başaran,

çok küçük bir azınlık için hazırlanmış bir tuzaktır.

 

Ele geçirdiğin kalp hazineni korku ateşi ile yok edemedikleri için,

bu sefer oraya en sinsi ve tehlikeli virüslerini gönderirler,

üstelik buraya girmesi mümkün olan tek kişi  olan " sen" ile....

 

Önce sen ve diğerleri diye ayırırsın,

sonra sana ve tüm yaratılmışlara yaptıkları bunca işkence

karşısında kalbinde intikam ve öfke, nefret ve kin ile hayatını

planlarsın,,,,

bu can gölüne serpilmiş toksin zehirdir,

dışarıdaki savaşı kazansan bile,

nefretin Troya atı gibi bir gün ansızın can bahçeni istila eder,

üstelik onu evine sokanın sen olduğunu hala anlamamışındır,,,

dışarda savaşlar kazanan bir kahraman içerden fethedilmiş,

yenik düşmüştür,

ya kendinin ya başkalarının kölesi olmaktır geleceğin.

 

 

 

Farkındalık ( uyanık olma hali) kendin olma yolunda yürürken,

senin ihtiyaç duyduğun tek pusuladır.

 

Başkalarını; düşmanlar ve dostlar diye önce ayırma sonra  tanıma yolu

değildir bu yol,

kendini,

sadece kendini,

kendi başına,

kendi idrakinle,

kendi seçimlerinle

nihayet hayatın tükenip bitmeden ilk defa tanıma fırsatındır.

 

 

Hemen tüm diğer seçimlerin elinden alınmış dahi olsa,

"kendin olma seçimin",

şartların, imkanların, içinde bulunduğu durum ne olursa olsun

sen vermediğin surece, senden alınamaz.

 

Kendi olma yolunu seçmez ve sana verilen kopya "benliği" tercih edersen ,

bunun ardından yaptığın tüm diğer seçimlerin istediğin gibi sonuçlansa

dahi,

hayatının sonunda kendini,

kendine giden yoldan milyonlarca kilometre uzakta yapayalnız bulursun,

( hemen her şeyi olan,

  hemen herkesin,

  hemen her yerde ,

yolun sonunda yaşadığı mutsuzluğun sebebinin en sade resmidir bu)

 

Diğer taraftan tüm diğer seçimlerinin sonuçları istediğin gibi olmasa

dahi,

eğer kendin olma yolunu seçtiysen;

hayatının sonunda sevgiye gönülden inanmış,

elindeki her şeyi etrafında senden daha fazla ihtiyacı olanlarla

( ki her zaman senden daha zor durumda olan birileri vardır)

cömertçe her an paylaşmış,

tüm varlıkları muazzam bir merhamet ve saygıyla selamlayan

belki kimsenin ismini cismini hatırlamadığı,

günün birinde cansız vücudunu üzerindeki paçavra elbiselerle bir köşede,

belki bir çöplüğün kenarında,

belki boş bir arazideki tek bir ağacın dibinde

son nefesini vermiş bir beden olarak buldukları biri olarak ,

ama ,

kendin olma yolunda

kendi kalbindeki sevgi ve merhamet,

güzellik ve aşk kaynağında seni bekleyen

sevgilinin kapısının aydınlığına  kavuşmaktan yana ödün vermemiş

bir can olarak bu geçici yolculuğu tamamlarsın.

Bu olabilir mi gercek hayatta........ ?

surekli olmaktadir.

 

Ne kadar gariptir ki, hemen hiçbir imkanı, fırsatı,

bilgisi yada tecrübesi olmaksızın

1995 yılında elimde plastik su borusundan yaptigim ney  dişinda

hemen hicbir seyim olmaksizin gittiğim Kanada'da ilk albümüm

olan Sufi Dreams'i yapmamın,

ve de Mercan Dede Hikayesinin doğmasının tek ve gerçek sebebi,

bir gün bir gazete sayfasında ölüm haberini okuduğum,

hiç tanımadığım, ismini dahi bilmediğim halde,

kalbimde muazzam bir hüzün duymama sebep olan

böyle bir insana ait ölüm  haberi idi.

Minicik, küçücük, sıradan, kenarda kalmış  ayrıntı bir  haber,,,

 

Kanada'nın Toronto şehrinde, kimi kimsesi olmayan

ve bir köprünün altında plastik torba ve çöpten bulduğu kutulardan yaptığı

derme çatma "ev"'inin içinde, dışarıdaki eksi 30 derece soğuğa rağmen

yaşamaya, var olmaya çalışan, sonunda vücudu soğuğa yenik düşen,

aradan birkaç gün geçmesine rağmen önce kimsenin fark etmediği,

sonra yoldan gecen birinin bulduğu bir kimsesiz....

Sırtına duvara dayamış, dizlerini göğsüne çekmiş

ve elleri ile yüzünü kapatmış halde

bu dünyadaki acımasızlık, merhametsizlik perdesine gözlerini kapatmış,

kendi halinde buradan ayrılıp gittiğinin hiç kimse tarafından fark

edilmediği

bir can.

 

Sebebini bilmeksizin içimde uyanan muazzam bir hüzün

ve  merhamet duygusu ile oturup saatlerce ağladığımı ve zamanı geriye

çevirip,

yaşamaya çalıştığı köprü altına gidip, halini hatırını  sorabilmeyi,

elimdeki imkanlar çok kısıtlı olsa da, ne varsa onunla paylaşabilmeyi

(her zaman sizden daha fazla yardıma ihtiyacı olan biri vardır,,,,)

hepsinden önemlisi, kendisini yalnız, kimsesiz,

ve asla kimseden daha değersiz hissetmemesi için

onunla öylece sohbet edebilmeyi,

ateş gibi gelen bir çaresizlik duygusu içinde

tekrar tekrar hissettiğimi bugün gibi hatırlıyorum.

 

Dilini bilmediğiniz bir ülke, paranızın pulunuzun olmadığı bir mevsim,

bugün olduğu gibi o zamanda içinden zar zor iki ses çıkarmaya uğraştığınız

plastik su borusundan yapılmış bir ney

ve ikinci el kitapçıdan alınmış birkaç türkçe kitap,

ve bunları sarıp sarmalayan müthiş bir hüzün....

 

Simdi bu satırları yazarken, önümde  Pir'in  yeni karşıma çıkan

 ve unutmamak için bir karton parçasına yazdığım sözü;

"Nuh gibi, akla hayale gelmeyen, saçma sapan bir ise kalkış"...

 

Bu sözü o zaman bilmeksizin;

aradan gecen hüzün saatlerden sonra ,

elimde gazete köşesinden koparttığım ölüm haberi,

salya sümük yüzüm, dağılmış haldeki ruhum ve yorgun bedenim ile;

" Nuh gibi değil ama kendim gibi saçma sapan bir ise kalkma zamanı

geldiğini

bu saçmalığın da ne olduğunun en net haliyle o anda ruhumda belirdiğini,

buna başlamak için ilk adımın;

"içinde bulunduğum şartlar göz önünde bulundurulursa bunun ne kadar çılgın

 

ve imkansız olduğunu" ısrarla bana söyleyen "aklimi"

bastan çıkarmakla başlayacağını,

nasıl yapacağımı bilmediğimi ama bir şekilde bunun olacağına dair

o güne kadar hayatımda ve kalbimde hiç duymadığım müthiş bir inanç ile

hissederek oturduğum yerden kalktım.

 

Elimde, avucumda,  hayatımda var olanları düşündüm,

küçük bir sokak torbasına sığacak kadar azdı,

( plastik ney,

birkaç kitap,

15 dolara  Salvation Army'den alınmış çok eski ama

 FM üzerinden  yapılan müzik yayınlarını dinleyebildiğim bir kaset calar

radyo,

bir arkadaşın hediye ettiği, eskimiş,

benim ayakkabı ölçümden iki büyük numara büyük olduğundan

içine 4 çift çorap giyip yürüdüğüm çizmeler.)

 

yine de elleri yüzünde soğuktan donarak bu hayattan göç etmiş dostumdan

 ( bu aşamada artik o, yabancı biri değil, benim dostumdu)

çok daha fazla şeyim, hepsinden önemlisi hala çarpan bir kalbim

ve üstelik artık kendime hedef edindiğim bir amacım vardı.

Bunu düşünmenin deliliği karsısında saatlerden bu yana

ilk defa tebessüm ettiğimi fark ederek;

kendi kendime;

" bir albüm yapacağım, bir şekilde yapacağım, tek kopya dahi olsa,,,,

fotokopiden kapağını yapacağım, kapağın içinde:

" Bu albümü, soğuk bir kış günü,

elleri yüzünde donmuş olarak bir köprünün altında bulunan

kimsesiz dostumun şahsında, tüm yoksullara adıyorum"

yazacak, dedim.

Kesinlikle albümün üzerinde kendi ismim olmayacaktı,, aslında albümde hiç

bir isim olmayacaktı

( ta ki, Havai Mercan Dede, sararmış bir kitap sayfasından bir aksam

karsıma çıkana kadar)

 

Nasıl olacağına dair hiçbir şey düşünmedim o andan sonra,,

sadece kalbimde bu amacı sürekli yaşattım,

benimle yürüyüşe cıktı, benimle büyüdü, benimle yetişti.

Ne müzisyen olmak, ne albüm yapmak, ne tanınmak, ne parasızlık, ne

kimsesizlik, ne şöhret .....hiç birinin bu amacımı gölgelemesine izin

vermedim....

 

Simdi aradan gecen 15 yılın ardından baktığımda, o gün orada,

bir gazete ilanında bulup kaybettiğim bu isimsiz dostumun

aslında beni nasıl sarıp sarmaladığını,

onun asla yalnız olmadığını,

yalnız olanın aslında ben olduğumu bana

tuttugu kendi hayatının aynasından gösterdiğini

ve 15 yıl boyunca hem mercan dede resimlerinin,

hem de müziklerinin ardında

aslında,

ben dahil herkesin ve her şeyin dışında

bu vücudu donmuş, gönlü sımsıcak ruhun, enerjisinin olduğunu

hiç tereddütsüz görüyor, hissediyor,

kendisini derin ve baki bir sukranlık duygusu ile anıyorum,

Sufi Dreams, onun elleri ile kapanmiş gozlerini degil,

her an acik gönlünün gözüyle gördüklerini anlatir.

 

 

 

Aynen Kabe'ye ulaşmak için yollara düşen

hani "yolu uzun kendisi topal olan " karıncanın seçimi gibi,,

mesafe uzak, yolda haramiler, binlerce tuzak....

hiç durmadan yürüsen dahi kendi ömrün dahilinde varma ihtimalin olmayan

ulaşılmazlıkta....

ama yine yola düşüyor topal karınca,,,

çünkü Kabe'si kalbi,,

sevgilisi burada bekliyor, mührü burada,

yaratılış kodlarının, tüm alemin yaratılış sistemi ile uyumlu,

dalga dalga yansıyarak onu sonsuz kılacak değişimin merkezi burası....

Gerisi önemli değil,,,gerisi hiç önemli değil,,

gerisi yok,

gerisi hiçbir şey değil,,

 

Topal karıncanın hikayesini bilenler zaten hikayenin sonunu da bilir,

çölde tam susuzluktan ölmek üzereyken kendinden geçip

gözlerini bir anda Kabe'de açmasına uzanan sevimli hikayesini...

 

Ask ve muhabbet için samimiyetle yola çıkmak için ayağa kalktığın,

hatta ondan dahi önce,

bunun niyetinin tohumunu kalbine ektiğin anda,

görünmez masmavi çöllerin ruhları, kervanları yola çıkarır,

ola ki yolda seni bulurlar, sırtlarında taşırlar,,,

nefesleri toprak, kalpleri berrak,

yüzleri Şems ile aydınlanmıştır hepsinin,,

heybelerinde coşku ve şükran taşırlar.

 

 

Bu satırları okurken, ya da belki müziklerimizi dinlerken seninle bizi,

su anda bu noktada bir araya getiren, buluşturan ne sensin ne benim,

hiç tanımadığımız, bilmediğimiz bir kıtanın, ücra bir köşesinde,

donmuş elleri yüzünde bir duvar dibinde çömelmiş halde bulunan bir can....

 

Bir kimsesizin, sokaktaki bir yoksulun yaptığına bakar mısın?

görmek için bakar mısın,?

kısmet ola ki bakışımız görüşümüz olur,

 

Isimsiz , yurtsuz, kimsesiz sadece kendi gönlünü ev edinmiş bir can;

hayatında halen tek nota bilmeyen bize,

plastik su borusundan ney yaptırıp on beş yıl boyunca bu nefesten

ilham ordularını akın akın bu dünyaya gönderir,

binlerce, dostu, gönüldaşı, dünyanın her yanında sevgi ve dostluğu

mekan edinmiş ruhları,

su anda sizinle bizim buluşmamız gibi buluştururken,

 

vücudu toprağın içinde bir böceğe yemek, bir ağacın köküne besin olmuşken

ruhu hala aramızda bizlerden daha gerçek,

daha canlı tebessümle gezinip dururken,

 

iki kelimeyi, ayni iki notayı bir araya getirmeyi beceremediği gibi

beceremeyen bize,

bu satırları yazdırırken,,,

sen neredesin ey dostum

ne bekliyorsun,

neden duruyorsun ?
 

 irfan gönül almaktır seferin bitmeden



Muhabbet müebbet,

 
Arkın,mart 22, Montreal.

http://www.mercandede.com/TR/
Beton ağır, çelik serttir ama çimenler her zaman galip gelir. (Yabanıl'dan)

Tgur


\"Muhabbet müebbet\"
Ne derin anlat?m ve bir sonla daha do?rusu sonsuzla bulu?an aktar?m..
Te?ekkürler Sirera..


cesur

#2
Paylaşım için teşekkürler sirera,

"irfan gönül almaktır seferin bitmeden"

 

sirera

#3
evet kalbe ferahlık veren ve gözyaşları, şefkat ve insana ait olan duyguları barındıran hoş anlatım. Ohh be iyi ki burdayım dedirten. İyi ki duyumsuyorum dedirten. Buluşan, buluşturan, söz söyleten. Affettiren, güllümseten, hoşgeldirten. Teşekkürlerimiz ona. Ve varlığın kuyusu ve dibi var. Dibin sonsuzluğu var devinen. "Bir" deniz gibi, okyanus gibi. Dalma isteği.
Değerli Tgur, yeri olmasa bile söylemek istiyorum. Son yazınızda kama sutra konusunda Tiversonus' un nüktedanlığı tutup size naifce söylenmesi üzerine yazmayacaksınız diye düşünüp hayli dert etmiştim.
Şimdi de Tiversonus' un frekans tuzaklarına takılmaması için duacıyım diyebilirim. Alemtac burada olduğun için mutluyum.Çeviriler için teşekkürler sonsuz. Ve gelenler hoş gelmişler.
Bu arada tuhaftır konuyu siz konuşurken ben iki hafta kadar öncesinde bu kamasutra konusunda takılmıştım. Ve siz konuşurken de sesimi çıkarmadım çünkü bir sonuca da varamamıştım. Amaç youln içinde zaten bir. (K'da kama sutraya ait bir bilgiye rastlayamadım bu arada) Seks öylesine bir sözcük ki kişinin takılıp kalıp rüyaya devam etmesi için tasarlanmış bir olgu gibi Düşünsenize bilinçaltı etki ile varolanın özünü değil bunu duyumsatmak için hileler bile varolmuş. Hileleri duyumsatan, cinselliğin ya da seksin duyumsamasını yaşatırsa yaratımının daha iyi daha etkilenebilinilir olmasını istemiş olabilir. Bu özüne ait bir yalnızlık duyumsaması sadece. Özünden çıkarımının tek başınalığı korkusundan. Ve tüm bir yalnızlık duyumsaması biz duyumsamasını özde bakmaya başlamayanlar için bir kılan ve var eden olup arayış içinde bir cinsellik ve araryış içinde bir ben duyumsamasını mı var etmiş? Ebedi gençlik, sonsuzluk ve yaşam iksiri gibi amigdala' ya ulaşmak isteyen bilinçlere verilmiş bir uygulama mıdır, bilemiyorum. Kendliğinden olmalı.
Kama sutra cinselliği ne yaparsanız nasıl oluru anlatmış, eksersiz gibi. Kama sutrayı öğrenen kesim haremde konuyu özümsemiş olarak varedince de ortam salaklaşmış, aneeey noluyor denmiş, devlet düzeni allak bullak oluvermiş. Yönetici ne olduğunu bilmezliği içinde olduğundan. Her ne ise. Hayat kadınlarının öğrettikleri ile var olan pek çok erkek var. ( var olmak derken var olmaktan bahsedüyorum) Ve hiçbir kadın istemezdi varolması başka bir aracıyla olsun varlığı. Bu nedenle tüm hayat kadınlarını kutsuyorum, önlerinde nezaketle eğiliyorum.  Ve hiç bir kadın her erkek gibi istemezdi beraberliğin aşk ile olmamasını. Aşk nedir?

Başlangıçta Aşk Ortaya Çıktı

Önce ne Varlık vardı ne de Yokluk
Ne hava vardı ne de ötedeki gökyüzü.
Onu sarıp sarmalayan neydi? Neredeydi? Kimin himayesindeydi?
Orada mıydı? derinliklerine varılmaz ve umman?

Ölüm yoktu o dem, ne de ölümsüzlük vardı;
Geceye de gündüze de

ait

yoktu

hiçbir belirti.

Karanlık vardı, herşeyi sarıp sarmalayan karanlık,
Ve her şey, ayrışmamış haldeki Umman'dı. O dem,
Boşluğun sakladığı O, Gayrete gelip,
Ortaya çıkarak, hareketlenerek var oldu.

Başlangıçta Aşk meydana geldi
Gönül' ün ilksel tohum hücresini oluşturdu.
Rişiler, gönüllerinde bilgece araştırma yaparak,
Keşfettiler Varlığın Yokluktaki bağlantısını

Ve bilen aşk ile olmak istemez mi? Eğer aşk ile değil ise ne? Ve orada o tekrar tekrar başlamaz mı?
Karanlığımız dağıtan güneş, biz karanlığımızı da sevmiştik, ondan mı burdayız?

Yargılamadan, kişiselliştirmeden, tümü affedip yaratmak adına yaratabileceğiniz bir şey olmadığını bilmenin hafifliği ile devinmek ve kalkıp yaratma ânı.
Hatalarımızla.
Beton ağır, çelik serttir ama çimenler her zaman galip gelir. (Yabanıl'dan)

Alemtac

#4
Sevgili Sirera, bende aynı duyguları taşımıştım "eyvah, artık Sevgili Tgur yazmayacak" :) Ruhta kırgınlık yoktur aslında...ben hep buradayım ama eskisi gibi yazacak birşeyler bulamıyorum, söylenenler söylendi diye düşünüyorum...başka şeyler söylemek lazımmış gibi geliyor bana ve o da delilikle arasında kalan inci bir çizgi ile sınırlandırıyor beni.

Cinsellik bedenin ihtiyacı ve salt cinsellik hissederek yaklaşmaksa kendine hizmettir diye düşünmüşümdür hep. "Ve hiç bir kadın her erkek gibi istemezdi beraberliğin aşk ile olmamasını." Ne kadar doğru, elbette erkekler içinde böyle olmalı yoksa ruhumuzu gelişmez, seviyemiz yükselemez di. Çünkü aşkla birleşince cinsellik, yaşadığımız; saf ve beklentisiz duygular...tıpkı bebek gibi.

Şiir size ait sanırım, teşekkürler paylaşımınız için, harika :))
 

Tgur

#5
Sevgili dostlar,
Eyvah ,yazmayacakmışım olur mu hiç ,
Aslında tepki verdiğim için kendime epeyi kızdım ,nerede "Anti antikorlar" uygulaması ,yana yakıla bir sürü şeyler anlatmıştım öbür sitede ,hele Tiversonus gibi bir kıymete karşı olur muydu,
İşte zikzak uygulaması ,
minimal ve maksimal arasında gezinişler,mutluluğu tadabilmek ,ilgi ve sevgiyi görebilmek bu boyutta ancak böyle mümkün olabiliyor,
Nötral kalışlar bazen yozlaştırıyor mudur nedir..

Kamasutra konusu hakkında geniş bilgim yok ,aslında konuyu dallandırmak uzatmakta da isteğim yok ,yalnız bazı açılımlara ,bilgilerde flu olan bölümü açmak ,saydamlaştırmak ,daha doğrusu bilgide ilerlemek için itilimlerin de etkisi olacağı işine de teslim olmamız lazım ,bu da bir tahrik bence ,
Bu maksatla herhangi bir gaye gütmeden evvelki sitede bu konuda yazmış olduğum  K.lar ın celsesi ile ilgili bölümü burada tekrar yayınlıyorum ,berraklık sağlanır veya konu daha da matlaşır,
Hepinize sevgiler..

-------------------------------------------------------------------

Bu boşlukta, kasyopya celselerini tekrar ederken,aşağıdaki kesimde "cinsiyet ve açlık üzerine kurulmuş bir toplum halindeyiz" fikrini işleyen ve bu yolda psikanaliz metotlarını bulup yürüten Freud 'un haklı olduğunu görmekteyiz.(Tedavide kokaini kullanma yanlışını göz ardı ederek)


-----------------------------------------------------------------------------------------------

:(L) Kadınlar hakkında söyledikleriyle ve ruhların yalnızca tek cinsiyette reenkarne olduğuna dair açıklamalarıyla beni kaybetti. (J) Hayır, öyle değil ve sanırım cinsiyet değiştirme eşcinsellikle de yakından ilgili. (L) Evet. (TR) Ama bence ruhlar belirli bir cinsiyette bedenleşmeye daha eğilimli.
S:(L) Sanırım netice itibariyle dengeleniyor.
C: Her şey sadece ders.

S:(J) İnsanın cinsellik durumunun, örneğin eşcinselliğin, bir yaşamdan diğerine geçerken cinsiyet değiştirilmesiyle ilgisi var mı?
C: Bazen.

S:(L) Tüm cinsel ifade şekilleri arasında, 4'üncü yoğunluğa daha hızlı olarak ilerleme olasılığı en yüksek olanı hangisi?
C: Cinsellikten tamamen uzak oluş.

S:(D) O zaman benim durumum iyi! [Gülüşme] (V) Neden cinsellikten tamamen uzak olmak, açıklayabilir misiniz?
C: Çünkü o zaman fizikselliğe olan arzularınızdan kurtuluyorsunuz.

S:(TR) Yani seks, insanı iyice 3'üncü yoğunluğa cezbeden bir 3'üncü yoğunluk eylemi. (L) Peki ikinci en olası cinsel ifade hangisi? [Gülüşme] (D) Benim durumum hallolduğuna göre şimdi sizin durumunuzu ele alabiliriz! (J) Önem sırasına göre... [Gülüşme]
C: Bir önemi var mı?

S:(D) Laura için önemli, cevap verin lütfen. (L) Sanırım herkesin cinsellikten tamamen uzak olmayı isteyeceği ve tüm fiziksel şeylerden kurtulacağı bir noktaya ulaşması gerekiyor ama şu noktada elimizdeki seçenekler karşıt cinsellik, eşcinsellik, çift cinsellik ve çok cinsellik. [Gülüşme] (D) Bu cinsellik şekilleri arasında kendi fiziksel bedenlerimizden zevk alma yeteneği de var. Bizim fizik bedenden zevk alma yeteneğimiz var ama onların yok. Ve bir yerde okuduğuma göre bunu kıskanıyorlarmış. (L) Bu doğru mu, bizim fizikselliğimizi kıskandığınız?
C: Hayır. Hiç!

S:(L) Bir yerde okuduğuma göre yüksek ruhsal seviyelerde olduğunda ruhsal birleşmeyi deneyimleyebiliyorsun ve bu orgazmdan daha iyi. B
C: Hayır.
u doğru mu?
C: Herhangi bir orgazm türüne neden ihtiyacınız olsun?

S:(L) Orgazm, fizikselliğin mutlak deneyimlerinden biri gibi görünüyor. (TR) Evet, aynen bu, fiziksellik... (L) Fizikselde, 3'üncü yoğunluk dünyasında varolan her şey bir şekilde daha yüksek boyutlardaki deneyimlerin ve varoluş durumlarının bir yansıması değil mi?
C: Sizin deneyimlediğiniz şekliyle 3'üncü yoğunluk, bu yoğunluk içindeki esaretinizi sürdürmek üzere beslenen bir illüzyon.

S:(L) Diğer bir deyişle sonsuza kadar sevişen Vişnu ve Şiva örneğinde olduğu gibi varoluştaki dünyaların devamını sağlayan kozmik bir orgazm falan yok?
C: Zırva! [Gülüşme]

S:(L) Doğu dinlerinde öğretilen bir şey bu, hatta bu şekilde yaptıkları heykeller var...
C: İllüzyonu sürdürmeye yönelik bir mantıksallaştırma.

S:(L) Yani orgazm deneyimi bir yem, bizi... (D) Kontrol altında tutmak için... (TR) Ve üçüncü seviyede tutmak için... (L) Bu doğru mu?
C: Evet.

S:(L) Başka bir celsede bu konu hakkında sorduğum başka bir soruya dönelim: orgazm anında enerjimize ne oluyor? Bu enerji nereye gidiyor?
C: 4'üncü seviye KH' ye gidiyor.

S:(TR) Bu Kertenkelelerin bizimle beslenmesinin bir ifadesi mi?
C: Oradaki KH varlıkları bu enerjiyi alıyor.

S:(TR) Yani orgazm, 4'üncü yoğunluğun 3'üncü yoğunluktan beslenmesinin 3'üncü yoğunluktaki bir ifadesi, öyle mi?
C: Yöntemlerinden biri.

S:(D) "Pleiades Öğretileri"nde (Bringers of the Dawn) seksten bahsediliyor ve bunun sevginin bir ifadesi olduğu, seni gerçekten sevmeyen biriyle seks yapmaman gerektiği söyleniyor.
C: İhtiyaç duyulan tek şey sevgi.

S:(L) Eğer iki birey, birbirlerine duydukları yüksek seviyeli sevgiyi fiziksel bir şekilde ifade etmek isteseler, bu enerjiyi 4'üncü seviye KH varlıklarını beslemeden, pozitif bir şekilde yapmaları mümkün mü?
C: Hayır.

S:(L) Yani ne yaparsan yap, ne düşünürsen düşün, bu enerji oraya gidiyor öyle mi?
C: Seks kuvvetli bir fiziksel arzudur.

S:(V) Büyük Geçiş geldiği sırada seks yapan veya herhangi cinsel bir ilişkisi olan kişiler bu yüzden geçişi gerçekleştiremeyecek mi? (L) Sanmam... (V) Bunu öğrenmek istiyorum. Bu doğru mu?
C: Hayır. İncil'inizde "Bin Yıl" olarak bahsedilen şey, geçişin 3'üncü yoğunluk yorumudur.

S:(L) Yani bir anlamda 4'üncü yoğunlukta bin yıl boyunca fiziksel varlıklar olarak yaşayacağız. Geçiş bu süre içinde gerçekleşecek ve bu süre bittiğinde fiziğe olan iştahımızı geride bırakmış olacağız, öyle mi?
C: Yakın. Bazıları 4'üncü yoğunluğa hemen geçecek, bazılarının ise biraz daha "zamana" ihtiyacı olacak.

S:(T) Yani 4'üncü yoğunluğa geçtiğimizde ve hala fizikselken, ihtiyaç duyduğumuz besinleri yine 3'üncü yoğunluktan mı edineceğiz?
C: Kısmen.

S:(D) Tamamen BH olsak bile mi?
C: Tamamen BH iseniz fiziksel besine ihtiyacınız olmaz.

S:(D) O zaman nasıl enerji alırız... Birbirimizden. Başkalarına hizmet ediyor oluruz. (L) BH böyle çoğalıp büyüyor... KH parçalıyor ve parçalanıyor ve giderek küçülüyor... (J) Uyguladıkları parçalamalar, yasa gereği onlara dönüyor. (D) Kendi enerjimizi başkalarına verirken biz de başkalarının enerjisini alabilecek miyiz?
C: Evet.

-------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu bölümde benim ilgimi en çok " İllüzyonu sürdürmeye yönelik bir mantıksallaştırma" ifadesi çekti,

Yani ,çift sarmallı bir DNA' a indirgenmişiz ve bu sarmalların en önemli jeneratörü cinsiyet ve açlık ,ki iliklerimize kadar bu iki fonksiyonun geliştirildiği kural, kaide, anlayış ile örülmüş uygulamalı zamanlar geçirmekteyiz,

Unutma perdesi ile de bu iki ana konu üzerinde karma kanunları ve özellikleri ile yaşarken,
hem birey olarak insanlar ve hem de KH patronları olan negatif gurubun tetiklediği uygulayıcılar, bu yaşam dediğimiz illüzyona, mantıksallaştıracak doneler yaratarak, ekstradan monte etmeyi ihmal etmemişler.

Ve bizler bu mantığı baş tacı ederek ,yaşam zannederek, alabildiğine ortamı kırıp dökmek pahasına da olsa ,birbirimizi sevgi ve ilgiden mahrum ederek ,zaman mesafe uygulamaları yapıyoruz, ne kadar komik ve komik olduğu kadar da üzüntü verici ,
Ama bu konudaki gerçek belirince, üzüntü, zorlu bir öğretide olduğumuza dönüşüyor.

Ra bilgilerinde anlatılan, perdeleyerek potansiyel yaratma da bu olsa gerek..

Kozmik Beyine malzeme sağlamak için sonsuz oluşlardaki maksadı da kavrayabiliyoruz,

Bazı şeyleri seziyorduk ama nasıl anlatacağımızı bilemiyorduk ,
Açtığımız bu yeni anlayış kulvarında ,cinsellik ve açlık unsurunu yaşam devremizin özünden sıyırırsak yaşamın zevk duyduğumuz taraflarının hemen hemen tümünü kaybetmiş olmaz mıyız ,yaşamın tadı ne olacaktır o zaman.
Nasıl tarif edeceğiz sevginin üçüncü yoğunluktaki halini,

Koparılmış ,uzaklaştırılmış DNA' nın diğer unsurlarını bu iki DNA ' dan ayrı mı düşüneceğiz,
Hayır , ayrı düşünemeyiz, birlikte bir kavramı akla getirmeliyiz , ancak bu da üçüncü yoğunluk aklı ve varsayımları ile üst yoğunlukta olanları anlamaya çalışmak gibi biçare ve yetersiz düşünce kalıpları içine yuvarlanmak olur.

Aklıma birdenbire Japonların Kobe sığırları geldi ,bu varlıklara baştan verilen zevkli yaşam fırsatları ve sonunda başlarına gelenler ..

O halde,
Telaşsız ,ama bazı şeylerin farkında olarak ,toplumda oluşmakta ve benimsenmiş olan düşük davranışları yargılamadan ,bunların ,bazı öğretilerin topluma, bireylere yerleşmesi için özellikle göz önüne çıkarıldığını hissederek, bilgilenmeyle açılan bilincimizi indirgemeden, belirginleşen her yeni olguyu, akışını kabul ederek, karşılama özelliğini, yaşam tarzımıza oturtmalıyız ,diyorum kendi kendime..

Zira kafesin dışına çıkmak , kafesin ne için olduğunu anlamakla mümkün olur.



"Mantık efendin değil, hizmetkarın olunca"
O zaman küresel görüşün ne olduğu anlaşılır..

Sevgi..


sirera

#6
Sevgili Alemtac, yazı Rig Veda' dan.
Beton ağır, çelik serttir ama çimenler her zaman galip gelir. (Yabanıl'dan)