Başkalarına Hizmet Forumu
Başkalarına Hizmet Forumu
Ana Sayfa | Bilgilerim | Kayıt Yaptır | Aktif Konular | Forum Üyeleri | Site içi Arama
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni Hatırla
Şifre hatırlatma servisi

  Forum
 Genel Paylaşımlar
 Alıntılar
 HATALI ALANLARINIZ (Wayne W Dyer)
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Yazar Önceki Konu Mesaj Sonraki Konu  

sirera
Angel

352 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 05/02/2011 :  20:05:37  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
HATALI ALANLARINIZ
(Wayne W Dyer’ın aynı adlı kitabının özeti)

1- KONTROLÜ ELE ALMAK

Zekanın gerçek ölçüsü, her günün her anını etkili ve mutlu yaşayabilmektir. Resmi eğitim ve ezberciliği kişisel doyuma ulaşmanın ölçüsü olarak gören inançlara rağmen, yaşamın her anını dolu dolu yaşayan bir insan zeki insandır.

Zeki insan sinir krizi geçirmez çünkü kendisine hakimdir. Depresyon yerine mutluluğu nasıl seçeceğini bilir çünkü yaşamında ortaya çıkan sorunlarla başa çıkmayı öğrenmiştir. Zekâsını, sorun çözülse de çözülmese de, kendisini mutlu tutabilme yeteneğiyle ölçer. Çeşitli koşullarda nasıl hissetmeyi tercih ettiğinize bakarak zekanızı gerçek anlamda ölçebilirsiniz. Sorunları insan olmanın bir parçası olarak algılayan ve mutluluğu sorunlarla ters orantılı görmeyenler, bilinen en zeki insanlardır.

Yaşamınızın her anında ne hissetmeyi tercih ederseniz onu hissetme yeteneğinize güvenlisiniz. “Sevindirici birşeyler olsun ki sevineyim” yanlış bir düşüncedir. Duygular kendiliğinden olan şeyler değil, seçtiğiniz tepkilerdir. Dolayısıyla hissetmek istediğiniz duyguyu seçebilirsiniz.

Düşüncelerimi kontrol edebilirim. Ana önerme
Duygularım düşüncelerimin sonucudur. Tali önerme
O halde duygularımı kontrol edebilirim. Sonuç

Ana önermeyi reddetmeniz mümkün mü? Düşüncelerinizi siz kontrol etmiyorsanız kim kontrol ediyor? Eşiniz mi, amiriniz mi, anne babanız mı? Düşünceleriniz size aittir ve onları sonuna kadar koruma, değiştirme yada paylaşma hakkına sadece siz sahipsiniz.

Tali önermenin reddedilmesi de mümkün değildir çünkü duygular düşüncelere gösterilen fiziksel tepkilerdir. Herhangi bir duygunun oluşabilmesi için beyinden mutlaka bir sinyal alınması gerekir. O halde ana ve tali önermeler ve dolayısıyla sonuçta doğrudur.

O halde duyguları kontrol etmenin yolu düşünceler üzerinde çalışmaktır. Söz gelimi mutsuz olmanızın nedeni dışınızdaki olaylar ya da insanlar değil, onlar hakkındaki düşüncelerinizdir. Bir başkasının ölümü sizi üzmez ancak bunu öğrenirseniz üzülürsünüz. O halde üzücü olan ölüm değil, ölüm karşısında kendinize ne söylediğinizdir. Dolayısıyla kendinize “neden üzülmeyi seçiyorum, üzülmek bana bir yarar sağlar mı?” sorusunu sorun.

Duygularınızdan sorumlu olmadığınıza inanarak yetiştirildiğiniz için, olumsuz durumda aşağıdaki türden öğretilmiş ve klişeleşmiş ifade tarzı size doğal gelir.

• Beni incitiyorsun.
• Yükseklik beni korkutur.
• Beni herkesin içinde aptal yerine koydun.

Oysa ikinci bir düşünme tarzının klişeleşmesi kişinin elindedir:
• Senin bana karşı olan davranışın nedeniyle oluşturduğum düşüncelerle kendimi incittim.
• Yüksek yerlerde kendimi korkuturum.
• Hakkımdaki fikirlerini kendi fikirlerimden daha ciddiye aldım ve diğer insanların da aynı şeyi yapacağına inandım. Bu nedenle kendimi aptal gibi hissettim.
Mutsuz, moralsiz ya da incinmiş olmanın size ne yararı var? Mutluluk insan olmanın doğal bir durumudur. Mutlu olmak kolay, mutsuz olmak zordur. Doğduğunuz andan bu yana mevcut alışkanlıklarınızı öğrenmek üzere şartlandığınız için otomatik olarak üzülür, kırılır, incinirsiniz.

İnsanların tümör, eklem romatizması, grip, kalp rahatsızlıkları, kaza ve kanser de dahil olmak üzere bir çok hastalığı “tercih” ettiklerine ilişkin bulgular vardır. Zor koşullarla karşılaşan insanların hastalanmaları ya da hasta olmamanın imkansız olduğu durumlarda normal olup, olağanüstü koşullara geçildiğinde birdenbire hasta olmaları çok görülen bir durumdur.

Aklınızın kontrolünü elinize almak ve sonra tercih ettiğiniz yönde hissetmek ve davranmak ancak sizin yapabileceğiniz şeylerdir.

Paralize Olmak, düşünme yeteneğini bir süre için yitirmek, küçük kararsızlık ve çekimserlik veya tam bir hareketsizliğin ortaya çıkmasıdır. Öfkeden konuşamamak, (öfke ve kıskançlıktan) kan basıncının artması, ya da ülser vb... paralize olmak belirtileridir. Paralize olmayla savaşmanın en etkin yolu, bu günde yaşamayı öğrenmektir. Her şey “şimdi”dir, gelecek de geldiği zaman yaşanacak “şimdi”dir. Gelecek gelmeden onu yaşayamazsınız. Bu nedenle, gelecek için bugününü feda etmek asla mutlu olunamamasına neden olur. “Şimdi”yi sanki başka bir anınız yokmuş gibi sıkıca kavrayın; unutmayın “şimdi”yi elinizden kaçıran en yaygın ve tehlikeli taktikler “umut etmek”, “dilemek” ve “pişman olmak”tır. Bugünden kaçınmak geleceğin idealize edilmesidir. O gün geldiğinde genellikle hayal kırıklığına uğranılır. Geçmişe bakıldığında çok az şey için pişman olduğunuzu görürsünüz. Size acı çektiren yapamadıklarınızdır. Şunu hiç unutmayın, kaybedilen an bir daha asla geri gelmez. Doğru zaman, yaşama şansınız olan her andır.

Yaşamınızda iki tür gereksinimle mutlu olursunuz. Kusurluluk ya da yetersizlik motivasyonuna daha sık rastlanır. Sağlıklı olanı ise gelişme motivasyonu olarak adlandırılır.

İnsanlar kendi durumlarının sorumlusu olarak hep koşulların suçlar. Halbuki mutlu olan insanlar ayağa kalkıp istedikleri koşulları arayan, bulamazsa yaratan insanlardır. Gelişme motivasyonu kendinizi geliştirme isteği değil aksine yaşam enerjinizi daha mutluluklar için kullanmaktır. Motive edici unsur olarak gelişmeyi seçmenin sonucu, yaşamınızın her anında kişisel egemenliktir.

2- İLK AŞK

Başkalarına sevginizi vermek, kendinizi ne kadar sevdiğinizle doğru orantılıdır. Sevgi, onların sizi tatmin edip etmediğine aldırmadan başkalarının kendi istedikleri gibi olmalarına izin verme yeteneği ve isteğidir. Bunu ancak kendinizi severek gerçekleştirebilirsiniz.
Kendinize güveniyorsanız, ne başkalarının sizin gibi olmasını ister ne de buna ihtiyaç duyarsınız. Kendinizi değersiz olarak nitelendirirseniz sevginizi başkasına vermek imkansız hale gelir. Kendisini sevilmeye değer bir insan olduğu düşüncesini taşıyan insan, “seni seviyorum demekte zorlanmaz. Bir karşılık alıp almaması önemli değildir çünkü bunu kendi değeri ile ilişkilendirmez. Kendinizden nefret etmeniz sadece paralize olup manevi zarar görmenize yol açar.

Kendi hakkınızdaki duygular fiziksel, entelektüel, sosyal ve duygusal olarak dörde ayrılır. Bunların tümünde siz, yani kabullendiğiniz ya da reddettiğiniz kişi bulunur. Belirli bir andaki tavrınızı beğenmeyebilirsiniz ama bunun değerinizle bir ilgisi yoktur.

Size dair her şey fiziksel sizle başlar. Vücudunuzu seviyor musunuz; vücudunu sevmemek, kendini bir insan olarak kabul etmediğiniz anlamına gelir. Hoşlanmadığınız fiziksel özellikleriniz varsa, ilk hedefiniz onları değiştirmek olsun. Saç modelini değiştirmek, kilo vermek vb… Değiştiremeyeceğiniz yönlerinize ise değişik bir gözle bakmayı deneyin.
Fiziksel sizi sevmeye karar verin. Böylece toplumun güzellik tanımının üzerine çıkar, başkalarının görüş ve karşılaştırmalarını reddetmiş olursunuz. Herhangi bir kozmetik ürününü kullanmaya karar verdiğinizde bunu kötü bir yanınızı gizlemek için değil bir değişiklik yapmak ya da kişisel doyumunuz için yapın.

Kendinizi ne kadar mutlu hissederseniz o kadar zeki olursunuz. Kendi kişisel standartlarınızı kendinize uygulayarak zeki olmayı seçin. Yetenek, öğrenilebilir bir görevde mükemmele ulaşabilmek için kişinin gereksinim duyduğu zaman dilimidir, doğuştan gelmez sadece bir zaman sorunudur. Bu inanca dayanak da standart yetenek testlerinin sonucudur. Bir sınıfın en iyilerinin ettiği skor, bir üst sınıfın tüm öğrencileri tarafından elde edilmektedir.

Tercih ettiğiniz kadar sosyalsiniz. Sosyal tavırlarınızdan hoşlanmıyorsanız tavrınızı değiştirmeye uğraştırın ve bu durumu kendi değerlerinizle karıştırmayın. Tüm yetenekler, kendi tercihlerinizin sonucudur.

Kendinizi sevmenin çeşitli görünümleri vardır ama siz muhtemelen kendinizi aşağılayıcı tavırlardan bazılarına sahipsiniz.

• Size yapılan iltifatları reddetmek,
• Güzel görünümünüze mazeret bulmak,
• Başkalarının ağzıyla konuşmak; “kocam diyor ki” vb…
• Fikirlerinizi başkalarına onaylatmak; “öyle değil mi?” vb…
• Layık olmadığınızı düşünerek sahip olmayı istediğiniz şeylere ilgi göstermemek,
• Boşa para harcadığınızı düşünerek hoşunuza giden şeylerden kaçınmak.

Bu davranışları her gösterdiğinizde, başkalarını suçlayıcı davranışlarda bulunarak yaşamınızda bir sevgi yaratma şansınızı azaltırsınız, bu sevgi ister kendinize ister başkalarına duyulsun.

Öz sevgi, kendinizi değerli bir insan olarak kabul etmek, kabullenmek ve şikayet etmemektir. Kabullenmek ise elinizden hiçbir şey gelmeyen konularda şikâyetçi olmamaktır.

Şikayet etmenin en az sevildiği iki durum vardır.

• Birisine yorgun olduğunuzu söylemeniz,
• Birisine kendinizi iyi hissetmediğinizi söylemeniz.

Bunlar, şikayet ettiğiniz kişileri kötüye kullanmaktır çünkü bu şikayetler ne yorgunluğunuzu gidermeyi ne de kendinizi iyi hissetmenizi sağlar. Kendinizden şikayet etmek yararsızdır, etkili yaşamınızı engeller ve sevgi alıp verme çabalarınızda paralize olmanıza neden olur. Kendinizi gerçekten seviyorsanız, ellerinden hiçbir şey gelmeyecek insanlara dert yanmak savunulamayacak bir saçmalık olur.

Öz sevgi kesinlikle megolomani veya böbürlenme değildir. Öz sevgi kendini sevmek, başkalarının sevgisine gerek duymamaktır. Kendinizi olduğunuz gibi kabullenmeniz yeterlidir.

Etkili bir insan olmayı öğrenmenin temeli, kendinizi aşağılayan tavırlar göstermenizin nedenini anlamaktır. Size ne kadar önemsiz görünse de, kendinizi suçlayıcı tavırlar seçmenizin nedenini bulmalısınız. Kendinizi sevmeyi tercih etmez ve başkalarına kıyasla kendinizi önemsiz görürseniz, şunları yaparsınız:

• Yaşamınızda neden sevgi olmadığına dair hazır bir mazeretiniz olur, sevilmeye değmediğinizi düşünürsünüz. Reddedilme ya da beğenilme riskine karşı diğer insanlarla sevgi ilişkileri kurmaktan kaçınabilirsiniz.
• Olduğunuz gibi kalmanın daha kolay olduğunu keşfedersiniz. Böylece gelişmeye yönelik çabalar saçma olacaktır.
• Kendi dertleriniz için suçlayacak uygun günah keçileri sahip olursunuz.
• Kendinize acımak kaçış yolunuz olur.
• İyi bir çocuk olma noktasına kadar gerileyebilir, çocukluğunuzun unutulmuş tepkilerini tekrarlayabilirsiniz. Böylece sizden üstün gördüğünüz “büyük” insanları memnun edersiniz. Geri çekilmek risk almaktan daha güvenlidir.
• Başkalarını kendinizden daha önemli yaparak, onlara dayanma tavrını tekrar geliştirebilirsiniz.

Tüm bunlar kişinin kendisini küçük görücü sonuçlar doğuran savunma mekanizmalarıdır. Kendinizi salıvermek, ayağa kalkmaya çalışmaktan daha kolay ve risksizdir ama unutmayın ki, yaşamın tek göstergesi gelişimdir.

Öz sevgiye yönelik çabalar akılla başlar. Düşüncelerinizi kontrol etmeyi öğrenebilirsiniz. Bunun için kendinizi kınayıcı tavırlar gösterdiğiniz zamanlarda uyanık olmayı bilmelisiniz. Kendinizi, “o kadar zeki değilim, bunun nedeni şanslı olmam” derken yakalarsanız, “kendimi kötüleyen bir davranışta bulundum ama bunun farkındayım ve bir dahaki sefere yaşamım boyunca söylediğim bu sözleri söylemekten kaçınacağım” demelisiniz. Yapmamanız gereken bu hatayı “şanslı olduğumu söyledim ama bunun şansla bir ilgisi yok çünkü başarı benim hakkım ve onu hak ediyorum” gibi bir ifadeyle düzeltmektir.

Kendi değerinize dayanan bir öz güven düşüncesi geliştirmek sürecinde yapmamanız gerekenlere örnekler:
• Size sevgi ve kabullenmeyle yaklaşma çabaları gösteren insanlara yeni tepkiler vermeyi seçin. Bu tip tavırlardan hemen kuşkulanmak yerine “teşekkür ederim” vb… sözler söyleyin.
• Gerçekten sevgi duyduğunuz birisine hiç çekinmeden “seni seviyorum” deyin ve ne tepki alırsanız alın, bu riski almaktan korkmadığınız için kendinizi kutlayın.
• Kıskançlığın her türünün kendini aşağılama olduğunu fark edin ve onu yok edin. Kıskançlık, kendi değerinizi başkalarıyla kıyaslayarak belirlemedir. Unutmayın, başka kişilerin sizde kıskançlık duyguları uyandıran davranışları, kendi değerinizi ölçmek için ölçü değildir.
• Kendinize sadece kendi başınıza yapabileceğiniz faaliyetler için vakit ayırın. Çok pahalı da olsa bir hediye alın, sevdiğiniz ürünlere karşı dirençsiz olun.
• Vücudunuzu sevin. Cinsel yaşamınızda eşinizin zevkini kendi zevkinizden daha önemli görmeyin. Başkalarına zevk vermenin yolu kendiniz içinde zevki seçmenizden geçer çünkü buna layıksınız.
• Herhangi bir işteki performansınızı, kendinize verdiğiniz değerle ilişkilendirmeyin. Şunu unutmayın; başarı ya da başarısızlığın değerinizle hiçbir ilgisi yoktur. Kendinize verdiğiniz değeri dışınızdaki başarıya dayandırmak, onu başka bir insanın fikriyle ölçmek kadar saçmadır.
• Kendinizi kabul edin, şikayet etmekten kaçının.
• Kendinizi her zaman ve her koşulda sevin.
• Sevgiyi verin ve alın.


3- ONAYLANMAYA GEREKSİNİMİZ YOK

Onay istemek, “benim hakkındaki görüşün, kendi düşüncemden daha önemlidir” demekle eş anlamlıdır. Onay aramak bir gereksinimden çok, bir istek olduğunda zararsızdır. Takdir edilmek, övülmek güzel bir duygudur ancak bu bir istek olmaktan çıkıp gereksinim haline dönüştüğünde hata olur.

Onay gereksinimi tek bir varsayıma dayanır: “kendine güvenme, önce başkalarının görüşleriyle değerlendir”. Toplumsal değer yargılarına göre bağımsız düşünce yalnızca aykırı değil aynı zamanda toplumun belkemiğini de oluşturan geleneklerinde düşmanıdır. Değeriniz başkalarına bağlıdır ve sizi onaylamayı reddettiklerinde hiçbir şeyiniz kalmaz. Onayı kendi içinizde arama ve başkalarının takdirinden bağımsız olmaya doğru atılan her adım, onların denetiminden uzaklaşmak demektir. Sonuçta bu tip sağlıklı adımlar, bağımlılığınızı korumak için bencillik, düşüncesizlik, saygısızlık vb… olarak damgalanır.

İlk yıllarında çocuklar büyüklerinden onay almaya ihtiyaç duymazlar. Bir büyükten onay alma ihtiyacını yok etmeye yardımcı olmak için çocuğa daha ilk baştan pek çok şey için onay vermek iyi bir çözümdür ancak çocuk büyüklerinden izin almadan hiçbir şey düşünüp yapamayacağını düşünmeye başlamışsa, kendinden şüphe etmenin nevrotik tohumları oldukça erken ekilmiş demektir. Fakat bu konu iyi bir ebeveynin sevgi ve kabulünü istemek gibi sağlıklı bir duyguyla karıştırılmamalıdır.

“Çocuklar sizin aracılığınızla gelirler ama sizden gelmezler ve sizinler olmalarına rağmen size ait değildirler”.

Aile, iyi niyet altında bağımlılık ve onay maskesini geliştiren bir kurumdur. Onay elbette önemlidir ama ailenin çocuğa vereceği onayın doğru, doğru tavrın ödülü olarak verilmesi yanlıştır. Onay özgürce verilmelidir.

Okulda her şey için onay istenir, her şey başkasının denetimine uygun olarak tasarlanmıştır. Kendine inanan ve kişisel egemenlik belirtileri gösteren her çocuk hemen susturulur. Öğrenci tüm öğrenim hayatı boyunca başkası için ders çalışmaya, başkalarının standartlarına uymaya, öğretmenleri ve aileyi memnun etmeye şartlanmıştır. Kendi kararlarını verme düşüncesi bile öğrenciyi dehşete düşürür. Başkalarının beklentilerini gerçekleştirmek daha kolay ve güvenli olmuştur.

Onay arayıcı semptomlar başka kaynaklardan da alınır. Din ve devlet kurumlarında da kendiniz dışındaki başka birilerini memnun etmeniz gerekir. Günah veya yasa korkusu bir silah olarak kullanılır. Tadabileceğiniz en kutsal deneyim, kılavuz olarak kendinizi görmek ve bir dış gücün onayına gereksinim duymamaktır.

Her gün onay aramanızı teşvik eden yüzlerce toplumsal mesajla bombalarınız. İşte başka birinin ya da başka bir şeyin sizden daha önemli olduğu mesajını veren bazı sözler:

• “Sensiz yaşayamam yerine” yerine “seni sevmeyi bırakabilirim ama şu anda bunu seçmiyorum.”
• “Beni çok mutlu ediyorsun” yerine “Seninle, ilgili olarak kendime söylediklerim sayesinde kendimi çok mutlu hissediyorum”.
• “Yaşamamın ışığısın” yerine “ben yaşamımın ışığıyım ve yaşamımda sana da yer olması bu ışığı daha da güçlendiriyor” demeyi deneyin.

Herkesi mutlu etmeniz mümkün değildir. Birisi sizi onaylamadığında incinmemek veya taktir kazanmak için fikrinizi değiştirdiğinizde, sizinle aynı kanıda olmayan dolayısıyla sizi onaylamayan mutlaka birileri olacaktır. O halde hissettiğiniz, düşündüğünüz, söylediğiniz ya da yaptığınız her şey için onay alamayacağınızı bilmeniz gerekir. Olmamasını istemeseniz de onaylanmamaktan asla kaçamazsınız. Sahip olduğunuz her fikrin karşıtını savunan birileri mutlaka vardır.

Onay arayıcı eylemlerin en yaygın olanları:
• Birisi onaylamama işaretleri gönderdiğinde, yeni bir pozisyon alarak söylediklerini değiştirmek,
• Birileri sizi sevsin diye yağcılık yapmak,
• Birisi sizinle aynı kanıda olmayınca endişelenmek ya da üzülmek,
• Birisini kibirli ya da burnu büyük olarak damgalamak… Bu sadece, “bana daha fazla ilgi gösterin” demenin bir başka yoludur.
• Söylenenlerle aynı kanıda olmasanız dahi onaylar görünmek ve sürekli kafa sallamak,
• İstediğiniz gibi pişirilmemiş yemeği –garson sizi sevmeyecek diye- geri göndermekten çekinmek,
• Yaşamımızdaki bir kişinin memnuniyetsizliğinden korktuğunuz için konuşmak, alışveriş yapmak vb... için ondan izin almak,
• Her durumda davranışınız için özür dilemek,
• İlgi toplamak amacıyla toplum dışı davranışlarda bulunmak… Fark edilmeyi istemek de onay aramak anlamına gelir.
• Tüm randevularınıza bilinçli olarak geç gitmek... Böylece fark edilirsiniz ve bu yöntemi herkesin ilgisini toplamak için onay arayıcı bir araç olarak kullanırsınız.
• Blöf yaparak hiçbir şey bilmediğiniz bir konuda bilginizi başkalarına göstererek onları etkilemeye çalışmak,
• İltifat almak için yalvarmak ve alamadığında kırılmak,
• Saygı duyduğunuz birisi belirli konuda size ters bir görüş bildirdiğinde mutsuz olmak.

Onay istemek bir gereksinim olduğunda tatsız bir alışkanlık olur ve bu da doğal olarak kendiniz salıvermeye ve duygularınızın sorumluluğunu taktirini istediğiniz kişilerin ellerine vermeye götürür.

Onay aramanın nedenlerinin çoğu nevrotiktir. Onay aramak, kişinin duygularının sorumluluğunu başkalarının ellerine vermek anlamına gelir. Oysa duygularınızdan başkaları sorumluysa, kendinizde en ufak bir değişiklik gerçekleştirmeniz imkansızdır çünkü hata sizde değil onlardandır. O halde değişmenizi de engelleyen onlardır böylece onay aramak değişimden kaçmanıza yardımcı olur. Nevrotik tavırları sürdürmek daha kolay, daha tanıdık ve daha az risklidir, onay arama gereksinimi de bu tavırlara kesinlikle dahildir.

• Onların sorumlu olduğunu düşünüp değişmediğiniz sürece risk almanız gereksizdir.
• Kendinize ait kötü bir imaj geliştirerek boşverciliğe ve kendinize acımayı teşvik edersiniz. Onay gereksiniminden bağımsızsanız, onay almadığınızda kendinize acımaktan kurtulursunuz.
• Hissettiklerinizden dolayı başkalarını suçlamak, dolayısıyla yaşamınızda hoşunuza gitmeyen her şey için bir günah keçisi yaratırsınız.
• Kendinizden daha önemli hale getirdiğiniz insanların sizi sevdiğini düşünerek kendinizi aldatırsınız böylece içiniz hoşnutsuzken dışarıya karşı rahatmışsınız gibi bir yaratırsınız.
• Böyle davranışları alkışlayan bir topluma tam anlamıyla uyum göstererek birçok insanın takdirini kazanırsınız.
• Yaşamda en çok onay alan insanlar asla onay aramayan, ona istek duymayan ve uzlaşmaya çalışmaya insanlardır. Onay istiyorsanız, onu istememeli, peşinden koşmaktan kaçınmalı ve herkesten onay talep etmemelisiniz.
• Karşınızdaki insanı değerlendiren yeni tepkiler vererek onaylanmamayı deneyin. “Ben” ile başlayan cümleler kendinizi açıklamaya çalışmak, kabul edilmek amacıyla savunma pozisyonuna geçmeye ya da taviz vermeye yol açacaktır. Bu nedenle cümlelerinize “ben” ile başlamamak için savaşmak zorundasınız.
• Birisinin sizi onaylamayarak yönetmek istediğini düşünüyorsanız bunu ona söyleyin. Biraz onay koparmak için kişiliksiz davranmak yerine yüksek sesle “genelde böyle durumlarda beni sevmen için pozisyonumu değiştirirdim ama söylediklerime gerçekten inanıyorum ve bu konuda kendi duygularını değerlendirmek zorundasın” deyin.
• Teşekkür etmek her tür onay aramaya son verir. Birisini ikna etmek yerine “bu konuya değindiği için” teşekkür edin.
• Onaylanmamayı bilinçli olarak seçin ve üzülmemeye çalışın. Onaylanmamaktan kaçınmak yerine onu kovalayarak bu alışkanlıkla baş edebilen tavırlara sahip olun.
• Onaylanmamaya aldırmayın ve ikazlarla sizi yönetmeye kalkışanlara ilgi göstermeyin.
• Başkalarının düşünce, söz ve davranışları ile kendinize verdiğiniz değer arasındaki bağlantı zincirini kırabilirsiniz. Onaylanmama ile karşılaştığınızda kendinize şunları söyleyin: “Bu onun sorunu, onun böyle davranmasını zaten bekliyordum. Benimle ilgisi yok.” Bu yaklaşım, başkalarının duygularını kendi düşünceleriniz ile ilişkilendirdiğiniz zaman yaşadığınız kırılmayı yok edecektir.
• Onaylanmadığınızda kendinize şu önemli soruyu sorun: “Benimle aynı kanıda olsalardı kendimi daha mı iyi hissederdim?” Genellikle yanıt olumsuzdur. Siz izin vermedikçe başkaları düşünceleriniz üzerinde asla etkili olamazlar. Hatta daha da ötesi, kaygı duymadan farklı görüşler dile getirdiğinizde daha çok sevgi kazanırsınız.
• Birçok insanın sizi onaylamayacağı gerçeğini ve bunun kötü bir şey olmadığını kabul edin. Aynı şekilde, siz de size yakın birçok insanı anlayamayacaksınız, anlamak zorunda da değilsiniz. Onların farklı olması kötü değildir.
• Düşünce ve davranışlarınızın doğru olduğuna dair başkalarıyla tartışmayı ve onları ikna etme çabasını reddedebilir ve kendinize inanmayı seçebilirsiniz.
• Bir şey satın alırken kendinize güvenin, aldığınız ürünü başkalarına kontrol ettirmekten vazgeçin.
• Görüşleriniz onaylatmaktan vazgeçin.
• Onay arayıcı bir davranışta bulunduğunuzda kendinizi yüksek sesle düzeltin.
• Söylediğiniz şey hakkında aslında üzgün olmadığınız zamanlarda bile uyguladığınız özür dileme tavrından vazgeçmeye çalışın. Özür dilemek onay aramaktır ve zaman kaybıdır. Kendinizi iyi hissetmeniz için başkalarının sizi affetmesi gerekiyorsa, duygularınızı kontrol etmelerine izin veriyorsunuz demektir.
• Konuşurken ne kadar soru ve açıklama cümlesi kullandığınıza dikkat edin. Açıklama yapmak yerine sorular sorarak izin ve onay mı istiyorsunuz? Bu tavır, kontrolü ele alma yeteneğinize duyduğunuz güvensizliğin bir göstergesidir.

Yaptığınız şey onaya dair her şeyi silmek değil, istediğiniz taktiri alamadığınız zaman paralize olmaya karşı savaşmaktır. Onay almak güzel bir deneyimdir ama istediğiniz şey alkış almadığınız zaman acı duymamaktır. Bireysel özgürlük dolu mükemmel bir yaşam yaratmanın yolu, onaylanmadığınızda zerrece üzüntü duymamanızdır.


4- GEÇMİŞLE BAĞLARI KOPARMAK

Kişinin kendini tanımlama mekanizmaları ve etiketleri vardır. Tamamlayıcılar, kendi başlarına kötü değildirler ancak zararlı şekilde kullanılabilirler. Etiketleme eyleminin kendisi gelişim için engel teşkil edebiliri. Birey, etiketine göre yaşamak zorunda olduğunda, kendini engellemeye başlar. Kendinizi gelişme potansiyeliniz yerine etiketlerinizle tanımlarsınız, benliğinizi reddedersiniz. Kendinize yapıştırdığınız tüm etiketler geçmişinizden gelir. Benliği reddeden etiketlerin tümü şu dört nevrotik cümlenin kullanılması sonucu oluşur.

1. Ben buyum,
2. Hep böyle oldum,
3. Elimden gelen bir şey yok,
4. Bu benim doğamda var.

Bu dört cümleden her birini her kullanışınızda aslında “hep olduğum gibi olmaya devam etmek niyetindeyim” diyorsunuz. Kendinizi görme biçimi olarak bazı etiketler: utangacım, beceriksizim, savruğum, el becerim yok, tembelim, şişmanım, çabuk yoruluyorum... Bu ve benzeri etiketlerin bazılarından gerçekten memnunsanız bırakın kalsınlar ama diğerlerinin bazen size engel olduğunu düşünüyorsanız, değişiklik zamanı gelmiştir.

Etiketler nasıl oluştu?
İlk tür etiketler size diğer insanlar tarafından yapıştırılır, en yaygın olanıdır ve kaynağı çocukluğa dayanır. Diğerleri ise güç ya da rahatınızı bozacak görevlerden kaçınmak için yaptığınız tercihler sonucudur. Her koşula uyarlanabilir ve asılsız mazeretlerdir. “Böyle bir işi sıkıcı ve aptalca görüyorum ve bu nedenle yapmamayı tercih ediyorum” demek yerine bir etiket kullanmak daha kolay gelir. On tipik etiket kategorisi ve nevrotik bileşenleri:
1. Aritmetikte, yabancı dilde, okumakta, vb... yeteneksizim.
Bu etiket, değişim için yeterli çabayı göstermemenizi garantiler. Kendinizi beceriksiz olarak damgaladığınız sürece, bu anlayışı yenmekten kaçınmak için bir nedeniniz olacaktır.
2. Yemek pişirmek, resim yapmak, spor vb... yetenek isteyen alanlarda kötüyüm.
Bu etiket, gelecekte bu işlerden hiçbirini yapmamanızı garantiler. “Hep böyle oldum, benim doğam bu” tavrı ataletinizi artırır ve daha önemlisi “bir şeyi gerçekten iyi yapamıyorsan hiç yapmamalısın” gibi saçma bir anlayışta ısrar etmenize neden olur.
3. Utangacım, sinirliyim, acizim vb...
Bu etiketler genetik bir çağrıdır. Genellikle ebeveynler suçlanır ve böylece değişmek için çaba göstermenize gerek kalmaz. Bu tavrı, sizin için hep sorun çıkaran durumlardan kaçınmak için seçersiniz. Böyle bir etiket, başkalarının sizi kendi adınıza düşünemeyeceğine ikna çabalarının yoğun olduğu bir çocukluktan mirastır. Kendinize dair bu tanımları etiketle tanımlarsınız ve böylece kendinizi cezalandırdığınız tüm durumları kontrolünüz dışı görerek hoş görürsünüz.
4. Sakarım, beceriksizim vb...
Çocuklukta kazanılan bu etiketler, başkaları kadar fiziksel yeteneğe sahip olmamanız nedeniyle size yöneltilebilecek alayları engellemenizi sağlar. Yeteneksizliğinizin nedeni bu etiketlere inanarak geçen bir yaşam, fiziksel aktivitelerden uzak durmak ve kendini kandırmaktır.
5. Çirkinim, kemiklerim çok çıkık, şişmanım vb...
Bu psikolojik etiketler sizi karşı cinsle ilişkiye geçme riskinden korur ve kendinize seçtiğiniz kötü imaj ve sevgi yoksunluğunu haklı kılar. Sevgi ilişkisi kurmamak için hazır bir mazeretiniz olur. Risk almayışınızı haklı çıkarmak için aynanızı kullanırsınız. Halbuki –aynalarda bile- neyi tercih edersek onu görürüz.
6. Düzensizim, çok titizim, bakımsızım vb...
Bu etiket, düşünme yerine yönetmeyi geçirir. Başkalarını yönetmek ve işlerin belirli bir tarzda yapılması gerektiği anlayışını haklı çıkarmak için uygundurlar. “bu işi hep böyle yaptım” ve dolayısıyla “hep böyle yapacağım” dır.
7. Unutkanım, sorumsuzum, ciddiyim, dikkatsizim vb...
Özellikle etkisiz bir davranışta bulunduğunuzda kendinizi korumak için uygu etiketlerdir. Sizi hafızanızı yada dikkatinizi geliştirmek için çaba göstermekten alıkoyar ve küçük bir “ben buyum” ile kendinizi haklı çıkarırsınız. Unutmaya ve kendinizi haklı çıkarmaya devam edin, her zaman unutkan olacaksınız.
8. Zenciyim, Türküm, İtalyanım vb...
Etnik etiketlerdir. Aleyhinize işleyen ama baş etmeyi zor bulduğunuz davranışları açıklamak için nedeniniz bittiğinde devreye girerler. Alt kültürünüzle ilişkili katı tavırlar gösterdiğiniz zamanlarda kendinizi haklı çıkarmak için etnik etiketlerinizi ortaya çıkarırsınız. Kavgacı Akdeniz ırkı, pis Arap vb...
9. Sertim, dayatmacıyım, otoriterim vb...
Öz disiplininizi geliştirmek yerine düşmanca tavırlara izin veren bir etikettir. Tavrınızı, “elimden bir şey gelmiyor, ben buyum” diyerek haklı çıkarırsınız.
10. Yaşlıyım, yorgunum vb...
Bu etiketleri kullanarak riskli ve tehdit edici eylemlere girmemek için yaşınızı gerekçe gösterebilirsiniz. Yaş etiketinin ana teması, yaşamın bu alanında işinizin bittiği, yaşlandığınız için de gelişmeyi ve yeni şeyleri yaşamayı durdurmanız gerektiğidir.

Etiketleri öne sürerek geçmişte tutunmanın bedeli, tek bir kelimeyle sakınmaktır. Belirli bir eylemde bulunmak ya da bir kişilik sorununuzla uğraşmak isterseniz, kendinizi her zaman bir etiketle haklı çıkarabilirsiniz ama etiketler bir süre kullanıldıktan sonra onlara kendiniz de inanmaya başlarsınız. Etiketler sizi değişme çabasının risk ve zorluklarından korur ve onları doğuran davranışın devamını sağlar. Yani kısır döngü: Utangacım – Şu kızlara bak – Onlarla tanışmayalım – Yapamam – Neden – Çünkü utangacım.

Halbuki, bugününe ve tercih yapabilme yeteneğine inansaydı söylediği söz “utangacım” yerine “şimdiye dek utangaç davrandım” olacaktım. İnsan doğası diye bir şey yoktur. Siz tercihlerinizin toplamısınız ve sevdiğiniz her etiket “bunu tercih ettim” şekliyle yeniden yazılabilir.

Geçmişinizden kopmayıp etiketlerinize sarılmanın ilk bedeli değişimden kaçmaktır. Kendinizi anlatmak, değişmekten kesinlikle daha kolaydır. Belki de bu etiketlerinizin sorumluluğunu çocukluğunuzun önemli kişilerine yüklüyorsunuzdur. Şu andaki etiketleriniz için onları sorumlu kılarak bugünkü yaşamımızın denetimini onlara veriyor, onları kendinizden daha değerli kılıyor ve nihayet etkisiz konumunuzu sürdürmek için aptalca bir mazeret yaratmış oluyorsunuz. Geçmişi geride bırakmak risk almayı gerektirir. Kendinize dair tanımlar günlük yaşamınızda çoğu zaman bir destek sistemi işlevi görürler. Etiketlerinizi yok etmek için mümkün olduğunca kendinizi tanımlamaktan vazgeçin ve şu dört nevrotik cümleye dikkat edin ve onları kullandığınızda kendinizi yüksek sesle düzeltin.

Ben buyum – Ben buydum.
Elimden gelen bir şey yok – Çalışırsam değişebilirim.
Hep böyle oldum – Değişiyorum.
Benim doğam bu – Bunun doğam olduğuna inanırdım.

Her gün belirli bir etiketi kullanmamaya çalışın. O günü etiketinizin tersi özellik göstermeye özellikle gayret sarf edin.


5- YARARSIZ DUYGULAR: SUÇLULUK-ENDİŞE

Geçmiş için suçluluk duymak, yaşam boyunca duyulacak en boş duygudur. Suçluluk duygusu, anınızı geçmiş bir davranışın sonucu, paralize olarak geçirmenize yol açan mekanizmadır. Endişe de, genellikle kontrol edemediğiniz şeylerle ilgilidir. Tepkilerden biri geçmişe diğeri geleceğe yöneliktir, her ikisi de sizi üzer ve gününüzü paralize olarak geçirmenize yol açar. ““İnsanları çılgına çeviren bugünün deneyimi değil, dün olan bir şey için pişmanlık duymak ve yarının getireceklerinden korkmaktır.”

Suçluluk duyduğunuzda geçmiş bir olaya odaklanır, yaptığınız ya da söylediğiniz bir şey hakkında üzülür, öfkelenir ve bugününüzü geçmiş tavrınızı düşünerek tüketirsiniz. Konu endişe olduğunda da değerli zamanınızı gelecek bir olaya takılarak harcarsınız, şimdiyi boşa tüketirsiniz.

Suçluluk hatalı alan davranışlarının en yararsızıdır ve duygusal enerjinizin boşa harcanmasına yol açar çünkü tanımına göre, zaten olup bitmiş bir olay hakkında bugününüzde paralize oluyorsunuz ve ne kadar suçluluk duyulursa duyulsun, geçmiş değiştirilemez. Suçluluk yalnız geçmişle ilgili bir kaygı değildir, geçmiş bir olayla ilgili olarak bu günümüzün de paralize olması demektir. Suçluluğu, önceden belirli bir tarzda davranmanız sonucu bu gününüzde hareket etmeniz engellenirse duyarsınız. Hatalarınızdan ders almak sağlıklıdır ve gelişmenin önemli bir parçasını oluşturur.

Suçluluk iki yolla oluşur:

• Artık suçluluk: Çocukluk anılarından kalanlarla birlikte taşınan duygusal tepkidir. Olgunlaşma döneminden sonra kenarda kalmış çocukça bir tepki olarak varlığını sürdürür. “Bunu bir daha yaparsan baban seni sevmez”, “kendinden utanmalısın” vb...
• İnsanın kendisine kabul ettirdiği suçluluk: Çok daha sorunlu bir alandır. Birey belirli bir süre önce yaptığı, çocukluğuyla bir ilgisi bulunmayan şeyler nedeniyle paralize olur. Bu suçluluk, bir olgunluk kuralı ya da moral bir değer çiğnendiğinde etkili olur. Bu türe örnekler kişinin azarlanması ve bu nedenle kendinden nefret etmesi ya da hırsızlık, dinsel görevlerin yerine getirilmemesi veya kötü şeyler söylemiş olmaktan dolayı bugün duygusal bir bitkinlik hissetmesidir.

Böylece, suçluluk duygusuna ya artık var olmayan bir otoriteyi memnun etmek için ulaşmaya çalıştığınız toplum standartlarına bir tepki olarak ya da sevmediğiniz ama bir nedenle uymaya çalışıp kendinize aşıladığınız standartlara uyma çabasının bir sonucu olarak bakabiliriz. Her iki durumda da tavır aptalca, daha da önemlisi yararsızdır.

Suçluluk duyduğunuz konulardaki tavrınızı değiştirmeye başlayabilirsiniz. Kendinizi, değerler sisteminize uygun olan ve başkalarına zarar vermeyen her şeyi yapma yeteneğine sahip, yaptıklarını suçluluk duymadan yapan biri olarak görmelisiniz. Herhangi bir şeyi yapıp daha sonra yaptığınız işten ya da kendinizden hoşlanmıyorsanız, bu tavrı ilerde yeneceğinize söz vermelisiniz. Oluşturduğunuz bir suçluluk cümlesini söylemek, aşmanız gereken nevrotik bir tavırdır. Suçluluk, çocuğun hareketlerini ebeveynlerinin yönetmesi için etkili bir yöntemdir. “Sırf sen varsın diye babanla evliliği devam ettirdim”, “sırf seni doğurabilmek için 18 saat acı çektim”, “bizi utandırdın” taktiği de etkilidir. Bu, “komşular ne der?” biçiminde de kullanılır. Olgunluğa ulaşmak, suçluluk kullanılarak yapılan ailevi yönetime son vermez.

Bir sevgiliyi yönetmenin yollarından biri, “beni sevseydin” diye başlayan suçluluk cümlesidir. Aşk ve sevgi doğru tavra bağlı değildir. Bu nedenle, karşınızdaki insan sizin standartlarınıza uymadığında onu hizaya getirmek için suçluluk kullanılır. Kinci, incinmiş bakışlar, uzun sessizlikler, suçluluk duygusu oluşturmak için sonuç veren yöntemlerdir. Kişi belirli bir olayı yıllar sonra hatırlatır ve sevgilisinin bugününü yönlendirebilir.

Çocuklar da ebeveynlerini yönetmek için suçluluğu kullanabilir. Çocuk mutsuz olduğunda anne babasının buna dayanamayacağını ve suçluluk duyacaklarını fark ettiğinde, bunu anne babayı yönetmek için kullanacaktı. Elbette ki çocuklar suçluluk üreten bu tavrı büyüklerinden öğrenir. Çocuklar istediklerinde almak amacıyla size sürekli yaptığınız ve yapmadığınız şeyleri hatırlatıyorlarsa, suçluluk oyununu öğrenmişlerdir demektir. Öğrendikleri kişi de sizsiniz. Okul, din ve devlet kurumları, hapishaneler suçluluk üreterek davranışları yönlendirmek amacıyla sık sık kullanılır. Okulda hayal kırıklığına uğrayan öğretmendir, dinde tanrı. “Senin gibi akıllı bir çocuk sınavda başarılı olamaz?”, “tanrıyı sevmiş olsaydın böyle davranmazdın”…

Bahşiş vermek güzel hizmeti değil, hizmet eden insanın suçluluğunu yansıtır hale gelmiştir. Bariz bir avuç açma, imalı yorumlar ve utandırma amaçlı bakışlar, suçluluk üretmeye ve sonuçta da bahşiş almaya yöneliktir. Sokağa çöp atmak, sigara içmek ve diğer kabul edilemez davranışlar, hakkında suçluluk duymanızın sağlanabileceği tavırlar olabilir. Bir yabancının sert bakışı karşısında böyle kaba davrandığınız için suçluluk duymak yerine neden biraz daha sosyal davranmayı tercih etmiyorsunuz?

Cinsel fanteziler de etkili suçluluk üreticileridir. Çoğu insan porno film, oral seks vb... konularda suçluluk duyar.

Geçmişte yaptığınız ya da yapmadığınız şeyler yüzünden suçluluk duyarak gününüzü boşa harcamanızın temel nedenleri:
• Gününüzü olup bitmiş bir şey hakkında suçluluk duyarak geçirerek “şimdi”nizi etkili ve üretken bir tarzda kullanmak zorunda kalmazsınız.
• Sorumluluğu geçmişe dayandırarak, hem değişim gibi güç bir işten hem de değişimin getireceği riskten kaçınırsınız. Geçmişe dair suçluluk duyarak kendinizi paralize etmek, gelişmek gibi tehlikeli yolu seçmekten daha kolaydır.
• Yeterince suçluluk duyarsanız sonunda kötü davranışınızın affedileceğine inanırsınız. Suç ne kadar büyükse, özür dilemek için gerekli pişmanlık süresi de o kadar uzar.
• Suçluluk, çocukluğun güvenli ortamına dönmek anlamına gelebilir. Böylece başkaları sizin adınıza karar verir, size bakar ve siz yaşamınızın denetimini elinize almaktan kurtulursunuz.
• Suçluluk, davranışınızın sorumluluğunu başkalarına yüklemek için yararlı bir araçtır. Size suçluluk hissettiren kişinin gücüne sığınırsınız.
• Suçluluk başkalarının merhametini kazanmak için mükemmel bir yoldur.

Suçluluğu yok etme stratejileri.
• Geçmiş hakkında ne düşünürseniz düşünün onu asla değiştiremeyeceğinizi bilmelisiniz. Geçmiş sona erdi ve seçtiğiniz hiçbir suçluluk onu değiştiremez.
• Kendinize, geçmişten suçluluk duyarak bugün hangi şeyden sakınıyor olduğunuzu sorun. Ya kendinizi değiştirin ya da var olanı kabullenin.
• Tercih ettiğiniz ancak başkalarının hoşlanmadığı belirli şeyleri kabullenmeye başlayın. Böylece bazı tavırlarınıza karşı çıkıldığında, bu durumu doğal karşılarsınız. Kendinizi onaylamanız şarttır, başkalarının onayı ise güzeldir ancak gerekli değildir.
• Suçluluk duyduğunuz anları tespit edin, bu tespitler suçluluk alanınıza ait bazı önemli ipuçları sağlayacaktır.
• Değerler sisteminizi gözden geçirin, aralarında kabul etmek yerine kabul eder gibi gördükleriniz var mı? Bu sahte değerleri yazın ve kendi belirlediğiniz değerlere göre yaşamaya çalışın.
• Yaptığınız tüm kötü şeylerin listesini çıkarın. Listenin büyük ya da küçük olması hiçbir şeyi değiştirmez. “Şimdi” hala aynıdır ve kötü davranışlarınızdan doğan suçluluk tamamen boştur.
• Davranışlarınızın gerçek sonuçlarını belirleyin. Bu sonuçların sizin için zevkli ve verimli olup olmadığını anlamaya çalışın.
• Suçluluğu kullanarak sizi kullanmaya çalışanlara, hakkınızda duydukları hayal kırıklığına aldırmadığınızı öğretin. Suçluluk mekanizmasını bir kez bozduğunuzda, üzerindeki duygusal denetim ve yönetilme olasılığınız da sonsuza dek yok olacaktır.

ENDİŞE duyulacak hiçbir şey yoktur. Yaşamınızın tümünü gelecekten endişe duyarak geçirebilirsiniz ama bu hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Unutmayın ki, endişe gelecekte olacak ya da olmayacak şeyler sonucu bugününüzde paralize olmak olarak tanımlanır.

Toplumumuz suçluluğu teşvik ettiği gibi endişeyi de körükler. Her şey endişenin “ilgi duymak” anlamında kullanılması ile başlar. Birisinin geleceğine ilgi duyuyorsanız, onun geleceğinden endişelisiniz demektir. Endişelerinizin çoğu savaş, hastalık, ekonomi gibi denetleyemeyeceğiniz şeylere dairdir ve yok etmek için ardındaki nedeni anlamak gerekir.

Endişeyi seçmenin psikolojik ödülleri:
• Endişe bugünün eylemidir. Yaşamınızı, gelecekteki bir andan ötürü paralize olarak harcadığınızda, “şimdi”den ve “şimdi”nin tehlikelerinden kaçınmanız mümkün olur.
• Endişenizi paralize olmanızın nedeni olarak kullanarak, risk almaktan kaçınabilirsiniz. “Hiçbir iş yapamıyorum çünkü....... hakkında çok endişeliyim”.
• Endişe duyarak kendinizi ilgili bir insan olarak etiketleyebilirsiniz.
• Endişe kendinizi dışlayan belirli tavırları haklı çıkarmak için elverişlidir. Eğer kiloluysanız endişelendiğinizde çok yersiniz. Endişelenir sigara içersiniz. Endişe, değişimden kaçınmanızı sağlar.
• Endişe sizi yaşamaktan alıkoyar. Endişeli birisi oturup düşüncelere dalar, aktif birisi ayakta ve işbaşındadır.
• Endişe ülser, hipertansiyon, kramp, baş ağrısı vb... sonuçlar doğurabilir.

Endişeyi yok etmeye yönelik stratejiler
• Bugününüzü gelecek hakkında endişe duyarak geçirmek yerine yaşanacak bir an olarak görün. Kendinize sorun: “Bu anımı endişelenerek geçirmekle hangi güzel şeyden sakınıyorum?” Endişenin en iyi panzehiri harekettir.
• Endişenin akıl dışılığını kavrayın. Kendinize sürekli olarak sorun: “Bu konuda endişelenirsem herhangi bir şeyi değiştirecek miyim?”
• Endişe duyduğunuz her şeyin listesini çıkarın. Tüm bu endişelerin size ne kazandırdığını düşünün. Ayrıca korktuğunuz olaylardan kaçının ve gerçekleştiğini belirleyin. Kısa bir süre sonra endişelenmenin ne kadar gereksiz olduğunu anlayacaksınız.
• Kendinize, endişeyi söküp atacak şu soruyu sorun: “Benim başıma gelebilecek en kötü şey ve bunun gerçekleşme olasılığı nedir?” Endişenin saçmalığını bu şekilde keşfedebilirsiniz.
• Bilinçli olarak endişe alanlarınızla doğrudan çelişecek davranışlar gösterin. Sürekli para biriktiriyorsanız ve yarın endişeniz varsa, paranızı harcamaya başlayın.
• Suçluluk ve endişe faaliyetlerinizi anlamanın anahtarı, yaşadığınız andır. Bu günde yaşamayı ve geçmiş ya da geleceğe dair sizi paralize eden düşüncelerle onu boşa harcamamayı öğrenin. “Şimdi”den başka yaşayacağınız bir zaman yoktur ve tüm o endişe ve suçluluğunuz hiçbir işe yaramaz.


6- BİLİNMEYENİ ARAŞTIRMAK

Pek çok insana göre yaşamın amacı kesinliğe ulaşmak ve nereye gidildiğini her zaman bilmektir. Hâlbuki bilinmeyen tehlikeli olmayabilir. Bilinmeyeni araştırmak yalnızca çılgınlara has bir tutum değildir. Kendinize tam anlamıyla inanıyorsanız her türlü bilinmeyene açık olun, dahi olarak adlandırılan kişiler bilinmeyenlerden kaçmayan kişilerdir.

Bilemediğiniz bir şeyle karşılaştığınızda ne çöker nede parçalanırsınız. Aslında yaşamınızdaki rutinleri yok etmeniz psikolojik çöküş yaşamama şansınızı yükseltir. Yaşama olan ilginizi bir kez kaybettiğinizde çökme potansiyeliniz artar.

Bu işi yapmak için nedeniniz olması gerektiğine inanıyor olabilirsiniz ama istediğiniz her şeyi sırf istediğiniz için ve başka hiçbir neden olmadan yapabilirsiniz. Kendiliğindenliğinize dikkatle bakın, yeni bir şeyi kabul mü edersiniz yoksa alışık olduğunuz tavırlara katı bir bağlılık mı gösterirsiniz? Kendiliğindenlik, beğendiğiniz her şeyi deneme yeteneğine sahip olmak demektir.

Sürekli “evet” diyen insanlar “kendiliğinden” insanlar değildir, bilinmeyene karşı büyük korku duyarlar. Katı insanlardır, önyargılıdırlar, asla gelişmezler, yaptıkları şeyleri hep yapmış oldukları gibi yapmaya çalışırlar. Önyargının temeli katılıktır. Önyargı, nefret, belirli insanlara fikir ve davranışlara antipati duymaya değil, “bilinen” ile “olanın” daha güvenli ve kolay olduğu düşüncesine dayanır. Önyargılar lehinize gibi görünür; sizi bilinmeyen ve tehlike potansiyeli taşıyan insan, nesne ve fikirlerden uzak tutarlar ama aslında bilinmeyeni araştırmanızı engelleyerek aleyhinize işler. Kendiliğinden olmak, önyargıları yok ederek yeni insan ve fikirlerle tanışabilmeniz demektir.

Planlı kendiliğindenlik olmaz, planların sizi yönetmesine izin vermeyin. Katı bir şekilde plana bağlı kalmak gelişimi engeller, ortaya çıkabilecek yeni durumlarda paralize olmanıza neden olur.

Güvence, ne olacağını bilmek demektir. Asla heyecan duymamak, risk almamak ve savaşmamaktır. Güvence asla gelişmemek, asla gelişmemek de ölümdür. Güvencenin anlamı dışsal garantiler, para, ev, iş vb... korunaklardır ancak sahip olmaya değer değişik bir tür güvence vardır ki bu da karşınıza çıkabilecek her güçlüğü yenmek için kendinize güven duymanın oluşturduğu içsel güvencedir. Bu tükenmeyen tek gerçek güvencedir.

Dışsal güvence sizi yaşama, gelişme ve doyuma ulaşma yeteneğinizden soyutlar. Dışsal güvence gereksinimi olmayan ve yaşamlarını planlamayan insanlar yaşamda en önde giden insanlardır.

Başarısızlık, belirli bir görevin nasıl tamamlanması gerektiğine dair bir başkasına ait düşüncelerdir. Bir eylemin başkası tarafından yönlendirilmeden yapılması gerektiğine inanırsanız, başarısızlık imkânsız olur.

Mükemmel olmak zorunda değilsiniz. Mükemmeliyetçili “en iyisini yap” sözüyle kendinizi paralize edebilirsiniz. Belki gerçekten yapabileceğinizin en iyisini yapmak istediğiniz bazı alanlar olabilir ama en iyiyi yapma zorunluluğu olan aktivitelerin ezici çoğunluğunda, bu anlayış sizi engeller. Mükemmellik paralize olmak demektir. Mükemmel standartlarınız varsa hiçbir yeniliği denemez ve pek bir şey yapamazsınız çünkü “mükemmel” insanoğluna uygun bir kavram değildir. Hiç kimsenin sırf başaramama olasılığı olduğu için bir işten sakınması gerekmez. Hiç kimseyle rekabetçi veya bir iş yapması öğretilmemelidir. Önemli olan bireyin önemli gördüğü aktiviteler konusunda özgüven, gurur ve keyif almasıdır.

Değerinizi ölçmek için başarı ve başarısızlıklarınızı kullanırsanız değersizlik duygularına mahkum olursunuz. “Hiçbir şey başarı kadar başarısız olamaz çünkü ondan hiçbir şey öğrenemezsiniz.” Başarısızlıktan korkmak, hem bilinmeyenden hem de en iyiyi yapmadığınız için onaylanmamaktan korkmak demektir.

Bilinmeyenden korkma tavrına tipik örnekler:
• Yaşam boyu aynı yemekleri yemek, geleneksel olanı tercih edip egzotik ve yeni tatlardan kaçmak... Herkesin tercih ve zevkleri olmakla beraber, bilinmeyen yiyeceklerden sakınmak katılıktır.
• Sürekli aynı tip elbiseler giymek. Giyim konusunda kendinizi “sportif” veya “muhafazakar” olarak tanımlayarak alışık olduğunuz tarzın dışına çıkmamak,
• Her gün aynı anlayışa sahip gazete ve dergileri okumak ve bu yayınlara karşıt bakış açısını kabullenmeme,
• Bir yaşam boyu isimleri değişik ama özde aynı filmleri izlemek,
• Aynı mahalle ve şehirden ayrılmamak; insanlar, ortam, politika, dil, gelenekler vb…değişik olduğu için yeni mekanlardan korkmak,
• Paylaşmadığınız fikirleri dinlemeyi reddetmek… Oysa karşınızdaki insanın fikirlerini “hiç böyle düşünmemiştim” diyerek değerlendirmek pekala mümkündür.
• İyi yapmadığınız yeni bir aktiviteyi denemekten korkmak,
• Okulda ve işte kendinizi zorlayarak başarı elde etmeye çalışmak,
• Küçültücü isimler takarak aykırı olarak damgaladığımız insanlardan(homoseksüel, sakat, hippi) kaçınmak... Bu davranışın nedeni bilinmeyene duyulan korkudur.
• Yeni bir işin bilinmeyenlerine duyulan korku nedeniyle sevmediğiniz ve çalışmak zorunsa olmadığınız eski işyerinde kalmak,
• Bilinmeyen ve korkulan bir yaşamını düşünerek, yürümediği açık bir evliliği sürdürmek, yeni ve muhtemelen yalnızlık getirecek bir alana girmek yerine, hoş olmayan ama bildiğiniz konumda kalmayı tercih etmek,
• Her yıl aynı zamanda ve aynı yerde aynı tarz tatil yapmak. Böylece yeni deneyimler getirecek ya da getirmeyecek yeni yerler görme riskine girmezsiniz.
• Yaptığınız her şey için kriter olarak zevk yerine performansı koymak. Yani yalnızca iyi yaptığınız işlerde çaba göstererek, başarısızlık gösterebileceğiniz alanlardan kaçınmak,
• Her şeyi parayla ölçmek, daha pahalıysa daha değerlidir vb…
• İlginç bir alternatif ortaya çıktığında bile planınızdan sapmamak, kafanızdaki haritaya uymazsanız yolunuzu ve yaşamınızdaki konumunuzu kaybedeceğiniz korkusu,
• Sürekli zamanla meşgul olarak yaşamınızı saatleri yönetmesine izin vermek. Yatağa bile saatle girerek onun sizi denetlemesine izin vermek,
• Hiç denemediğiniz aktiviteleri dışlamak,
• Seksi hayal gücü olmadan ve hep aynı pozisyonda yapmak,
• Belirli arkadaş grubu arkasına saklanıp, yeni ve değişik dünyaları temsil eden değişik insanlarla asla birlikte olmamak,
• Herhangi bir uğraşınızda başarılı olamadığınızda kendinizi lanetlemek,

Bunlar bilinmeyen korkusunun getirdiği sağlıksız davranışlara sadece birkaç örnektir. Neden tüm günlerinizi hiçbir gelişme şansınız olmadan hep aynı şekilde geçirmek istediğinizi sorgulamıyorsunuz?

Bu davranışları sürdürmenize neden olan psikolojik destek sistemi:
• Aynı kaldığınız sürece asla nereye gittiğinizi düşünmezsiniz. İyi bir planınız varsa aklınızın sesini dinlemek yerine, tıpkı robot gibi planınıza uyarsınız.
• Bilinmeyenden uzak durmak, kendine has bir ödül sistemidir. Değişik olana karşı duyulan korku güçlüdür. Bu nedenle, ne olduğu belli olmayan alanlardan uzak durmak daha güvenlidir.
• Zevk almayı ertelediğinizi söyleyebilirsiniz çünkü bu tavır “olgun davranış” olarak damgalanır. Böylece bilinenin dışına çıkmaz ve konumunuzu haklı çıkarırsınız.

Gizemli ve bilinmeyeni ciddiyetle ele almaya yönelik stratejiler.
• Bildiğiniz alanlarda kalma eğiliminiz olsa bile, yeni şeyler denemek için çaba gösterin.
• Yaptığınız her şey için bir neden arama alışkanlığınıza bir son verin, başkaları size bir neden sorduğunda, onları tatmin edecek bir yanıt bulmak zorunda değilsiniz.
• Rutin yaşamınızın dışına çıkmanızı sağlayacak riskler almaya başlayın. Plansız, programsız geziye çıkmak, işe giderken farklı yolları denemek vb…
• Kişiliğinizde karışıklığa neden olabilecek ama sonuçta sizi ödüllendirecek bir risk alın. Bunu tarzınızı ve alışkanlıklarınızı değiştirerek, bilinmeyeni deneyerek vb… yapabilirsiniz.
• Bilinmeyenden kaçtığınızı fark ettiğinizde kendinize şunu sorun: “Başıma gelebilecek en kötü şey ne olabilir?” Bilinmeyen korkunuzun gerçeklere aykırı ve çok yersiz olduğunu anlayacaksınız.
• Parkta çıplak ayakla dolaşmak gibi aptalca bir şey yapın. Ufuklarınızı aptalca ya da mantıksız gördüğünüz için sakındığınız yeni deneyimlere açın.
• Başarısızlık korkusunun aynı zamanda bir başkasının onaylamamasından ya da takdir etmemesinden duyulan korku olduğunu unutmayın. Onların düşüncelerinin sizi ilgilendirmediğini düşündüğünüzde, davranışlarınız onların yargıları yerine kendi gözünüzle değerlendirebileceksiniz. Yeteneklerinizi başkalarıyla kıyaslamayı bırakıp onlara değişik bir gözle bakmayı başarabilirsiniz.
• “Bu işte iyi değilim” diyerek hep kaçındığınız işleri yapmaya çaba gösterin. Örneğin resim yapmaktan müthiş bir zevk alabilirsiniz. Sonuçta ortaya çıkan eser pek güzel olmasa da, bu hiç de başarısız olduğunuz anlamına gelmez.
• Unutmayın, gelişimin zıddı değişmezlik ve ölümdür. Bunu unutmadığınız sürece her gününüzü değişik bir gün yapabilir, kendiliğinden ve enerjik olursunuz.
• “Her yerde yapabileceğinin en iyisini yap” sözünü benimsemek yerine, “senin için önemli olanı seç, sıkı çalış ve yaşamının sonuna dek yalnızca yap” anlayışını edinin. En iyisini yapmanız gerekmez, gelişim için olanak hep vardır fakat mükemmellik insan için değildir.
• İnançlarınızın sizi atıllaştırmasına izin vermeyin. Geçmiş bir deneyim sonucu belirli bir şeye inanıp bu inanca bağlı kalmak, gerçeklerden kaçmak demektir. Yalnızca bugün vardır, bugünün doğruları geçmişin doğrularıyla örtüşmeyebilir. Davranışlarınızı değerlendirmek için inançlarınızı değil, bu günü ve bu günden ne beklediğinizi kullanın. Gerçekliğinizi inançlarla örtmek yerine deneyimler yaşayarak bilinmeyenin mükemmel olduğunu kavrayacaksınız.
• Unutmayın, insan olan hiçbir şey size yabancı değildir. Tercih ettiğiniz her şey olabilirsiniz.
• Bilinmeyenden sakınırken bunu fark edin, durun ve kendinizle konuşmaya başlayın; kendinize, yaşamın her anında nereye gittiğinizi bilmenin gerekmediğini söyleyin. Rutinliğin farkında olmak, onu değiştirmenin ilk adımıdır.
• Belirli bir işte bilinçli olarak başarısız olun. Gerçekten başarısız mısınız yoksa zevk almış başarılı bir birey misiniz?
• Geçmişte sakındığınız bir grubun üyesiyle konuşun, önyargılarınızın sizi durağan ve sıkıcı kıldığını anlayacaksınız. Birileri hakkında önyargılı olduğunuzda, bakış açınızı zaten oluşturduğunuz için onlara dürüst davranamazsınız. Ne kadar değişik insanla tanışırsanız, kaybettiklerinizi o kadar iyi anlar, korkularınızın ne kadar yersiz olduğunu kavrayabilirsiniz.

Gelişimin var olduğu alan bilinmeyendir, hem uygarlık hem birey için. Seçim sizin; bilinmeyen korkusunu içeren hatalı alanlarınız, yaşamınıza zevk katacak yeni be heyecan verici aktivitelerle geliştirilmeyi bekliyor. Seçtiğiniz yolda olduğunuz sürece nereye gittiğinizi bilmeniz gerekmez.
6- TOPLUMSAL KURALLAR DUVARINI YIKMAK

Dünya, insanların düşünmeden tavırlarına yansıttığı kurallarla doludur ve bu kuralların toplamı oldukça geniş bir hatalı alan oluşturur. İnanmadığınız bir dizi kural ve prensip tarafından yönlendiriliyor olabilirsiniz ancak yine de bu zinciri kırıp kendi kararınızı verebilmek konusunda zorlanırsınız.

Hiçbir şey kesin değildir, her zaman mantıklı veya maksimum yarar sağlayan bir kural yoktur. Esneklik her zaman daha büyük bir erdemdir ama yarasız da olsa bir kanunu çiğnemeyi ya da saçma geleneklere karşı gelmeyi zor hatta imkansız görebilirsiniz. Topluma uyum sağlamak bazen yaralı olabilir ama bu tavır uç noktalara taşındığında bir nevroza dönüşür, özellikle kurallara uymanız mutsuzluk, depresyon ve endişe doğuruyorsa.

Yasalar gereklidir. Geleneklere körü körüne bağlılık tamamen farklı bir şeydir ve bireye yasaları çiğnemekten daha çok zarar verebilir. Bir kural sağlıklı ve etkili bir davranışın önünde engele dönüştüğünde sağlıksız olur. Bu kuralın sonucunda rahatsız edici veya üretken olmayan tavırlar gösteriliyorsa, seçme özgürlüğünüzü boş vermiş ve bir dış güç tarafından yönetilmeye razı olmuşsunuzdur.

Toplumumuzdaki insanların %75’inin kişilik yönelimlerinde içsel değil dışsal oldukları tahmin ediliyor.

Yaşadığınız anlardaki duygusal durumunuzun sorumluluğunu kendiniz dışında bir varlığa yüklüyorsanız dışsalsınız. Örneğin “neden kendini kötü hissediyorsun?” sorusuna “annem bana kötü davrandı”, “arkadaşım beni sevmiyor”, “hiç şansım yok” vb… yanıt veriyorsanız bu kategoriye girersiniz.

İçsel kontrolü olan birey duygularının sorumluluğunu kendi omuzlarına yükler. Yukarıdaki soru onlara sorulduğunda “kendime yanlış şeylere söyledim”, “başkalarının sözlerine çok önem veriyorum” veya “şu anda mutsuzluktan kaçınmak için yeterince güçlü değilim” gibi içsel yönetimli yanıtlar verir. Keyfi yerinde olduğunda da bunu “mutlu olmak için çok çalıştım”, “kendime doğru şeyler söyledim”, “kendimi yönetebiliyorum” gibi sözlerle açıklar.

Kaderciler, deterministler ve şansa inanan kişiler dışsal kategoriye girerler. Yaşamımızın önceden planlandığına ve tek yapmamız gerekenin uygun yollardan girmek olduğuna inanıyorsanız, büyük olasılıkla sizi bu yolda tutmak için birçok kuralınız vardır. Dış güçler tarafından yönetilmeye izin verdiğiniz ya da yönetildiğinizi düşünmekte ısrar ettiğiniz sürece asla kişisel doyuma ulaşamazsınız. Etkili olmak yaşamınızdaki tüm sorunları yok etmek değil, kontrol hattınızı dışsaldan içsele doğru kaydırmak demektir. Böylece tüm duygusal deneyimlerinizin sorumlusu siz olursunuz.

Başkalarını suçlamak, yaşamınızdaki bir şeyin sorumluluğunu almak istemediğinizde kullanabileceğiniz araç ve sığınağıdır. Başkalarını suçlamak bir zaman kaybıdır. Suçlamanın sağladığı tek şey, mutsuzluk ya da gerginliğinizi açıklamak için nedenler aradığınızda, kendinizde odaklanmanızı engellemektir. Başkalarını suçlayarak suçluluk hissetmesini sağlayabilirsiniz ama sizi mutsuz eden yönünüzü değiştirmeyi başaramazsınız.

Başkalarında odaklanma eğilimi, tam zıt noktaya giderek bir kahramana tapınma olarak ortaya çıkabilir. Bu durumda değerlerinizi belirlemek için başkalarına bakarsınız. Bu, reddetmenin bir türüdür. Başkalarını ve başarılarını takdir etmenin size zararı yoktur ama davranışlarınızı onların standartlarına göre belirlerseniz bu tavır hatalı bir alana dönüşür. Yaşamınızın büyük kahramanlarından hiçbiri size bir şey öğretmemiştir, hiç biri hiçbir açıdan sizden daha iyi değildir, hepsi yaptıkları işte daha iyidirler o kadar. Onları kahramanınız yapıp kendinizden yukarı bir konuma yükseltirseniz, siz de iyi duygularınızın sorumluluğunu başkalarına veren dışsal insanlar kategorisindesiniz.

Bu hatalı alanı temizlemenin ilk adımı, sorumluluk alıp kendinize güvenmektir. Başkalarını suçlama ve bir kahramana tapınma tavrınızı terk ettiğinizde, hesap defterinizin dışsal tarafından içsel tarafına doğru bir adım atacaksınız ve içsel tarafta ne siz ne de başkaları için hiçbir evrensel kural yoktur.

Doğru ve yanlışlarınız size ait evrensel kurallardır. Doğrunun iyi ya da adil, yanlışın kötü ya da adaletsiz olduğu gibi bazı sağlıksız bakış açıları geliştirmiş olabilirsiniz. Burada kullanılan doğru-yanlış kavramlarının dinsel, felsefi ve ahlaki yönleri yoktur, konu olan doğru yanlış kavramlarınızın mutluluğunuzu nasıl engellediğidir ve mutlak bir doğru ya da yanlış yoktur. Doğru sözcüğü, belirli bir işi belirli bir tarzda yaptığınızda kesin sonuç alacağınıza dair bir garantidir ancak yaşamda asla garanti yoktur.

Doğru yanıtı bulma ihtiyacınızın bir kısmı, kesinlik arayışı ile ilişkilidir. Bu, bölme eğiliminizin yani dünyayı siyah/beyaz, evet/hayır, iyi/kötü, doğru/yanlış gibi uç kavramlara bölmenizin bir parçası olabilir. Akıllı insanlar arada sırada siyah ve beyaza gelip genellikle gri alanlarda dolaşırla.

Hep şu sözleri duyarız: “hep haklı olduğunu düşünüyorsun”, “haksız olduğunu asla düşünmüyorsun”. Ancak ne haklı ne de haksız vardır. İnsanlar birbirinden farklıdır ve olaylara değişik perspektiften bakarlar. Bir taraf haklı olmak zorundaysa sonuçta mutlaka iletişim kopukluğu olur. Bu tuzaktan kurtulmanın tek yolu, bu hatalı doğru/yanlış düşünce tarzından vazgeçmektir. Her tanıma ait “doğru” ve “yanlış”lar bir tür kuralı temsil ederler. Bu kurallar da, özellikle başka bir insanın kendi kurallarına sahip olma gereksinimiyle çeliştiklerinde sizi engeller.

Kararsızlık, olayları doğru/yanlış olarak ikiye bölme eğiliminin doğal bir sonucudur. Her kararınızı haklı/haksız olarak niteleme alışkanlığınızdan vazgeçtiğinizde, karar vermek çok kolay olacaktır. Gelişebilecek olayları doğru/yanlış, iyi/kötü ve hatta daha iyi/ daha kötü olarak görmeyerek, kararsızlık nevrozunu hafifletebilirsiniz. Yalnızca farklılık vardır. Belirsiz ve tahrip edici doğru/yanlışlara son verdiğinizde, karar verme işleminin hangi sonuçları tercih ettiğinize dair basit bir sürece dönüşeceğini göreceksiniz. Kararınızı aldıktan sonra pişman olmayı seçmek yerine bunun bir zaman kaybı olduğuna (çünkü sizi geçmişte yaşamaya zorlar) karar verirseniz, çözümü bir dahaki sefere değişik ve önceki kararın getirmediği sonuçlar verecek bir karar almakta bulursunuz.

Yanlış fikirlerin kötü olduğunu ve ifade edilmemesi, doğru olanların ise teşvik edilmesi gerektiğine inanabilirsiniz. Bu otoriter bakış açısı ulusal ve uluslar arası ölçeklere genişletildiğinde totaliter rejimlere götürür. Doğruluğa kim karar verir, bu soruya asla tatmin edici bir yanıt verilemez. Yasalar bir eylemin yanlışlığına değil, yasal olup olmadığına karar verir. Bastırmaya çalıştığımız bir fikrin yanlış bir fikir olduğundan asla emin olamayız. Bundan emin olsaydık bile onu bastırmak yine de büyük bir kötülük olurdu.

Etkili olmanız, doğru tercih yapabilme yeteneğinizle ölçülmez; asıl ölçek, bir tercihten sonra kendinizi duygusal olarak kontrol edebilmenizdir. Çünkü “doğru tercih” saplantısı, yok etmeye çalıştığınız kuralları temsil eder. Kurallar da her zaman bir gerginlik duygusuna neden olur. Birey davranışlarına bu kuralları ne kadar yerleştirmeye çalışırsa gerginliği de o kadar büyür.

Yaşamınızın çoğunu kurallar mı belirliyor? Bu kuralların herhangi birine uymadığınız da kendinizi azarlayıp gerginlik ve rahatsızlığı tadıyor musunuz? Belki de bunlar sizin kurallarınız değildir. Eğer başkalarına aitse ve siz de yalnızca onları ödünç almışsanız, kendinizi kandırıyorsunuz demektir.

Bir şeyi ne kadar yapmanıza ve ne kadar yapmamanıza dair kurallar da vardır. Bunlar kaba, öfkeli, aptalca, çocukça, ümitsiz, suçlayıcı ve başkalarına üstünlük taslayıcı olmamanızı söyler ama siz huzursuz ya da anlayışsız olmayı seçebilir, vakur olmamayı tercih edebilirsiniz. Hiç kimse size ne puan veriyor ne de başkasının istediği gibi bir birey olmadınız diye sizi cezalandırıyor. Ayrıca istemediğiniz bir rolü asla sürekli oynayamazsınız. Demek ki toplumun sizden (hatalı) beklentilerini karşılayamayacaksınız ve bu nedenle kurallar sizi gerginleştirecektir. Gerginliğinizin nedeni huzursuz, anlayışsız ya da vakur olmayan davranışlarınız değil, kuralların size yüklenmesidir.

Görgü kuralları, gereksiz ve sağlıksız toplumsal zorlamalara güzel bir örnektir. Nezaket tabii ki güzeldir, insanlara saygı duyduğunuzu gösterir ancak görgü kurallarının %90’ı belirli bir anda keyfi olarak belirlenmiş anlamsız kurallardır. Size uygun davranış yoktur, yalnızca doğru olduğuna karar verdiğiniz davranış vardır; tabii ki başkalarını rahatsız etmediğiniz sürece. İsteklerinize bağlı kalarak insanları nasıl tanıştıracağınızı, nasıl konuşacağınızı, nasıl oturup, nasıl giyineceğinizi vb… belirleyebilirsiniz. “Ne giymem gerekiyor?” ya da “bu işi nasıl yapmam gerekli?” tuzağına her düşüşünüzde, kendinizden bir parça feda edersiniz. Kısacası, yaşamın günlük koşuşturmasında başkaları değil kendiniz tarafından yönetilmeniz gerekmektedir.

Kurallara uyanlar ancak çok tembel ve kendileri için düşünüp kendi yargıçları olmaya üşenen insanlardır, diğerleri ise kurallarını kendileri yaratır.

Her zaman kurallara uymak zorundaysanız, yaşam boyu sürecek duygusal köleliğe mahkumsunuz demektir ama toplum, kuralları çiğnemenin yanlış olduğunu ve aykırı hiçbir şey yapmamanız gerektiğini öğretmektedir. Önemli olan, hangi kuralların yerinde ve toplum düzenini korumak için gerekli olduğunu, hangilerinin ise size veya başkalarına zarar vermeden çiğnenebileceği kendinizin belirlemesidir. Kendiniz olarak yaşam biçiminizi kendiniz belirlemeniz, büyük kazanımlar sağlar.

İlerlemeniz ve dünyanın gelişmesi, topluma uyum sağlayıp önlerine çıkanı kabullenenlere değil, “mantıksız” insanlara bağlıdır. İlerleme, yenilikçilerle gelenekseli reddeden ve kendi dünyalarını kuran bireylerle mümkündür. Uğraş vermeden pratiğe geçebilmek için, tembelliğe yönelten zorlama ve baskılara göğüs germeyi öğrenmelisiniz. Kapasitenizi tam olarak ortaya çıkarabilmeniz için bu zorlamalara karşı koymanız gerekir. Farklı olarak görülebilir, asi, bencil ya da isyancı olarak nitelendirilebilir, birçok “normal” insanın öfkesini çekebilir ve bazen de dışlanırsınız. Anlatılanların anarşiyle bir ilgisi yoktur. Kimse toplumu yok etmek istemez ama çoğumuz daha özgür yani anlamsız ve saçma kurallardan bağımsız olmak isteriz.

Söz konusu olan mantıklı kural ve yasalar olsa da her zaman toplumun beklentilerini karşılamak zorunda değilsiniz. Böyle biriyseniz ve başka türlü olma yeteneğiniz olmadığını hissediyorsanız, bir takipçi ve yaşamını başkalarının yönlendirmesine izin veren bir sürünün üyesisiniz. Yaşamanızı yönlendirmek esneklik ve belirli bir anda kuralların nasıl işlediğine dair kişisel kararlar verebilme yeteneğini gerektirir. Zorlamalara karşı koymayı öğrenmek için onları umursamamanız gerekir. Diğer insanlar kendilerine acı verse de kurallara uymayı tercih ederler ve siz de onların tercihlerine saygı göstermelisiniz. Öfke yok sadece kendi değerleriniz vardır. Toplumsal zorlamalara direnmek, kendi adınıza karar verip bu kararların olabildiğince etkili ve gürültüsüz bir şekilde uygulanması demektir. Aptalca kurallar, gelenekler ve politikalar asla bitmeyecektir ama onların bir parçası olmak zorunda değilsiniz. Diğerleri sessizce “uyarken” sizin omuz silkip geçmeniz yeterlidir ancak bu konularda gürültü koparmak, şimşekleri üzerinize çekmenize ve önünüze daha çok engel çıkmasına neden olur. Günlük yaşamda kuralları sessizce etkisiz hale getirmek, protesto harekatı başlatmaktan çok daha kolaydır. Kendi istediğiniz ya da başkalarının istediği gibi biri olmaya karar verebilirsiniz, bu size bağlıdır.

Gelişim, artık hiçbir anlamı olmayan kuralları ezip geçmeyi gerektirir.

Kurallı davranışlara tipik örnekler.
• Her şey için bir yer olduğuna ve her şeyin yerli yerinde olması gerektiğine inanmak... Bu organizasyon sendromu, her şey yerli yerinde olmadığında rahatsız olmanıza yol açar.
• Sanki yalnızca bir kabul edilebilir giyim tarzı varmış ve bu da başkaları tarafından belirleniyormuş gibi düzenli olarak “ne giymeliyim?” sorusunu sormak.
• Belirli içeceklerin sadece belirli yiyeceklerle içilmesi gerektiğine inanmak, ne için ne yiyeceğiniz konusunda başkalarının koyduğu kuralların dışına çıkmamak.
• Hareketleriniz için başkalarını suçlamak, “onun yüzünden geç kaldım”, “bunun sorumlusu o” gibi…
• Sevmediğiniz insanların nikahlarına, doğum günlerine veya cenaze törenlerine gitmek, bir hediye göndermek zorunda olmak. Bu tür törenlere katılmanızın nedeni acı, saygı ya da mutluluk duyduğunuzu yani durumun gerektirdiği duyguları hissettiğinizi göstermektir.
• Hoşunuza gitmeyen ve inanmadığınız dini hizmetlere katılmak…. Çünkü sizden beklenen budur ve doğru davranmanız gerekir.
• Size hizmet edenlere unvanlar vererek onları sizden daha yüksek konuma yerleştirmek. “doktor” derken bu sizin için sadece mesleki bir söz mü yoksa doktorun konumuna duyduğunuz saygıyı mı ifade ediyor? Size hizmet etmek için paranızı alıyorsa neden o bir unvanla çağrılıyor da size adınızla hitap ediyor?
• Yorgun olduğunuz zaman değil de uyuma vaktiniz geldiğinde yatmak.
• Toplum öyle istiyor diye günlük yaşamınızda birtakım roller üstlenmek. Kadınlar bulaşık yıkar, erkekler çöp döker gibi.
• Aile içinde işe yaramasa da aptalca kurallar koymak ve bunlara uymak. Herkesin aynı anda yemek yemesi, belirlenmiş uyku saatleri gibi.
• Mantıklı olup olmadığına bakmadan tüm uyarı levhalarına uymak, “girilmez”, “konuşmak yasak” gibi...
• Kadınların asla erkeklere çıkma teklif etmemesi, ilk telefonun erkekten beklenmesi, yanında erkek varken bir kadının hesap ödememesi vb… hiçbir amacı olmayan sayısız saçma geleneğe uymak. Okulda iyi not almak için aşırı çaba göstermek ya da çocukları bu konuda zorlamak.
• İkiniz de o anda ayrı yerlerde olmak isteseniz dahi sizden beklenen bu olduğu için her yere eşinizle birlikte gitmek.
• Bir gösteri, konser vb… hoşunuza gitmese bile diğer göstericilerle birlikte alkışlamak.
• Kötü bir hizmet için bahşiş vermek.
• Tuttuğunuz takımın aldığı sonuç için çılgına dönmek.

Kurallara bağlı kalmanızın nedenleri:
• Tüm kurallara uyarak “iyi çocuk” olur, bundan huzur duyar ve itaatkar olduğunuz için kendinizi kutlayabilirsiniz. Bu davranış sizi iyi davrandığınızda ödüllendirildiğiniz çocukluk günlerinize geri götürür ve bunun anlamı da geri çekiliştir.
• Dışsal kurallara itaat etmek, bu kurallara teslim olmanızın sorumluluğunu kendiniz dışında bir varlığa yüklemenizi sağlar. Ne olup olmadığının ölçüsü kurallar olduğu sürece değişmek için kendinize güvenmek gibi riskli bir girişimden kaçınabilirsiniz. Böylece kurallar sizi gelişmekten alıkoyar.
• Kurallarınız başkalarını yönetmenizi mümkün kılar. Birisine bir işin nasıl yapılacağını söyleyerek o işin kendi istediğiniz gibi yapılmasını sağlarsınız.
• Kendinize güvenmediğinizde, bir kuralın arkasına sığınmak kolaydır. Kendiniz hakkındaki görüşleriniz kötüleştikçe kurallarınız sığınağınız olur.
• Başkalarının davranışları kendiniz ve tüm dünya için uyguladığınız kurallara uymadığında, davranışınızı haklı çıkararak düşmanca tavrınızı sürdürebilirsiniz.
• İtaat ederek onay alabilirsiniz. Topluma uyarak kendinizi iyi hissedersiniz, size bunu sürekli yapmanız öğretilmiştir.
• Başkalarına odaklandığınız ve onların başarı ve başarısızlıklarına yaşadığınız sürece, kendinizi düzeltmeye çalışmak zorunda kalmazsınız. Kahramanlara sahip olmak, kendinize dair kötü düşüncelerinizi güçlendirir ve kendinizi düzeltme çabası gibi güç bir işten kaçmanızı sağlar. Kahramanlarınız iyi ve kötü duygularınızın sorumlusu olduğu sürece bu güç işe girişmeniz için hiçbir neden yoktur.

Kurallarınızdan bazılarını yok etmeniz için stratejiler:
• Davranışlarınızı derinlemesine incelemekle işe başlayın, yukarı da açıklanan nevrotik nedenleri araştırın. Daha sonra kendinize neden bu kurallarla kendinizi sıkıntıya soktuğunuzu sorun. Onlara gerçekten inanıyor musunuz yoksa yalnızca onlara uygun davranmaya mı alışmışsınız?
• Kendi geleneklerinizi başlatın, belki de herkese mantıklı gelecek kurallar ortaya çıkarabileceksiniz.
• Başkalarına ne kadar kural dikte ettiğinizi belirleyin. Bu insanlara verdiğiniz direktiflere gerçekten muhtaç olup olmadıklarını, direktifleriniz olmadan da benzer davranışlar gösterip göstermediklerine dikkat edin. Belki onlar daha etkili, esnek kurallara sahiptirler.
• Yok etmek istediğiniz bir kural ya da politikaya karşı gelerek risk alın. Fark etmeden defolu bir ürün aldığınız mağazanın kuralı “satılan mal geri alınmaz” olsa da bu politikaya etkili bir şekilde karşı çıkın.
• Verdiğiniz kararları doğru ya da yanlış olarak değerlendirmek yerine, yalnızca değişik sonuçlar verdiğini düşünün. Karar vermek için dışsal bir garantiye dayanmak yerine kendinize güvenin. Dış bir standarda inanmak yerine kendinizi ikna edin.
• Bugününüzü yaşamaya çalışın ve kurallarınızı yalnızca o an için belirleyin. Onları evrensel kurallar olarak değil yalnızca yaşadığınız an için geçerli yasalar olarak düşünün.
• Kuralları çiğneyici tavrınızı başkalarıyla paylaşmayı reddedin. O an yalnızca sizin içindir ve zorlamalara karşı koyma nedeniniz ilgi ve övgü kazanmak ya da onay almak değil.
• Yaşamınızda oynadığınız rollerden kurtulun. Sizden beklenen kişi olmayı reddedin. Ne istiyorsanız o olun. Çünkü genç, yaşlı, kadın, erkek değil önce bir insansınız.
• İnsan, olay ve fikir hakkında hata arar ya da şikayet eder bir tarzda konuşmamaya, suçluluk yöneltmemeye çalışın, konuşmanızın belirli bir süresinden fazlasını başkaları üzerinde odaklamaya reddedin.
• Başkalarının değişmesini beklemeyi bırakın. Kendinize siz öyle istediğiniz için başkalarının neden değişmesi gerektiğini sorun. Unutmayın ki, siz hoşlanmasanız da her insanın tercih ettiği her şey olmaya hakkı vardır.
• Bir suçlamada bulunduğunuzda bu davranışınızı yüksek sesle itiraf edin ve bu tavrı yok etmeye çalıştığınızı belirtin. Bunu bir hedef olarak ifade ederken, bu yöndeki eğilimlerinizi hep aklınızda tutacaksınız.
• Tercih ettiğiniz mutsuzlukların başkalarının tavırlarının sonucu değil, kendi davranışlarınızın sonucu olarak oluştuğunu anlayın. Kendinize dış nedenlerle oluşan mutsuzluğun köleliğinizi teşvik ettiğini söyleyin çünkü böyle düşünmek kendiniz yada duygularınız üzerinde bir denetiminiz olmadığı ve sizi başkalarının yönettiği anlamına gelir.
• Eski alışkanlıklarınız yeni ve değişik tavırlarla değiştirmeye çalışın. Bu belki gece yarısı yemek yemek ya da hoşunuz giden giysileri giymek olabilir. Kendinize güvenmeye başlayarak dışsal kurallara daha az önem verin.
• Unutmayın ki sizi üzen başkalarının davranışları değil, bu davranışlara gösterdiğiniz tepkidir. “Bunu yapmaması gerekirdi” yerine “acaba neden onun yaptığını kafama takıyorum?” deyin.

Geleneklerden ayrılmadığınızda hep aynı kalırsınız, onu bir kenara attığınızda ise dünya onu istediğiniz gibi kullanabilmeniz için ayaklarınızın altındadır. Davranışlarınızın yargıcı siz olun ve “bugün” karar verebilmek için kendinize güvenmeyi öğrenin. Kendi mutluluk şarkınızı söyleyin, nasıl söylenmesi gerektiği önemli değil.


8- ADALET TUZAĞI

Yaşamda adalet aramaya şartlanmışızdır ve onu bulamadığımızda sinirlenir, gerginleşir ve sıkıntı duyarız. Adalet yoktur, hiç olmadı ve olmayacak da.

Adalet hemen hiçbir duruma uygun olmayan bir kavramdır; özellikle de doyum ve mutluluk hakkındaki tercihlerimizle ilgili olduklarında…. Tüm bunlara rağmen çoğumuz, adaletin başarıyla ilişkimizin ayrılmaz bir parçası olmasını ister, “bu çok adaletsizce”, “ben sana hiç bunu yapar mıyım?”, “ben yapamıyorsam seninde hakkın yok” gibi cümleler kullanırız. Adalet ararız ve mutsuzluğumuzu haklı çıkarmak için onun olmamasını kullanırız.

Adalet istemek nevrotik bir tavır değildir; tek koşulda nevrotik hale gelir, tutkuyla olmasını istediğiniz adaletin olmadığını gördüğünüz zaman, kendinizi olumsuz duygularla cezalandırdığınızda… Bu durumda kendinizi dışlayan tavır adalet arayışı değil onu bulmamaktan kaynaklanan paralizasyondur. Adaleti elde etmek için savaşmaya karar vermeniz kutlanacak bir tavır olabilir ama onun yüzünden mutsuz olmayı seçmek; suçluluk onay aramak yada hatalı alanlarınızı oluşturan diğer nevrotik tavırlar kadar zararlıdır.

Etkisiz ilişkilerin sloganı: “Bu adil değil”
Adalet isteği kişisel ilişkilerimize sızarak başkalarıyla etkin bir iletişim kurmanızı engelleyebilir. “Bu adil değil” sloganı birisine yapılan en tahrip edici yakınmalardan birisidir. Bir şeyi adaletsiz olarak niteleyebilmeniz için kendinizi başka bir birey ya da bireylerle kıyaslamanız gerekir. “Onlar yapabiliyorsa bende yaparım”, “benden daha fazla şeye sahip olman adil değil” şeklinde mantık yürütürsünüz ve bu sözler sürüp gider. Bu durumda kendiniz için neyin iyi olduğunu başkalarının tarzlarına bakarak belirlersiniz. Yani duygularınızın kontrolü sizde değil artık onlardadır. Kendinizi ne zaman başkalarıyla kıyaslarsanız, “bu adil değil” oyununu oynar ve özgüvenden uzaklaşıp başkaları tarafından yönlendirilen dışsal düşünce tarzına yaklaşırsınız.

Adalet, dışsal bir kavramdır ve yaşamımızın dizginlerini elinize almaktan kaçınma yolundan başka bir şey değildir. Herhangi bir şeyin adaletsiz olduğunu düşünmek yerine, gerçekten ne istediğinize karar verin, -diğer insanların ne isteyip ne yaptığından bağımsız olarak- ona ulaşma stratejilerini geliştirin. Herkesin temel gerçekleri farklıdır ve kendinizi olumlu yönde değiştirmek yerine başkalarını kafanıza takmanız hiçbir şeyi değiştirmemenize yol açar. Başkalarını referans almayı durdurarak onların yaptıklarına odaklanan dürbünleri atmanız gerekir. Kendinize odaklandığınızda gözlediğiniz eşitsizliklerle kendinizi üzme fırsatınız olmayacaktır. Tüm nevrozların temelinde, başkalarının tavrını kendi tavrından daha önemli kılmak yatar. “o yapabiliyorsa bende yapabilirim” anlayışını devam ettirirseniz, yaşamınızı başkaları üzerine kurar ve asla kendi yaşamınızı yaratamazsınız.

Adalet talebinin getirdiği duygu: Kıskançlık
Kıskançlık “ruhun hastalığı”dır. Kıskançlık sizi engelleyip az da olsa paralizasyona sebep oluyorsa, bu yararsız düşünceyi yok etmeniz şarttır. Kıskançlık, başkalarının sizi belli bir tarzda sevmesini talep etmek, böyle yapmadıklarında da “bu adil değil” demektir. Kendinize güven duymamaktan kaynaklanır çünkü başkaları tarafından yönlendirilen bir duygudur. Kendilerini gerçekten seven insanlar, bir başkası adil davranmadığında ne kıskançlığı seçer ne de kendilerini üzerler.

Sevdiğiniz bir insan bir başkasına sevecen davranmayı seçtiğinde bu kararını kendinizle ilişkilendirirsiniz, kıskançlık duyar ve paralize olursunuz. Eşiniz başkalarını seçtiğinde adaletsiz davranmaz sadece “davranır”. Bu davranışı adaletsiz olarak damgalarsanız, büyük olasılıkla bunun nedenini aramaya başlarsınız. Halbuki eşinizin başkalarıyla olan ilişkisinin size verdiği değerle hiçbir ilişkisi yoktur.

Tipik adalet arayıcı tavırlar
• Başkalarıyla aynı işi yaptığınız halde, onların daha çok para almalarından şikayet etmek.
• Siz hep yakalanırken başkalarının yasalardan kurtulmasına üzülmek.
• Herkesin tıpkı sizin gibi olduğunu farz ettiğinizi gösteren “ben sana böyle davranır mıydım?” cümlesi.
• Başkası size bir iyilik yaptığında daima karşılık vermek, “beni yemeğe davet edersen bende sana yemek, en azından bir şişe şarap borçluyum”.
• Duygularınızı istediğiniz zaman ifade etmek yerine, birisi sizi öptüğünde onu öpmek yada biri “seni seviyorum” dediğinde “ben de seni seviyorum” demek. Bunun anlamı: karşılığını vermeden bir öpücük yada bir sevgi sözü almanın haksızlık olduğunu düşünmektir.
• Her şeyin istikrarlı olmasında ısrar etmek.
• Tartışmalarda kazananın haklı, kaybedenin haksız olduğunu söylemek zorunda olmak ve kestirme kararda ısrar etmek.
• İstediklerinizi yapabilmek için adalet kavramını kullanmak. “dün gece dışarı çıktın, bu gece benim evde kalmam adil değil” türü düşünce üretmek.
• Çocuklara, aileye yada komşularınıza yapmak istemediğiniz şeyleri yapmak ve sonrada içerlemek.
• Bir şeyi başkasının davranışıyla haklı çıkardığınız “o yapabiliyorsa bende yaparım” oyunu. Bu oyun sahtekarlık, hırsızlık, flört etme, yalan söyleme, geç kalma ya da değer sisteminize sokmayı reddettiğiniz diğer davranışların nevrotik temeli olabilir. Karşıdan gelen araç uzun farlarını yaktığı için aynısını yapmak…
• Bu daha çok ebeveynlerinden bu tavrı yüzlerce kez görmüş çocukların “o vurdu bende vurdum” anlayışının aynısıdır ve büyük ölçeklere genişletildiğinde ülkeler arası savaşlara bile neden olabilir.
• Birisi size belirli bir değerde hediye aldığı için, ona aynı değerde bir hediye almak.

Adalet taleplerinizi sürdürmenizi sağlayan bazı psikolojik ödüller.
Adalet talebini sürdürmenin temeli psikolojik koruma sistemidir.
• Gerçekler yerine asla var olmayacak bir hayal dünyasına odaklanmanıza yol açtıkları için genelde kendinizi dışlayıcıdır.
• Sorumluluğu adil olmayan insan ve olaylara yükleyerek onlardan kurtulabilir ve paralize olmayı haklı çıkarırsınız. Bu, var olma ve tercih ettiğiniz duyguyu hissetme yeteneksizliğinizin günah keçisidir. Böylece risklerden ve değişim çabasından kaçınırsınız.
• Adaletsizlik ilgi ve acıma toplamanızı sağlar, üstelik kendinize de acırsınız. Dünya size haksızlık etmiştir, siz ve çevrenizdekiler bu durumdan üzüntü duymalıdır. Bu, değişimden kaçınmak için müthiş bir tekniktir.
• Hareketinizden başkasını sorumlu tutarak tüm ahlak dışı ve uygunsuz tavırlarınızı haklı çıkarabilirsiniz. “o yapabiliyorsa bende yaparım”, davranışları mantıklı kılmak için etkili bir sistemdir.
• Etkili olmamanız için size mazeretler verir. “onlar bir şey yapmayacaklarsa ben de yapamam”, tembel, yorgun ya da korkak olmak için zekice bir manevra.
• Size bir tartışma konusu sağlayarak çevrenizdeki insanlara kendinizden bahsetmenizden kaçınmanıza yardımcı olur. Dünyadaki tüm haksızlıklardan şikayet ettiğinizde hiçbir şey değişmez ama en azından şikayetle geçirdiğiniz sürede belki de karşınızdakilerle daha dürüst ve kişisel konuşmaktan kurtulursunuz.
• Adalet kavramına sahip olduğunuz sürece daima adil karar verebilirsiniz.
• Başkalarına, özellikle de çocuklarınıza – sizin gibi olmadıkları için- size haksızlık ettiklerini hatırlatarak onları yönetebilirsiniz. İstediğinizi yaptırmak için güzel bir yöntem.
• Misilleme yapmanızı haklı çıkarabilirsiniz çünkü her şey adil olmalıdır. Bu, her çeşit kumandacı ve despot tavrınızı korumak için bir manevradır. İntikam haklıdır çünkü her şey adil ve karşılıklı olmalıdır. Tıpkı bir iyiliğe karşılık verdiğiniz gibi, kötülüğe de karşılık vermelisiniz.

Adalet hakkında boş ısrarları bırakma yöntemleri
• Kendinize sorun “üzülürsem eşitsizlikler yok olur mu?”, kesinlikle hayır. Üzülmenize neden olan hatalı düşünceyi yok etmeye çalışarak adalet tuzağından kurtulmak için ilk adımınızı atabilirsiniz.
• “Ben sana bunu yapar mıydım?” gibi cümleler söylediğinizi fark ettiğinizde, bu sözü “benden farklısın ama şu anda bunu kabullenmekte zorlanıyorum” diyerek düzeltin. Bunu söylemek karşınızdaki insanla iletişimin kapılarını sonuna kadar açacaktır.
• Duygusal yaşamınızı başkalarının yaptıklarından bağımsız olarak görmeye başlayın. Bu bakış açısı, başkaları isteklerinizden farklı davrandığında, acı çekmenizi engelleyecektir.
• Her kararınızı değişiklik getiren bir olay olarak değil, bir bakış açısı olarak değerlendirin. Bilge bir insan hareket etmeyi düşünerek ya da davranışını sonuçlandırdığında ne düşüneceğini düşünerek değil, hareketin kendisiyle yaşar. Yaşamın kısa sürede tamamen biteceğini ve hiçbir şeyin başka bir şeyden daha önemli olmadığını bilir.
• “Bu adil değil” cümlesini “talihsiz bir durum” ya da “bunun olmamasını tercih ederdim” ile değiştirin. Böylece dünyanın olduğundan başka türlü olmasında ısrar etmek yerine, onaylamasanız bile gerçeği kabul etmeye başlarsınız.
• Kendinizi dış referanslarla kıyaslamayı bırakın, hedeflerinizi bağımsız kılın. Başkalarının sahip olup olmadıkları şeylere aldırmadan istediklerinizi yapmaya çalışın.
• “Eve geç geldiğimde sana daima telefon ediyorum, sen beni niye aramıyorsun?” gibi bir cümle kullandığınızda, “beni arasaydın kendimi daha iyi hissederdim” deyip kendinizi düzeltin. Bunu yaptığınızda başkasının size benzemesini istemek gibi hatalı bir anlayışı yok edersiniz.
• Bir yemeğe ya da partiye davet edildikten sonra sizi davet eden kişiyi bir şişe şarap ya da herhangi bir şey alıp borcunuzu ödemek yerine, bunu yapmak isteyeceğiniz zamanı bekleyin. Değiş tokuşlarla çeteleyi dengelemeye gerek yoktur. Güzel bir şey yapmanızın nedeni karşınızdakinin belirli bir tavrı değil, kendi isteğiniz olmalıdır.
• Hediye alırken size alınmış hediyenin değerine eşdeğer bir şey almak yerine ne kadar istiyorsanız o kadar para harcayın. Zorunluluk ve adalete dayanan davetleri göz ardı edin. Kimi göreceğinize karar verirken dış değil iç standartlarınızı dinleyin.
• İntikamın, başkaları tarafından denetlenmenin bir yolundan başka bir şey olmadığını unutmayın. Onların kararına değil kendinizinkine uyun.

Bunlar kendinizi başkalarıyla kıyaslama ve mutluluğunuzu belirlemek için onların statüsünü ölçü olarak kullanma gereksinimlerini yok ederek daha mutlu olmanıza yardımcı olacak yalnızca birkaç öneridir. Önemli olan adaletsizlik değil, adaletsizlik karşısında ne yaptığınızdır.


9- BUGÜNÜN İŞİNİ YARINA BIRAKMA ANLAYIŞINA SON VERMEK - ŞİMDİ

İnsanların çoğu gibiyseniz siz de işleri erteleyenlerdensiniz ama büyük bir olasılıkla işlerinizi erteleme alışkanlığını bir yaşam biçimi haline getirmiş olmanızın yol açtığı gerginliği istemiyorsunuz.

İşleri ertelemek oldukça evrensel bir hatalı alandır. Tüm hatalı alanlarda olduğu gibi davranışın özünde de sağlıksız bir yön yoktur. Aslında işleri ertelemek diye de bir şey yoktur. Yalnızca iş yaparsınız ve yapmadığınız işler ertelenmiş değil yapılmamış işlerdir. Nevrotik tavrı getiren, ertelemeyle oluşan duygusal tepki ve paralizasyondur. İşleri geciktirdiğinizi hissediyor ve hiç suçluluk duymadan bu durumdan hoşlanıyorsanız, ne olursa olsun devam edin ama bir çok insan için ertelemek, bugünü dolu dolu yaşamaktan sakınmak anlamına gelir.

Ummak, dilemek ve belki, işlerini erteleyen kişinin kullandığı üç nevrotik sözcüktür ve bu tavrı korumaya yarayan savunma sistemini oluşturur.

• Umarım işler iyi gider.
• İşlerin daha iyi olmasını dilerdim.
• Belki düzelir.

Bu cümleleri kullandığınız sürece, şu anda hiçbir şey yapmamak için bir nedeniniz olur. Ummak ve dilemek bir zaman kaybı ve saçmalıktır. İstediğiniz kadar umun ve bekleyin, hiçbir işiniz hallolmaz.

Kafanıza koyduğunuz her işi yapabilirsiniz ama işleri gelecek bir zamana erteleyerek kaçışa, kendinizden şüphe etmeye ve en önemlisi hayal kurmaya başlarsınız. Erteleme, bugün güçlü olmanızı engeller ve işlerin gelecekte düzelmeye başlayacağını ummaya başlarsınız. “bekleyip sonunu görelim” bazıları için bir yaşam biçimidir. İşlerini, hiçbir zaman gelmeyecek bir güne erteleyip dururlar. Beklemek sorunları belki değiştirebilir ama bu değişim iyiye doğru olmaz. Koşullar, olaylar, durumlar ve insanlar kendi başlarına düzelmeyecektir. Yaşamanız daha iyiyse bunun nedeni: onu iyileştirmek için olumlu bir şeyler yapmış olmanızdır.

Erteleme tavrı basit çözümlerle yok edilebilir çünkü onu tek başınıza ve diğer birçok hatalı alanı karakterize edem toplumsal zorlamalar olmadan yaratırsınız.

Erteleme nasıl işler?
İşlerin ertelenmesi, “geçmişte kalma sanatı” olarak tanımlanır. Yani geçmişte kalma ve bugünden sakınma sanatıdır, ertelemenin mantığı budur. Yapmak istediğiniz belirli şeyler olduğunu ve bunların başkalarının dayatması sonucu değil kendi tercihleriniz olduğunu bilirsiniz ancak onların yapılacağını kendinize söylemenize rağmen çoğu asla yapılmaz.

Bu sistem aşağı yukarı şöyle işler: “bunu yapmam gerektiğini biliyorum ama iyi yapamayacağımdan ya da yapmayı sevmeyeceğimden korkuyorum. Öyleyse kendime bu işi gelecekte yapacağımı söyleyerek aslında yapmayacağımı kabullenmek zorunda kalmam ve böylelikle kendimden nefret etmem”. Zor ya da zevksiz bir iş yapmak zorunda kaldığınızda geliştirdiğiniz aldatıcı mantık bu şekilde kabul edilebilir bir hale gelir.

Belirli bir tarzda yaşayan ve ileride yaşamınızı değiştireceğinizi söyleyen bir insansanız, bu söylediklerinizin hiçbir anlamı yoktur. Siz yalnızca bu değişikliği daima geciktirerek asla yapamayacak bir insansınız.
Elbette ki ertelemenin çeşitli düzeyleri vardır. Bazı işleri belirli bir ana kadar ertelemek ve son anda yapmak mümkündür. Bu da kendini aldatmanın başka bir yoludur. İşinizi yapmak için bu kadar az bir zamanınız olduğunda sonuçta ortaya çıkan kötü performansınızı kendinize “yeterli zamanım yoktu” diyerek haklı çıkarırsınız ancak yeterli zamanınız var. Zamanınızı ne kadar çok işiniz olduğundan yakınarak (erteleme) geçirirseniz, o işleri yapmak için hiç vaktiniz kalmaz.

Söyledikleriniz değil yaptıklarınız önemlidir. Davranış, ne olduğunuzu sözlerden daha iyi anlatır. Yaşadığınız anlarda yaptıklarınız bir birey olarak ne olduğunuzun göstergesidir.

Eleştirenler ve iş yapanlar
İşlerinizi geciktirmek, kaçınmanızın mümkün olduğu bir alışkanlıktır. İş yapmayan birisi genellikle eleştiricidir, yani oturup iş yapanları izler sonrada onların yaptıkları hakkında felsefi yorumlar yapar.

Kendinizi ve çevrenizi izlerseniz, eleştiriye ayrılan sosyal ilişki miktarının ne kadar çok olduğunu göreceksiniz. Neden? Çünkü bir başkasının performansından bahsetmek, iş yapmaktan daha kolaydır. Yapıcı eleştiri yararlı olabilir ama iş yapan bir insan olmak yerine bir gözlemci rolünü benimsediyseniz gelişemezsiniz. Ayrıca, çaba gösterenlere eleştiri yönelterek etkisizliğinizin sorumluluğundan kurtulabilirsiniz. İlk stratejiniz bu tavırları kendinizde görmek ve onları yok etmeye karar vermektir.

Erteleyici davranışların sonucu: Sıkıntı
Yaşam asla sıkıcı değildir ama bazıları sıkılmayı tercih eder. Sıkıntı, bugününüzü kişisel doyum alıcı bir tarzda kullanabilme yeteneğinizi kısıtlar. Bir tercih, kendi başınıza bulduğunuz bir duygudur ve kendinizi dışlayıcı diğer sorunlar gibi onu da yaşamınızdan silebilirsiniz. İşlerinizi ertelediğinizde yaşadığınız anları hiçbir şey yapmadan geçirirsiniz ve buda sizi sıkıntıya götürür. Genel eğilim sıkıntınızın nedenini çevrenizde bulmanızdır. Sıkıcı olan sıkıntıyı yaşamanızdır. Sıkıldığınız anlarda aklınız ya da enerjinizle bir şeyler yaparak bu duyguyu yaşamayabilirsiniz. Şu anda tercih ettiğiniz şeyi yaparak ya da aklınızı yaratıcı tarzda kullanarak, bir daha asla sıkıntıyı seçmemeyi garantiye alabilirsiniz, her zaman olduğu gibi tercih sizin.

Tipik erteleyici tavırlar
• Kendinizi kıstırılmış ve gelişemez bir mesleğe devam etmek.
• Acı verici hale gelmiş bir ilişkiyi sürdürmek. Evliliği ya da bekarlığı devam ettirerek, ilişkinin daha iyi olacağını ummak.
• Seks, utangaçlık ya da fobiler gibi ilişki güçlüklerini düzeltmeye çalışmayı reddetmek. Onlarla ilgili sonuç verici önlemler almak yerine kendiliğinden düzelmelerini beklemek.
• Alkol, hap, sigara kullanımı gibi bağımlılıkları yok etmeye çalışmamak. “hazır olduğumda bırakacağım” demek ama bunu yapabileceğinizden şüphe ettiğiniz için ertelediğinizi bilmek.
• Temizlik, örgü, tamirat gibi güç ya da bayağı işlerin yapılmasını önemli bulduğunuz halde ertelemek. Yeterince beklerseniz belki de bu işler kendi kendine olur.
• Otoriter biriyle bir arkadaş, sevgili, satış elemanı, tamirciyle karşı karşıya gelmekten kaçınmak... Bekleyerek onlarla muhatap olmazsınız ama unutmayın ki konuşmak onlarla ilişkinizi yada alacağınız hizmetin kalitesini pekiştirebilir.
• Oturduğunuz yeri değiştirmekten korkmak, bir yaşam boyu aynı yerde kalırsınız.
• Sevdiklerinizle bir akşam yemeğine, sinemaya ya da bir spor karşılaşmasına gitmemek ve bu işi sonsuza dek ertelemek için “çok meşgulüm” ifadesini kullanmak.
• Diyetinize yarın ya da gelecek hafta başlamaya karar vermek. Bu işi erteleme, üstlenmekten daha kolaydır. Böylece “yarın başlayacağım” dersiniz ve yarın hiç gelmez.
• İşinizi erteleme nedeni olarak uyku ya da yorgunluğu kullanmak. Zor ya da rahatsız edici bir iş yapmanız gerektiğinde ne kadar yorgunlaştığınızı fark ettiniz mi, küçük bir yorgunluk mükemmel bir gerekçedir.
• Dolu programınız nedeniyle “zamanım yok” hilesini kullanarak başka bir iş yapmamayı haklı çıkarmak. Oysaki programınızda gerçekten istediğiniz aktivitelere vakit vardır.
• Bir eleştirmen olmak ve pasifliğinizi gidermek için “başkalarını eleştiriyi” kullanmak.
• Bir hastalık taşıdığınızdan şüphelendiğiniz halde doktora gitmeyi reddetmek. Bu işi geciktirerek hasta olduğunuz gerçeğiyle yüz yüze kalamazsınız.
• Tüm yaşamınızı başkalarına adayıp kendi mutluluğunuzu sürekli ertelemek...

Ertelemeye devam etmenizin nedenleri
• Erteleme tavrı, hoş olmayan görevlerden kaçmanızı sağlar. Yapmaya korktuğunuz şeyler ya da bir yarınızın yapmak istediği, diğer yarınızın istemediği şeyler olabilir ama unutmayın ki hiçbir şey siyah yada beyaz değildir.
• Kandırma sisteminizi koruduğunuz sürece kendinizi rahat hissedersiniz. Kendinize yalan söylemek bir icraatçı olmadığınızı itiraf etmenizi engeller.
• Sıkıntı duyarak mutlu olmadığınız için sizi suçlayacak bir şey bulursunuz yani sorumluluğu kendi üzerinizden atıp sıkıcı aktiviteye yüklersiniz.
• Bir eleştirmen olup önemli olduğunuzu hissedebilirsiniz. Eleştirmek, kafanızda kendinizi yüceltmek için başkalarının performansını basamak olarak kullanmanın bir yoludur, yine kendinizi kandırırsınız.
• Olayların daha iyi olmasını bekleyerek mutsuzluğunuz için dünyayı suçlayabilirsiniz çünkü işleriniz hep ters gidiyor, hiçbir şey yapmamak için güzel bir strateji.
• Belirli bir risk taşıyan aktivitelerden kaçınarak asla başarılı olmamayı garantileyebilirsiniz. Böylece kendinize dair şüphenizle yüzleşmek zorunda kalmazsınız.
• Bir şeylerin olmasını dilemek, güvenli ve korunaklı çocukluğunuza dönmenizi sağlar.
• Yapmak isteyip de yapamadıklarınızın sonucu gerginleşmeniz, başkalarının sempatisini kazanıp kendiniz için üzülmenizi sağlar.
• Herhangi bir işi yapmayı geciktirip son anda yaptığınızda sonuçta ortaya çıkan kötü performansınızı haklı çıkarabilirsiniz. “yeterli zamanım yoktu”.
• İşinizi erteleyerek onu başkasının yapmasını sağlayabilirsiniz. Yani erteleme tavrı başkalarını yönetmenin biçimine dönüşür.
• İşlerinizi ertelemek, gerçekte olduğundan daha farklı olduğunuza inanarak kendinizi kandırmanıza yol açar.
• Bir görevden kaçınarak, “başarıdan” sakınabilirsiniz. Başarılı olmadığınızda kendiniz hakkında iyi şeyler hissetmek ve başarının getirdiği sorumlulukları kabul etmek zorunda kalmazsınız.

Erteleme tavrını defetme teknikleri
• Beş dakikalık sürelerle yaşamaya karar verin. Görevlerinizi uzun vadeli düşünmek yerine şimdiyi düşünün ve istediğiniz şeyi beş dakika boyunca yapmayı deneyin. Tatmin olmanızı sağlayacak hiçbir şeyi ertelemeyin.
• Oturun ve ertelediğiniz bir işe başlayın. Bir kez erteleme tavrını bıraktığınızda, yaptığınız iş hoşunuza gidecek ve onu ertelemenin ne kadar gereksiz olduğunu göreceksiniz.
• Yapmak zorunda olduğunuz işlerden dolayı gerginlik hissetmek için çok değerli olduğunuzu düşünün. Bir dahaki sefere ertelemenin getirdiği gerginlikten rahatsızlık duyduğunuzda, kendini seven insanların kendilerine böyle acı çektirmediklerini hatırlayın.
• Bugününüze dikkatle bakın. Sakındığınız şeyin ne olduğuna karar vererek etkili bir yaşamdan duyduğunuz korkuyla savaşın. Erteleme tavrı, bugününüzü gelecek bir olaydan duyduğunuz gerginlikle doldurur. Gelecekteki olay şimdi olursa gerginliğin teorik olarak yok olması gerekir.
• Sigarayı bırakın, şimdi! Diyetinize başlayın, şu anda! İçkiden vazgeçin, hemen! Sorunlar böyle halledilir, şimdi harekete geçerek. Sizi durduran tek şey, güçlü olmadığınıza inanmanızı sağlayan nevrotik tercihlerdir.
• Birisi sizi eleştirmeye başladığında “şu anda bir eleştirmene ihtiyacım olduğunu mu düşünüyorsun?” sorusunu yöneltin. Bir başkasını eleştirdiğinizi fark ettiğinizde ise karşınızdaki insana eleştirilerinizi duymak isteyip istemediklerini sorun, istiyorsa bunun nedenini sorun.
• Yaşamınızı ödünsüz bir bakış açısıyla inceleyin. Altı ay ömrünüz kalsaydı, yapacağınız şeyleri şu anda yapıyor olur muydunuz? Yapmıyorsanız başlasanız iyi olur çünkü gerçekten o kadar ömrünüz var. Zamanın sonsuzluğunda otuz yıl ya da altı ay aynı şeydir.
• Geçmişte sakındığınız bir görevi üstlenecek kadar cesur olun. Cesur bir adım tüm korkularınızı yok eder. İyi performans göstermeniz gerektiği düşüncesini kafanızdan atın. Unutmayın ki yapmak başarmaktan daha önemlidir.
• Yatağa girene kadar yorulmamaya karar verin. Yorgunluk yada hastalığı bir kaçış yada işinizi geciktirme yolu olarak kullanmanızı engelleyin. Yeni bir görevden kaçmaktan vazgeçtiğinizde fiziksel sorunlarınızın “sihirli bir şekilde yok olduğunu göreceksiniz.
• Kelime dağarcığınızdan “ummak”, “dilemek” ve “belki” sözcüklerini silin. Bunlar işleri erteleme araçlarıdır.

“umarım işler iyi gider” yerine “işlerin iyi gitmesini sağlayacağım”,
“belki işler daha iyi olur” yerine “kendimi iyi hissetmek için şunları yapacağım”
“dilerim işler düzelir” yerine “işlerin düzelmesini sağlayacağım” deyin.
• Başkalarıyla ilişkili bir işi erteliyorsanız bunun nedenini araştırın, açıkça konuşun, fikirlerini sorun, erteleme nedeninizin hayali bir neden olup olmadığını görün.

Dünyanın değişmesini istiyorsanız ondan şikayet etmeyin, bir şeyler yapın. Bugününüzü, ertelediklerinizi düşünüp paralize olarak ve gerginlik duyarak harcamak yerine, bu hatalı alanı kontrol altına alarak yaşayın. Bir “keşkeci”, “umarımcı” ya da eleştirmen olmak yerine, iş yapan bir birey olun.


10- BAĞIMSIZLIĞINIZI İLAN EDİN

“Herhangi bir ilişkide iki insan tek insan haline gelirse, sonuç iki yarım insan olur.”

Psikolojik yuvanızı terk etmek, güç işlerden biridir. Bağımlılık, yaşamı birçok yönden çekilmez kılar ve onu benliğinizden atmak, psikolojik bağımlılığınızdan çıkar sağlayan insanların engellemesi nedeniyle oldukça zorlaşır. Psikolojik bağımsızlık, tüm zorunlu ilişkilerden kurtulmuş olmak ve başkalarının yönlendirmesiyle hareket etmek demektir.

Yuvayı terk etmek, kendiniz olmak ve istediğiniz şekilde yaşamak anlamına gelir. Bu insanlarla ilişkileri koparmak değildir. Bir insanla ilişki kurma tarzınızı seviyorsanız ve bu ilişki hedeflerinizi etkilemiyorsa, onu değiştirmek yerine aynen devam ettirmelisiniz. Öte yandan psikolojik bağımlılık, tercih hakkınız olmadığı, olmak istemediğiniz biri olmaya zorlandığınız ve bu zorunlu davranışlarınızdan pişmanlık duyduğunuz ilişkileri tanımlar. Bu tanım “psikolojik bağımlılık” adlı hatalı alanın temelidir ve onay aramaya benzer. İlişkileriniz olmasını istemek hatalı değildir ancak bir ilişkiye gereksinim duyuyor ya da onu sürdürmeye zorlanıyor ve sonuçta kırılıyorsanız kendinizi dışlayan bir alandasınız. Yani sorun ilişkinin kendisinde değil, zorunluluktadır. Zorunluluk suçluluk ve bağımlılığı körükler, tercih ise sevgi ve bağımsızlığı. Psikolojik bağımlılık duyulan bir ilişkide tercih yoktur ve ilişki öfke ve kendini kötü hissetmeyle son bulur.

Psikolojik bağımlılık, başkalarına gereksinim duymayı gerektirir. Başkalarını istemek değil onlara gereksinim duymak sizi yönetilmeye hazır bir köleye dönüştürür. Gereksinim duyduğunuz kişi sizi terk eder, fikrini değiştirir ya da ölürse, sizde paralize olmaya, çökmeye ve hatta ölüme zorlanırsınız. Toplum ve aile birçok kişiye psikolojik bağımlılık duymayı öğretir. Belirli bir ilişkide sizden beklenen bir davranışı yapmak zorunda olduğunuzu hissediyor ve onu yaptığınızda inciniyor ya da suçluluk duyuyorsanız, bu hatalı alanı temizlemelisiniz.

Çocuk eğitimi ve ailede bağımlılık tuzağı
Hayvanlar dünyasında ebeveynlik, yeni nesile bağımsız yaşamak için gerekli yetenekleri öğretip ayrılmak anlamına gelir. İnsanlarda da bağımsızlık içgüdüsü vardır ama ebeveynde çocukların üzerinden bir hayat yaşama gibi nevrotik bir gereksinim egemen olur ve çocuğu bağımsız olması için yetiştirme hedefi gelecekte çocuğa tutunmak için onu yetiştirme fikrine dönüşür. Çocuklar için kendilerine saygılı özgüvenli, nevrozlar yaşamayan, doyumlu ve mutlu insanlar olması istenir. Bu hedeflere ulaşmalarına kendiniz de öyle davranarak yardımcı olabilirsiniz, çocuklar modellerinin davranışlarından öğrenirler. Kendinize saygı duymuyorsanız, aynı duyguyu çocuklarınıza da öğretirsiniz.

Çocuklarınıza özgüveni kendiniz veremezsiniz; bunu sizin özgüvenli olduğunuzu görerek kazanmaları gerekir. Özgüvenli olup kendilerine inanmayı öğretmenin tek yolu, kendinizi en önemli insan olarak görmek ve kendinizi çocuklarınıza feda etmemektir, kendinizi feda eden biriyseniz, bu tavrı öğretirsiniz. Feda edici tavır ne demektir? Bu, başkalarını kendinden önemli görmek, kendini sevmemek, onay aramak ve diğer hatalı alanları içeren bir tavırdır. Başkaları için bir iş yapmak bazen çok güzel olabilir ama bunu kendinizi feda ederek yapıyorsanız; tek yaptığınız, başkalarına da aynı pişmanlık doğurucu tavrı öğretmektir.

Doğduklarından itibaren çocuklar kendi başlarına iş yapmak isterler. Bağımlılık da oldukça yoğundur ama neredeyse ilk günden itibaren özgürlüğe doğru o özel dürtü daima vardır. Çocuğun yuvadan ayrılma isteği güçlüdür ama aile mekanizmasını çalıştıran şey, sahiplik ve fedakârlık duyguları olduğu için, “ayrılmak” gibi doğal bir eylem, bir krize dönüşür. Psikolojik olarak sağlıklı bir atmosferde yuvayı terk etmek ne krizle nede karışıklıkla sonuçlanır; bu etkili yaşamın doğal sonucudur ama hayal kırıklığı korkusu ve suçluluk bu eylemi sardığında, bu duygular yaşam boyu devam eder, hatta bazen evlilik ilişkisi iki bireyin eşit bir paylaşımı değil, bir ebeveynlik ilişkisine dönüşür.

Aile, gelişim sürecinin önemli bir parçasıdır ama kalıcı olmamalıdır. Üyeleri duygusal bağımsızlığa doğru adımlar attıklarında aile bir suçluluk ve nevroz yaratma aracı haline dönüşmemelidir. “çocuğumu istediğim gibi yetiştiririm” gibi hükmedici bir anlayış, çocuk büyüdüğünde öfke, kırılmışlık, kızgınlık ve rahatsız edici bir suçluluk duymasına neden olur. Hiçbir gereklilik ve zorunluluğa bağlı olmayan etkili ebeveyn-çocuk ilişkileri incelendiğinde, bu ebeveynlerin çocuklarına arkadaş gibi davrandığı keşfedilir. Etkili ebeveyn bağımlılık yerine bağımsızlığı körükler ve çocuğun özgür olmak gibi normal isteklerini doğal karşılar.

Bağımlılık ve bağımsızlıkta odaklanan aileler arasındaki fark
Bağımsızlıkta odaklanan ailelerde birey olmaya yönelik hareketler normal eylemler olarak değerlendirilir. Tutunma ve gereksinim duyma teşvik edilmez. Çocuk sırf bir ailenin üyesi olduğu için ondan sonsuza dek sadakat beklenmez. Her şeyi paylaşma isteği yerine kişisel dokunulmazlığa saygı vardır. Ebeveyn, çocuklara ve onlar için yaşamak yerine onlara etkin yaşama konusunda örnek olur. Çocuğunun her gereksinimini karşılamak için evde olmaları gerektiğini düşünmez, tek başlarına evden uzaklaşabilirler. Böyle ailelerde kadın, anne ve eş olmanın dışında ayrı bir yaşama da sahiptir, bir köle değildir ve özellikle kızlarının köle olmasını istemezler.

Bu tip bir ailede çocukları bağımlı ebeveynlere karşı sorumlu kılmak için suçluluk ve tehditler yoluyla kurulan bir egemenlik yoktur. Çocuklar olgunlaştığında ebeveyn kendilerine yapılan ziyaretlerin zorunlu olmasını istemez. Bu tip ebeveyn, kendi yaşadıkları zorlukların çocuklardan esirgenmesi gereğine inanmazlar çünkü zorluklarla savaşmanın insana özgüven ve kendine saygı kazandırdığını bilirler. Çocuklarını böyle deneyimlerden korumak asla istemedikleri bir şeydir.

Psikolojik bağımlılık ve evlilik krizi
Ailenizle olan bağımlılığı koparıp evlendiğinizde başka bir bağımlılık ilişkisine girenlerden birsiyseniz, temizlenmesi gereken bir hatalı alanınız var demektir.

Sevgiye dayanan bir ilişki, iki tarafın birbirlerinin tercihlerine hiçbir beklenti ve talepte bulunmadan saygı duydukları bir ilişkidir. Sevgiye dayana bir ilişki bağımlılık yerine bağımsızlık getiren güçlü bir birliktir.

Birçok evliliği egemenlik ve teslimiyetten oluşan bir ağ kaplamıştır. Ortaklığın bir koşulu olarak bir taraf diğerine hükmeder. Bağımlılık yerini bağımsızlığa teşvik edecek kadar birbirlerini düşünen ve mutluluğu paylaşan iki özgüvenli insan olduğunda, evlilik heyecan verici bir kuruma dönüşür ama ikisi bir olmaya çalışır veya birisi diğerine herhangi bir şekilde hükmetmeye çalışırsa, içimizdeki kıvılcım o en büyük insani gereksinimlerden birini elde etmek için savaşır: bağımsızlık.

Uzun ömürlülük, evlilikte başarının göstergesi değildir. Birçok insan bilinmeyen korkusu ve atalet duygularıyla ve sırf yapmak zorunda oldukları şey bu olduğu için, evliliklerini sürdürür. İki tarafın da birbirlerine özel bir sevgi duyduğu başarılı bir evliliğin temeli, karşısındakini yönetmek yerine onun tercihlerine saygı duymaktır. Karşısındakinin adına düşünüp konuşmak ve ondan görevlerini yapmasını beklemek yoktur. Teslimiyet ve hâkimiyet ilişkiyi tahrip eder. En önemlisi bağımlılık sevgiyle karıştırılmamalıdır. Birlikteliklere biraz boşluk koymak evlilikleri güçlendirir.

Başkalarına nasıl davranılmasını gerektiğini öğreniyorsanız size de öyle davranılır
Bağımlılık sırf hükmedici kişilerle birlikte olunduğu için ortaya çıkmaz. O da diğer hatalı alan tavırları gibi bir tercihtir. İnsanlara sizi yönetmelerini ve alışık olduğunuz tarzda davranmalarını siz öğretirsiniz. Hükmetme sürecini başlatmak için birçok yol vardır ve bu yollar ancak işe yararsa tekrarlanır. İşe yaramalarının koşulu, sizi hizaya getirmek ve ilişkide bağımlı konumda tutmaktır.

• “Seni terkedeceğim, boşanacağız” gibi tehdit edici sözler.
• Suçluluk oluşturmaya çalışmak. “bunu yapmaya hiç hakkın yoktu”, “böyle bir şeyi nasıl yaparsın anlamıyorum” Suçluluktan kurtulmuş biri değilseniz, bu tip ifadelerle “teslim” alınabilirsiniz.
• Eşyaları fırlatmak, küfretmek, çevreye zarar vermek gibi öfkeli ve tahrip edici davranışlar göstermek.
• Fiziksel hastalık oyunu oynamak... Bir taraf diğerinin istediği gibi davranmadığında kalp krizi, baş ağrısı, sırt ağrısı gibi rahatsızlıklar duymak. Eşinize hastalandığında istediği gibi davranacağınızı öğretmişseniz, bu yolla yönetilebilirsiniz.
• Sessizlik, konuşmamak ve bilinçli olarak surat asmak karşı tarafı yola getirmek için kullanılan etkili bir yöntemdir.
• Karşınızdaki insanın suçluluk hissetmesi için ağlamak.
• Terketme senaryosu. Ayağa kalkıp dışarı çıkmak, diğer tarafı belli bir davranışa zorlamak için kullanılan etkili bir yöntemdir.
• İlişkide bağımlılığı sağlamak için söylenen “beni sevmiyorsun” ve “beni terkedersen yaşamıma son veririm” sözleri.

Yukarıdaki stratejilerin tümü, evlilikte eşi istenen kalıpta tutmak için kullanılan yöntemlerdir. İşe yararlarsa kullanılırlar, eş bu yöntemlerle kullanılmayı reddederse bir daha kullanılmazlar. Bu yöntemlerin alışkanlık haline gelmesi, karşı tarafın bu oyunlara istenen tepkiyi vermesi sonucu olur. Teslimiyetçi tepkiler veriyorsanız, eşinize zayıf olduğunuz yönleri öğretiyorsunuz demektir.

İtilip kakılıyorsanız, bunun nedeni buna yönelik sinyaller göndermenizdir. Başkalarına kendinize nasıl davranılmasını öğretebilirsiniz. Bu iş zaman alır çünkü şimdiye dek karşınızdakilere oldukça kötü şeyler öğrettiniz ama yine bu değişikliği işinizde, ailenizde, sokakta yani hoşunuza gitmeyen davranışlar gördüğünüz her yerde “neden bana iyi davranmıyorlar?” yerine “başkalarının bana böyle davranmasına neden olacak ne öğretmiş olabilirim?” sorusunu sorun. Kendinizde odaklanın ve tepkilerinizi değiştirmeye başlayın.

Bağımlı davranışlara ve bunları körükleyen tavırlara örnekler
• Yuvayı terkedememek ya da tüm tarafları üzen bir tavırla terketmek.
• Birilerini ziyaret etmeye, telefon açmaya, onları davet etmeye vb... zorunlu olduğunu hissetmek.
• Para harcamak, araba kullanmak, konuşmak vb... şeyler için eşinizin iznini almak.
• “Ona duygularımı asla anlatamam, bundan hoşlanmaz” gibi düşüncelere sahip olmak.
• Sevdiğiniz insanın ölümü ya da ciddi şekilde hastalandığında depresyona girip paralize olmak, kendinizi salıvermek.
• Belirli bir mesleğe mahkum olduğunuzu düşünüp asla başka bir iş aramamak.
• Eşinizin, anne babanızın, çocuğunuzun nasıl davranması gerektiğine dair beklentiler içinde olmak.
• Çocuğunuzun, eşinizin veya anne babanızın bir davranışından onlar sizin bir parçanızmış gibi rahatsız olmak.
• Mesleğinizde yaşamınız boyunca eğitim aşamasında olduğunuzu düşünmek. Asla kendinize güvenip bu aşamayı geçemezsiniz.
• Başkalarının söyledikleri, yaptıkları ya da düşündükleri şeylerden dolayı incinmek.
• Ancak eşiniz mutlu ve başarılı olduğunda bu duyguları yaşamak.
• Başkalarından emir almak.
• Başkalarının sizin adınıza karar vermesine izin vermek ya da karar vermeden önce daima başkalarından tavsiye istemek.
• Bağımlı olmanın getirdiği zorunluluklara uymak, “bana borçlusun, senin için neler yaptım” gibi cümleler kurmak.
• Bir ebeveyniniz ya da hükmedeci herhangi bir kişi önünde onaylanmayacağınız için belirli bir şeyi yapmamak. Teslimiyetçi rolünüz yüzünden onların yanında içki, sigara içmemek, küfretmemek.
• Size kızmasınlar diye hükmedici bir insanın yanında dikkatli bir dil kullanmak.
• Davranışlarınız hakkında yalan söylemek ve “onlar” hayal kırıklığına uğramasın diye gerçekleri çarpıtmak zorunda kalmak.

Bağımlılığın psikolojik ödülleri
• Sizi engelleyen bir davranışı sürdürmenizin nedenleri o kadar karışık değildir. Bağımlı bir insanın ne kadar zararlı olduğunun farkında mısınız? Bağımlılık zararsız görünebilir ama aslında mutluluk ve doyumun amansız düşmanıdır.
• Bağımlı olmak sizi başkasının himayesi altına sokarak davranışınızdan sorumlu olmadığınız çocukluk günlerinize dönmenizi sağlar.
• Başkalarını memnun ettiğiniz için kendinizi iyi hissedebilirsiniz. İyi bir çocuk olmanın yolunun anneyi memnun etmekten geçtiğini öğrenmişsinizdir, şimdi de sizi birçok anne yönetmektedir.
• Cüretkar davranmaz ve böylelikle suçluluktan kaçınırsınız. Bunu yapmak suçluluğu yok etmekten daha kolaydır.
• Kendi adınıza tercih yapmak ya da karar vermek zorunda kalmazsınız. Bağımlı olduğunuz kişiyi örnek alırsınız(ebeveyn, eş vb...). Onların düşündüğünü düşünüp, hissettiklerini hissettiğiniz sürece, kendi bağımsız düşünce ve davranışlarınıza karar vermek gibi güç bir çabaya girmeniz gereksizdir.
• Takipçi olmak lider olmaktan daha kolaydır. Takipçi olmaktan hoşlanmayabilirsiniz ama yine de size söyleneni yaparak beladan sakınırsınız. Bu, bağımsız bir birey olmanın getirdiği riskleri üstlenmekten daha kolaydır. Bağımlılık hoş değldir çünkü tam ve bağımsız bir birey olmanızı engeller ama kesinlikle daha kolaydır.

Bağımlılıktan kurtulmak için yöntemler.
• Size hükmeden bir insana bir kez “hayır istemiyorum” demeyi öğrenin ve tepkisini gözleyin.
• Psikolojik rahatsızlık hissettiğiniz anda duygularınızı karşınızdakine açıklayın ve sonra da istediğiniz gibi davranın.
• Unutmayın ki ebeveyniniz, çocuklarınız, patronunuz ve diğer insanlar bazı davranışlarınızı onaylamayacaktır ama bunun ne ya da kim olduğunuzla ilgisi yoktur. Her ilişkide takdir edilmeyeceğiniz anlar olacaktır.
• Bilinçli olarak size hükmedenlerden kaçınıyor ve onlar yüzünden duygusal paralizasyon yaşıyorsanız, yanınızda olmasalar dahi onlar tarafından denetleniyorsunuz demektir.
• Belli insanları ziyaret etmeye zorunlu olduğunuzu hissediyorsanız, kendinize şu soruyu sorun: “başkalarının beni zorunlu oldukları için ziyaret etmesini ister miyim?” Yanıtınız “hayır” ise, bu anlayışı o insanlara da taşıyın ve onlarla konuşun. Yani, mantığı tersine çevirin ve zorunluluktan doğan bir ilişkinin aslında hiç de onurlu olmadığını görün.
• Kendinize saygı duymanızın getirdiği kazanımlar, zaman ve parayla ölçülemeyecek kadar büyüktür. Bu nedenle kitap okuyarak, parası az olsa da sevdiğiniz bir işi yaparak bağımlılıktan kurtulmak için adımlar atın.
• Başkasına bağlı olmadan ekonomik bağımsızlığınızı kurmaya çalışın. Başkasından para istemek zorunda kalıyorsanız, köle gibi davranıyorsunuz demektir. Ekonomik bağımsızlığı böyle kazanmanız mümkün değilse, yaratıcı gücünüzü kullanarak paranızı kazanmak için değişik yollar bulun.
• Bırakın gitsinler, rahat olun ve emir almayın.
• Özel bir yaşama duyduğunuz isteği boğmaya çalışmayın, siz özel bir insansınız. Her şeyi paylaşmak zorunda olduğunuzu hissediyorsanız tercihiniz yok demektir, yani bağımlısınız.
• Her zaman eşinizle birlikte olma zorunluluğu hissetmeyin, eşiniz dışındaki insanlarla da iletişim kurun. Böylece deneyimlerinizi ikiye katlayın.
• Eşinizle ayrı şeyler yapmak istiyorsanız, ikinizde istediğinizi yapın. Ayrı olmanın hiçbir zararı yoktur ve böylece birlikte olduğunuz anlar daha mutlu ve heyecanlı geçecektir.
• Eşinizle yapışık olma gereksinimi duymadan tek başınıza ya da arkadaşlarınızla gezilere çıkın, bağımsız hareket etmenin ne kadar sağlıklı olduğunu kavrayacaksınız.
• Unutmayın ki başkalarını mutlu etmek zorunda değilsiniz, insanlar kendilerini mutlu etmelidir. Başka biriyle birlikte olmaktan gerçekten hoşlanıyor olabilirsiniz ama onları mutlu etme göreviniz olduğunu düşünüyorsanız karşınızdaki insan kendini kötü hissettiğinde aynı duyguları hissedecek bağımlı bir insansınız. Daha da kötüsü, onun kötü hissetmesinin nedenini kendinizde bulabilirsiniz. Yalnızca kendi duygularınızdan sorumlusunuz ve başkaları da böyledir. Duygularınızı kendiniz dışında kimse kontrol edemez.
• Unutmayın ki alışkanlık herhangi bir işi yapmak için bir neden değildir. Sırf geçmişte başkalarına teslim olduğunuz için bu davranışı sürdürmek, kendinizi haklı göstermenize yetmez.

Etkili yaşama ve etkili bir yetişkin olmanın püf noktası bağımsızlıktır. Benzer şekilde, etkili bir evliliğin temeli, minumum birleşme, maksimum özerklik ve özgüvendir. Bağımlı ilişkilerinizden kurtulmaktan korkabilirsiniz ama duygusal bağımlılık hissettiğiniz kişilere sorsaydınız en çok imrendikleri insanlar olduğunu keşfedersiniz. Bağımsız olduğunuzda daha çok saygı toplarsınız özellikle sizi daha çok bağımlı kılmaya çalışan insanlardan.


11- ÖFKEYE ELVEDA

Öfkenin tek panzehiri “keşke bana biraz daha benzeseydin” içsel cümlesini aklınızdan silmektir.

Yaşamınızın bir parçası olarak kabullendiğiniz öfkenin hiçbir yararı yoktur. Belki de öfkelenmenizi “ben de insanım” ya da “öfkemi açığa vurmazsam ülser olurum” gibi sözlerle haklı çıkarıyorsunuzdur ama öfke, büyük olasılıkla hoşlanmadığınız bir duygudur.

Öfke bir beklentinin karşılanmamasıyla yaşanan, paralize edici bir tepkidir. Hiddet ve düşmanlık şekline bürünür ve başkalarına hatta sessizliğe saldırmanıza yol açar. Öfke paralize edicidir ve genelde “keşke dünya ve insanlar farklı olsaydı” dileğinin sonucudur, hem bir tercih, hem de bir alışkanlıktır. Gerginliğe verilen öğrenilmiş bir tepkidir ve davranışlarınızı kontrol edemezsiniz. Aslında şiddetli öfke bir tür çılgınlıktır. Davranışlarınızı kontrol edemediğiniz anlarda delirirsiniz. Yani öfkeli olduğunuzda ve ne yaptığınızı bilmediğiniz anlarda geçici olarak çıldırırsınız. Psikolojik ödülü yoktur, zayıflatıcıdır. Hipertansiyon, ülser, isilik, uykusuzluk, bitkinlik ve hatta kalp krizine yol açabilir. Psikolojik olarak sevgi ilişkilerini tahrip eder, iletişimi keser, suçluluk ve depresyona götürür, yani genelde size engel olur. Size öfkenizi ifade etmenin, içinize atmaktan daha sağlıklı olduğu öğretilmiştir. Bu doğrudur; ancak daha sağlıklı bir seçenek vardır: Hiç öfkelenmemek. Bu durumda öfkenizi dışınıza mı içinize mi atacağınız çelişkinizi yaşamazsınız.

Tüm duygular gibi öfke de düşüncenin sonucudur, durup dururken oluşmaz. İstemediğiniz koşullarla karşılaştığınızda, kendinize işlerin böyle olmaması gerektiğini söylersiniz (gerginlik) ve sonra da bir amacı olmayan öfkeyi seçersiniz. Öfkenin insan olmanın bir parçası olduğunu düşündüğünüz sürece, onu kabul etmek ve değiştirmeye çalışmamak için bir nedeniniz olacaktır. Öfke ancak gerçekten üzüldüğünüzde, heyecanlandığınızda, kalp atışlarınız hızlandığında ve çevrenize zarar verdiğinizde kısaca herhangi bir anda paralize olduğunuzda oluşur. Başkalarını değiştirmez, yalnızca öfkeli insanı kontrol etme isteğini artırır. Herhangi bir ilişkide bir taraf üzüldüğünde, heyecanlandığınızda, kalp atışlarınız hızlandığında ve çevrenize zarar verdiğinizde kısaca herhangi bir anda paralize olduğunuzda oluşur. Başkalarını değiştirmez, yalnızca insanın öfkeli insanı kontrol etme isteğini arttırır.

Herhangi bir ilişkide bir taraf öfkelendiğinde, diğer tarafı aynı davranışları göstermesi için cesaretlendirecektir. Provoke edici taraf korkmuş gibi davranabilir ama aynı zamanda karşı tarafı istediği zaman sinirlendirebileceğini bilir. Böylece uygun her durumda bu kinci otoriteyi tekrar kurmaya çalışır. Başkasının davranışına tepki olarak öfkeyi seçtiğinizde, onun istediği gibi davranma hakkını elinden almaya çalışıyorsunuz demektir. Kafanızda şu nevrotik cümle belirir: “neden bana daha çok benzemiyorsun? Böylece sana öfkelenmek yerine seni severdim”. Ancak insanlar her zaman sizin istediğiniz gibi olmayacaktır. Dünya böyledir ve onu değiştirme şansınız yoktur. Yani sevmediğiniz bir durumla karşılaştığınızda öfkeyi seçersiniz, gerçekler yüzünden acı çekip paralize olmaya karar verirsiniz. Asla değişmeyecek şeyler hakkında üzülmek gerçekten çok aptalcadır. Öfkelenmemeyi seçmek yerine başkalarının isteklerinize aykırı davranma hakkı olduğunu kabul etmelisiniz. Hoşlanmayabilirsiniz ama öfkelenmek zorunda değilsiniz.

Belki de çok öfkeli ama bu öfkeyi açığa çıkarmaya cesareti olmayan biri olduğunuzu düşünüyorsunuz ancak bu tavırlar haykırıp öfkelenmek gibi davranışların zıddı değildir. Kafanızda yine aynı cümleler, insan ve olayların istediğiniz gibi olması gerektiği düşüncesi vardır. Mantığınıza göre olaylar istediğiniz gibi olmayınca öfkelenmezsiniz. Bu hatalı bir mantıktır ve gerginliğinizi yok etmek bu mantığı silip atmaya bağlıdır. Öfkenizi içinize atmak yerine açığa vurmayı öğrenmek isteyebilirsiniz ama asıl hedefiniz öfke yaratmayacak yeni düşünce tarzı edinmek olmalıdır. “bir aptal olmak istiyorlarsa buna üzülmeyeceğim, aptallığının sorumlusu ben değilim o” veya “işler istediğim gibi gitmiyor. Bundan hoşlanmıyorum ama kendimi de paralize etmeyeceğim” deyin.

Cesaretli davranışlar gösterip öfkenizi ifade etmeyi öğrenmek ilk adımdır. En önemli adımsa başkalarının davranışlarını sahiplenmeyi reddederek, ruhsal sağlık doğrusunun dışsal taraftan içsele doğru kaymasını sağlayacak yeni düşünce tarzları geliştirmektir. Kendinize değer verip başkaları tarafından denetlemeyi reddettiğinizde öfke duymaz ve acı çekmezsiniz.

Espri yeteneğine sahip olmak
Öfke ve kahkaha birbirlerini karşılıklı olarak dışlarlar ve ikisinden birini tercih etme gücüne sahipsiniz.
Yaşamı çok ciddiye alıyor olabilirsiniz. Sağlıklı insanların en önemli özelliği belki de espri anlayışlarıdır. Başkalarının gülmeyi seçmesine yardımcı olmak ve hemen her durumda aykırılıkları görebilmek, öfke için mükemmel bir tedavidir.

Olayların gelişimine baktığımızda görürüz ki, ne yaptığınız ve öfkelenip öfkelenmediğiniz gülmeyi veya öfkeyi seçmeniz pek bir şeyi değiştirmez. Yalnızca ilki yaşadığınız anları mutlulukla doldurur ikincisi ise sizi sıkıntılara boğar. Her şeyi bu kadar ciddiye almanın ne kadar saçma olduğunu göremeyecek kadar ciddi misiniz? Gülmemek patolojik bir durumdur. Kendiniz ve yaptıklarınız hakkında kederlenmeye başlarsanız, zamanınızın çok değerli olduğunu hatırlayın. Gülmek bu kadar güzel bir şeyken, neden öfkelenerek zaman harcayasınız? Gülmek için bir nedene gereksiniminiz yok. Sadece gülün ve gülmek için gülün. Kendiniz ve çevrenizdekileri inceleyin ve öfkeyi taşımaya devam etmek ile espri anlayışınızı geliştirmek açısından bir tercih yapın.



Öfkenin sık görülen nedenleri
Hafif bir üzüntüden kör bir nefrete kadar değişen paralize olma belirtileri birçok insanda görülebilir. Öfke öğrenilmiş bir davranıştır ve insan ilişkilerine yayılır.

• Otomobilde öfkelenmek: bir şoför olarak başkalarının nasıl araç kullanması gerektiğine kafanızı takarsınız. Büyük ölçüde öfke ve düşmanlığın serpilmesi için trafik sıkışıklıkları mükemmel ortamlardır. Bu tavır tek bir düşüncenin sonucudur: “bu olmamalıydı ama olduğuna göre sinirleneceğim ve başkalarının da mutsuzluğu seçmelerine yardımcı olacağım”.
• Rekabet doğuran oyunlardaki öfke: “futbol, poker vb... oyunlar mükemmel öfke yaratıcılarıdır. İnsanlar hatalı davrandıkları ya da kuralları ihlal ettikleri için eşlerine veya rakiplerine sinirlenirler.
• “Yerinde olmamaya” duyulan öfke: bir çok insan o anda orada olmaması gereken kişi ya da olaylara öfke duyar. Örneğin, trafikteki bir şoför bisikletli birinin veya yayanın orada olmaması gerektiğine karar verip onu yoldan dışarı atmaya çalışır. Bu tip öfke oldukça tehlikelidir, birçok kaza, denetlenemeyen öfkenin doğurduğu bu tip durumların sonucu olur.
• Vergilere öfkelenmek: istediğiniz kadar öfke duyun, ülkenizin vergi kanunu değişmeyecektir ancak insanlar yine de sinirlenirle çünkü vergiler istedikleri gibi düzenlenmemiştir.
• Başkalarının ağırkanlı olmalarına öfkelenerek onların sizin programınıza göre davranmasını beklersiniz, böyle yapmadıklarında da öfkeyi seçecek paralizasyonunuzu “öfkelenmeye hakkım var, beni yarım saat bekletti” diyerek haklı çıkaracaksınız.
• Başkalarının düzensizliğine ya da dağınıklığına öfkelenmek: öfkeniz aynı davranışlara devam etmesini teşvik etmesine rağmen öfkelenmekte ısrar edebilirsiniz.
• Cansız varlıklara öfkelenmek: bacağınızı incittiğinizde ya da parmağınıza çekiç vurduğunuzda çığlık atmak tedavi edici olabilir ama öfkelenip duvarlara yumruk atmak gibi davranışlarda bulunmak hem saçma hem de can yakıcıdır.
• Eşyaların kaybolmasına öfkelenmek: öfke, anahtar ya da cüzdanınızın bulunmasını sağlamaz aksine etkili bir araştırma yapmanıza engel olur.
• Kontrol edemediğiniz olaylara öfkelenmek: politikadan, dış ilişkilerden ya da ekonominin seyrinden hoşlanmıyor olabilirsiniz ama öfkelenip paralize olmak hiçbir şeyi değiştirmeyecektir.

Öfkenin görünümleri
• Eşinize, çocuklarınıza arkadaşlarınıza ve diğer sevdiklerinize kötü sözler söylemek ve onları gücendirmek.
• Nesnelere ya da insanlara vurmak, yere fırlamak, tekme atmak gibi fiziksel şiddet gösterilerinde bulunmak. Bu davranış uç noktalara taşındığında şiddet eylemleri ve suçlara yol açar. Bu suçların hemen hepsi paralize edici bir öfkenin şiddeti genelleştirip onları normal gibi gösteren film ve kitaplarla desteklenir. Bu da hem bireyi hem de toplumu zayıflatır.
• “Beni çok sinirlendiriyor” ya da “düşüncesini çürüttüm” gibi sözler söylemek. Bunların sadece heyecanla söylenmiş sözler olduğunu düşünebilirsiniz ama aslında öfke şiddeti körükleyip kabul edilebilir yaparlar.
• Sinir nöbetlerine tutulmak yalnızca öfkenin dışavurumu değil aynı zamanda sinir nöbeti geçiren insanın istediğini elde etmesine yarayan bir araçtır.
• İğneleyici sözler söylemek, alay etmek ve konuşmamak. Bu öfke ifadeleri fiziksel şiddet kadar tahrip edici olabilir.

Öfkeyi seçmenin ödülleri
• Gergin ya da dışlanmış olduğunuzu hissettiğinizde kontrolü elinize almak yerine, duygularınızın sorumluluğunu karşılaştığınız kişi ya da olaylara yüklemek için öfkenizi kullanabilirsiniz.
• Sizden korkanları yönetmek için öfkenizi kullanabilirsiniz. Bu, sizden fiziksel ya da psikolojik olarak daha güçsüz insanları hizaya getirmek için etkili bir yöntem olabilir.
• Öfke ilgi toplar böylece kendinizi önemli ve güçlü hissedebilirsiniz.
• Öfke iyi bir mazerettir. Geçici olarak çıldırabilir ve mazeret olarak da “kendimi tutamadım” sözünü kullanır ve davranışlarınızı haklı çıkarabilirsiniz.
• Arkadaşlık veya sevgiden korkuyorsanız, herhangi bir şeye öfkelenerek duygusal bir paylaşımın risklerinden kaçınabilirsiniz.
• Başkalarının “onu bu kadar sinirlendirecek ne yaptım” diye düşünmesini veya suçluluk duymasını sağlayarak onları yönetebilirsiniz. Suçluluk duyduklarında kendinizi güçlü hissedersiniz.
• Karşınızdaki insanın daha yetenekli olmasından rahatsız olur ve onunla iletişiminizi koparabilirsiniz. Yani kötü görünme riskinden kaçınmak için öfkeyi kullanabilirsiniz.
• Öfkeli olduğunuzda kendinizi düzeltmeye çalışmak zorunda kalmazsınız. Böylelikle anları saldırgan olmak gibi kolay bir seçenekle harcar ve kendinizi geliştirmek için yapmanız gerekenlerden kaçınırsınız. Yani öfkeyi kendinizde odaklanmamak için kullanırsınız.
• Bir öfke nöbetinden sonra kendinize acıyarak üzülebilirsiniz çünkü sizi kimse anlamıyordur.
• Öfkelenerek sağlıklı düşünmeden kaçınabilirsiniz. Öfkelendiğinizde doğru düşünemediğinizi herkes bilir ve sizi hoş görür. Öyleyse sağlıklı düşünmek gibi güç bir işten kaçınmak istediğinizde öfkeye başvurmak kolay bir çıkış yoludur.
• Sinirlenerek kötü performans göstermenize mazeret bulabilirsiniz. Belki başkalarının başarılı olmasını bile engelleyebilirsiniz çünkü öfkelenmenizden çok korkarlar.
• Bir görevi başarabilmek öfkeye gereksinim duyduğunuzu söyleyerek kendinizi haklı çıkarabilirsiniz ama aslında öfke insanı paralize ederek iyi performans göstermesini engeller.
• Öfkelenmenin insana özgü olduğunu söyleyerek elinizde hazır bir mazeret bulundurursunuz. “ben insanım, insanlar da bunu yapar”.

Öfkeyi yok etmek için tasarılar
• Öfke yok edilebilir. Bunu yapabilmek yeni bir düşünce tarzı gerektirir ve ancak adım adım hayata geçirilebilir.
• Öfkelenmeye başladığınızda öfkenizi 15 saniye erteleyip sonra patlayın. Bir dahaki sefere bu süreyi 30 saniyeye çıkarın ve bu işleme devam edin. Öfkeyi erteleyebileceğinizi gördüğünüzde onu denetlemeyi de öğrenmiş olursunuz.
• Bir çocuğa belli bir şeyi öğretirken öfkeyi yapıcı bir tarzda kullanıyorsanız, sahte bir öfke kullanmayı deneyin. Sesinizi yükseltip sert görünün ama öfkenin getirdiği fiziksel ve psikolojik acıları yaşamayın.
• Aslında hoşlanmadığınız bir şeyi sevdiğinize inanmaya çalışarak kendinizi kandırmayın. Belirli bir şeyden hoşlanmayabilirsiniz ama öfkelenmek zorunda değilsiniz.
• Herkesin istediği gibi davranma hakkı olduğunu ve onların değişmesini istemenizin yalnızca öfkenizi artıracağını düşünün. Sizin, istediğiniz gibi olma hakkınız vardır, bu nedenle aynı hakkı başkalarına da tanımaya çalışın.
• Öfkelendiğinizde, sevdiğiniz bir insanın yanına gidin. Kininizi sıfırlamanın bir yolu, istememenize rağmen sevdiğinizle elele tutuşmak ve duygularınızı açıklayıp öfkenizi atana dek buna devam etmektir.
• Öfkenizi en çok çeken insanla öfkelenme nedeni hakkında görüşün, neyin sizi sinirlendirdiğini belirleyin ve bu davranışlarda bulunmadan iletişim kurma yolları geliştirin.
• Öfkenizin ilk anlarında duygularınız ve karşınızdakinin duygularının ne olduğunu belirleyerek kendinizi sakinleştirin. İlk on saniye kritik andır, bu anı atlatırsanız öfkeniz genellikle sönüp gidecektir.
• Unutmayın ki, inandığınız şeylere inananların olduğu kadar karşı çıkanlar da olacağını kabul ederseniz başkalarının sizi onaylamasını beklediğinizde öfkelenmemeyi tercih edersiniz. Bunun yerine kendinize “insanlar söylediğim, düşündüğüm, hissettiğim ve yaptığım her şeyi onaylamıyor. Buna rağmen her şey yolunda” diyeceksiniz.
• Unutmayın ki, dışa vurmak onu içe atmaktan daha sağlıklıdır ama en sağlıklı tercih hiç öfkelenmemektir. Öfkeyi doğal ya da insana özgü olarak görmezseniz, onu yok etmek için bir mantığa sahip olursunuz.
• Başkalarından bir beklenti duymayı bırakın, beklentiler yok olursa öfke de yok olur.
• Çocukların daima hareketli ve gürültülü olacağını ve onlara sinirlenmenin hiçbir şeyi çözmeyeceğini unutmayın. Çocuklarınızın değişik alanlarda yapıcı tercihlerde bulunmalarına yardımcı olabilirsiniz ama temel yapılarını asla değiştiremezsiniz.
• Bir trafik sıkışıklığında saat, tutarak öfkelenmeden ne kadar dayanabileceğinizi belirleyin. Denetim mekanizmasını işletmeye çalışın. Bir yolcuyu bağırmak yerine nazikçe soru sormayı tercih edin.
• Sinirlendirici her durumda duygusal bir köle olmak yerine o durumu değiştirmeye çalışın. Böylece öfke duymaya zamanınız kalmayacaktır.
• Öfke sizi engeller ve hiçbir işe yaramaz. Tüm hatalı alanlar gibi öfke de duygularınızı açıklamak için dışınızdaki varlıkları kullanmanızdan kaynaklanır. Başkalarını unutun, kendi tercihlerinizi yapın ve bunların öfkelendirici tercihler olmasına izin vermeyin.


TÜM HATALI ALANLARINI YOK ETMİŞ BİR BİREYİN PORTRESİ

• Görünüşte herkes gibi olmasına rağmen hiç biri ırk, sosyo-ekonomik ya da cinsellikle ilgisi olmayan farklı özelliklere sahiptir. Zengin-fakir, kadın-erkek olsunlar herhangi bir yerde yaşayıp herhangi bir işte çalışırlar.
• Hiçbir rolde mesleki tanıma, yaşadığı yere, eğitim düzeyine uymazlar.
• Yaşamın her yönünü severler, her işe yaparken rahattır ve şikayet etmekle ya da olayların daha değişik olmasını istemekle zaman kaybetmez.
• Günlük yaşamından alabileceği tüm zevki alma yeteneği müthiştir. Yaşamdan heyecan duyup ondan alabileceği her şeye istek duyar. Yaşamın her yönünü yaşamaya çalışarak ondan alınabilecek her şeyi alır. Belirli koşulların değiştirilmesi gerekiyorsa hemen işe koyulur ve yaptıklarından hoşlanır. Yapmaktan hoşlanmayacağı bir şey bulmakta zorlanır.
• Homurdanmaz, sızlanmaz ve hatta iç çekmez. Yağmur yağınca hoşuna gider, trafik sıkışıklığında bir partide veya yalnız başınayken sadece olanlarla ilgilenir. Eğleniyor gibi yapmaz, var olanı mantıklı bir şekilde kabullenir ve bu gerçeklikten zevk alma yetenekleri müthiştir. Neyi sevmedikleri sorulduğunda cevap vermekte zorlanır. Yağmurdan kurtulmayı istemez çünkü onun güzel, heyecan verici ve yaşanması gereken bir şey olarak görür, onu sever. Çamur onu sinirlendirmez, onu inceler, üzerine basar ve yaşamın bir parçası olarak kabul eder. Herkesi ve her şeyi sever. Hastalık, kuraklık, sivrisinek, sel vb... tabii ki sıcak bakmaz ama onlardan şikayet ederek ya da “keşke böyle olmasaydı” diyerek zamanını da harcamaz.
• Sağlıklı ve dayanıklıdır. Geçmiş olayları düşünüp paralize olmanın getirdiği gerginlik ve suçluluktan kurtulmuştur. Hata yaptıklarında bunu kabul eder bir daha tekrarlamamaya söz verir.
• Belli bir işi yapmamış olmayı istemekle ya da geçmişte yaptığı bir şeyden hoşlanmadığı için üzülmekle vakit kaybetmez. Yaşanmış ve bitmiş olan olaylar ve kötü duyguların geçmişi değiştiremeyeceğini bilir. Geçmişten pişmanlık duymaz: “neden bu işi şöyle yapmadım” veya “utanmıyor musun?” gibi aptalca sorularla başkalarının suçluluğu seçmesine çabalamaz. Yaşadıklarından dolayı kendiniz kötü hissetmenin sadece kendisini aşağıladığını bilir ve geçmişten ders almanın ondan şikayet etmekten daha yararlı olduğunu bilir.
• Başkalarına öfkelenmek yerine onları dikkate almamayı tercih eder. Sizin yüzünüzden üzülmek yerine uzaklaşır ya da konuyu terk eder.
• Yönetmez ve yönetilmez.
• Endişesizdir.
• Gelecek için ayrıntılı planlar oluşturmaz ama bu geleceği düşünmediği anlamına gelmez. Endişelenmeyi reddederek onun getireceği gerginlikten de uzak durur. Hep bugüne, yaşadıkları ana bakar ve “endişelendiğimde yaşamımı boşa harcamış olurum” düşüncesindedir.
• Her zaman sakin değildir ama hiçbir şeyi değiştirme şansı olmayan gelecek olaylar hakkında korku duyarak zamanını harcamaz.
• Belirsizliği sever, “şimdi”nin tadına varır ve bilir ki tek sahip olduğu şey budur.
• Erteleyici değildir ve toplum davranışlarını onaylamamasına rağmen başkalarının iftira ve kara çalmalarından etkilenmez.
• Daima eğlenir çünkü eğlenmeyi beklemenin saçmalığını bilir. Gülmeyi ve güldürmeyi sever. Gelişmiş bir espri yeteneği vardır. Her durumda mizahi bir yön bulur ve hem en saçma hem de en üzücü koşullarda bile gülebilir. Alay etmez.
• Bağımsızlığına çok düşkündür. Ailesine karşı güçlü bir sevgi bağı olmasına rağmen tüm ilişkilerinde bağımsız olmaya özen gösterir. Özgürlüklerini beklentilerinden soyutlamıştır.
• Özel yaşama büyük değer verir (bu durum başkalarını bazen reddedilmişlik ve küçümsenmişlik duygularına itebilir). Bazen yalnız olmak ister ve özel yaşamının korunduğuna emin olmak için büyük çaba sarfeder. Sürekli sevgili değiştirmez, aşk konusunda seçicidir aynı zamanda derin ve duyarlı aşk yaşar.
• Bağımlı ve sağlıksız bireyler tarafından sevilmez çünkü özgürlüğünden ödün vermez. Birisi ona gereksinim duysa bu gereksinimi hem kendisi hem de karşısı için zararlı bulup reddeder.
• Sevginin, sevdiği kişiye hiçbir değeri zorla kabul ettirmemek olduğunu bilir. Sevdiği insanların bağımsız, kendi tercihlerini yapan, kendilerine güvenen ve kendileri için yaşayan insanlar olmalarını ister. Başkalarıyla ilişkide olmaktan hoşlanır ve ister ama onların bu ilişkide destek arayıp kendisine yaslanmamalarına daha fazla önem verir. Yani bu insana yaslanmaya başladığınız anda onları önce duygusal sonra da fiziksel manada kaybedersiniz. Olgun bir ilişkide bağımlı olmayı kesinlikle reddederler.
• Onay arama gereksinimi yoktur. Başkalarının onay ve takdirini almadan hareket edebilir. Övgü ve ödül talep etmez, söyleyip yaptıklarının sevilip sevilmediğine aldırmaz.
• Öyle içsel yönelimlidir ki, davranışlarına yönelik değerlendirmelerin farkında bile değildir.
• Çok açık ve dürüst konuşur çünkü vermek istediği mesajı başkalarını memnun etmiş dikkatle seçilmiş sözcükler arkasına gizlemez.
• Onunla ilgili bir şey söylendiğinde ne kırılır ne de paralize olur. Söylenenleri kendi değerler süzgecinden geçirir ve gelişmek için kullanır.
• Sıradışıdır ve başkalarının yönlendirmesiyle değil kendi isteğine göre hareket eder.
• Toplumsal kurallara aldırış etmez. Asi değildir ama tercihi başkalarının yaptıklarıyla çelişse bile seçtiği yolu izler.
• Kendisi için yaşar. Toplum yaşamının önemli bir parçasıdır buna rağmen onun tarafından yönetilmeye ya da kölesi olmaya karşı çıkar.
• İş yapmayı tercih eder. İyi zamanlaması yoktur çünkü “doğru yerde doğru iş yapmak” gibi bir şey olmadığını bilir.
• Aykırılıkları sever.
• Kendisini şikayet etmeden kabullenir. İnsan olduğunu ve bunun belirli nitelikler getirdiğini bilir.
• Kendisini sever ve olduğu gibi kabul eder. İnsan olduğunu ve bunun belirli nitelikler gerektirdiğini bilir.
• Olumsuz iklim koşullarında homurdanmaz. Doğanın başka türlü olmasını dilemek yerine onu olduğu gibi kabullenir. Doğayı ve doğal yaşamı sever. Doğayla ve dünyayla barışıktır ama insanın yarattığı dünyayı da tam ve eksiksiz yaşayabilir.
• “Keşke” kelimesini asla kullanmaz.
• Kendisinin ve başka insanların duygu ve davranışlarını çok iyi anlar ve diğerlerine karmaşık ve anlamsız gelen tavırlar ona net ve açık görünür. Çoğu insanı paralize eden sorunlara gülüp geçer.
• Asla şaşırıp şok olmaz ve çoğu insana karmaşık ve çözülemez görünen sorunlar onlara çok basit bir engel olarak görünür.
• Duygusal dünyasının sorunlarına odaklanmaz. Kendilerine verdikleri değer, bilincine işlemiştir. Böylece dış sorunlara değerini tehdit eden şeyler olarak bakmaz, nesnel bakış açısını geliştirir.
• Tehdit kavramını bilmez. Bu özellik onu başkalarını tehdit edici hale getirebilir.
• Gereksiz kavgalarda asla taraf olmaz. “dolduruşa gelen insan” değildir. Kavga etmek değişim sağlayacaksa dövüşür ama gereksiz kavgalara asla girmez. Mazlum rolü asla oynamaz, iş yapar, insanlara yardımcı olur.
• Başkalarını taklit etmez. İnsanları görünümleriyle yargılayan yüzeysel insan değildir. Bencil gibi görünebilir ama aslında başkalarına hizmet etmek için büyük çaba ve zaman harcar.
• Hastalık hastası değildir, nezle vb... hastalıkların insanı paralize edebileceğine inanmaz. Kendilerini bu tip hastalıklardan koruma yeteneğine güvenir ve başkalarına asla ne kadar kötü, yorgun ve hasta olduğundan bahsetmez. Kendisini sevdiği için bedenine iyi bakar. İyi yaşamayı sever ve bunu yapar.
• Dürüsttür. Tepkilerinde kaçamak değildir ve asla yalan söylemez. Kendilerini aldatıcı tavırlar içine girmez, başkalarını korumak için olayları çarpıtmayı reddeder.
• Kendi dünyalarının hakimi oldukları için kendisine doğru gelen davranışlar başkaları tarafından acımasız olarak nitelendirilebilir ama aslında başkalarının da kendi kararlarını vermelerini istemektedirler. Olmasını istediği şeylerle değil, var olanlarla ilgilenmeyi tercih eder.
• Başkalarını suçlamaz, kişilik şekillenmeleri içseldir ve kendi sorumluluklarını başkalarına yüklemeyi reddeder.
• Başkaları hakkında konuşmak ve onların başarı ve başarısızlıklarına odaklanmak için zaman harcamaz. İnsanlar hakkında değil insanlarla konuşur. Dedikoducu ve kötü bilgiler yayan insan değildir. Etkili yaşamaya kendisini o kadar adamıştır ki, çoğu insana suç ortaklığı yapmaya zamanı kalmaz.
• Bir düzen, sistem ya da organizasyon oluşturma endişesi yoktur. Organizasyon nevrozundan bağımsız olduğu için yaratıcıdır. Belirli bir tarzda iş yapmak zorunda değildir. Sorunları, uygun gördükleri tarzda çözerler. Buna yaratıcılık denir ve hatalı alanlarını yok etmiş bir bireyde bulunan bir özelliktir.
• Öz disiplinleri vardır ama olay ve insanların kendi yargılarına oturması için bir takıntıya sahip değildir. Başkaları için kurallar koymaz, herkesin tercihlere sahip olduğunu bilir.
• Temizlik ya da düzenlilik gibi dertleri yoktur, verimli yaşamaya bakar.
• Müthiş bir enerjileri vardır. Daha az uykuya ihtiyaç duyar ve yaşama heyecanla bakar. Bir görevi yerine getirmek için olağanüstü enerji harcayabilir.
• Sıkılmayı bilmez. Yaşamın tüm yönleri iş yapmak, düşünmek, hissetmek ve yaşamak için fırsatlar sunar ve her koşulda, enerjisini nasıl kullanacağını iyi bilir.
• Şiddetli bir merak duygusuna sahiptir. Hep araştırır, yaşamın her anını kavramak ister. Doğru ya da yanlış yapmış olmak gibi bir derdi yoktur.
• Gerçeğe ulaşmaya ve onu kavramaya çalışır ve daha fazla şey öğrenmekten daima heyecan duyar. Etkisiz olduğuna asla inanmaz: çocuk, büyük, hayvan, bitki, her şeyden ve herkesten öğrenir. Öğretmen değil, öğrencidir. Asla yeterince bilmez, ukalalık yapıp üstünlük taslamaz, üstün olduğunu kabul etmez.
• Başarısız olmaktan korkmaz hatta onu sevinçle karşılar. Herhangi bir girişimde başarılı olmayı insan olarak başarılı olmakla bir tutmaz. Kendisine verdiği değer içten gelir, başarısız olmanın diğerlerine ait bir görüş olduğunu, bireyin kendisine verdiği değeri etkilemeyeceğini bilir. Her konuda deneyim yaşar ve kendisini ifade etmekten asla korkmaz.
• İnsanları paralize eden öfkeyi tercih etmez çünkü herhangi bir beklentisi yoktur. İnsanların farklı davranması ve olayların daha değişik olması gerektiğini düşünmez, herkesi ve her şeyi olduğu gibi kabul eder, hoşlanmadıkları olayları değiştirmeye çalışır.
• Kendisini savunma gereği duymaz. Başkalarını etkilemek için oyun oynamaz. Başkalarından onay almak için kendisini açıklamak zorunluluğu hissetmez.
• Basit ve doğaldır, küçük veya büyük şeyleri sorun yapmaz.
• Sıcak tartışmalar ve fikir mücadeleleri yürütmez; yalnızca görüşlerini belirtir, karşı tarafı dinler ve başkalarını kendisine benzetmek için bir çaba sarfetmez. Basitçe “her şey yolunda, biz yalnızca farklıyız, anlaşmak zorunda değiliz” der.
• Değerleri dar değildir. Aile, mahalle, ulus vb... ile tanımlanamaz. Kendisini her şeyden önce insan olarak niteler. Geleneksel sınırları aşar ve bu nedenle genelde isyankar hatta hain olarak damgalanabilir.
• Kahramanları ya da putlaştırdıkları insanları yoktur. Herkesi insan olarak görür ve hiç kimseyi kendinden daha önemli bir konuma getirmez.
• Herkesin eşit yeteneklere sahip olmasında ısrar etmez, mutluluğu kendi içinde arar. Eleştirmen değildir, başkalarının başarısızlıklarından zevk almaz.
• Kendisini sever, gelişme isteğiyle motive olur ve kendisine daima iyi davranır. Kendisine acımak, öfkelenmek veya kendisini reddetmek için zamanı yoktur.
• Her gün mükemmeldir. Elbette ki sorunları vardır ama bu sorunların onu duygusal paralizasyona götürmesine izin vermez. Ruhsal sağlığının ölçüsü tökezleyip tökezlemediği değil, tökezlediğinde ne yaptığıdır. Ayağa kalkar, üstünü temizler ve yaşamaya devam eder. Mutluluğu kovalamaz yaşar ve mutluluk onu bulur.
  Önceki Konu Mesaj Sonraki Konu  
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Forum Seç:
Başkalarına Hizmet Forumu © Kasyopya celselerini ve diğer mesajları farklı ortamlara kopyalamadan önce lütfen izin isteyin: baskalarinahizmet@gmail.com Yukarıya git
Snitz Forums 2000

Design by Sizinsayfaniz.com

This page was generated in 1,12 seconds.